Federatif cumhuriyet ya da cumhuriyetlerin federatif birliği temelinde federasyonlar, ulusal sorunların çözümü bağlamında Marksizm-Leninizmin tarihi pratik ve deneyimlerle zenginleştirdiği, geliştirdiği teorik, politik modeldir. Ekim Devrimi’nin ardından SSCB’nin kuruluş esasını oluşturan Sovyetik Federasyon, ulusal sorunların burjuva çözümünü aşan, emekçi çözüm niteliğini temsil eder. Halkların gönüllü birliğine, eşit temsiliyetine ve kendini yönetme hakkı ve iradesine dayanan enternasyonal birlik deneyimi olarak bugün de ulusal sorunların emekçi çözümünü öngören politik, programatik yönelimlerin serçeşmesidir.

Demokratik öz yönetimlere dayalı federasyon ya da cumhuriyetlerin federatif birliği fikri ve yöneliminin Marksizm bakımından dayanakları nelerdir? Ulusal sorunların çözümüyle ilişkisi bakımından nasıl ele alınmış ve olgunlaştırılmıştır?

Marx ve Engels’te Federatif Cumhuriyet

Marx ve Engels federatif cumhuriyet fikrine ilkesel olarak karşı çıkarlar. Proletaryanın çıkarları için en uygun politik biçim olarak bölünmez bir demokratik merkeziyetçi devleti savunurlar. Zira burjuva merkezi devleti, feodal parçalılığı aşan bir ilerleme olarak görürler. Federatif cumhuriyet ise o dönemde feodal devletçiklerin birliği üzerinden yükselen, monarşiden merkezileşmiş cumhuriyete geçiş aşamasına tekabül eder ve o da ancak belli koşullarda bir ilerlemedir. Bu yüzden ulusal sorunların çözümünde de önceliği federatif cumhuriyete değil, demokratik merkeziyetçi cumhuriyet altında bölgesel siyasi/ulusal özerkliğe verirler. Öte yandan Marx, İrlanda’nın kurtuluşu sorununu ele alırken İrlanda’nın ayrılmasından sonra gelebilecek İngiltere ile federasyon fikrini kabule hazırdır (Marx ve Engels, 1995: 228).

Engels federatif cumhuriyetin bir ilerleme olacağı ilk istisnai durumu, geniş topraklar üzerine kurulu ABD ile iki adada dört ulusun bir arada olduğu, ulusal sorunun öncelik oluşturduğu İngiltere örnekleri üzerinden açıklar (Marx ve Engels, 2010: 83-84). Bu iki istisnai duruma uymayan Almanya için federatif cumhuriyeti bir ilerleme değil, merkezi birliğin “feodal” devletçiklere parçalandığı “bir gerileme” olarak görür. O dönemin siyasal eğilimi olarak federatif cumhuriyeti Almanya (ve Kıta Avrupasındaki devletler) için gelişmeye engel, feodal dönemin kalıntısı olarak değerlendirir. Bir ve bölünmez cumhuriyeti savunur (Marx ve Engels, 2010: 84).

Marx ve Engels’in konuyu ele alışları burjuva üniter devler anlayışının savunusu olarak görülemez. Onların vurgusu proletarya diktatörlüğüne geçişte, proletaryanın yararlanabileceği en elverişli politik biçim ve en kısa yol olmasınadır. Üstelik hayati önemde bir şartla; bu devleti “aşağıdan yukarı bir hareketle” yani demokratik bir devrimle tamamlamak (Marx ve Engels, 2010: 84).

Marx ve Engels’in kastettikleri cumhuriyet, o döneme has örnekleri ABD modelinde ve 1792-1798 arasında Fransa’daki iller ve komünlerin sahip olduğu tam yönetsel özerkliği esas alır. Bunun en somut örneği ve modeli Paris Komünü’nde vücuda gelmiştir. Bu merkezi cumhuriyette devlet tarafından atanmış bütün yerel ve bölgesel otoriteler ortadan kaldırılmıştır. Yerine aşağıdan yukarıya seçimle işbaşına gelen görevliler vardır. Her yönetim tam bir özerkliğe sahiptir ve “merkezi cumhuriyet” aslında bu esasa göre örgütlenmiş komünlerin ya da kantonların merkezi birliğinden oluşur (Marx ve Engels, 2010: 84-85, Marx, 2016: 312-313).

Marx ve Engels ilkesel olarak federasyona karşıdırlar ama ilkeyi politikanın yerine ikame etmezler. Ulusal sorunların çözümü bakımından federatif cumhuriyetlerin ilerleme sağlayacağını o günden ifade ederler. Buradan bakıldığında görülecektir ki, günümüzde Kuzey Suriye’de Rojava kanton yönetimlerine ve Demokratik Suriye Meclisleri’ne bağlı yerel meclisler, komünler ile Demokratik Suriye Güçleri’nden oluşan siyasi, askeri ve toplumsal bir modeli teşkil ve tesis eden demokratik öz yönetim, Marx ve Engels’in politik önermeleriyle ve öz yönetime dayanan federatif birlik formunda örgütlenmesi ile Marksizmin ulusal sorunlara dair ilk teorik, politik savunuları arasında aykırılık yoktur.

II. Enternasyonal ve Balkan Demokratik Federasyonu

Marx ve Engels’in ulusal sorunların çözümünde önceliği demokratik merkeziyetçi cumhuriyet altında bölgesel sisyasi/ulusal özekliğe vermeleri II. Enternasyonal ve bağlı örgütlerce de benimsenmiştir. Federasyona ilkesel olarak karşı çıkılırken, politik olarak kabulü ise istisnaidir. Gerek II. Enternasyonal’in, gerekse  bağlı örgütlerin programlarında federasyona yer verilmez.

Örneğin ulusal sorunların çözümü konusunda II. Enternasyonal’in 1896 Londra Konferansı’nda programa alınan “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı (UKKTH)” ilkesi federasyonu içermez, politik form olarak önermez. Konuyu ulusların ya ayrılma/bağımsız devlet kurma hakkı ya da tek ve merkezi devlet içerisinde bölgesel/ulusal özerklik olarak tanımlar.

Bu duruş, federasyonun, politik olarak halkların birliği ve kaynaşması ya da ulusal sorunların çözümünde sağladığı ilerlemelere bağlı olarak federatif birlik girişimlerine açıktır. Nitekim 1910’da Belgrad’da düzenlenen Birinci Balkan Ülkeleri Sosyal Demokrasi Konferansı’nda bir araya gelen Balkan sosyalist partileri (o dönemde sosyal-demokratlar olarak anılırlar) Balkan Demokratik Federasyonu sloganını yükseltirler. Federasyon, bir yandan emperyalist saldırganlığa karşı Balkan halklarının özgürlüklerini savunmak ve ulusal bağımsızlıklarını korumak için ortak ve kardeşçe bir mücadele anlayışı ve devrimci iş birliğini geliştirmeyi; diğer yandan Makedonya sorunu dahil olmak üzere Balkanlar’da mevcut olan tüm ulusal meselelerin çözümüne yardımcı olmayı esas alan bir model olarak öne çıkartılır (Dimitrov, 2008: 79-81).  Balkan Demokratik Federasyonu; Bulgaristan, Romanya, Sırbistan ve Yunanistan işçilerinin büyük proleter toplumsal devrimi için çok önemli bir aşamayı oluşturacaktır (Dimitrov, 2008).

II. Enternasyonal’in 1912 Basel Kongresi, Balkan sosyalistlerini selamlayan bir bildiri yayınlar ve federasyon isteği ve yönelimlerinde direnmelerini ister. Bu çıkışlar, pratik-politik düzlemden başlayarak marksistlerin federatif birlik anlayışlarını yeniden düşünmeye başladıkları dönemin ve gelişmelerin öncüllerinden biri olarak değerlendirilebilir. Ne var ki, henüz hem teorik, hem de programatik bakımdan federasyon savunusu düzeyine çıkarılamaz.

Lenin ve Bolşevik Parti’de Federatif Cumhuriyet

Lenin, Marx ve Engels’in konuya dair yaklaşımlarını etraflıca inceler ve tartışır. Ekim Devrimi’ne kadar aynı ilkesel çizgiyi ve politik duruşu savunur. Bu tutumunu Ekim Devrimi öncesi ve sonrası olmak üzere iki tarihsel, siyasi kesitte ele almak zorunludur

1) Ekim Devrimi Öncesi

Ekim Devrimi’ne kadarki dönemde Lenin (1994), “demokratik merkeziyetçi cumhuriyetin federatif cumhuriyetten daha fazla özgürlük sağladığını” savunur (84). Federatif cumhuriyeti (Marx ve Engels’ten alarak) bir istisna, demokratik merkeziyetçi cumhuriyete bir geçiş biçimi olarak görür, komünlerin tam yönetsel özerkliğine dayalı demokratik merkeziyetçi cumhuriyeti öne çıkarır (Lenin, 1994: 84).

Lenin (1994), federasyonun ulusal sorunların çözümünde ilerleme sağlayacağı konusunda Marx ve Engels’e katılır (81). II. Enternasyonal’in Londra Kongresi’nde kararlaştırılan ve programa alınan UKKTH ilkesini benimser. Bu ilke, teorik-pratik içeriği korunarak RSDİP 2. Kongresi’nde kabul edilir ve 1903 programına konur. Burada da ilkesel olarak federasyona karşı çıkılır. Lenin, gündeme geldiği her tartışmada UKKTH denildiğinde, bundan federasyonun anlaşılmaması gerektiğini kesin biçimde vurgular. Lenin ve önderlik ettiği Bolşeviklerin, Menşeviklerden ayrıldığı ve artık Bolşevik Parti olarak örgütlendiği 1912’den sonra da parti programı bu ilkesel duruşunu sürdürür. Üstelik bu dönemler UKKTH ilkesiyle federasyon ve “kültürel-ulusal özerklik” tartışmalarının daha fazla gündeme geldiği, teorinin ve siyasetin konusu olarak yoğun tartışıldığı bir süreçtir. Lenin, bir yandan Rosa Luxemburg başta gelmek üzere Polonyalı ve Alman sol sosyal-demokratların UKKTH ilkesine karşı çıkmalarına karşı mücadele yürütür. Diğer yandan bilhassa Kafkaslar’da Menşeviklerin ve Bundcuların tartıştığı “ulusal-kültürel özereklik” ve federasyon konularına dair tutum açıklar. Bolşevik Parti’nin 1913 Yaz Konferansı, UKKTH ilkesini yeniden ve güçlü biçimde vurgularken, Lenin bunun federasyon olarak anlaşılmasının önüne net bir çizgi çeker (Lenin, 1993: 38).  Lenin, bir hak olarak federasyon veya özerklik talebine programda yer verilmesine de karşı çıkar (Lenin, 1993b: 289).

Lenin bu görüşleri Balkan Demokratik Federasyonu gibi marksistlerin öncülük ettiği federatif birlik girişimlerinin olduğu süreçte ve sonrasında vurgular. Zira ilkesel olarak koyduğu bir teorik duruş ile politik yönelimlerin çelişmediğini düşünür; “demokratik merkeziyetçilik yanlısı olup, ulusal hak eşitsizliğine karşı, tam demokratik merkeziyetçiliğe giden biricik yol olarak federasyonu tercih edilebilir” (Lenin, 1993c: 307) bulur.

Şubat Devrimi’nin ertesinde, Nisan 1917’de toplanan Bolşevik Parti Konferansı’nda ulusal soruna ilişkin Lenin’in yaklaşımı ve parti programı yine mümkün olduğunca büyük ve tek bir merkeziyetçi demokratik, cumhuriyet altında en geniş yerel ve ulusal özerklik olarak tekrarlanır (Lenin, 1993d: 73). Nisan Konferansı’nda kabul edilen kararda federal bir devlet yapısı lehinde tek bir vurgu dahi yoktur. Ancak Lenin, Ağustos 1917’de hazırladığı “Devlet ve Devrim” çalışmasında Marx ve Engels’in yaklaşımlarından başlayarak devlet sorununa eğilir. Etraflı tartışmalar yürütür. Federasyonun merkeziyetçi bir cumhuriyete geçişin ve ulusların birbirlerine yakınlaşması ve gelecekte kaynaşmasının politik bir biçimi olarak kabul edilebileceğini, referanslarıyla belirterek teorik-politik bir kapı aralar. Ekim Devrimi’nin ilk yıllarında bu kapıdan geçerek federasyon ve federatif cumhuriyet konusundaki teorik-politik yaklaşımını değiştirir; yeni bir düzeye taşır.

2) Ekim Devrimi ve Sonrası

Lenin’in ve Bolşevik Parti’nin federasyon konusundaki kavrayışı ve teorik-politik açılımı emperyalizm, emperyalist paylaşım savaşı ve proleter devrim kavşağındaki tartışmalarla olgunlaşır.

Öncelikle, emperyalizm çağında ulusal baskılar artmış, sömürge yağması genişlemiştir. Ulusal sorun ve sömürgeler sorunu dünya çapında genelleşmiş, ulusal kurtuluşçu hareketler gelişmeye başlamıştır. Öyle ki, emperyalist paylaşıma geç dahil olan ABD’nin pazar payı kapmak için ulusların kaderlerini tayin hakkını öne çıkarması da bu siyasal-toplumsal gelişmeler karşısındaki burjuva kavrayış ve yönelimlerden biri olmuştur. Aynı dönem ulusal sorunların emekçi çözümünün ya da emperyalist yağmaya karşı halkların ortak mücadelelerinin bir biçim olarak federasyon fikri ve modeli daha fazla ifade edilmeye ve tartışılmaya başlanmıştır.

Ekim Devrimi’yle birlikte, ulusal hareketlerin sanıldığından çok daha ağırlıklı bir mesele olduğu, ulusların birbirleriyle kaynaşması sürecinin de sanılandan çok daha karmaşık olduğu, kısa vadede hemen aşılmasının güçlüğü görülmüştür. Yüz yüze olunan somut sorunların ötesinden gelebilecek çözüm imkanlarının da oluştuğu bu devrimci durum, halkların kaynaşmasını ilerletecek en etkin model olarak federatif birlik anlayışını daha fazla incelemeyi gerekli kılmıştır. Federasyon fikri öne çıkmaya başlamıştır.

İkinci olarak, serbest rekabetçi kapitalizm döneminin aksine, emperyalizm çağında bölünmez (üniter) merkezi cumhuriyet, artık tek başına tarihsel bir ilerlemeyi temsil etmemektedir. Emperyalist sömürgecilik koşullarında, bu devlet biçimi, egemen ulusun ve devletin diğer ulusları ezmesinin bir aracıdır. Ulusal sorunların tam hak eşitliğine dayalı gönüllü birlik temelinde çözülmesinin önünde engel haline gelmiştir.

Üçüncü olarak, Şubat ve Ekim Devrimlerinden sonra Kafkasya, Ukrayna, Baltık bölgesi ve Belarus’ta ayrı sovyetik cumhuriyetler kurulmuş, fakat emperyalist saldırı ve işgaller neticesinde kısa sürede yıkılmışlardır. 1917-18’de Kafkas Federasyonu girişimi de başarısız olur. Ancak işgal ve iç savaş yıllarında bu devletler yeniden kurulur. Rusya hinterlandında ayrı sosyalist iktidarların kurulmaları ve uluslardaki ayrılma yönelimleri, bir bölünme ve kopuş yerine halkları birbirine yakınlaştıracak, birleşme ve kaynaşmalarını sağlayacak çözüm modeli olarak federatif birlik ihtiyacını pekiştirmiştir.

Son olarak, Sovyetlerin inşa süreçlerinde ortaya çıkan federatif birlik biçimleri de pratik deneyimler ışığında ilerletilmiştir.

Bu sürecin ilk pratik adımı Ocak 1918’de, Lenin’in kaleme aldığı ve Bolşevik Parti’nin Merkez Komitesi’nin onayladığı “Emekçi ve Sömürülen Halkların Bildirgesi” ile atılır. Tüm Rusya Sovyetleri Yürütme Komitesi’nde kabul edilen bu bildirgede; “Rusya Sovyetler Cumhuriyeti, özgür ulusların özgür birliği temelinde Ulusal Sovyet Cumhuriyetlerin Federasyonu olarak kurulur” (Lenin, 1993e: 477) denilerek, devrim öncesi yaklaşımın değiştirildiği kilometre taşı yerleştirilir. 4 Temmuz 1918’de kabul edilen anayasa ile kuruluşu ilan edilen Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC) de federatif birlik temelinde başlatılan ve sovyetik cumhuriyetlerin birliği temelinde daha da ilerletilecek ve yetkinleştirilecek olan Sovyetik Federasyon modelinin ilk örneği olur.

Devrimden önceki dönemde federasyonun parti programına alınmasına keskin kes karşı çıkan Lenin, yüz yüze olunan ve doğrudan çözümüne yoğunlaşılan somut sorunlarda teorik-politik birikimi seferber ederken, sorunların beraberinde getirdiği ve yeni beliren çözüm imkanlarıyla da devrimci ilişki kurar. Federasyon konusunda da bir eylem kılavuzu olarak Marksist yöntemin nasıl işletileceğinin parlak bir örneğini sunar. Mart 1919’da gerçekleştirilen Bolşevik Parti 8. Kongresi’nde “Sovyet tipine göre örgütlenmiş devletlerin federatif birliği” parti programına alınır (Lenin, 1993f: 358).

Ekim Devrimi bu bakımdan da bir devim, bir sıçrama ve kopuş eşiği olmuştur. Devrim öncesinde savunulan anlayışı kökten değiştirmiştir. İşgal ve iç savaş döneminde ulusal sovyetik cumhuriyetlerin askeri öz savunmaları öncelikliydi. Ekonomik inşa sorunları henüz önplanda değildi. Uluslar arasında iş birliği siyasi, askeri ittifak temelinde gelişmişti. Savaş sonrası dönemde savaşın tahrip ettiği ekonomik yaşamın yeniden örgütlenmesi ve inşası sorunları ağırlık kazandı. Uluslar ve halklar arasındaki politik-askeri birlik, ekonomik ittifakla tamamlandı. Bu dönemde ulusal sorunların çözümüne ve halkların yakınlaşıp kaynaşmasına hizmet edecek en etkin ve ilerletici model olarak sovyetik federatif birlik geliştirildi. Artık emekçi halkın tam birliğine geçiş biçimi, federasyon olarak görülür; demokratik merkeziyetçi devlet ve yerel-ulusal özerklik anlayışı dünde kalmıştır (Lenin, 1993g: 257).

Lenin, federasyon deneyimlerini incelemeyi ve geliştirmeyi Komünist Enternasyonal’in de temel görevi sayar. Uluslararası komünist hareketin politik-programatik hedefi olarak ilan eder (Lenin, 1993g). “Kapitalizm altında gayet açık bir biçimde gün yüzüne çıkmış olan ve sosyalizm altında mutlak daha da geliştirilip, mükemmelleştirilmesi gereken, genel bir plan uyarında bütün ulusların proletaryası tarafından düzenlenecek bir bütün olarak yekpare bir dünya ekonomisi yaratma eğilimi göz önünde bulundurulmalı” (Lenin, 1993g) diyerek, hangi yönde geliştirileceğine işaret eder.

Sovyetik Federasyon

RSFSC ile ilk adımı atılan sovyetik federasyon; savaş sonrasında sovyetik sosyalist cumhuriyetlerin askeri, siyasi ve ekonomik birliği temelinde geliştirilir.

30 Aralık 1922’de Moskova’da RSFSC, Ukrayna SSC, Trans-Kafkasya Federasyonu (Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan) ve Belarus SSC delegelerinin katılımıyla I. Tüm Sovyetler Kongresi toplanır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin kuruluşunu ilan eden deklarasyonu ve Federal Sözleşmeyi onaylar. 1940 yılında son şeklini alan Sovyetik Federasyon, 15 sovyet sosyalist cumhuriyetin federatif birliğine dayanır. Her federe devlet (sovyet sosyalist cumhuriyet) Sovyet Anayasası’yla uyumlu olan kendi cumhuriyet anayasasına sahiptir. Belli bakanlıklar SSCB çapında örgütlenmekle birlikte, her sovyet cumhuriyetinin kendi bakanlar kurulu vardı. Bu on beş sovyet sosyalist cumhuriyet sınırları içinde olup da nüfusu bir milyonu aşan ulusal bölgeler ise özerk cumhuriyetler biçiminde örgütlenirler. Örneğin RSFSC’de Tatar, Başkır, Dağıstan vd. özerk cumhuriyetlerin de kendi anayasaları ve yönetim organları vardır. Daha küçük ulusal bölgeler ise yerel, ulusal/bölgesel özerklik statüsünde öz yönetimlere sahiptir. Örneğin RSFSC’de Adige, Çerkez vd. özerk bölgeler ile Azerbaycan’da Dağlık Karabağ, Gürcistan’da Güney Oset özerk bölgeleri gibi…

SSCB Deneyiminin Verileri

SSCB 15 eşit Sovyet Cumhuriyetinden oluşan bir “cumhuriyetler birliği”, bir federasyon idi. (Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Belarus, Ukrayna, Rusya, Estonya, Letonya, Litvanya, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri.) 

Her Sovyet Cumhuriyeti federasyondan ayrılarak bağımsız devlet kurma hakkına sahipti. Her Sovyet Cumhuriyetinin kendi bayrağı ve başkenti vardı. Rusya hariç bütün SSC’lerin kendi komünist partileri vardı. 

Devlet hizmetleri o ulusun anadilinde sunuluyordu. Anadilde eğitim gerçekleştiriliyordu. Birlik Cumhuriyetlerinde konuşulan diller resmi dil olarak geçerliydi. Her Sovyet Cumhuriyetinin kendi Sovyet Kongresi, Sovyet Merkez Yürütme Kurulu ve kendi hükümeti (Halk Komiserleri Konseyi) vardı. Savunma, Ticaret ve Dışişleri Komiserlikleri SSCB çapında ortaktı. Diğer tüm Komiserlikler hem Federasyonda hem de Birlik Cumhuriyetlerinde vardı ve birlikte çalışıyorlardı. Cumhuriyetlerin dünyanın diğer ülkeleri nezdinde konsolosluk kurma, temsil edilme hakkı vardı. (1944’te anayasada yapılan değişikliklerle, her birlik cumhuriyetine kendi Kızıl Ordu’sunu kurma, Dışişleri ve Savunma bakanlıkları oluşturma hakkı sağlandı. Ukrayna ve Belarus SSC’leri bu temelde, SSCB’nin yanı sıra BM’nin kurucu üyeleri arasında yer aldılar.)

SSCB Anayasası’yla çelişmemek kaydıyla Birlik Cumhuriyetleri ve Özerk Cumhuriyetlerin kendi anayasalarını yapma hakları vardı. Keza Sovyet Cumhuriyetlerine bağlı “Özerk Cumhuriyetler” (Dağılma öncesinde toplam 22 özerk cumhuriyet) ve “Özerk Bölgeler” (İki tür olmak üzere toplam 21 özerk bölge) vardı.

Birlik cumhuriyetlerinin 25’er, özerk cumhuriyetlerin 11’er, özerk bölgelerin 7’şer, yerel ulusal bölgelerin 1’er temsilcisinin seçildiği Birlik Meclisi’nin, Yüksek Sovyet Meclisiyle birlikte kararları onaylama, dolayısıyla ulusal sorunda haksızlık ve anlaşmazlıkları denetleme yetkisi vardı.

Belli bir nüfus yoğunluğunun yaşadığı bölgelerde de o ulusal topluluğun anadilinde eğitim yapılıyordu. Köylerde, kasabalarda belli bir ulusal topluluğun yoğunlaştığı yerlerde “Milliyetler Sovyeti” kurularak o topluluğun kültürel özerkliği sağlanıyordu. Bu şekilde farklı bir ulusun Sovyet Cumhuriyetinde yaşayan ulusal toplulukların da hakları korunuyordu. (Örneğin Gürcistan’da yaşayan Azerilerin vb.) 1935 yılı itibariyle SSCB sathında toplam beş bin Milliyetler Sovyeti bulunmaktaydı. Keza SSCB coğrafyasında konuşulan her dilin üniversitede kürsüsü vardı.  

Sovyetik Federasyon, federatif birliği biçimsel olarak örgütlemez. Federal cumhuriyetler (SSC), özerk cumhuriyetler ve özerk bölgeler biçiminde bütün ulusal toplulukların kendilerini yönettikleri ve eşit hak temelinde örgütlendikleri karmaşık ama etkin ve başarılı bir model inşa eder. Ulusal sorunların devrimci çözümünde, burjuvazinin devrimci olduğu dönemdeki ulusal devletlerin kuruluşuna yol açan çözümlerden çok daha ileri, onları aşan çözüm formu sunar. Halklar arasında güveni ve işbirliğini geliştiren, ortak mücadeleyi büyüten, proletarya enternasyonalizmine dayalı yeni bir politik biçim olarak vücut bulur. Tarihsel olarak ulus-devlet sınırlarını aşar. Emperyalistlerin burjuva çözümlerinin ötesine geçer. Ulusal sorunlara emekçi çözüm niteliği kazandırır.

Sovyetik Federasyon, SSCB’de halkların birbirine güvenini geliştirdi. Ekonomik, siyasi, kültürel eşitsizlikleri gidermek önemli mesafeler aldı. Halkları yakınlaştırdı, kaynaştırdı. Öyle ki Hitler faşizmine karşı Büyük Anti-faşist Direniş ve zafer bu birliğin mayasının ne denli sağlam olduğunu dosta düşmana gösterdi. II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra ulusal kurtuluşçu hareketler dünyanın her yerinde yüzünü Sovyetler Birliği’ne döndüyse, bunda anti-faşist zaferin ve sosyalizmin prestiji kadar, Sovyetik Federasyonun ulusal sorunların devrimci/emekçi çözüm konusundaki bu niteliğinin payı da büyüktür. En çok canı yananlar, dertlerine derman olacak, zorlu sınamalardan geçmiş bir deneyimin sunduğu imkanlardan en fazla öğrenenlerdir. Bütün 20. yüzyıl boyunca ve günümüzde de ezilen halkların bu deneyimin izini sürmeleri tesadüf değildir.

Uluslararası Sosyalist Devlet Biçimlerinin Geliştirilememesi

Büyük anti-faşist zafer sonrasında sosyalist veya demokratik halk iktidarları kuruldu. Avrupa ve Çin’deki halkçı devrimlerle sosyalist inşa cephesi genişledi. Ancak Sovyetik Federasyon fikri ve yönelimi bu iktidarı kapsayacak düzeyde örgütlenemedi. Oysa Lenin, Komünist Enternasyonal’e sunduğu taslakla federasyonun bu yönde geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Aynı çizgide Stalin, SSCB’nin ilan edilmesinin arefesinde “yeni federal devlet (yani SSCB’nin) tüm dünya emekçilerinin Dünya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti halinde birleşmesi yolunda tayin edici yeni bir adım olur” (Stalin, 1990: 136) demiştir. Bu adımın daha ileri götüreceği siyasi, ekonomik koşullar büyük anti-faşist zafer sonrasında oluşmuştur. Balkanlar’da devrimci halk iktidarları kurulurken Yugoslavya’da uluslar federasyon biçiminde örgütlenir. Bölgesel çapta Balkan Federasyonu için yapılan girişimler Yugoslavya’nın diğer sosyalist ülkeleri denetimine alma gayretleri nedeniyle akamete uğrar. Sosyalist devletler cephesinin dışında kalan Yugoslavya, federatif yapısıyla ulusları demokratik temelde bir arada tutmayı başarır. Çin Halk Cumhuriyeti, SSCB deneyiminin gerisinde kalmakla birlikte, beş özerk bölgenin (Uygur, İç Moğolistan, Tibet, Guangksi, Ningksia) inşası, Çin’deki bütün milliyetlerin resmen tanınması ve kültürlerinin geliştirilmesi için kaynaklar ayrılması gibi uygulamalarla Marksist-Leninist mirastan beslendi.

Sosyalist devletler cephesinde ise ne bölgesel çapta, ne de SSCB, Doğu Avrupa ve Çin’deki devrimci iktidarları kapsayacak daha güçlü ve geniş bir birliğin geliştirilmesine yönelinmiştir. Ekim Devrimi’nin açtığı çığırdan daha ileri gitme, Sovyetik Federasyonu daha geliştirme, Dünya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne doğru yürümede tutukluk ve sınırlılık gösterilmiştir. Marksizmin devrimci diyalektiği, yeni bir düzeyde ve boyutta çözümünü dayatan sorunları çözüme kavuşturarak olanakların kavranması ve realize edilmesi, işletilmemiş; bir önceki dönemin sınırları ve koşullarında kalınmıştır. Yeni olanaklara hücum edilmemiştir. En azından, SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında özgün bir federasyon kurulamamış olmasını, dahası bu iki sosyalist devletin 1960’tan itibaren tam bir kopuşma yaşamasını (ki burada Kruşçev liderliğinin 1960’da Çin’den ekonomik uzmanları çekme hamlesinin Çin ekonomisine vurduğu ağır darbeyi anmadan geçemeyiz) her iki devletin kapitalizme yenilmesinde önemli bir yerde durduğunu vurgulamalıyız.

Oysa aynı dönemde emperyalistler ABD öncülüğünde toplanmışlardır. Ulusal kapitalist ekonomiler ABD liderliğinde kaynaştırılmış, uluslararası tekeller ortaya çıkmıştır. NATO, Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi askeri, ekonomik birlikler kapitalistleri “ulusal sınırları aşan” ölçeklerde bir araya getirmiştir. Sosyalist devletler, esasen ulusal ekonomi ve ulusal devletler zemininde kalmış ve kapitalist devletlerin birlik düzeyini aşan birlikler yaratamamışlardır. Zayıf birliklerle emperyalist kuşatmaya direnmeye çalışmışlardır. Emperyalist  saldırganlık ve kuşatmanın düzeyinin ve şiddetinin arttığı, yoğunlaştığı süreçte hem bu kuşatmaya karşı direniş, hem de dünya halklarının daha geniş ve güçlü biçimde kaynaştırılması bakımından Sovyetik Federasyonun sunduğu imkanlar zenginleştirilebilirdi. Bu durum komünistlerin o dönemdeki en büyük ve önemli handikabı olmuştur.

Demokratik veya Sosyalist Bölgesel Federasyonlar

Emperyalist küreselleşme koşullarında, ulusal parçalardan oluşmuş dünya ekonomisi yerini bütünleşik bir dünya ekonomisi eğilimine bırakmıştır. Üretimin uluslararası karakteri ulus-devlet sınırlarını aşmıştır. Üretim ve iş bölümü dünyasal bir karakter kazanmıştır. Emperyalistler arası rekabet ve paylaşım dalaşları, bölgesel hegemonya alanları üzerine şiddetlenmektedir.

Emperyalist küreselleşme koşullarının yarattığı ve keskinleştirdiği eşitsizlikler dünyanın her tarafında benzer parlama öğelerini biriktirmektedir. Emek-sermaye, devlet-halk çelişkileri dünya çapında belirleyici durumdadır. Emperyalist talanın ve hegemonya dalaşlarının yoğunlaştığı yerlerde bu çelişkiler de şiddetlenmektedir. Devrimci patlamalar yaşanmakta ve hızla bölgesel karakter kazanmaktadır. Devrimci kalkışmaları bastırmak ve yeniden denetim sağlamak isteyen emperyalistler ve işbirlikçileri ulusal, dinsel, mezhepsel çatışmaları kışkırtmakta, halklar arasında düşmanlıklar yaratmakta, güvensizlikleri derinleştirmektedir.

Bütünleşik bir dünya pazarının oluştuğu, dünyanın bölgesel hegemonya alanlarına bölündüğü ve ezilenlerin mücadele gündemlerinin bölgesel ve küresel ölçeklerde ortaklaştığı bu koşullar, bölgesel devrimlerin imkanlarını olgunlaşmıştır. Bu durum siyasal, ulusal özgürlük mücadelelerinde emperyalizme ve işbirlikçi rejimlere karşı direnmelerinde halkları yakınlaştıracak ve birleştirecek, devrimci demokratik iktidarların ve mevzilerin ayakta kalmasını sağlayacak demokratik birliklerin ekonomik, siyasal, toplumsal şartlarını geliştirmiştir. Proletarya bakımından Lenin’in işaret ettiği ufka, bütünleşik bir sosyalist dünya ekonomisini yaratma hedefine gidişte bölgesel ekonomik ve siyasi hegemonya alanları yaratılmasını stratejinin konusu haline getirmiştir. Sovyetik Federasyon ise bunun en elverişli ve zengin çözüm modelidir. SSCB’deki Sovyetik Federasyon deneyimi, emperyalist küreselleşme koşullarında belirlenen politik, ekonomik, toplumsal olanaklarla birlikte değerlendirildiğinde Marksist çıkarım, anın devrimci çözümüne denk düşen politik form olarak proletaryanın ve ezilen halkların önüne sosyalist ya da demokratik bölgesel federasyonları koymayı gerektirir.

Bugün bilhassa Ortadoğu’da çözümünü dayatan Kürt ve Arap ulusal sorunları başta gelmek üzere ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükseldiği, bir kıvılcımın bölgesel devrim yangınına dönüştüğü iklimde halkların güvensizlikleri ve düşmanlıkları aşarak birbirlerine yaklaşacakları, kaynaşacakları, eşitlik temelinde bir toplum ve gelecek inşa edebilecekleri en güçlü tarihsel, siyasal, pratik biçim; Sovyetik Federasyon deneyimine dayanan bölgesel federasyonlar olabilir. Lenin’in emperyalizm ve proleter devrimi koşullarında açtığı teorik, politik çığır, emperyalist küreselleşme koşullarında bölgesel devrim ile sosyalist veya demokratik bölgesel federasyon uğrağına varır. Ortadoğu’da bilhassa bir nüve olarak Suriye’de ortaya çıkan halkların demokratik yönetimleri, Marksizmin devrimci diyalektiği ile ele alındığında, bu teorik-pratik yönelimin pratik doğrulaması görülecektir. 100. yılında Ekim Devrimi’nin açtığı devrimci yoldan yürüyenlerin, bu bahiste halkların pratik deneyimleriyle de inşa edilen federatif birlik girişimlerini savunmaları ve geliştirmeleri hem ulusal sorunun çözümü, hem de sosyalist inşa ve varoluş formu olarak öne çıkarmaları Marksist-Leninist bir ölçüdür.

Federasyon ve Devrimci-Demokratik Hareketler

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da devrimci, demokratik hareketlerin federasyon konusundaki pragmatik yaklaşımları ve ulusal sorunlarına çözüm önerileri farklılık gösterir. Kürt ulusal özgürlük hareketinin ‘84 atılımı ile devrimci, demokratik siyasetin başat konusu olan Kürt sorunu ve çözümü Marksizm-Leninizm iddialı devrimci örgütlerin ve emekçilerin sol hareketlerin yaklaşımlarını da sınamıştır.

Birlik Devrimi ile devrimci bir atılım gerçekleştiren komünistlerin yaklaşımı ayrı bir yerde durur. İki ülke ve iki ulus gerçeğini vurgulayan komünistler, ‘94 Birlik Kongresi’nde Türkiye ve Kürdistan birleşik devrimine dayalı bir strateji çizerler. Kürt sorununun çözümü için sovyetik federasyon deneyimini ve teorik-politik süreği güncellerler. Programlarında eşit halklara ve ayrılma hakkına sahip sovyetik cumhuriyetleri birliği hedefini koyarlar. Tutarlı ve kararlı biçimde savunurlar. Bu teorik-pratik kavrayışlarını, emperyalist küreselleşme koşullarının analiziyle birlikte daha da geliştirirler. 2000’lerin başında bölgesel devrim perspektifiyle, demokratik ya da sosyalist bölgesel federasyonların kurulması hedefini programlarına ve ezilen halkların mücadelelerinin gündemine taşırlar. Günümüzde Rojava Devrimi’nin savunulması ve inşasında Ortadoğu bölge devrimi ile demokratik ve sosyalist Ortadoğu bayrağını taşırlar. Enternasyonal birlik ve mücadeleyi yeni düzeyiyle kavrarlar. Zira enternasyonal devrim koşullarında Rojava’da ilk nüvesini bulan Ortadoğu devrimi sadece Kürtlerin değil Türk işçi ve emekçilerinin de devrimidir. Demokratik veya sosyalist bölgesel federasyon, bölgede ezilen halkların özgürlüğü, ulusların kurtuluş, parçalanmış, düşmanlaştırılmış halkların birlik özlemlerini gerçekleştirecek biricik enternasyonal biçimdir.

Kürt ulusal özgürlük hareketi de dört parçaya bölünmüş ve kendi kaderini tayin hakkı şiddetle yok sayılmış uluslararası sömürge Kürdistan için bölgesel siyasal sınırları ve ulus-devlet formunu aşan federatif bir anlayışı ortaya koyar. Yerellerde komünler ve meclisler esasına göre örgütlenmiş federatif yapıların birliğini (konfederal bir sistemi) önerir. Bölgesel çapta federatif birlik hedefine ulaşmaya çalışır. Bugün Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun omurgasını oluşturan Kürt ulusal özgürlük hareketi bileşenleri; pratik olarak da böylesi bir modelin inşasına öncülük etmektedirler. Adı böyle konsun ya da konmasın; Marksizm-Leninizmin ulusal sorunların çözümünde açtığı yolda, Ekim Devrimi’nin açtığı ve sovyetik federasyon deneyimiyle geliştiği rotada seyrettikleri söylenebilir. Marksizm-Leninizmin işçi sınıfı ve dünyanın ezilen halklarının mücadele deneyimine kazandırdığı modelden, yine bunun ihtiyacı en yakıcı biçimde hissedenler daha iyi öğreniyorlar; dertlerinin dermanı olarak ona başvuruyorlar, sözün ötesine götürmeye çalışıyorlar.

Bu bahiste, lafı geldiğinde Kürt ulusal özgürlük hareketine ne yapması gerektiğine dair rota çizen, Marksizm-Leninizm’in “ders notlarını” hazırlayan çoğu devrimci yapının Ekim Devrimi’nin açtığı çığırdan ve bütün bir yüzyıla damga vuran sovyetik federasyon deneyiminden öğrenemediklerini ya da çok az öğrendiklerini görmek ne hazindir.

Farklı geleneklere, ideolojik-politik yönelimlere sahip, bir kısmı ‘71 devrimci çıkışından bu yana Türkiye devrim hareketinin sözde ana akımlarını temsil eden kimi devrimci yapılar, ulusal soruna dair çözüm önerilerinde aynı noktada buluşurlar; ya “ayrılma” ya da merkezi tek bir devlet içerisinde yerel özerklik. UKKTH bağlamında gerek programlarına taşıdıkları, gerekse pratik olarak başta Kürt halkımız olarak ezilen halklara önerdikleri bunun ötesine geçmez. Bu durum sorunu, her çağda o günün ortaya çıkardığı daha ileri çözüm dinamikleriyle yeniden ele alınmasını “emreden” Marksizmin devrimci yöntemiyle ele almaktan ne denli uzak kaldıklarını gösterir. Daha vahimi, Ekim Devrimi’nin devrimci atılımından, onun açtığı çığırdan yürüyen komünistlerin ve ezilen halkların deneyimlerinden de öğrenemediklerini ele verir. Adeta Ekim Devrimi öncesinde kalmışlardır. Üstelik ayrılma hakkı konusunda Ekim Devrimi öncesi dönemin de gerisindedirler.

II. Enternasyonal’in kabul ettiği, III. Enternasyonal’in bayraklaştırdığı, Lenin’in ise sosyalist olmanın temel kıstaslarından birisi saydığı “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkını” artık geçersiz sayan “sözde komünistleri” ise tartışmamızın muhatabı olarak dahi görmüyoruz. Gerçekte onlar, II. Enternasyonal’in dahi gerisine düşmüşlerdir. Lafta sosyalist, ulusal sorunları ele alış ve yaklaşımları itibariyle ise şovenisttirler. Türk burjuvazisinin kuyruğundadırlar.

Ekim Devrimi’nin 100. yıl dönümünde, onun ulusal sorunun devrimci-emekçi çözümüne dair açtığı devrimci yol, bugün ezilen emekçi halkların kurtuluşunun, özgürlüğünün ve eşitçe bir arada yaşamasının bayrağı olmayı sürdürür. Sovyetik federasyon deneyimi bugün, bu birikimin daha iyi geliştirileceğini, halklarımızın özgürlük mücadeleleri deneyimleriyle güçlü biçimde yeniden belirlenen, sınanmış yegane çözüm seçeneğidir. Marksizmin-Leninizmin federasyon yaklaşımı ve sovyetik federasyon deneyimini, biçimini 21. yüzyılda teorik, pratik potada birleştiren yeni bir süreğin Rojava Devrimi’nde ve Kuzey Suriye Federasyonu’nun fikrinde ve eyleminde belirdiği söylenebilir. Marksizm-Leninizmin devrimci diyalektiği, yaşamda beliren bu çözüm dinamikleriyle teorik-politik donanımını zenginleştirmek, ezilen halklara ve uluslara  bir çözüm ve mücadele aracı olarak sunmaktır. Bu onun sadece sözü değil, varoluşu, kendini var ediş biçimidir.

KAYNAKLAR

Dimitrov, G. (2008, Ağustos-Eylül) “II. Balkan Konfreransı’nın Anlamı ve Önemi”, Teoride Doğrultu, 16, ss. 79-81

Marx, K. ve Engels, F. (1995) Seçme Yazışmalar. Ankara: Sol Yayınları

________   (2010) Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi. Ankara: Sol Yayınları

Marx, K. (2016) Fransa’da İç Savaş. İstanbul: Yordam Kitap

Lenin, V.İ. (1994) Devlet ve İhtilal, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları

_________    (1993a) Seçme Eserler Cilt 3. Ankara: İnter Yayınları

_________    (1993b) Seçme Eserler Cilt 4. Ankara: İnter Yayınları

_________    (1993c) Seçme Eserler Cilt 5. Ankara: İnter Yayınları

_________    (1993d) Seçme Eserler Cilt 6. Ankara: İnter Yayınları

_________    (1993e) Seçme Eserler Cilt 8. Ankara: İnter Yayınları

_________    (1993f) Seçme Eserler Cilt 10. Ankara: İnter Yayınları

Stalin, J. (1990) Eserler Cilt 10. İstanbul: İnter Yayınları