Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü akademisyenlerinden Zeynep Direk birkaç gün evvel akademisyenlerin Nuriye Gülmen’i ve Semih Özakça’yı açlık grevinden vazgeçirme yoluna gitmeleri gerektiğini ifade eden bir yazı paylaşmıştı. İlgili yazısında “Wernicke-Korsakoff’lu biri haline getirilen” Nuriye’nin ve Semih’in sürecinde herkesin sorumlu olduğunu, eyleme destek olan kimselerin faydacılığına aldığı mesafeyi duyuruyordu. İnsanın kendisini öldürmesi, kendindeki tüm insanlığı öldürmesidir fikrinden yola çıkarak akademisyenlere görevlerinin, Nuriye’yi ve Semih’i açlık grevlerinden vazgeçirmek olduğunu söylüyordu.

Zeynep Direk’in bu yazısından daha birkaç gün önce Barış akademisyenlerinden Şebnem Korur Fincancı özgür bireylerin açlık grevini onaylamadığını, başka mücadele yöntemleri olduğunu ifade etmiş ve Nuriye’ye ve Semih’e “Siz bırakın, biz devralalım” çağrısında bulunmuştu.

Bir mücadele yöntemi olarak açlık grevi eylemleri muhakkak ki tartışılmalıdır ancak Şebnem Hoca’yla belki de benzer kaygıları taşıdığı halde, Zeynep Hoca’nın ifade biçiminde ortaya çıkan yalnızlaştırıcı tavra dair bir şeyler söylemek gerek.

Zeynep Direk meslektaşlarına yaptığı çağrısında “bir akademisyenin bir intihar eylemcisine dönüştürüldüğünü izlemekteyiz” diyerek meramına gayet iddialı bir girizgah yapıvermiş. Yıllardır felsefe eğitimi veren bir akademisyenin cümlelerini tek tek analiz etmek benim haddime değil elbette ama yine de şu soruyu sorma hakkını hiç değilse bir dünya misafiri olarak kendimde görebilir olmalıyım herhalde: Hocam; bu düşünceleriniz, Semih’in, Nuriye’nin ve (bahsini geçirmemişsiniz ama) Kemal Gün’ün ve hatta onların açlık grevi direnişinde yanlarında olan, olmak isteyen insanların yaşamlarına nasıl dokunuyor?”

Öyle ya, bir felsefe hocasına, ilk defa felsefe ve yaşam arasındaki ilişkinin ne menem şey olduğu sorulmuyor olsa gerek.

Acaba bir de şöyle mi düşünsek? Belki de yaşamın, aldığınız mesafeden bakınca fark edilemeyecek bir meselesi vardır. Belki “kavramak” dediğimiz mevzu, “büyük resmi” daha net görebilmek için geriye doğru koşar adım marş yapmak değildir. O üzerine uzun uzun söyleşilen, hatta bin bir atıfla zenginleştirip ciddileştirilen, artık bir nebze de fetiş haline getirilen “büyük resim” konforundan bir sıyrılmak gerekir belki. Yani şunu diyorum sevgili Zeynep hocam, acaba kavramak tam da söyleyedurduğumuz şeyi hele bir de yaşamaya kalkmak olmasın?

Yani Nuriye’nin ve Semih’in açlık grevi kararlarında edilgen oluşlarını ima etmenin, yanlarında bulunan bazı çıkarcı kimselerin de onları bu açlığa ittiğini iddia etmenin bir sebebi de aldığınız bu mesafe olmasın? Yaşama aldığı mesafede ondan kopup gitmiş bir şey haline geldiğinde düşüncenin geçerliliğini ve kıymetini sorgulamak da yadırganmayacak bir şey olsa gerek.

Zeynep Hoca ve kendisinin çağrısına kulak verenler bir zahmeti de o insanların gözlerinin içine bakmak için vermeliler. Belki o vakit, Semih’in ve Nuriye’nin yaptıklarının yaşamdan vazgeçmek değil, aksine yaşamı geri çağırmak olduğunu, yanlarında duran ve durmak isteyen insanların da onların yükünü hafifletme çabasını ve arzusunu sezebilirler. Bu durumda belki kelimelerin düşünceleri aktarmakta yetersiz kaldığını fark eder ve Wittgenstein’ın “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” diyen çağrısını tekrardan kulaklarında işitirler.

Söylemek gerek, Zeynep Direk’in ifadeleri belki de mesafeli bir soğukkanlılığın değil de duyduğu endişenin ifadeleridir. Yine de en nihayetinde edimlerimiz niyetleri ne olursa olsun birtakım sonuçlara vesile oluyor. Zeynep Direk’in ifadeleriyle gönlümüz ferahlamıyor, omzumuza bir el değmiş hissetmiyoruz. Aksine, Zeynep Hoca halihazırda iradelerinin pragmatik bazı kimseler tarafından yönlendirildiğini ima ettiği Nuriye’yi ve Semih’i ve de onların yanında olmayı seçmiş insanları “kanan ve kandıran” kimseler olmakla neredeyse yaftalıyor. Aldığı bu güvenli mesafe, Zeynep Hoca’nın söylemlerine böylesi bir üstten bakış olarak siniyor.

İşlerini isteyen Nuriye’nin ve Semih’in, evladının cenazesi için görme yetisini kaybetme pahasına açlık grevini sürdüren Kemal Baba’nın yerine konuşmak benim haddime olamaz pek tabii. Ben yalnızca, felsefeden cevaplar sunmayı değil, sorular sormayı öğrenmiş bir öğrenci olarak akademinin içine hapsedilmeye çalışıldığı o soğuk duvarlarından evvel, yaşamın dokunabildiğim her yerinden kendime sorular bulup çıkarmanın mücadelesindeyim. Şimdiyse aklıma şu soru geliyor:

Evladının cenazesi için kendi ölümüne giden bir babanın karşısında, her ölünün mezar hakkını savunan Antigone mi olacağız, dilediğini hain ilan eden kral mı, yoksa susup oturmaktan ya da yalnızca konuşmaktan birini seçip köşesine çekilmiş yurttaşlar mı?