I. David Harvey’in U dönüşü

Dünyaca tanınmış Marksist coğrafyacı David Harvey, Marx’ın anıtsal eserleri Kapital, Grundrisse, Artı Değer Teorileri üzerine okumaları ve tefsirleri ile geniş kitlelere ulaşmaktadır. Keza çok sayıda kitabı Türkçeye de çevrilmiştir. Böylece Türkiyeli devrimci işçi ve aydınlar arasında belli tanınmışlığı da sözkonusudur. Kapitalizmin eleştirisini Harvey’den okuyanlar az değildir.

Fakat hafız-ı Kapital olmak hiç kimseyi kendiliğinden Marksist yapmıyor. Marksizm sadece entelektüel değil, aynı zamanda politik bir konumdur. Harvey’in Marx’ın teorisinde yaptığı tahrifatlara dair bu sitede kimi yazılar yayınlanmıştı. Örneğin o, Marksist değer teorisinin temelini, yani artı değerin üretimde yaratıldığı ve dolaşımda gerçekleştiği tezini kısmen bozarak, dolaşımda da değer yaratıldığı yönünde bükmek ister. Keza kapitalizmde ekonomik bunalımların sermayenin aşırı üretimi sonucunda değil, kitlelerin eksik tüketimi sonucunda ortaya çıktığını savlar. Kapitalist emek sömürüsüne değil, el koyma ve talana dikkat çeker. Ona göre ‘ilksel birikim’ kavramı yanlıştır; zorla, talanla el koyma kapitalist birikimin sadece başlangıcında değil, sürekli olarak içerdiği bir özelliktir.

Micheal Roberts’ın[i] ve Alper Öztaş’ın[ii] bu teorilere dair eleştirilerini bu siteden okuyabilirsiniz. Bu yazının muradı başka olduğu için bu noktada fazlaca durmayacağım. Sadece şu kadarını söyleyebilirim ki, Harvey’in eksik tüketimcilik teorisi, bu kulvardaki bütün teoriler gibi, ancak kapitalizmi restore etmeye, ondan kısmi sosyal tavizler koparmaya varabilirdi. Nitekim, yakın tarihli bir paylaşımında Harvey, bunu açıkça ilan da etti.

Sermayenin ‘batmak için fazla büyük’ (too big to fail) olduğunu ilan eden Harvey, sermaye döngüsü kesilirse tüm dünyanın aç kalacağını öne sürdü. Marx’ın yaşadığı dönemde sermaye henüz tüm dünyada hakimiyet kurmadığı için, kapitalizmin çöküşü insan varoluşunu fazlaca etkilemezdi – ama şimdi öyle mi? Neredeyse tüm insanların günlük geçimi sermaye döngüsüne bağlı hale geldi. Böylece D. Harvey, sermayeye yönelik herhangi saldırının, hele de sermaye egemenliğinin devrimci biçimde devrilmesinin hem olanaksız olduğunu hem de böyle bir olasılığa karşı çıkmak gerektiğini açıkça söylüyor:

Sermaye bugün batmak için fazla büyüktür. Sermaye döngüsünün kesildiği bir durumu hayal edemeyiz, çünkü eğer sermaye döngüsünü kesersek, dünya nüfusunun %80’i hızla açlıktan ölür, hareketsiz kalır, kendilerini etkin biçimde yeniden üretecek yolları bulamazlar. Dolayısıyla sermaye birikimine yönelik herhangi bir sürekli saldırıyı kaldıramayız. Sosyalistler, komünistler ve benzerleri olarak 1850’de istediğiniz türde fanteziniz olabilirdi – kapitalist sistemi yok ederek yerine bambaşka bir şeyi inşa edebiliriz sanabilirdiniz – ama bugün artık bu imkansızdır. Sermaye dolaşımını işler halde tutmalıyız, şeylerin hareket etmesini sağlamalıyız, çünkü eğer bunu yapmaz isek, öyle bir durumla karşılaşırız ki, neredeyse hepimiz açlıktan ölürüz. … Sermaye çok baskındır, bize çok gereklidir, dolayısıyla onun iflas etmesine izin veremeyiz. Aslında, onu desteklemek, yeniden organize etmek ve belki de zaman içinde başka bir kuruluma doğru yavaşça ve zaman içinde dönüştürmek üzere yönünü değiştirmek için biraz zaman harcamalıyız. Ama bu kapitalist ekonomik sistemin devrimci tarzda devrilmesi günümüz bakımından akla uygun değildir. Bu gerçekleşmeyecektir, gerçekleşemez ve gerçekleşmemesini temin etmemiz gerekir.

Harvey’in ne dediği çok açık aslında, ek bir yoruma gerek bırakmıyor. Kitlelerin sermayeye karşı başlaması kaçınılmaz saldırısının karşısında olacağını bugünden ilan eden Harvey, emekçi kitlelere ekmeği sermayenin verdiğini öne sürecek kadar da tarafını seçmiş görünüyor. Bırakın hafız-ı Kapital olmayı, Marksizmin ABC’siyle tanışmış olmak dahi, gerçekte bunun tam tersinin geçerli olduğunu bilmeyi gerektirirdi. Artı değer teorisi, sermayeyi yaratan ve üretenin emekçi kitleler olduğunu ortaya koyar.

Harvey’in kapitalist sistemi ayakta tutmak için çabalamaya davet ettiği kitlelere sunduğu gerekçe, oldukça tanıdıktır. “Too big to fail” – batmak için fazlasıyla büyük – bu ABD’nin 2008 finans krizinden sonra, krizin sebebi olan finans tekellerini halkın kaynaklarıyla kurtarırken öne sürdüğü gerekçenin birebir aynısıdır. Nasıl ki özel bankaların batmasının ekonomiyi batıracağı varsayımı, banka kurtarma ve kemer sıkma paketlerinin mazereti olduysa, Harvey de sermaye iflas ettiğinde insanlığın açlıktan öleceğini; dolayısıyla, dünya nüfusunun görevinin, sermayeyi kurtarmak (üstelik de sermayeye rağmen!) olduğunu söylüyor.

Harvey “Anti-Kapitalist Kronikler”inde yayınlanan bu videosuyla, anti-kapitalizminin sınırlarını net bir biçimde gösteriyor. Nihayet takipçilerini sosyalizm (!) ve anti-kapitalizm (!) adına, kapitalizmi onarmaya çağırıyor:

Dolayısıyla benim istediğim türde bir sosyalist program veya anti-kapitalist program, bu kapitalist sistemi yöneterek çok canavarca olmaktan çıkarmak ve keza kapitalist sistemi örgütleyerek kârlılığa giderek daha az bağımlı ve giderek daha örgütlü hale getirerek dünya nüfusunun bütünü için kullanım değerleri üretmesini sağlamak – böylece dünya nüfusunun barış ve huzur içinde üremesini sağlamak.

Anlaşılan burada sosyalistlere düşen görev – tıpkı 1. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’da sosyal demokratların yaptığı gibi – batmış kapitalizmin yönetimini üstlenerek onu devrim alevlerinden korumak, ehlileştirmek, canavarlıktan çıkarıp insanlığın yüce hizmetine (!) sokmaktır. En son Almanya’da bu düşünceler Scheidemann, Noske, Kautsky ve benzerleri tarafından hayata geçirildiğinde, aralarında Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht’in de olduğu binlerce devrimci işçi katledilmiş, kapitalist üretimin bozulmuş düzeni kısmen onarılmış ve ülke altın tepside Nazilere teslim edilmişti. Kautsky hiç de fena bir teorisyen değildi, ama kapitalizmin gerçekten yıkılmaya başladığı şartlarda bir tercih yapmak durumunda kaldı. Ya Rusya’dan başlayarak dünyaya yayılan proleter devrimin yanında yer alacaktı, ya da kapitalizmin tarafında yer alarak onu ehlileştirmeye çalışacaktı. Harvey’in hikayesi de bundan farklı değil. Şili, Ekvador, Bolivya, Lübnan, Irak ve en son ABD’de görülen halk isyanları, kapitalist bunalım karşısında yeni ve kolektif bir öznenin şekillenerek sahneye çıkmaya başladığına işaret ederken, o mücadeleci kitlelere sermaye düzenini korumayı ve ayakta tutmayı salık veriyor.

Harvey’in bu açıklamaları bir skandal gibi görünebilir, ama eğer kapitalizme karşı öne sürebileceğiniz anlamlı bir alternatifiniz yoksa, sermayenin çöküşünün size bir bütün olarak üretici güçlerin çöküşünü anımsatması da çok normaldir. Anti-kapitalizm belki 1990’larda ve 2000’lerin ilk on yılında işçi sınıfı ve ezilenlere bazı ilham kaynakları sağlamış olabilir ama nihayetinde bir kısır döngüdür. Yeryüzünü kaplayan ve giderek şiddetlenen kapitalist bunalımın ortasında salt kapitalizm eleştirisiyle yol almanız artık mümkün değildir. Eğer kapitalizmi üretimin örgütlenmesinin, ürün dağılımının, nihayet geçim araçlarının toplum tarafından edinilmesinin yegâne rasyonel biçimi sayarsanız, bu sisteme yönelik eleştirileriniz ne olursa olsun, nihayetinde onu savunur konumda kalmanız kaçınılmazdır.

20. yüzyılda sosyal demokratlar, kapitalizmin henüz az gelişmiş olduğunu öne sürerlerdi: Rusya gibi bir köylü ülkesinde sosyalizm tutmayacaktır, Bolşevikler aceleci davranmıştır vesaire. Harvey gibi bugünün sosyal demokratları ise tam tersine, kapitalizmin fazla gelişmişliğini bahane ediyorlar. Sermaye her yeri kaplamıştır, geleneksel ekonomileri tahrip etmiştir, insanlığın ezici çoğunluğunu ücretli köleliğe mahkûm etmiştir, dolayısıyla sermaye çökerse insanlığın %80’i açlıktan ölür diyorlar.

Fakat Harvey’in sosyalistlere, komünistlere atfettiği bu çöküş senaryosu, gerçekte tam da kapitalizmin gidiş istikametini işaret ediyor. Kapitalizm, varoluşsal bir bunalım içerisinde, üretici güçleri sürekli artan oranda tahrip ediyor – en başta da onsuz hiçbir üretimin mümkün olmayacağı doğayı. Ormansızlaştırma salgın hastalıklara yol açarak dünya ekonomisini kilitliyor. Korona virüs pandemisinden dolayı 3 aydır dünya ekonomisini durma noktasına getiren sosyalistler veya komünistler değil, kapitalizmin ta kendisi oldu. Askeri gücün giderek artan kullanımı yeni bir dünya savaşının olasılığını barındırıyor. Dünyanın giderek artan sayıda noktasında sıcak çatışmalar yayılıyor. Olası bir dünya savaşı bütün medeniyetin yıkımı ihtimalini taşıyor. Kapitalizm, dünya nüfusunun giderek artan bir bölümünü kalıcı biçimde işgücünden dışlayarak çöp nüfus haline getiriyor, genç ve eğitimli işgücünü işsiz bırakarak vasıfsızlaştırıyor. Açlık ve yoksulluk önlenemeyen bir salgın gibi yayılıyor. Bütün bu gelişmeler, muhtemel bir sosyalist devrim tarafından değil, tam da kapitalist sistem tarafından üretiliyor. Tam da bu yüzden Rosa Lüksemburg “ya barbarlık ya sosyalizm” demişti.

David Harvey gibi küçük burjuva sosyalistleri için, sosyalizm/komünizm sadece bir fantezi, bir masa başı tasarımı, bir ütopyadır. Kapitalizmin 17 çelişkisini tespit etseler de[iii], sermayenin 13 sınırını analiz etseler de[iv], nihayetinde yine de çözümü, çıkışı bu düzenin sınırları içerisinde ve sermaye egemenliği altında ararlar. Sosyalist devrim mutlak bir yıkım gibi gelir onlara. Oysa insanlığı yıkıma götüren kapitalizmin ta kendisidir. Sosyalizm ise, masa başında kurulan bir ütopya değildir – en azından Marx ve Engels’ten bu yana – gerçek toplumsal hareketin yasalarını ve devinimini inceleyen, oradan yeni, sosyalist bir üretim tarzına giden devrimci yolu materyalist temelde tanımlayan bilimsel bir öğretidir. Aslında, kapitalist medeniyetin iflası alenileştikçe, ezilen insanlık, kapitalizm tarafından geliştirilmiş bulunan üretici güçleri içerip aşacak yeni bir düzeni aramaktadır. Sosyalist devrim, üretimin ve ürün dağılımının durması, insanların aç kalması değil, tersine yeni bir üretim tarzı, yeni bir dolaşım tarzı demektir.

 

II. Walmart Halk Cumhuriyeti!

Aslında, dikkatli bir incelemeci, kapitalist dünya ekonomisinin, bağrında yarının sosyalist ekonomisinin nüvelerini karşı konulmaz bir şekilde oluşturduğunu görebilir.

İnternetin, yapay zekanın, robotların aslında geleceğin komünist toplumuna ait olduklarını, bugünkü kapitalist ekonomi ile bağdaşmadıklarını İmkânsız Sermaye’de ele almıştım. Burada ise meselenin başka bir yönüne, dünya tekelleri bünyesinde geliştirilen planlamaya dikkat çekmek istiyorum.

Önce uluslararası tekelleri, sonrasında ise dünya tekellerini, emperyalist küreselleşme süreci yarattı. Üretimi ve dolaşımı dünya çapında örgütleyen bu şirketlerin bünyesinde etkin bir planlama hüküm sürmektedir. Her işlemin en ince ayrıntısına kadar planlandığı bu sistemler, aslında merkezi birer plan ekonomisi niteliğini taşımaktadır. Ne var ki, burada teknik bir aygıt olarak planlamanın verimliliği ortaya çıksa da nihayet planlama kâr amacına bağlıdır. Keza dünya ekonomisinin genelinde piyasa anarşisi sürgit devam etmektedir.

Bu bölümde, Leigh Phillips ve Michal Rozworski’nin, henüz Türkçede basılmamış incelemeleri “Walmart Halk Cumhuriyeti”nden[v] (Peoples’ Republic of Walmart) geniş ölçüde yararlanacağız. Yazarlar çokuluslu şirketlerin bünyesinde planlamanın etkin biçimde kullanılışına dikkat çekiyorlar. SSCB’nin yıkılışının ardından dünyadaki en büyük planlı ekonomilerin Walmart, Amazon gibi çokuluslu şirketler haline geldiğini vurgulayarak okuru şaşırtıyor ve düşündürüyorlar. Mizahi bir dille, acaba Walmart bir gizli sosyalist komplo olabilir mi, diye soruyorlar.

ABD merkezli perakende devi Walmart, sadece dünyanın en büyük şirketi[vi] olmakla kalmıyor, aynı zamanda en büyük planlı ekonomisini de oluşturuyor. 5 kıtaya yayılan operasyonları tek bir merkezden planlanan, bu amaçla ortak bir bilgisayar programıyla birleştirilen, sadece marketlerin değil, bütün tedarikçilerin de planlama zincirine dahil edildiği Walmart’ta geleceğin sosyalist planlamasının nüvelerini bulmak mümkün.

Yazarlar, serbest piyasacı ideolojinin hakimiyetine tezat oluşturacak bir biçimde, hali hazırda dünya ekonomisinin çok geniş alanlarının piyasanın dışında kaldığını ve merkezi planlı ekonomiyle yönetildiğini yazıyorlar. Walmart örneğini ele alarak, aslında, geniş planlı ekonomilerin verimsizliğe yol açmak zorunda oldukları yönündeki liberal dogmayı çürütüyorlar. Kendi bünyesinde en sıkı merkezi planlamayı uygulayan şirketlerin en yüksek verimliliği elde ettiğine dikkat çekiyorlar.

Oysa, meşhur sosyalist muhasebe tartışmasında Von Mises, sosyalist planlı ekonomilerin ölçek sorunu yüzünden başarısız olmak zorunda olduklarını, toplumun geniş ölçeğini planlamanın, ihtiyaçları bilmenin olanaksız olduğunu öne sürmüştü. Walmart örneği, sosyalist muhasebe tartışmasının 20. Yüzyılın üretici güçlerine özgü olduğunu ve tarihe karıştığını pratik olarak da gösteriyor.

Walmart, 2015 yılı itibariyle İsveç veya İsviçre’ye denk bir ekonomiydi. 1970 yılının SSCB ekonomisi bugünün ederi ile 800 milyar dolar büyüklüğünde iken, Walmart bunun %65’ine denk gelen 514,4 milyar dolarlık bir hasılaya sahipti. Ülkelerle kıyaslandığında dünyanın 38. ekonomisi sayılırdı. Ve bu devasa ekonominin içinde kesinlikle bir piyasaya yer yoktu – her şey en ince ayrıntısına kadar merkezi planlı ekonomiyle işletiliyordu. Kuşkusuz Walmart örneğinde, tıpkı başkaca dünya tekellerinde de olduğu gibi, plan, kâr amacının hizmetine sokulmuştu. Dünyanın dört bir yanından tedarikçiler, Walmart’ın geniş ölçekli siparişlerini kapabilmek için birbirleriyle ölümüne bir rekabete sokulmuşlardı. Walmart’ın düşük fiyatları, ona tedarik sağlayan her sektörden sözleşmecilerin ölümüne çalıştırılması “sayesinde” elde edilmişti. Ama yine de burada, planlı ekonominin verimsiz olduğu dogmasının etkili biçimde çürüten canlı bir olgu bulmak mümkündü.

Walmart’ın tedarikçileri dış varlıklar olarak değerlendirilemez. Şirketin dünyanın binlerce noktasında ucuz ve kaliteli ürün tedarik edeceği kendi zinciri var. Bu zinciri, talep ettiği ürünlerin devasa hacmi ve gelir garantisi ise neredeyse tümüyle kendisine bağlamış. 1970’te şirket IBM’den kiraladığı bir bilgisayar sistemi ile stok kontrolünü koordine etmeye başladı. Walmart, depo ve market envanterlerini elektronik olarak bağlantılandıran ilk perakendecilerden birisi oldu. 1988’de “kırbaç etkisi”ni yani stok miktarı ve talep arasındaki makası ortadan kaldırmak üzere stoklamada sürekli ikmal tekniğine geçti. Tedarik zinciri boyunca bilgi paylaşımı ve şeffaflık arttıkça, kırbaç etkisi de giderildi. Böylece, arz zinciri boyunca rekabet tamamen ortadan kaldırılarak, planlama, güven, açıklık ve iş birliği hâkim kılındı. Böylece yığın stok sisteminden sürekli yenilenen stok sistemine geçilerek kimi ürünlerde yığılma, kimi ürünlerde eksik stok şeklindeki dalgalanma önlenmiş oldu. Bu aynı zamanda güvence stoku denilen, kırbaç etkisine karşı yedekte atıl bekletilen stokları da gereksizleştirerek belli bir miktarda sermayeyi serbest bıraktı.

1995 yılında bu sistemi daha da ileriye taşıyan Walmart, İşbirliğiyle Planlama Öngörü ve İkmal (CPFR) zinciri ile, her bir halkanın öngörü ve faaliyetlerini koordine etmesini sağladı. Bu uygulama çerçevesinde, tektip ürün barkodunun şirket çapında kullanımı, giderek yerini radyo frekanslı ürün kimlik takibine, oradan da daha da ileri bir teknik temel üzerinde uydu-bağlantılı perakende veri tabanına bıraktı. Bu veri tabanı, tedarikçilerden gelen talep öngörülerini gerçek zamanlı olarak arz zinciri boyunca gerçekleşen satış verileriyle birleştirmektedir. Böylece gerçek zamanlı satış verileri, müşterilerin etkin gerçek talebinin düzeyindeki dalgalanmaları haber vermekte, tedarik öngörüleriyle aradaki farkın giderilmesi mümkün olmaktadır. Walmart’ın bu uygulaması, sosyalist planlamanın bugünkü teknikle, kitlelerin mal ve hizmetlere aktif talebinin gerçek zamanlı olarak bilinebileceğini ortaya koymaktadır.

Toplamda Walmart, 70 ayrı ülkeden ürün tedariki yapıyor, 27 ülkede 11.484 market işletiyor. Walmart’ın online mağazasında 35 milyon kalem ürün satılıyor. Ortalama bir Walmart Supercenter’da ise 120 bin ürün yer alıyor. Dünyanın en çok işçi çalıştıran özel işletmesi olan Walmart’ta 2,2 milyon işçi çalışıyor. Eğer bu ölçekte bir ekonomi merkezi planlamayla, bütün hesaplamaları sorunsuz biçimde yapılarak, üstelik stok-talep dengesi de kurularak işletilebiliyorsa, geniş ölçekli veri hesaplamalarının planlama yoluyla yapılamayacağını, böyle bir düzenlemenin ancak fiyatlar dolayımıyla piyasada yapılabileceğini öne süren Mises kesinlikle yanılmış demektir. Ya da tersinden, yazarların ifadesiyle “eğer Mises ve arkadaşları haklı olsaydı Walmart’ın varolmaması gerekirdi”. Ancak Walmart bu özelliklere sahip yegâne tekel değildir, aksine yüzlerce uluslararası tekel de en sıkı merkezi planlama ile işlemektedir. O bakımdan Walmart bir istisna değil, genel bir ilişkinin timsalidir.

 

III. Karşıt örnek: Sears’ta şirket içi piyasa

Buna tamamen zıt bir örnek de aynı sektörde gerçekleşti, dolayısıyla, piyasanın etkinliğine dair bir kıyaslamayı da yapabiliyoruz. Walmart’ın rakibi olan, 120 yıllık bir diğer perakende şirketi, bir zamanlar dünyanın en büyük perakendecisi olan Sears, Roebuck & Co. ise, şirketi bünyesinde merkezi planlamayı eleştirerek, tersine şirket içerisinde bir serbest piyasa kurmaya kalktı. Sonuç, iflas oldu.

2011’den 2018’e kadar Sears’ın mağaza sayısı 3949’dan 1002’ye, hasılası 42,6 milyon dolardan 16,7 milyon dolara, çalışan sayısı ise 312 binden 89 bine düştü. Şirketin, 2012’den 2018’e toplam zararı 10,8 milyon dolar oldu. Nihayet 15 Ekim 2018’de şirket iflas için başvurdu ve 2019 yılında satıldı.

Bu sonuçlar, Sears yönetim kurulu başkanı ve CEO’su Edward Lampert’in büyük deneyinin sonunda ortaya çıktı. Rus liberal yazar Ayn Rand’ın hayranı olan ve serbest piyasanın tüm zenginliklerin kaynağı olduğuna iman etmiş bulunan Lampert, bunun şirket içerisinde de işleyeceğini düşünüyordu. Şirketlerde yaygın olan merkezi planlamayı bir kenara iterek, piyasanın görünmez elinin şirket içinde de işe yarayacağını ispatlamak istiyordu. Bu amaçla şirketi, birbiriyle rekabet içerisindeki, önce 30, sonra ise 40 birime böldü. Şirketlerde genelde görülenin aksine, Sears’ta donatım, araç-gereç, ev aletleri, insan kaynakları, bilgi işlem gibi farklı bölümleri, kendi yönetim kurulları, pazarlama şefi, vb. olan özerk işletmeler olarak yapılandırdı. Her birisine kar-zarar hesabı tutma zorunluluğu getirdi. Lampert, eğer her bir birim lideri yeterince bencil davranırsa, kendi birimlerini rasyonel işleteceklerini, böylece de genel performansın yükseleceğini hesaplıyordu.

Sears’ın şirket birimleri arasındaki rekabet, birbirlerini çelmeleme halini aldı. Birimler birbirinden hizmet almak yerine, rakip firmalardan daha ucuza hizmet almaya başladı. Her bir ürün türü birimi (ev aletleri, çocuk bisikleti vb.) sadece kendi ürününün satışıyla ilgilendi. Şirkete ait Craftsman ev aletleri markası, yine şirkete ait DieHard pilleri ile anlaşamayarak, pil için dışarıdan başka bir firma ile sözleşme yaptı. Marketlerde dağıtılacak aylık ürün kataloğunda hangi birimlerin yer alacağı üzerine şiddetli mücadeleler yaşandı. Bu mücadelenin bazen ilginç sonuçları da olabiliyordu! Örneğin spor birimi oldukça etkili bir mücadele vererek, Anneler Günü özel bülteninin kapağına çocuk bisikletini yerleştirmeyi başarmıştı!

Şirket kârları çöktükçe birimler arasındaki rekabet de şiddetlendi. Rekabet içerisindeki birimler şirketin nakit kaynaklarını tükettiler. Özellikle üst yönetim kademesinde gereksiz iş tekrarları çok büyük verimsizliğe sebep olsa da birim yönetimlerinin iş paylaşmakta herhangi bir çıkarı yoktu. Mağazanın genel altyapısının geliştirilmesi, hiçbir birimin çıkarına olmadığı, tersine bütün birimlere dışarıdan dayatılan bir masraf gibi geldiği için Sears’ın sermaye harcamaları, şirket hasılasının %1’ine kadar geriledi – ki bu oran diğer perakendecilere göre çok düşüktü. Nihayet her bir birim şirket genelini umursamaksızın sadece kendi birimiyle ilgilenmeye başladı. Lampert, Sears’ı gladyatörlerin dövüştürüldüğü bir arena gibi çalıştırıyordu. Bütün birimlerin savaşı Sears’ı adım adım batağa doğru çekiyordu. Modelin en büyük sorunu elbirliğini tamamen öldürmesiydi. Bütün bunlara rağmen Lampert şirket içi piyasa modelinden vazgeçmedi. Ta ki Sears Holding tamamen iflas edene kadar.

Neticede Sears örneği, mali sermaye gazetelerinde olumsuz örnek olarak tartışılan bir başarısızlığa dönüştü. Ancak zaten Lampert’in girişimi başından beri tuhaf kaçmıştı. Zira serbest piyasanın en ateşli savunucuları olan kapitalist sanayi ve ticaret liderleri, ezici çoğunlukla, bunu kendi şirketleri içinde uygulamıyorlar. Çünkü şirket içinde serbest piyasa uygulaması rasyonel değil, bütünlüklü bir hedef ortaya çıkarmıyor, rekabet içerisinde kaynak israfına yol açıyor, elbirliğini yok ediyor vb. Ancak aynı CEO’lar, toplumun geneline bu zararlı modeli uygulamakta ayak diretiyorlar. Böylece aynı sorunlar toplumsal ve hatta küresel ölçekte yaşanıyor. Zira planlama şirket bünyesinde bir iç örgütleme tekniği olarak kaldığı sürece kârlılığa hizmet eder; ama toplumun geneline bir üretim ilişkisi olarak uygulandığında ise kapitalistler sınıfını gereksizleştirir.

 

IV. Amazon, liberalleri nasıl boşa düşürdü?

Amazon, internet teknolojisinin üzerinde yükselen, yeni nesil bir perakende tekelidir. İlk başta sadece kitap satarak başlayan ticari serüvenine, bugün 12 milyon ürünlük bir katalog ile devam etmektedir. Eğer buna Amazon Marketplace satıcılarını da eklerseniz, bu rakam 350 milyon ürüne çıkmaktadır. Amazon e-ticaret platformunun aylık ziyaret sayısı 197 milyonu bulmaktadır. Sadece ABD’de 95 milyon kişinin Amazon Prime aboneliği bulunmaktadır. ABD e-ticaret pazarının yarısını tek başına elinde bulunduran Amazon, ticaretin internet ortamlarına taşınmasının da öncülerinden birisidir.

Bütün bu ürünlerin siparişlerinin alınması, paketlenmesi, postalanması milyarlarca değişkenli devasa bir işlemler matrisi oluşturmaktadır. Amazon’un öngörücü algoritmaları, daha siz siparişinizi bile vermeden siparişleri tahmin ederek bu işlemleri büyük oranda sadeleştirmektedir. Amazon’un bünyesindeki planlı ekonomi, planlamanın demir çelik, ağır sanayii gibi kollarda başarılı olabilse dahi, tüketim mallarının dağılımında kesinlikle başarısız olacağına dair yaygın savın pratik biçimde çürütülmesidir. Amazon, bir planlama ustasıdır. Dünyanın en büyük planlı ekonomilerinden birisini oluşturmaktadır. Sosyalizmde tüketim mallarının bedelsiz dağılımının altyapısını oluşturan teknolojileri geliştirmektedir.

20. yüzyılda sosyalizmi inşa deneyimini yaşayan ülkelerde kitlelerin tüketim taleplerinin gerçek zamanlı olarak bilinmesi teknik olarak mümkün değildi. Oysa tersine, üretim araçları sanayiinin yıllık olarak planlanması teknik bakımdan daha olanaklı idi. İnternetin, yapay zekanın, akıllı telefonların, alışveriş sitelerinin gelişimi, milyonların taleplerinin saniyelik süreler içerisinde görülebilmesinin olanağını ortaya çıkartmaktadır.

Amazon’un topladığı milyarlarca gigabaytlık tüketici verisi, insanların neyi ne zaman talep edebileceğine dair olağanüstü detaylı bir veri tabanı sunmaktadır. Geleneksel bir perakende dükkânı, müşterilerinin hangi ürünlere baktığını, hangilerine uzun süre, hangilerine kısa süre baktığını, hangisini almak üzereyken bıraktığını vb. bilemez. Bunlar internet teknolojisinin Amazon ve benzerlerine sunduğu veri avantajlarıdır.

Amazon’un temel problemi lojistikle, yani ürünleri A noktasından B noktasına en ucuz, en hızlı ve hatasız biçimde taşımakla ilgilidir. Klasik bir dağıtımcı gibi sadece dükkanlara mal sağlamayan ama tersine milyonlarca tüketiciye doğrudan ürün dağıtan Amazon için oldukça karmaşık bir optimizasyon problemi ortaya çıkmaktadır. Uçuşların sınırlılığı, nakliye kamyonlarının kısıtlılığı, trafik yoğunluğu, kötü hava koşulları gibi pek çok değişken dağıtımın hızını ve kalitesini etkileyebilmektedir. Bu karmaşık sorunların çözümü için Amazon’un kimi altyapı adımları atması gerekir. Bunlardan birisi, depoların dengeli dağılımıdır. Sipariş yoğunluklarına göre konumlandırılan geniş depolar, ürün dağılım hızını artırmaktadır.

Amazon, ürün dağıtımı esnasında oldukça karmaşık matematik problemlerle karşılaşmaktadır. Örneğin, bir günün bütün siparişleri için en ucuz nakliye yönteminin bulunması bile başlı başına oldukça karmaşık bir problemdir. Ucuz olan bir nakliye aracı o gün dolu olabilir, zamanı kaçmış olabilir, vesaire. Günlük olarak binlerce ürün için bunun hesaplanması ve yönlendirilmesi büyük bir iş toplamıdır. Siteden alışveriş yapılırken peşin alınan varsayılan nakliye bedelinin üstüne çıkılması durumunda şirket zarar edecektir. Şirketin buna bulduğu önlem, matematiksel problemlerin bölünerek, tahmin algoritmalarıyla sadeleştirilmesi ve saniyeler içinde çözülebilir hale getirilmesidir. Amazon’un amacı problemlerin tam çözümünü elde etmek değil, çözülebilir hale getirmektir. %100 çözüm bulunamıyorsa, %80 yakınsamak gibi… Nihayetinde fiyat/piyasa mekanizması da hiçbir zaman tam çözümler sunamaz, piyasa ve fiyatlar sürekli dalgalanır ve yeniden düzelir.

Müşteri talebini sürekli analiz eden ve verileri derleyen Amazon, “öneriler” bölümünde bu verilere dayanarak müşterilere teklifler sunmakta, bazen ikili ürün paketleri yaparak indirim teklifleri yapmaktadır. Böylece müşteri taleplerinin karmaşık ve çoğu zaman çelişik doğasının tatmin edilebilmesi yönünde planlı ekonomi bakımından önemli bir açılım sunmaktadır. Sosyalizm, 20. yüzyılda kitlelerin giderek artan ve karmaşıklaşan ihtiyaçlarının en ileri düzeyde tatminini hedeflemiş ve bu konuda çok büyük kazanımlar elde etmiştir, ama o günün teknik düzeyi henüz kitlelerin taleplerinin gerçek zamanlı olarak bilinmesine imkân sağlamıyordu. Bugünün tekniği ise, gerçek zamanlı talep iletimini olanaklı kıldığı gibi, bunun da ötesinde, geçmiş taleplerin ve ilgilerin analizi üzerinden, olası taleplerin kestirilmesini dahi olanaklı hale getirmektedir.

Hayek, 1930’ların sosyalist muhasebe tartışmasında, kişilerin tüketim davranışlarının gerçek zamanlı olarak bilinemeyeceğini, kestirilemeyeceğini, tüketim davranışları arasında gerçek bağların ancak piyasa aygıtı tarafından kurulabileceğini öne sürmüştü. Oysa Amazon’un algoritması, yapay zekâ öğrenmesi yoluyla, üründen ürüne filtreleme sistemi ile, kişilerin birlikte aldıkları ürünleri haritalamakta, buna ilgilerini ve baktıkları ürünleri de ekleyerek, benzer gruplandırmalara yönelik öneriler hazırlamaktadır. Böylece toplum genelinde olağanüstü geniş bir alana yayılmış bilginin, bilgi işlem teknolojisiyle bir araya getirilmesi ve tüketici talebinin tahmin edilmesi için kullanılması mümkün olmaktadır. Algoritma kendisini sürekli geliştirerek daha isabetli tahminler yapma yeteneğine kavuşmakta, böylece siparişleri de artırmaktadır. Bugün için Amazon’un satışlarını artıran bu algoritmanın, yarının sosyalist toplumunda halkın gerçek etkin talebinin öngörülmesi ve sosyalist üretimin buna göre planlanması için kullanılması mümkündür.

Büyük veri (big data) çağının teknik gerçekleri, ürün dağılımı için piyasanın şart olduğu yönündeki neoklasik iktisadi savları yanlışlamaktadır. Bugünün bilgi işlem sistemleri, bilerek ve öğrenerek, kişisel istek ve arzulardan “grup bilgisi”ni üretebilmektedir. Amazon bu grup bilgisini üretmek için, neler satın aldığınızın yanı sıra, neler almadığınızı, hangi ürünlere tıkladığınızı, tıklama sıralarınızı, hangi ürünün sayfasında ne kadar zaman geçirdiğinizi, sepete koyup sonra bıraktığınız öğeleri de değerlendirmektedir. Tüketim malları talebinin oldukça karmaşık ve dolambaçlı doğası, böylece, fiyat mekanizmasınca dolayımlanmaksızın, doğrudan doğruya planlamacı bir aygıt tarafından kapsamlı biçimde analiz edilebilmektedir. Böylelikle neoklasik doktrin, planlamaya karşı savlarının nihai kalesi olan tüketim malları dağıtımı alanında da zemin yitirmektedir.

Aynı algoritmanın talep tahminini “öngörücü nakliyeye” (anticipatory shipping) doğru genişletmesi sonucunda, Amazon, yukarıda andığımız karmaşık lojistik sorununa da bir çözüm aygıtı geliştirmeyi başarmıştır. Amazon’un patentini de aldığı bu uygulama, siz daha sipariş vermeden vereceğiniz siparişi tahmin etmektedir. Böylece Amazon, muhtemel siparişleri paketleyerek nakliye aktarım noktalarına önden göndermekte ve öngörülen sipariş geldiğinde de artırılmış bir hızla ürünleri müşteriye ulaştırmaktadır. Amazon bu öngörüyü hiç de sanıldığı gibi bilinçaltına reklamlar, subliminal mesajlar vb. ekerek elde etmemektedir, çok daha dünyevi, maddi bir zeminden hareket etmektedir. Milyonlarca müşterisinin milyonlarca kalem ürün ile kurduğu karşılıklı ilişkilerin analizine dayanan veri seti, Amazon’a tahmin edilenin çok ötesinde, detaylı biçimde talep tahmini yapma gücü kazandırmaktadır. Böylece yapılan ön nakliyeler, siparişler gerçekleştiğinde teslimatları hızlandırmaktadır.

Öngörücü nakliye aynı zamanda, nakliye maliyetlerini de düşürmektedir. Hızlı teslimat yerine normal teslimat seçeneğinin kullanılması ile nakliye masrafları üçte iki oranında düşmektedir (örneğin hava nakliyesi yerine kara nakliyesi kullanmak gibi). Normal teslimatta en hızlı araçlarla bile 2 gün sürecek bir nakliye, eğer öngörücü nakliye yapılıp, ürün zaten evinize yakın bir transfer merkezine iletilmişse, aynı gün içerisinde teslim edilebilmektedir. 2017 yılı itibariyle nakliye masrafları 21,7 milyar dolar tutan Amazon bakımından bu çok önemli bir tasarruf kalemidir.

Amazon ve diğer online platformların bu devasa filtreleme işini yapmasını sağlayan, milyonlarca insanın sayfalarda gezinmesi, yorumlar yazması, puan vermesi vb.dir. Böylece milyonların karşılıksız olarak gerçekleştirdiği bu etkinlikler süzülerek Amazon’un kârına dönüştürülmektedir. Keza futbol sahası büyüklüğündeki depolarda ve aktarım merkezlerinde Amazon işçilerini bekleyen vahşi bir kapitalist sömürüdür. Şirket binalarında çalışan beyaz yakalıların aldığı ücretler daha yüksek olabilir – ama sömürülme dereceleri daha az değildir. Bir kez daha, sermaye egemenliği altında, yeni bir üretim tarzının ancak filizleri ortaya çıkabilir, üstelik o da sömürüye hizmet eden bir içerikte. Amazon’dan içeriye girdiğimizde orada piyasa anarşisinden eser kalmaz, bunun yerini karmaşık bir planlama aygıtı alır. Bu aygıt geleceğin toplumu hakkında bize ipuçları vermektedir. Ama üretim ilişkileri kökten biçimde dönüştürülmediği sürece sadece sömürüye ve kârların yükseltilmesine hizmet eden biçimlerdir bunlar.

Walmart’ta, Amazon’da ve pek çok başka dünya tekelinde örneğini gördüğümüz planlı ekonomiler, baskıcı, sömürücü, ucuz işgücü sömürüsüne dayalı, taşeron ekonomileridir aynı zamanda. Üreticiler burada özne değil nesnedir. Bu ekonomilerin kendi başlarına geleceğin planlı sosyalist toplumuna dönüşmeyeceğinin altını kalınca çizmeliyiz. Ama tersinden, bu dünya tekellerinin bünyesinde geliştirilen planlama teknikleri, aynı zamanda sosyalist toplumun da maddi-teknik altyapısını hazırlamaktadır. Devrimci işçi sınıfı, bütün ezilenlerle birlikte iktidarı ellerine aldığında, herhangi bir ütopya krallığı kurmayacaktır. Gözümüzün önünde açılıp serpilmekte olan bu maddi-teknik altyapıyı toplumsallaştırarak, sosyalist üretim tarzını bu temel üzerinde geliştirecektir. Bu kez üreticiler nesne değil özne haline gelecek, emek sömürüsünün boyunduruğundan kurtulacaktır.

 

V. Planlama üzerine sonsöz

Dünya tekelleri bünyesindeki en sıkı planlamanın, en ileri teknolojik imkânlarla geliştirilmesi, dünya pazarı genelinde en büyük piyasa anarşisi ve sürekli fazla üretim bunalımlarıyla el ele gider. Kapitalistler bakımından planlama, mikro iktisadi düzeyde, bir işletme yönetim tekniği olarak kabul görür. Ama makro ekonomik düzeyde, bir üretim ilişkisi olarak planlama sürekli lanetlenir, hor görülür, bütün kötülüklerin anası sayılır. Piyasanın görünmez elinin her şeyi kendiliğinden düzenleyeceği ve bunun en verimli yöntem olduğu varsayılır.

Oysa nasıl ki, bir şirket bünyesinde planlamanın yerine serbest piyasayı geçirdiğinizde onu iflasa sürüklerseniz, toplum genelinde de ekonomik faaliyetlerin bilinçli, iradi planlanmasının yerini piyasa anarşisine bıraktığınızda toplumu iflasa doğru sürüklersiniz. Gezegen göz göre göre iklim değişikliğine doğru gittiği halde sera gazı emisyonlarını bile kısamazsınız. SARS virüsünden bu yana insanlık için büyük bir tehdit oluşturan korona virüs türlerine karşı bir aşı geliştiremez, kollarınızı kavuşturup yeni nesil korona virüslerin ortaya çıkarak salgın hastalığa dönüşmesini beklersiniz. Ormanların büyük bir hızla kesilerek hayvan türlerinin yok edilmesini, ormanlardaki konaklarından söktüğünüz virüslerin insanlara bulaşarak salgın hastalıklara yol açmasını seyredersiniz. Toplumsal faydasızlığı pandemi ile ispatlanan özel sağlık sektörünü geliştirmeye milyarlarca dolar harcarken, vazgeçilmezliği ispatlanan kamusal sağlık sistemlerini tedricen bozar, yıkarsınız.

Planlama sadece etkin bir iş yönetim sistemi değildir, esasen toplumun ekonomiyi yönetmesinin en demokratik sistemidir. İnsanlık böylece tarih öncesine son vererek, piyasanın kör güçlerinin hakimiyetinden çıkabilir, hayatın ta kendisi olan ekonomiyi bilinçli, iradi biçimde yönetebilir. Bugünün teknolojileri planlamanın en demokratik biçimde uygulanmasının imkânlarını yaratmaktadır. İnternetin yarattığı ağ ilişkileri, planlı bir toplum için büyük olanaklar açmaktadır.

Ekonomik-toplumsal bir merkezin tüm üretici güçlere hâkim olarak, tüm tüketim taleplerini bilerek merkezi planlamayı ve bedelsiz ürün dağılımını gerçekleştirmesinin imkânları 20. yüzyıla göre büyük oranda yükselmiştir. Bunun için önkoşul ise, sosyalist bir devrimle üretim araçlarının toplumsallaştırılması, böylece üretici güçlerin sosyalist bir üretim tarzına göre yeniden örgütlenmesidir. Merkezi planlama, sosyalist üretim tarzının varoluş biçimidir.

 

DİPNOTLAR

[i] Bkz. Michael Roberts, “David Harvey’in Marx’ın Değer Yasasını Yanlış Anlaması”, http://www.abstraktdergi.net/david-harveyin-marxin-deger-yasasini-yanlis-anlamasi/

[ii] Bkz. Alper Öztaş, “Marksist Değer Tartışmaları: David Harvey, Michael Roberts Tartışması”, http://www.abstraktdergi.net/marksist-deger-tartismalari-david-harvey-michael-roberts-tartismasi/

[iii] Bkz. On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu, David Harvey, Çev.  Esin Soğancılar, Sel Yayıncılık, 1. Baskı, Mayıs 2015, İstanbul. 

[iv] Bkz. Sermayenin Sınırları, David Harvey, Çev. Utku Balaban, Yazılama Yayınları, 1. Baskı, Kasım 2015, İstanbul.

[v] Peoples’ Republic of Walmart, How the World’s Biggest Corporations are Laying the Foundation for Socialism, Leigh Phillips ve Michal Rozworski, Verso Books, London-New York, 2019.

[vi] Walmart, hasıla bakımından, 514,4 milyar dolarlık hasılası ile Fortune Global 500 listesinin başını çekiyor (2019).