Küresel ekolojik krizinin etkilerini daha çok hissettikçe hem bireysel hem de toplumsal olarak kurtuluş veya kaçış planları da bir o kadar çoğalıyor. Ekolojik kriz elbette bir sonuç; yüzyıllardır dünya üzerine yayılan insan türünün doğal ekosistemler üzerinde yarattığı tahribat birçok bitki ve hayvan türünün yok olmasına neden oldu. Gelinen noktada ise tartışma, ekolojik krizin insan türünün de yok oluşuna neden olup olmayacağı. Bu haliyle ekolojik krize, yeni meta-anlatı denebilir.

Ekolojik krizi sadece yok olan ormanlarla, sel baskınları ya da hortumlarla, bir veriye göre yılda 200 bin yaşlının ölümüne neden olan aşırı sıcaklarla eş görme alışkanlığındayız. Ama kriz daha derin, daha yaygın ve daha çok. Bu küresel krizin bir parçası da elbette şehirlerin beton bataklığında, doğadan olabildiğince uzak geçen yabancılaşmış yaşamımız. “İnorganik beden”imiz olan doğa ile ilişkimizin balkonumuzdaki saksı ya da arada sırada gidip bir ağacın altına oturup ayaklarımızı uzattığımız, mangal yaktığımız park alanları ile sınırlı hale geldi. Belki ülkemizde hala bundan daha fazlasını yapma şansımız var. Fakat bu anların yaşamımıza oranına baktığımızda aynı sonuca varıyoruz. Yaşam dediğimiz AVM-hastane-okul-iş köşegenleri arasındaki koridorlarda kah koşuşturma kah bekleyiş halinden ibaret. “İnsanoğlu”nun doğa üzerinde kazandığı güç “insanlık”ı bir hayalinden ediyor; gelişme, ilerleme sayesinde varılacak mutluluk ülkesi hayali. İnkisar-ı hayal can sıkıntısını daha da katlıyor.

Şehir denen labirentin içindekiler için geri dönüş yapmak gittikçe ıraklaşan, ıraklaştıkça da imkânsızlaşan bir hayal haline geliyor. Ama bu topyekün yıkım anlamına geliyor; kıyamet! Kıyamet’e teslim olmayanlar ise ekolojik krizin engellenmesi için ve doğaya geri dönüş için çabalıyor. Geri dönüş, birçok katmanlı bir kavram, üzerinde kolayca anlaşılabilecek bir şey değil. Ekolojik krize verilen yanıtlar, sınıfsal, ideolojik, mistik vb. projeksiyonlara göre farklılaşıyor. Doğaya geriye dönüş de herkes için aynı anlama gelmiyor.

George Minbiot’un 2013 tarihinde Thompson Reuters Ödülü ve Biyoloji Kitapları Cemiyeti Ödülü kazanmış Yaban Yaşam adlı enteresan kitabında “geri dönüş” meselesine oldukça farklı bir yaklaşım geliştiriyor. “Yeniden yabanlaştırma”. Yakın zamanda Türkçe’ye çevrilen Yaban Yaşam1 kitabı, alışık olduğumuz inceleme-araştırma kitaplarından değil. Minbiot’un, “ekolojik can sıkıntısı”na (s.27) çare aradığı kişisel maceralarını, heyecanlarını anlatarak doğa ile yeniden kuracağımız bağın önemini ve yollarını, bu arada da karşılaştığı doğru ve yanlış “doğa korumacılık” pratiklerini tartıştığı bir kitap.

Minbiot, “insanların doğayla uyum içinde yaşadıkları huzurlu bir ortam, bir altın çağ hiç olmamıştır. Ayrıca geçmiş medeniyetlerin kutsal inançlarına da darağaçlarına da geri dönmek istemem” (s.22-3) diyor. Minbiot, başka birçok billiminsanı gibi, insanın doğaya, başka türlere verdiği zararın teknoloji ile ilgili olmadığını düşünüyor. İnsanlar teknolojileri ilkelken de birçok canlı türünün yok olmasına neden olmuşlardır. O zaman “ekolojik can sıkıntısı”na nasıl çare bulacağız, doğal dünyaya verdiğimiz zararı nasıl kısıtlayacağız? Minbiot bu soruya, “yeniden-yabanlaştırma” (rewilding) cevabını veriyor.

Yeniden yabanlaştırma, tutsak hayvanların yeniden doğaya geri salınması anlamında kullanılan bir sözcük. Kısa zamanda anlam genişlemesi yaşayarak, bütün ekosistemin rehabilitasyonu, yaban alanların restorasyonu anlamında kullanmaya başlandı. Aynı zamanda insanları ve kültürleri de yabanlaştırma olarak da kullanılmaktadır. Minbiot ise daha farklı bir anlamda kullanıyor, “yeniden-yabanlaştırma”yı.

Minbiot, doğal ekosistemlerin eskiden bulundukları durumların herhangi birine yeniden döndürmek anlamında değil de, “ekolojik süreçlerin yeniden başlamasına izin vermek” ve bu yabanlaştırılan alanlarda insanların da yaban doğanın sürprizlerle, maceralarla dolu bir yaşamına katılması anlamında kullandığını belirtiyor. Böylece “pozitif çevreciliği” teşvik edeceğini umuyor. Çünkü yeniden yabanlaştırma, insanların mevcut teknolojik olanaklarından hiçbir taviz vermeden “macera ve süprizden yana daha zengin bir hayat sürdürmek” olarak görüyor. Böylece sadece karşı çıkmakla yetinen “negativ çevrecilik”in olumsuz imajından kurtularak “neyi savunduğumuzu” gösterdiğine inanıyor. (s.27)

Oxford Üniversitesi’nde zooloji okuyan Monbiot’un The Guardian’daki köşe yazıları milyonlar takip ediyor, yine çevrecilik ve ekoloji konusundaki TED konuşmaları YouTube’da on milyonlarcası tarafından izlenmiş, izleniyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı UNEP (Unuted Naitons Environment Programme) tarafından, her yıl doğa koruma alanında dünya çapında başarılı çalışmalar yapanlara verilen ‘‘Global 500’’ Çevre Ödülü’nü bizzat Nelson Mandela’nın elinden almıştı.

Bu nedenle Minbiot’un bu önerilerini eleştirmek, bize gerçekten “pozitif çevreciliği” geliştirecek, “neyi savunduğumu”zu serimlemek açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Alt Çizgi Kayması Sendromu”

Monbiot, “hafızalarımız da topraklarımız kadar silinip temizlenmiş durumda” diyor. Bu unutuş için de balıkçılık bilimi uzmanı Daniel Pauly’nin icat ettiği “alt çizgi kayması sendromu” kavramını ödünç alıyor (s.90). Bu sendrom, her neslin kendi çocukluğunda içine doğduğu çevre koşullarını doğal kabul etmesi anlamına geliyor. “İnsanoğlu”nun faaliyetleri sonucu birçok yerde birçok canlı türü yok oldu. Bunların bir kısmı avcılık faaliyetleri sonucu bir kısmı ise yerel ekosisteme ait olmayan hayvan ve bitki türlerinin insan eliyle çoğaltılmasının yarattığı sonuçlar yüzünden yok oldular.

Minbiot bunlara kendi ülkesinden örnekle veriyor, biz kendi coğrafyamızdan örnekler verebiliriz.

Bizim ülkemizde de her yıl 20.000 hektar orman kaybı toprak erozyonu ile sonuçlanmakta, kıyı kumullarının %80’i yapılaşma sonucu yitirilmiş, son 30 yılda sulakalanların % 60’ı, otlak ve çayırların büyük bir kısmı bilinçsiz tarımsal faaliyetlerle tahrip edilmiş durumda. Yaşlı orman statüsünde sadece % 12’lik bir kısım kalmış, kahverengi ayı, Akdeniz foku, denizkaplumbağaları gibi türler nesli tükenme tehdidi altındadır. Artık daha az insan bir zamanlar Karadeniz’deki, Marmara’daki balık çeşitliliğini hatırlıyor. Ama bugün ticari değeri gerekçesiyle denizlerimizde, nehirlerimizde çiftliklerde birçok yabancı balık türü yetiştiriliyor. Aşırı balıkçılık, yaban hayvanları ve kuşların toplanması ve avcılık, kontrosüz tıbbi bitki ve otların/soğanların toplanması/sökülmesi süreçlerindeki yetersiz kontrol ve takipsizlik birçok türün yaşamını sürdürmesini engelleyen en büyük tehditlerdir. Diğer yandan gerek iç sular gerekse denizlerde balıkçılık süre ve dönemlerini düzenleyen kontrol mekanizmalarının yetersizliği denizel ve tatlı su ortamlarındaki biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir. Şu anda yasaklanmış olmasına rağmen, dinamitle balık avcılığı özellikle 1950 ile 1980 yılları arasında balık popülasyonlarının ciddi bir şekilde azalmasına neden olmuştur. 1980’lerde balık yemi üreticilerine verilen teşviklerse özellikle Karadeniz’de büyük ölçekli aşırı avlanmaya neden olarak biyolojik çeşitliliği etkilemiştir.2

Kırsal alanlarda, hızlı nüfus artışından kaynaklanan ekonomik baskı ve mevzuat boşlukları nedeniyle, tarım alanlarının parselizasyonda yaşanan sorunlar, çiftçilerin gelirlerinin düşmesine neden olmaktadır. Bu durum küçük çiftçileri, arazi kazanmak üzere orman açma, aşırı otlatma ile meraların tahribi ve bitkilerin aşırı toplanması gibi biyolojik çeşitliliği tahrip eden faaliyetlere yöneltmektedir.

Bugün bile “alternatif ürün” adı altında birçok yerde yerel ekosistemin özelliklerini hesaba katmadan tarım ve hayvancılık projeleri yürütülüyor. Örneğin, Doğu Karadeniz’deki çay ve fındık tarımının neden olduğu monokültür tarımın ekolojik sonuçları üzerine pek düşünmüyoruz. Varsa yoksa “ekonomik çıkarlar”! Monokültür tarım, birçok yerel bitkinin yokolmasın, tohumlarının kaybolmasına neden oldu. Şimdi artık bütün köylüler “zirai tohum” kullanıyor; belki çok ücra noktalarda bazı kadınların sırrı olarak yerel tohumlar hayat buluyordur. Yine Karadeniz’de “alternatif ürün” olarak yetiştirilmesi için teşvik edilen kivi, sanen keçisi, yerli olmayan tavuk gibi birçok proje var.

Bu “alternatif ürün” projelerine nasıl karar verildiği daha doğrusu karar verenlerin ekolojinin temel ilkelerinin hiçbir şekilde “hesap etme”den davrandıklarını tahmin etmek zor değil. Karadeniz’de yaratılan monokültür tarımın yarattığı ekolojik bozulmaya örneğin GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) kapsamındaki ovalarda veya diğer tarım bölgelerinden de örnekler verilebilir. Yerel ekolojik özelliklerin hiç hesaba katılmadan yürürlüğe konan politikalar sonucu oluşan hastalıklar, zararlılar veya besin zincirinin bozulmasının neden olduğu bazı türlerin aşırı artışı gibi sonuçlar tarımı her geçen gün daha fazla kimyasal ilaç, çeşitli açılardan güçlendirilmiş ithal tohumlara mahkum hale getirmiştir.

Sonuç ortada, Türkiye bir zamanlar gıda deposu iken şimdi artık en temel gıda ürünlerini bile Konya ovası kadar bile alanı olmayan ülkelerden ithal ediyoruz. Ve hala biyoçeşitliliği yok eden, ekolojik açıdan sıcak bölge olan alanlarda, asırlık zeytinlik alanları, tarım alanları enerji ve inşaat şirketlerinin projelerinin yağmasına açılıyor. Bu uygulamalar sadece Türkiye’ye özgü de değil, dünyanın her yerinde aynı mantık geçerli: mevzu kâr ise gerisi teferruattır.

Kurdun Geri Dönmesi Sağlamak

Minbiot, hükümetlerin yanlış tarım politikalarının, sadece bazı çiftçilere ekstra para kazandıran sübvansiyonların sonucu olarak ormanların, yerel biyoçeşitliliğin ve canlı türlerinin yok olmasına karşı “yeniden yabanlaştırma”yı öneriyor. Yabanlaştırma sözcüğünü duyunca hemen aklınıza mağara devri aklınıza gelmesin. Hayır, Minbiot ne teknolojiden vazgeçelim diyor ne de mağara devrine dönelim diyor, ne de insan artık doğaya dokunmasın diyor. Bilakis Minbiot’un hayali insanın yeniden doğaya karışması.

Minbiot, klasik anlamda “çimlere basmayın” türünden bir çevre korumacılık da istemiyor. Çünkü bu tür çevreciliğin “turşu kurmak” olduğunu söylüyor. Doğanın şimdiki halinin korunması ya da yerel biyoçeşitlilikle bağı olmayan canlı türlerin bir yere toplanarak koruma altına alınmasının yabanlaştırma ile alakası yok. Minbiot’un anladığı anlamda yabanlaştırma “doğal dünyayı kontrol altına almak, belli bir ekosistem veya toprak örtüsünü yeniden yaratmak peşinde değildir –aksine kaybolmuş bazı canlı türlerini geri getirerek kendi yollarını bulmalarına imkan sağlamaktır” (s.106). Biz kurdu yurduna döndürebilirsek, o yurtta kendiliğinden bir denge oluşacaktır, biz doğayı korumayalım, onu kendi başına bırakalım yeter, diyor Minbiot.

Kaybolmuş hayvanların geri dönmesini görmek istemesinin sebeplerini sayarken de ekonomik, ekolojik vb. gerekçelere dayandırmıyor; “doğa harikalarının verdiği sevinçten, doğanın zenginliği ve sınırsız şaşırtma kapasitesinden, özgürlük duygusundan, karada ve denizde biraz sonra karşıma ne çıkabileceğini, ormandan veya sudan neyin çıkacağını, benim haberim olmadan neyin beni gözetliyor olabileceğini bilmeksizin amaçsızca dolaşmanın verdiği heyecandan kaynaklanıyor. Bu hayvanlar olmadığında ekosistemin aksak, daralmış, işlevsiz kalmış olduğu hissi bu” (s.132). İnsanın halihazırdaki “ekolojik can sıkıntısı”ndan kurtaracak olan da bu, Minbiot’a göre.

Yabanlaştırmanın temel amacının olabildiğince ekolojinin dinamik etkileşimlerini eski haline getirmek olduğunu belirtiyor, Minbiot. Bundan kastettiği, hayvanlar, bitkiler ve diğer canlıların birbirleriyle beslenme fırsatlarını arttırmak, yaşam ağının kopmuş bağlarını yeniden oluşturmak. Bu yaşam ağının genişletilmesi hızlı bir şekilde Avrupa’nın merkezlerinde Serengeti düzlüklerinin oluşmasına imkân tanıyacaktır.

Yabanlaştırma Ama Nasıl?

Minbiot, Avrupa’dan birçok örnekle monokültür tarım ve hayvancılığın hem coğrafyanın hem de insanların yabanlığını kaybetmesine yol açtığını söylüyor, haklı olarak. Yeryüzünün canlı çeşitliliğinden ve insanlara cazip gelen doğal yapısını yok ediyor. “Sıkıcı bir dünya, yavan bir dünya, ekolojik can sıkıntısını arttıran, hayatımızın sınırlarını daraltan, doğayla bağlantımızı sınırlayan, bizi ruhsal monokültüre iten bir dünya yaratıyor” (185). Ve bu monokültürü yaratanın büyük oranda büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına uygun tarım politikalarının olduğunu söylüyor. Ülkesi Britanya’nın toprağı yabanlaştırma ve kaybolan türlerini geri getirme konusunda Avrupa ülkeleri arasında en yavaş ve en isteksiz olduğunu, bunun da, dünyada toprak mülkiyetinde en yüksek yoğunlaşmaya sahip ülke olmasıyla bağlantılı olduğunu belirtiyor (s.132). Büyük toprak sahipleri, “küçük bir azınlık olmalarına rağmen” “kırsal politikaya hakimdir ve onlarla anlaşmaya varılmadıkça çok az şey yapılabilir” (s.133).

Minbiot, bu büyük toprak sahiplerinin monokültür tarımsal faaliyetlerini sürdürmeleri için de ürettiklerinden daha büyük miktarda bütün Avrupalılardan toplanan paralarla sübvanse edildiklerini söylüyor. “Her yıl halkın milyarlarca sterlini bulan parası doğal dünyanın bozulmasını sürdürmek için harcanıyor. ABD’de çiftçi sübvansiyonları, çok geniş arazilere tek tip bir ününün –mısır- ekilmesini teşvik ediyor. Kanada’da kağıt hamuru ve kağıt fabrikaları sübvansiyonları antik ormanların yerini tek tip plantasyonların almasına yardımcı oluyor” (s.185).

Minbiot, küresel besin arzına tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle kaliteli tarım alanlarının geniş çaplı yabanlaştırılmasına karşı çıkıyor. Ama doğanın, en verimli yerlerinde bile ekilmemiş küçük köşelerinin ve kullanılmayan parçalarının varlığını sürdürmesine izin vermekle pek bir şey kaybetmeyiz, diyor. “Asla bir kamulaştırma veya mülksüzleştirme aracı olarak kullanılmamalıdır” (s.28); “Yabanlaştırma planları zorla mülksüzleştirme gerektiriyorsa, devam etmemelidir” (s.245).

Dolayısıyla yeniden yabanlaştırma için basit bir öneride bulunuyor Minbiot. Yanlış sübvansiyon sisteminden vazgeçerek, zorunlu çiftçilik uygulamasından kurtulan çiftçilerin kırları terk etmesi yoluyla “geri çekilme” sonucunda çok büyük doğa alanları kendi hallerine bırakılmış olacaklar, yani kendi kaderlerini belirleme şansına, yeniden yabanlaşma imkânına kavuşacak.

Aynı önerisini denizlerin yabanlaştırılması içinde ileri sürüyor. Minbiot, denizlerin yabanlaştırılması konusunda da, trol ile balıkçılık yapan şirketlerin engellenmesi yerine, “balıkçılığın veya başka biri faaliyetin yapılmadığı, hem hareketli hem yere bağlı canlı formlarının yeniden yetişmesine imkan sağlayan deniz rezervlerinin oluşturulmasını” (s.290) yoluyla yabanlaştırılmasını öneriyor.

Yeniden Yabanlaştırma ve İklim Krizi

Minbiot’un yeniden yabanlaştırma için önerileri oldukça naifçe sanki. Avrupa’nın birkaç noktasında, belki her ülkede, Serengeti parkları oluşturulması pekala mümkün. Dünyanın birçok ülkesinden zenginlerin Afrika’nın düzlüklerinde safari için milyonlarca dolar harcadıklarını hatırlarsak, Avrupa’nın merkezlerinde böyle bir olanak yaratılması, turizm gelirlerini arttıracağı için oldukça cazip de gözükebilir bazılarına.

Fakat karşı karşıya olduğumuz iklim krizi ve ekolojik krizin engellenmesi noktasında, Minbiot’un önerdiği yolla yeniden yabanlaştırma gerçekten bir çare olabilir mi? Dünyanın geri kalan bölgelerinde tarım, hayvancılık, balıkçılık ve sanayi şirketleri tüm gücüyle doğayı, biyoçeşitliliği, canlılığı yok etmeye devam ederken, birkaç ya da birkaç yüz Serengeti parkı iklim/ekoloji krizini çözmeye yetecek mi? Dünya nüfusunun %1’nin en fazla yarar sağladığı mevcut kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerine dokunmadan yeniden yabanlaştırmanın bütün insanlar için “ekolojik can sıkıntısı”nın giderilmesi sağlanabilir mi?

Minbiot, yeniden yabanlaştırmayı daha çok kendi ülkesi ve Avrupa için düşünmüş. Ama Avrupa ülkelerinin dünyanın geri kalan bölgelerinde yarattıkları tahribat nasıl giderilecek? Batılı şirketlerin yok ettiği Afrika’daki Serengeti düzlüklerini, Amazon gibi ormanlarını nasıl yeniden yabanlaştıracağız? Avrupa’daki yeniden yabanlaştırmanın dünyanın bu kıtalarındakine nasıl bir faydası dokunacak?

Minbiot bütün bu bağlantılara değinmiyor. Bunun yerine “mülksüzleştirme” ile Nazilerin yaptığı öjenik deneyleri karşılaştırıyor ve mülksüzleştirmenin yeniden böyle sonuçlar verebileceğiyle korkutuyor bizi. Ama fiiliyatta zaten iklim krizinin mağdurlarının kimliğine baktığımızda Kuzey kapitalistlerinin Güney’in halklarına, zenginlerin yoksullara öjeni uyguladıklarını ileri sürebiliriz. Çünkü kapitalist şirketlerin yarattığı iklim krizinin bedelini yoksullar, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ödüyor. Ulrich Beck dediği gibi “yoksulluk hiyerarşik, hava kirliliği demokratik” değildir maalesef.

Bu yüzden Ashley Dawson’ın da dikkat çektiği gibi,

(…) tükeniş kriziyle mücadele çabaları sadece küresel Kuzey’in yeniden yabanlaştırılmasına odaklanamayacağı gibi münhasıran yaban hayatının küresel trafiğinin yasaklanmasına odaklanmakla da yetinmemelidir. Tükeniş karşıtı bir anti-kapitalist hareket, megafaunanın kıyımına yol açan temel ekonomik ve siyasi eşitsizlikleri de hedeflemelidir.3 

Ekolojik krize karşı mücadelede “üç beş ağaç”ın kurtarılması bile önemli bir meseledir. Dolayısıyla bu doğrultuda yapılan her mücadele, her öneri önemlidir. Bununla birlikte mücadelede izlenecek yollar “tükeniş karşıtı ve çevresel adalete yönelik” hareketin ufkunu daraltmamalıdır. Yeniden yabanlaştırma için yapılan bütün çabalar desteklenebilir ama diğer taraftan ekolojik kırımın müsebbibi olan gelişmiş ülkelerden ve şirketlerden, sorumluluklarını kabul etmelerini ve bedelini üstlenmelerini neden talep etmeyelim? Dünyadaki sıcak biyoçeşitlilik bölgelerinin korunması için buralardaki her türlü insani faaliyetin yasaklanmasını, bu bölgede yaşayan insanların gelirinin garanti altına alınması için evrensel olarak garanti altına alınmış gelir sağlanmasını neden talep etmeyelim?4 Dünya nüfusunun çok küçük bir azınlığının zenginliğinin artmasından başka hiçbir anlamı olmayan “büyüme/gelişme”ye karşı neden “başka türlü bir dünya”yı savunmayalım?

[…] Dünyanın sonunu tahayyül etmenin kapitalizmin yıkılacağını öngörmekten daha kolay olduğu söylenmiştir. Karanlık zamanlara ait bu aforizmaya cevabım, kapitalizmin sonunu hayal etmenin tükeniş krizine yönelik başka herhangi bir hakiki çözüm kurgulamaktan daha kolay olduğudur. Eğer kapitalizm tükeniş krizinin temel sebebi ve öncelikli dinamiğiyse bizler de umudu, onun kötücül iktidarını elimizdeki tüm araçlarla tehdit etmekte görebiliriz. 5

NOTLAR

1 http://www.everestyayinlari.com/kitap-detay.php?k=359295

2 Veriler, Filiz Demirayak tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli için hazırlanmış rapordan alınmıştır.

3 Ashley Dawson, Extinction A Radical History, OR Books, NY-London. 2016. Dawson tükeniş krizini şöyle tanımlamaktadır: ““Tükeniş müştereklere yani geleneksel olarak topluca insanlığın mirası olarak görülegelmiş hava, su, bitki ve dil gibi kolektif olarak yaratılan kültürel formların oluşturduğu o büyük hazineye yönelik küresel saldırının sonucudur. (…) Başka bir ifadeyle küresel biyoçeşitliliğin yıkımı, gezegenin ortak refahına yönelik büyük ve belki de nihai saldırı olarak yeniden çerçevelenmelidir. Esasen tükeniş, ilkim değişimiyle birlikte, çağdaş kapitalizmin çelişkilerinin en yüksek zirvesi olarak görülmelidir.”

4 Ekolojik açıdan sıcak bölgelerin korunması karşılığında bu bölgelerde yaşayan insanlara garanti edilmiş bir “vatandaşlık geliri” ödenmesi ile ilgili bir tartışma için bkz. Ekoloji Siyaseti Adına Temel Bir Hak Olarak Vatandaşlık Gelirini Savunmak https://medium.com/p/1d0d58a177c9/edit

5 Dawson. Age.