İlk yazıda akademinin yüksek duvarlarının ardından eğitim müfredatı, sivil toplum kuruluşları, kültür endüstrisi ve medya yoluyla topluma zerk edilen ‘sosyalizm bir ütopya, uygulanamaz’ görüşünün bir ideolojiden ibaret olduğunu göstermeye çalıştık. Şimdi biraz da ‘nasıl bir sosyalizm’ sorusuna kafa yoralım. Bu yazıda birbiriyle bağlantılı iki meseleye odaklanacağız. Birincisi, Oskar Lange’nin 1936 ve 1937’de yayımlanan iki makalesine referansla Lange (Lerner – Taylor)[i] çözümü olarak bilinen piyasa sosyalizmi savunusunu ele alacağız. İkinci olaraksa, daha geniş bir bakış açısıyla piyasa sosyalizmi ve piyasanın ötesine geçen, meta üretimini ortadan kaldıran bir sosyalist planlamayı karşılaştırmalı olarak inceleyeceğiz.

Lange’nin Sosyalizmsiz Sosyalizmi

Oskar Lange akademik iktisat ile Marksizmin en ilginç melezlerinden birisidir. Kendisini sosyalist olarak görmesine rağmen ana akım (ya da, neoklasik) iktisat teorisini köküne kadar benimsemiş olması, aşağıda ana hatlarıyla ortaya koyacağımız kapitalizm – sosyalizm kırması planlı piyasa modelini ortaya çıkarmıştır.

Neoklasik değer teorisine sıkı sıkıya bağlı olan Lange, Mises’in malların içerdiği emek zamanına dayanarak yapılacak herhangi bir hesaplamanın başarısız olacağı görüşünü kabul eder. Hatta Mises’i bu problemi gündeme getirdiği için övmekten geri durmaz. “Sadece modern marjinal analiz yönteminin sunduğu teknikle problemi tatmin edici bir şekilde çözebiliriz” diye yazar Lange (Lange, 1937: 142). Ana akım iktisat teorisini öğrenme bedbahtlığına uğramamış okuyucuyu çok zorlamadan neoklasik sosyalizmi kısaca özetleyelim.

Lange, iktisadın temel meselesini alternatifler arasında seçim yapmak olarak tanımlar (Lange, 1936: 53). İlginçtir ki bu yaklaşım hala iktisada giriş derslerinde öğrencilere verilen “iktisat, insan davranışını amaçlar ve alternatif kullanım alanları olan kıt kaynaklar arasındaki ilişki olarak inceleyen bilimdir” tanımına (Robbins, 1945: 16) çok benzemektedir.  Bu tanım, iktisadı kıt kaynaklar ve verili amaçlar arasındaki teknik bir soruna indirgemesi, yani insanın insanla, sınıfın sınıfla olan ilişkisini maksatlı olarak sümen altı etmesi açısından çok önemlidir. Lange’nin iktisadı bu prizmadan geçirerek ele alması, ta en başından filmin sonunu haber verir gibidir.

Bu en genel iktisadi sorunu çözmek için üç veriye ihtiyaç duyulur: i) nelerin üretileceğini tespit etmeye yarayan bir tercih skalası; ii) alternatif çözümler arasındaki hadleri belirten nicel bir ilişki; iii) kaynakların dökümü. Birinci ve üçüncü maddeler sosyalist bir ekonomide tıpkı kapitalizmde olduğu gibi bilinecektir. Lange’nin özellikle birinci maddeye ilişkin çözümünün piyasada gerçekleşen talebe dayandığını belirtmekte fayda var. Zira ne piyasa ilga edilmiş, ne arz ve talep yasaları ortadan kalkmıştır.

Mises’te her taşın altından çıkan ‘metaların fiyatı yoksa planlama yapılamaz’ argümanı Lange’deki (ii) numaralı maddeye denk düşer. Üretim araçlarının özel mülkiyetine son verildiği ve bunlar piyasa ilişkilerine tabi olmadığı için, Lange bir çözüm üretmek durumundadır.

Dar anlamıyla (göreli) fiyat, piyasada iki mal arasındaki mübadele oranıdır. Ancak geniş anlamıyla ele alındığında, birbirine alternatif seçenekler arasındaki nicel ilişki olarak görülebilir. Girdilerin çıktıya dönüştürülmesini mümkün kılan teknolojik imkanlar bilindiği takdirde, üretim araçlarına da birer ‘muhasebe fiyatı’ tahsis edilebilir.[ii] Böylece, üretim araçlarının dar anlamıyla bir fiyatı olmasa da, hesaplamayı mümkün kılacak fiyatlar geniş anlamıyla var olacaktır (Lange, 1936: 54f).

Bu noktadan itibaren Lange, ana akım iktisat teorisinin savlarını ölçüt kabul ederek kendi sosyalizm kurgusunu kapitalist piyasalarla verimlilik yarışına sokar. Bu tuhaf karşılaştırmadan çıkan (teorik) sonuçlar, yine teknik detaylara girmeden şu şekilde özetlenebilir: i) tüketicileri için, gelirlerinden bir birim daha harcayarak elde edebilecekleri marjinal fayda piyasadaki her mal nezdinde eşitlenmiştir, ve ii) azami kâr hedefiyle üretim yapan firmalar kaynakların optimal kullanımını, malların fiyatını marjinal ve ortalama maliyete eşitleyerek tesis etmiştir.

Lange, tümüyle neoklasik iktisadın önkabul ve savlarına dayanan bu çerçeveyi kendi sosyalizm anlayışına giydirmiş, bir ‘tam rekabet sosyalizmi’ yaratmıştır. Geriye kapitalist bir piyasa için yalnızca teorik varlığı ispatlanmış genel dengenin, yani bütün piyasalarda (emek, mal ve hizmetler, para, vs.) arz ve talebin birbirine eşitlenmesinin, sosyalizmde nasıl sağlanacağını göstermek kalır.

Bu çeşit bir piyasa sosyalizminde, tüketim malları ve emek için piyasalar hala mevcuttur, yani bunlar meta olmaktan çıkmamıştır. Para, ortak değer ölçütü ve ödeme aracı olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla bu piyasalara dair planlama, Mises’in hesaplanamazlık eleştirisinden muaftır. Ilk yazıda da değindiğimiz gibi, üretim araçları özelinde hesaplamayı mümkün kılacak muhasebe fiyatları da tespit edilebilir. Böylece planlamanın önündeki bütün engeller kaldırılmıştır.

Lange’nin merkezi planlama kurulu, piyasada gerçekleşen arz ve talep arasındaki ilişkiyi yakından takip eder ve dengenin oluşmadığı durumlarda (tüketim malları ve emek için) piyasa fiyatlarını ve (üretim amaçları için) muhasebe fiyatlarını deneme-yanılma yoluyla düzenleyerek genel dengeyi tesis eder. Tespit edilen bu fiyatlar piyasaya dikte edilir ve yeni dönemdeki bütün işlemler bu yeni zeminde gerçekleştirilir (Lange, 1936: 57ff).

Neoklasik Sosyalizme Dair Görüşler

Teknik tartışmalara pek girmeden Lange’nin ana akım iktisat teorisi çerçevesinde şekillenmiş sosyalizmine dair birkaç görüş belirtmekte fayda var.

Üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla sosyalist planlama arasında zorunlu bir bağıntı yoktur. Zira Lange’nin modelinde merkezi planlama kurulu muhasebe fiyatlarını tespit etmekle ve başlarında birer ‘sosyalist müdür’ bulunan firmalara üretimde bağlı kalacakları temel kıstası dikte etmekle yükümlüdür. Bu kıstas, katma değeri ya da kârı maksimize etmek yerine belli bir üretim ölçeğine ya da önceden belirlenmiş bir kaynak karışımına sadık kalınması olabilir (Lange, 1936: 60ff).

Verili fiyatlar ve kıstaslar ışığında fiyatlarla marjinal/ortalama maliyetler arasında eşitlik tesis etmeye çalışan tekil firmalar, kararlarını gelecekteki fiyatlara ve talep gerçekleşmelerine yönelik beklentiler temelinde verecek, kapitalizme özgü risk ve belirsizlik ve krize ortam hazırlayan iktisadi iklim kendini sürdürecektir (Dobb, 1972: 126ff). Lange, ilk makalelerinden yaklaşık otuz yıl sonra  yazarken, üretimde planlamanın – belli bir ölçekte de olsa – gerekliliğine (doğrusal ve doğrusal olmayan programlama yöntemlerinin de gelişmesiyle) ikna olmuş gibidir (Lange, 1967: 160).

İkincisi, fiyatlara dair bilgiye sahip firmaların optimal kaynak kullanımı tesis edeceği savı tamamen ana akım iktisat teorisinin ön kabullerine dayanmaktadır. Bu ön kabuller, ölçeğe göre artan getiri gibi günümüz teknolojisinin doğurduğu sonuçlarla taban tabana zıtlık teşkil eder. Optimizasyonu teorik olarak mümkün kılmak adına yapılan bu varsayımlar sonucunda, içinde yaşadığımız dünyayla bilgi, teknoloji, davranış ve diğer birçok yönden hiçbir benzerlik taşımayan neoklasik iktisat dünyasında tüketiciler faydalarını, üreticiler de kârlarını maksimize ederler. Kapitalizmi dört başı mamur bir toplumsal düzen olarak resmetmek adına yapılan bu varsayımların Lange tarafından sosyalizmde uygulanmak üzere benimsenmesiyse hayret vericidir.

Özel mülkiyetten gelir elde edilemeyeceği için bölüşüm ve gelir dağılımı konusunda kapitalizme göre önemli bir farklılık olacaktır. Lange’nin modelinde bireysel gelirin iki kaynağı vardır: emekçi, i) üretime yaptığı katkıyla orantılı olarak piyasa tarafından bir ücretle ödüllendirilir, ii) toplumsal artık ürünün emekçilere dağıtılacak payından kendi hissesini alır (Lange, 1936: 61). Keza bu noktada da piyasanın tayin edici rolü ortadan kalkmamış, bölüşüm en iyi ihtimalle eşitsizliğin dizginlendiği bir düzenlenmiş piyasa rejimine terk edilmiştir.

Bu bölüme (ya da Lange’nin makalelerine) göz atan okuyucunun hayal kırıklığına uğraması anlaşılır bir durumdur. Oskar Lange, sosyalizm tahayyülünü ana akım iktisat teorisindeki kapitalizm anlatısıyla bir yarışa hapsetmiştir. Kendi önerdiği modelin ‘tam rekabet piyasasına’ gerçek kapitalizmden daha çok yaklaştığını söylerken sosyalizmi mevcut üretim ilişkilerinin ve toplumsal çelişkilerin bağlamında düşünmek, var olan toplumun içinden türetmek gerektiğini tümüyle unutmuş, neoklasik harikalar diyarında akademik tartışmalara girmeyi tercih etmiştir.

Emek sürecinin karakteri, piyasa ekonomisinin yarattığı gizemler ve yabancılaşma, diğerkâmlık yerine rekabet, dayanışma yerine hırs, çok yönlü ve yeteneklerini geliştirebilen birey yerine tek boyutluluğa mahkûm aşırı uzmanlaşmış birey ve daha nicesini üreten toplumsal üretim ilişkilerinin sosyalizmde nasıl farklı kılınabileceğini bir sonraki adımda tartışalım. Ama önce piyasa sosyalizmine daha genel bir bakışla başlayalım.

Sosyalizm: Piyasanın İçinde mi Ötesinde mi?

Lange’nin yalnızca bir örneğini teşkil ettiği piyasa sosyalizmi savunusu, yirminci yüzyılın başından sonuna kadar ortak bir zeminde çeşitli biçimlerde yeniden üretilmiştir.

En başından itibaren metinlerinde paranın vazgeçilmez bir gereksinim olduğuna örtük göndermeler yapan Kautsky, 1920’li yıllarda açıkça piyasa ve para olmaksızın sosyalizmin inşa edilemeyeceğini ilan etmiştir (Kautsky, 1925: 261ff).

Tahmin edilebileceği gibi Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde ve çöküşünün ardından planlı ekonomiyi mahkûm etmek moda olmuş, sosyalizmin piyasaya mecbur olduğuna dair argümanlar mantar gibi bitmiştir. 1980’lerdeki analitik Marksizm çıkışıyla Marx’a mezarında takla attıranlar bu treni elbette kaçırmamış, büyük firmaların hisselerinin bütün topluma bölüştürüldüğü, yönetim kurullarında da hissedarların yanı sıra işçilerin ve kamulaştırılmış banka temsilcilerinin bulunduğu, piyasanın ve rekabetin ortadan kaldırılmadığı bir sosyalizm ortaya atmışlardır (Roemer ve Pradhan, 1993).

Başka bir piyasa sosyalizmi tahayyülüne göre kapitalist sınıf ya ortadan kaldırılır, ya da giderek küçülen bir özel sektöre hapsedilir. Firmalar işçiler tarafından kontrol edilir, bazı durumlardaysa işçilerin kolektif mülkiyetindedir. Böylece emekçiler, üretim süreci ve ürün üzerindeki kontrolü ele geçirmiştir. Bu versiyonda da meta üretiminin sürdüğünü, emek gücünün hala bir meta olduğunu – yani tek tek işçilerin yine işçilerin yönettiği firmalar tarafından istihdam edildiğini, insanlar arasındaki ilişkilerin para tarafından dolayımlandığını belirtmekte fayda var (Ollman, 1997: 21; Schweickart, 1993).

Belki de en bilinen piyasa sosyalizmi savunularından biri, Sovyet ekonomisi ve iktisat tarihi alanında uzmanlaşmış Alexander Nove’ye aittir. İsminin de tarif ettiği gibi, Uygulanabilir Bir Sosyalizmin İktisadı kitabında öncelikli olarak planlı ekonominin neden mümkün olmadığını tartışan Nove, ardından piyasa ve planlamanın iç içe geçtiği karma bir sistem önerir. İtirazların birçoğu (karmaşıklık, kaynakların kıtlığı, dışsallıklar sorunu, parasal teşviklerin yokluğunda inovasyon ve teknolojik gelişim) yazının ilk bölümünde tartışıldığı için burada tekrar etmiyoruz.

Nove’nin önerdiği sistemde üretim, (merkezi olarak yönetilen) kamu işletmeleri, tam özerkliğe sahip kamusallaşmış işletmeler, işçiler tarafından yönetilen ve/ya işçi mülkiyetindeki kooperatif ve benzerleri, sınırları belirlenmiş bir alanda özel işletmeler, ve bireyler (sanatçılar, gazeteciler, vb.) tarafından gerçekleştirilir (Nove, 1991: 192).

Piyasa ve meta mübadelesini sosyalizme de ithal eden Nove, bunun rekabeti beraberinde getireceğini farkındadır ve ‘iyi rekabet – kötü rekabet’ ayrımı yaparak, sosyalizme rekabetin yalnızca iyi yanlarının aktarılacağını savunur. Rekabet baskısını hisseden faal firmalar müşterilerini tatmin etmek zorunda kalacaktır. Bu da verimlilik, inovasyon gibi olguları beraberinde getirecektir. Müşteri memnuniyeti ve rekabet temel düzenleyici mekanizma olarak iş başında olacağı için (şeffaf etiketleme, vb. dışında) herhangi bir düzenlemeye dahi gerek duyulmayacaktır (Nove, 1991: 194ff).

Nove’nin sosyalist rekabetini kapitalist muadilinden ayırt etmek pek mümkün değildir. Zira piyasanın ve arz ve talebi dengeleyen fiyat mekanizmasının muhafaza edildiği bu sistemde, kâr da karşımıza çıkacaktır. Nove’ye göre kâr kendiliğinden kötü bir şey değildir. Sosyalistlerin eleştirdiği, kârın kapitalist sınıf tarafından gasp edilmesidir. Fiyatları istediği gibi kontrol eden tekeller sebebiyle kar marjları çok yükselmediği müddetçe, (sosyalist) rekabetin denetimi altında kâr (amacıyla üretim) toplumsal fayda sağlayacaktır (Nove, 1991: 203f).

Piyasadan Sosyalizm Çıkar mı?

Yukarıda değindiğimiz (ve değinemediğimiz) piyasa sosyalizmi önerilerinin hepsinde ortak olan birkaç nokta göze çarpıyor: meta mübadelesi ve fiyat mekanizmasının muhafaza edilmesi, rekabetin temel düzenleyici olarak işlev görmeye devam etmesi ve ekonomideki kısmî kamulaştırmayla yan yana var olması, emek gücünün bir meta olarak piyasa yoluyla istihdam araması, kooperatifçiliğin (ya da işçiler tarafından farklı biçimlerde kontrol edilen ve/ya işçi mülkiyetinde bulunan firmaların) üretimde öne çıkması… Bunlara kısaca değinerek sosyalizm fikriyatıyla ne kadar bağdaştıkları üzerine biraz kafa yoralım.

Menzilinde kâr olan bir rekabet çerçevesine dair Nove’nin bize aktarmadığı bazı detayları hatırlatmakta fayda var. Benzer mal ve hizmetler üreten firmaların birbirleriyle rekabetinde en etkin araçları fiyat ve maliyetlerdir. Rekabet, her bir tekil firmanın diğer tüm firmalara karşı savaşı olarak görülebilir ve bu savaş, öncelikli olarak fiyat kırma silahıyla yürütülür (Marx, 1990: 777). Mallarını rakiplerinden daha ucuza mal eden ve bu sayede fiyat kırabilen üreticiler, pazar paylarını genişleterek hem kârlarını arttırır, hem de rakiplerini üretkenlik artışına mecbur bırakıp, aksi takdirde de yok olmaya iterler (Marx, 1991: 295f).[iii]

Buraya kadar her şey rekabet güzellemelerinde söylenenlere benziyor: firmalar üretkenliklerini arttırmak, yeni teknik ve teknolojiler geliştirmek, rekabetçi kalabilmek için fiyatlarını düşürmek zorundadır. Rekabetin meyvesini son tahlilde mal ve hizmetlerin ucuzlamasıyla tüketiciler yer. Ancak madalyonun bir de karanlıkta kalan yüzü vardır. Aynı tüketiciler, maliyetlerini düşürmek zorunda olan şirketlerde işçi olarak çalışmaktadırlar. Ve daha teknoloji yoğun bir üretim sürecine geçmenin yanı sıra maliyet azaltmanın en etkin yolları ücretlere oranla iş gününü uzatmak ya da yoğunluğunu arttırmak, hatta birçok durumda doğrudan ücretleri kısarak tasarrufa gitmektir.

Gerek Nove’nin, gerekse değinilen diğer yazarların sosyalizm tasarılarında (neyse ki en azından) kapitalist sınıfa yer yoktur. İşçiler (bir versiyona göre) çalıştıkları firmanın aynı zamanda ortak malikleri ve yöneticileri olacaktır. Bu durumda bir çelişki doğar. Çalışma koşullarındaki her iyileşme (örneğin öğle tatillerinin uzatılması, işyerinin daha güvenli veya konforlu kılınması, işçinin bütün gününü aynı işlemi yaparak geçirmek yerine üretimin farklı kollarında görev alması, vb.) maliyetler açısından firmayı daha az verimli kılacak ve rekabette kırılganlaştıracaktır.

Elbette ‘sosyalist bir toplumda üreten işçiler neden kendi kendilerini sömürsün’ diye sorabiliriz. Ancak burada karşılaştığımız sorun işçi ve tekil firmaların öznel tutumlarına veya etik değerlerine bağlı değildir. Eğer firmalar üretimi kâr için yapıyor ve işçiler ortak malikler olarak bu kârdan pay alıyorsa, maliyet verimliliği her firma için bir zorunluluk teşkil eder. Diyelim ki sosyalizm ülküsüne ve emeğin özgürleşmesine sıkı sıkıya bağlı bir firma oyunu bu kurallara göre oynamayı reddediyor. Akıbeti ne olur? Nove, çekinmeden iflasların sosyalizmde de devam edeceğini, iflas eden kooperatiflerin sorumluluğu kendilerinin üstlenmek zorunda olacağını belirtiyor (Nove, 1991: 201).

Bu noktada Nove, herhalde önerdiği sistemin kapitalizmle fazla benzeştiğini fark etmiş olacak ki, birbiriyle rekabet içindeki firmaların öncelikli saiklerinin parasal olmamasını umut ettiğini yazıyor (Nove, 1991: 196). Ancak bu umut, öznelerin davranışını koşullandıran etmenlerin köklü bir değişikliğe uğramadığı durumlarda boş bir temenni olmaktan öteye geçmiyor. Zira sorun etik değil, yapısal bir nitelik taşıyor.

Piyasa meta mübadelesinin gerçekleştiği, satın alma ve satma işlemlerinin kendini tekrar ettiği bir mekândan fazlasına işaret eder. İlk yazıda ve yukarıda belirttiğimiz gibi belli ‘kurallar’ koyar, ödül ve cezalar içerir ve en önemlisi de, kendine özgü dinamikler barındırır.

Kapitalizmin altın çağı olarak nitelendirilen (kabaca 1945-1973 yıllarını kapsayan) dönemde oluşan, ulusal sınıf mücadelelerinin ve uluslararası güç dengesinin sonucunda kurumsallaşan düzen, sermayenin hükmettiği alanı kısıtlamış, artan reel ücretler neticesinde kârlılığı sınırlandırmıştır.

Ancak sermaye saflarında biriken enerji 1980’lere doğru barajını yıkan bir nehir gibi patlamış, neoliberalizm olarak adlandırılan sermayenin tepkisi Birleşik Krallık ve ABD’den başlayarak bütün dünyaya nüfuz etmiştir. Sosyal demokrasinin küresel ölçekte yenilmesi ve refah devletinin çözülmesiyle sonuçlanan sermayenin bu saldırısı, günümüzde kendisini sağlık, eğitim, konut hizmetlerinin hızla özelleşmesi, şehirlerde giderek yoğunlaşan rantsal dönüşüm, doğal kaynakların talanı gibi biçimlerde ifade etmektedir.

Kısacası, piyasa özü itibarıyla yayılmacıdır; o ana kadar kendisine çizilen alanın dışında kalan bütün toplumsal ilişki ve üretim alanlarına sızıp, onları ele geçirmeye çalışır. Piyasa sosyalistlerinin önerdiği karma modelde, piyasanın dışında bırakılan bütün kamusal alan ve üretim kolları bu tehdide maruz kalır (Ollman, 1997: 26).

Mülkiyetine ortak oldukları işletmelerin kârından pay alan işçilerin daha fazla kâr için yeni alanlar açılmasını istemelerinin önünde hiçbir engel yoktur. Örneğin, belli bir semtte temizlik, bakım, onarım gibi hizmetlerin kamu işletmeleri tarafından verildiği bir durumda işçi kooperatifleri verimlilik eleştirisi getirebilir, piyasanın aynı hizmetleri daha düşük maliyetle üretebileceğini öne sürebilir. Ardından en ‘demokratik’ ve ‘katılımcı’ yöntemlerle bu alanlar metalaştırılıp, piyasanın giderek genişletilebilir.

Ollman – tartışmaya açık olmakla beraber – önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Piyasa sosyalistlerinin temel yanılgısı, sermayeyi, onun kapitalist üretim tarzındaki cisimleşmiş hali olan kapitalist sınıfla özdeş tutmaktır. Hâlbuki toplumsal bir üretim ilişkisi olan sermaye (Marx, 1991: 953) pekâlâ devlet bünyesinde (devlet kapitalizmi), hatta işçi kooperatifleri elinde dahi sermaye olarak hayat bulabilir.

Değer, kendini genişlettiği ölçüde sermaye niteliği kazanır ve toplumsal ihtiyaçları tatmin etmek için değil, kendini genişletmek amacıyla hareket eder. Toplumsal ihtiyaçların tatmin edilmesi ikincil önemdedir. Hatta sermaye, genişlemek için gerekirse yeni ‘toplumsal ihtiyaçlar’ yaratabilir/tanımlayabilir. Sermaye ilişkisi yalnızca üretim araçlarının mülkiyetiyle değil, aynı zamanda meta biçiminde üretilen değerin dolaşım sürecinden geçerek üretim araçlarının sahibine sermaye biçiminde dönmesiyle, yani piyasa ilişkileriyle de tarif edilir (Ollman, 1997: 29).

Tam da bu sebeple Marx, işçi kooperatiflerine şüpheyle yaklaşmıştır. Evet, kapitalizm koşullarında kooperatifler emekçiler arasındaki dayanışmayı güçlendirir, karar alma ve uygulama mekanizmalarını kapitalistten emekçiye aktarır, böylece işçilerin deneyimlediği yabancılaşmayı kısmen azaltır ve özneleşmelerine katkıda bulunur.

Bu bağlamda Marx, kooperatif emeğin ulusal ölçekte büyümesinin ve güçlendirilmesinin emekçi kitlelerin kurtuluşuna katkı yapacağını yazmıştır (Marx, 1864). Ancak unutmamak gerekir ki bu satırlar, 1848-1864 arasında, yani kapitalizm koşullarında filizlenen kooperatiflere dair yazılmıştır.

Aynı Marx, başka bir yerde, kooperatiflerin eskinin içinde yeniye dair işaretler barındırdığını kabul etmekle beraber “mevcut sistemin bütün kusurlarını yeniden ürettikleri[ni] ve üretmek zorunda olduklarını”, bir araya gelmiş emekçileri kendi kendilerinin kapitalistleri haline getirerek yeni bir çelişki yarattığının altını çizer (Marx, 1991: 571). Bu durumda kooperatifler kapitalizm içindeki sınıf mücadelesi açısından etkili bir araç olmakla beraber, sosyalist bir toplum için önemli riskler barındırır.

Uzun lafın kısası, üretimin önemli bir bölümünün rekabet yasalarına tabi olarak düzenlenmesi, özel işletmelerin ve işçi mülkiyetinde/kontrolündeki kooperatiflerin azamî kâr elde etmek amacıyla meta üretmesi birçok yönüyle kapitalizmdekine benzer sonuçlar doğuracaktır. Kooperatifleri yöneten işçiler, ‘piyasası olan’ ürünlere yönelecek, tüketicileri manipüle etmeye çalışacak, maliyeti kısıp kar marjını artırmak için ellerinden geleni yapacaktır.

Piyasa sosyalizmi modelinde de belli temel ihtiyaçlar kamu sektörü tarafından karşılanıp, piyasa ilişkisinin dışında tutulabilir. Ancak yine de birçok yurttaş emek gücünü satmak durumunda kalacaktır. Hem işçiler, hem de kâr arayışındaki firmalar arasındaki rekabetin bir sonucu olarak üretim bireyin kendini gerçekleştirdiği bir etkinlik olmaktan çok, verimlilik baskısı altında kârlılığın daha yüksek olduğu alanlara doğru kayar. İster istemez satın alma gücü (geliri) yüksek olan bireylerin ihtiyacı daha çok karşılanır. Adeta bir av köpeği gibi kârın izini süren tekil işletmeler geleceğin içerdiği belirsizlik nedeniyle miyop ve hatalı kararlar alır. Piyasa, başarısız (kâr edemeyen) oyuncuları cezalandırır, iflaslar ve işsizlik doğar.

Kısacası piyasa mekanizması beraberinde kapitalist üretim tarzından sosyalizme sızdırdığı rekabet, üretimi yönlendiren kâr motifi, ekonomik belirsizlik ve yabancılaşmayla birlikte düşünüldüğünde köklü bir dönüşüm vaat etmemektedir. Yukarıda değindiğimiz modellerin birçoğu gelir dağılımında aşırı adaletsizliğe izin verilmeyen, tüm yurttaşların temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir piyasanın sözünü eder. Ancak bu, yukarıda kısaca değindiğimiz refah devleti vizyonundan çok da öteye geçmez. Piyasadan sosyalizm çıkmaz.

Sosyalist Planlamaya Dair Düşünceler

Bir kez daha vurgulamakta fayda var: Marx’ı kendinden önceki komünistlerden ayıran, komünizmin sadece gerekli değil, aynı zamanda kapitalizmin ürettiği ve geliştirdiği dinamikler neticesinde mümkün olduğu ısrarıdır. Dolayısıyla emeğin giderek toplumsallaşması, yani milyarlarca emekçinin üretim süreci aracılığıyla birbirine bağlı kılınması komünizm tartışmasının başlangıç noktasını teşkil eder.

Kapitalist üretim sürecinin sonunda elde edilen ürün (emek ürünü) özel mülkiyet damgası taşır. Emek ise, gerek iş yerinde birçok safhadan oluşan sürecin yalnızca tekil bir parçası olması, gerek de ulusal/küresel ölçekte üretim süreçlerinin birbirine eklemlenmesi sonucunda oluşan tedarik zincirinde yalnızca bir halka oluşturması itibarıyla toplumsal bir nitelik taşır.

Örneğin, herhangi bir Apple ürünü aldığımız zaman Çin’den Japonya’ya, Malezya’dan Singapur’a, Filipinler’den Tayland’a, İsrail’den Avusturya’ya, Birleşik Krallık’tan Birleşik Devletler’e otuzun üstünde ülkeden yaklaşık yedi yüz tedarikçi firmada çalışan emekçilerin ortak ürününü almış oluyoruz.

Bu emekçilerin hepsi birbirine görünmeyen bağlarla bağlıdır. Bu görünmeyen bağlar değer yasasının özünü oluşturur. Emeğin toplumsal niteliği kendini doğrudan ifade edemez, ancak ve ancak piyasa yoluyla, yani bir metaya dönüşerek, para karşılığında alınıp satılarak, sermayeyle üretim sürecinde ilişkiye girerek, kısacası değer biçiminde dolayımlanarak ortaya çıkar.

Sosyalist toplum tam olarak bu değer yasasını ilga etme iddiasını taşır. Gotha Programı’nı eleştirirken Marx bunu açıkça ifade eder: “Üretim araçların ortak mülkiyetine dayanan kolektif toplum içinde üreticiler ürünlerini değişmezler. Ürünlere uygulanan emek de bu ürünlerin değeri olarak onların taşıdığı maddi bir nitelik olarak görünmez. Zira şimdi, kapitalist toplumun aksine bireysel emek artık dolaylı bir biçimde değil, toplam emeğin bileşik bir kısmı olarak doğrudan var olur” (Marx, 2009: 8).

Benzer şekilde, Kapital’in birinci cildinde meta fetişizmini tartıştığı satırlarda Marx, sosyalist toplumda piyasanın (ve meta biçiminin) yarattığı yabancılaşmanın aşılacağını belirtir (Marx, 1990: 171f., vurgular eklenmiştir):

Son olarak, bir değişiklik yapalım ve topluma ait üretim araçları ile çalışan ve çok sayıdaki bireysel emek güçlerini bilinçli şekilde toplumsal bir emek gücü olarak harcayan özgür insanlardan oluşan bir topluluk düşünelim. […] Demek ki, çalışma süresi burada ikili bir rol oynayacaktır. Bunun planlı toplumsal paylaşımı, farklı emek işlevleri ile farklı ihtiyaçlar arasındaki doğru oranların kurulmasını sağlar. Diğer yandan, emek-zaman, aynı zamanda, üreticilerin toplam emekteki bireysel paylarının ve dolayısıyla da toplam üründeki bireysel olarak harcanabilen kısmın ölçüsü olarak iş görür. İnsanlarla kendi emekleri ve emek ürünleri arasındaki toplumsal ilişkiler burada yalnızca üretimde değil, bölüşümde de gün gibi açıktır.

Bu alıntıya eklediğimiz vurgular, Marx’ın sosyalizmde piyasa ve planlamaya dair düşüncülerini de tohum biçiminde barındırmaktadır. ‘Çok sayıdaki bireysel emek güçlerinin bilinçli şekilde toplumsal bir emek gücü olarak harcanması’ planlamadan başka bir şey değildir. Marx, değer yasasının ortadan kalkmasının ancak ve ancak özgür insanlardan oluşan bir topluluğun üretimi maksatlı ve bilinçli olarak planlamasıyla gerçekleşeceğini belirtmektedir. Bu durumda emek gerçek anlamda ve dolayımsız toplumsallaşacak, yekpare olarak toplumun ihtiyaç ve istekleri doğrultusunda tahsis edilecektir.

Emeğin (dolayımlı) toplumsallaşması, küçük firmalardan çokulusulu şirketlere kadar bütün birimlerde detaylı tedarik, üretim ve satış planlarının geliştirilmesi, üretici güçlerin gelişerek (internet örneğinde olduğu gibi) emek ürününün özel mülkiyetiyle giderek keskinleşen bir çelişkiye girmesi kapitalizmin içinde gelişip komünizmi mümkün kılan nesnel eğilimlerdir. Bu yönüyle Marx, komünizmin kapitalizmi içererek aşmasının (Aufhebung) nesnel koşullarının niyet ve temennilerden bağımsız olarak oluştuğunu belirtmektedir.

Peki piyasa ve fiyat mekanizmasının yokluğunda yurttaşlar toplam üründen kendilerine düşen payı nasıl edinecektir? Başka bir deyişle, meta mübadelesi ortadan kalksa da emek ürünlerinin değişimi söz konusu olmayacak mıdır?

Şüphesiz ne Marx ne de günümüz komünistleri tarihin akışını tersine çevirmek arzusunda değildir. Her ihtiyacını kendisi üreten bağımsız ve tekil üreticilere geri dönmek istemediğimize göre, seri imalat birçok iş kolunda devam edecek ve emek ürünleri bir değişim mekanizmasına tabi olacaktır. Bu, aynı zamanda bir değişim aracını da gerektirir.

Her ne kadar Nove kitabının henüz birinci cümlesinde Marx’ın sosyalist topluma dair diyecek hiçbir şeyinin olmadığını, yazdıklarınınsa tamamen konu dışı olduğunu yazsa da (Nove, 1991: 12), yukarıdaki paragrafta değindiğimiz kritik sorulara hem Marx hem de Engels belli cevaplar vermiştir.

Değer yasasının tasfiye edildiği, emeğin dolayımsız olarak toplumsallaştığı durumda bir ürünün içerdiği toplumsal emek niceliği bir aracı vasıtasıyla hesaplanmaz, yani fiyata ihtiyaç duyulmaz (Engels, 1954: 429f). Yazının birinci bölümünde tartıştığımız gibi farklı nitelikteki (vasıflı/vasıfsız) emek, özgül yararlılığı ne kadar değişken olursa olsun bir saatlik emek olarak kabul edilecektir.

Böylece herhangi bir mal veya hizmeti üretmek için gereken dolaylı ve dolaysız toplumsal emek zamanı hesaplandığında, piyasada ‘fiyat’ olarak cisimleşen büyüklük elde edilir. Leontief’ten bu yana girdi-çıktı tablolarını kullanarak toplumsal olarak gerekli dolaylı ve dolaysız emek zamanını saptamak basit bir işleme dönüşmüştür.

Peki bir malın üretilmesi için gereken emek zamanını tespit edebiliyorsak sosyalist toplumda onu kim, ne tür bir değişim sonucunda tüketecektir? Yani paranın, satma ve satın alma işlemlerinin yerine ne geçecektir? Piyasa sosyalistleri hem değişimin koordine edilmesi, hem de arz-talep ilişkisini yansıtarak kaynakların tahsis edilmesi açısından fiyat mekanizmasının vazgeçilmez olduğunda hemfikirdir. Ancak sosyalizm tanım itibarıyla değer biçiminin lağvedilmesi, meta üretiminin ötesine geçilmesi ve emeğin gerçek anlamda toplumsallaşması demekse, piyasa sosyalizmi bir oksimoron, tezat olmaktan kurtulamaz.

Marx, Felsefenin Sefaleti’nde malların içerdikleri emek zamanına göre değişildiği koşullarda sömürünün ortadan kalkacağını iddia eden Proudhon’u yerden yere vurur (Marx, 2008: 46-85). Zira Kapital’in birinci cildi, metaların emek değerlerine orantılı fiyatlarda mübadele edildiği koşullarda dahi sömürünün gerçekleştiğini anlatmak için yazılmıştır.[iv] Ancak bu eleştiri, Kautsky dahil birçok Marksist tarafından sosyalizmde emek zamanına bağlı hesaplama ve koordinasyonun imkansızlığı olarak okunmuştur (Cockshott and Cottrell, 1993: 23f). Halbuki Marx, emek zamanı kullanılarak fiyat belirlemenin kapitalist meta üretiminde, yani emek ürününün özel mülkiyet damgası taşıdığı koşullarda hiçbir derde derman olmayacağını belirtmektedir.

Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçtiği, emeğin toplumsal niteliğe büründüğü ve demokratik planlamayla tahsis edildiği koşullarda mal ve hizmetlerin üretilmesi için gerekli toplumsal emek zamanı tüketimin koordinasyonunda pekâla kullanılabilir (Marx, 2009: 8):

Bu bakımdan birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır. Onun topluma verdiği şey, birey olarak, kendi emek miktarıdır. Örneğin, toplumsal işgünü, bireysel çalışma saatleri toplamından oluşur; her üreticinin birey olarak emek zamanı, toplumsal işgünü olarak sunmuş olduğu kısımdır, onun bu bakımdan katkısıdır. O, toplumdan, belli bir miktar emek verdiğini saptayan bir sertifika alır (bunda kolektif fonlar için sarfetmiş olduğu emeğin indirimi yapılmıştır) ve, bu sertifika ile, toplumun tüketim araçları stoklarından, emeğinin eşit bir tutarı kadar bir miktar alır. Topluma, bir biçimde sunmuş olduğu aynı emek miktarını, ondan, başka bir biçimde geri alır.

Bütün emek türleri eşit kabul edildiği için, o hafta örneğin yirmi beş saat çalışmış bir emekçi, yirmi beş saatlik toplumsal emek sertifikasıyla (ki bu sertifikaların tümüyle dijital olacağı, bir karta yüklenebileceği düşünülebilir) tüketim ürünlerinin depolandığı merkezlerden yine yirmi beş saatlik toplumsal emekle üretilmiş malları ihtiyacı doğrultusunda teslim alabilir.

‘Bu değişimin meta mübadelesinden, emek sertifikasınınsa paradan ne farkı var’ diye sorulabilir. Arada açık bir niteliksel fark vardır. Birincisi, örneğin on saat değerindeki emek sertifikası belli bir miktar mal teslim almak için kullanıldığında ‘bozdurulmuş’ bir çek gibi olur. Yani el değiştirme ya da değiş tokuş gerçekleştiği anda bahsi geçen sertifika buharlaşır. Bu anlamda hiç durmayan bir dolaşım sürecine aracılık eden, biriktirilen ve sermayeye dönüşen paradan özü itibarıyla ayrışır.

İkinci olaraksa, satın alma gücünün yabancılaşmış biçimi olan ve bireylere piyasadaki bölüşüm mekanizmasının sonucunda dağıtılan para bir dizi gizemi beraberinde getirir. Kapitalizmde bireyler iktidar, statü ve zenginlik getiren paraya sahip olmak için her yolu mübah görür ve manipülasyon, birbirinin ayağını kaydırma, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi yollara başvurarak kişisel zenginliğini büyütmeye bakar. Para, satın alma gücünü temsil eder çünkü ürün toplumsal emeğin elinden çıktığı anda emekçiden koparılıp alınmıştır. Bu yüzden emekçi, elinden alınmış ürüne tekrar ulaşmanın tek aracı olarak parayı görür.

Üretim sürecinin şeffaflaştığı, tüketimle arasındaki ilişkinin doğrudan sağlandığı sosyalizm koşullarındaysa bu tür bir gizem ve yabancılaşma yaşanmaz. Üretici, sahip olmak istediği tüketim mallarına erişmek için ne kadar çalışması gerektiğini bilir ve bu doğrultuda – kelimenin gerçek anlamıyla özgür bir birey olarak – kararlarını verir. Piyasa dolayımının ortadan kaldırılması aynı zamanda gelir konusundaki belirsizlik ve gelecek kaygısını da berhava eder.

Katılımcı Planlama

‘Kelimenin gerçek anlamıyla özgür bir birey’ ifadesini açmakta fayda var. Önerdiğimiz sosyalist planlamada eşitlik ilkesinin merkezi bir rolü olduğunu yukarıda açıklamıştık. Hangi iş kolunda olursa olsun, bir saatlik emek yalnızca bir saatlik emek olarak kabul edilecek, böylece yurttaşlar rekabet baskısı, işsizlik ve gelecek kaygısı olmaksızın istedikleri üretim alanında çalışabilecektir. Hatta belli düzenlemelere tabi olarak istedikleri zaman iş kolunu değiştirebilecek, böylece tek boyutlu ve makineleşmiş birey yerini çok yönlü, emeğine (ve emek ürününe) yabancılaşmamış, arzu ve yetenekleri doğrultusunda potansiyelini yeniden tanımlayan, kendini gerçekleştiren bireye bırakacaktır.

Tüketim tarafındaysa, ‘ana ihtiyaçlar’ olarak nitelendirebileceğimiz temel yiyecek ve içecekler, asgari bir konfor içeren konut ve giyim, sağlık, eğitim, ulaşım gibi mal ve hizmetler (meta mübadelesi yerine) değiş tokuş ya da el değiştirme olarak nitelendirdiğimiz alana en başından itibaren dahil edilmeyecek, her yurttaşın karşılıksız olarak faydalanabileceği temel bir hak olarak tanımlanacaktır. Kuşkusuz bu sepetin içine hangi mal ve hizmetlerin gireceği yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda tarihsel/kültürel etmenlerce belirlenir. Belli aralıklarla bütün yurttaşlar (ya da bir örneklem) nezdinde yapılan anketlerle bu içeriği belirlemek hiçbir teknik zorluk çıkarmaz.

Bütün yurttaşların ana ihtiyaçlarının karşılanacak olması bu mal ve hizmetlerin üretileceği belli uzunluktaki zorunlu bir iş gününe tekabül edecektir. İş gününün bu zorunlu kısmının kısaltılması, bireylerin gerçek özgürlük mekânı olan serbest zamanlarının uzaması anlamana gelir (Marx, 1991: 959). Tam istihdamın sağlandığı, yani işsizliğin ortadan kaldırıldığı ve kapasite kullanımının yükseltildiği planlı bir sosyalist ekonomide zorunlu çalışmanın birkaç yıl içinde kademeli olarak 20-25 saate indirilmesi işten bile değildir.

Kapitalist toplumdan devralınacak tarım, inşaat, iletişim, ulaştırma, tekstil teknolojileri ve mevcut ürün stokları göz önünde bulundurulduğunda gıda, konut, giyim, ulaşım gibi alanlarda hemen hiç sorun yaşanmayacağı öngörülebilir. Eğitim ve esas olarak sağlık alanındaysa yeni tesis ve kadroların oluşmasının biraz daha uzun zaman alacağını, yine de on yıl kadar bir süre içinde ciddi bir mesafe kat edileceğini düşünebiliriz.

Demek ki bütün yurttaşlar toplumun ana ihtiyaçlarının karşılanması için her hafta belli miktarda bir saat çalışacaktır. Bireyler, günlük/haftalık kaç saat daha çalışacaklarına ana ihtiyaçları dışında elde etmek istedikleri mal ve hizmetlerin üretimi için gerekli toplumsal emek zamanına bakarak karar verecektir. Zira toplu taşıma dışında kendi özel aracına sahip olmak ya da özel bir peynir yemek isteyen kişi, bu üründe cisimleşen emek zamanı kadar saat çalışarak bu ‘özel tüketimini’ gerçekleştirebilir.

Piyasa, rekabet ve kâr motifinin yokluğunda tüketim davranışının kökünden değişmesi olasıdır. Toplumsal ihtiyaçları karşılamaktan ziyade kâr için yapılan üretim kesintisiz olarak tüketimi koşullandırmak, ihtiyaçların ötesinde yeni arzular yaratmak, tüketimi tüketimciliğe yönlendirmek durumundadır. Lehman Brothers’ın ortaklarından Paul Mazur, ABD’de seri üretimin ortaya çıkmasıyla beraber henüz 1920’lerde bunun adını koymuştur: “Amerika’yı bir ihtiyaç toplumundan arzu toplumuna çevirmek zorundayız. İnsanlar, eskileri henüz tümüyle tüketilmiş olmasa bile yeni şeyler istemek üzere eğitilmelidir. Kişinin arzuları ihtiyaçlarını gölgelemek zorundadır” (Lubin, 2013).

Piyasa ve meta üretiminin ötesine geçmiş sosyalist bir toplumdaysa, aç veya açıkta kalma, sağlık veya eğitim hizmetlerinden mahrum olma gibi endişeleri bulunmayan ve reklam/pazarlama bombardımanına maruz kalmayan birey muhtemelen tüketim çılgınlığından uzak duracaktır (burada parantez içinde bir ironiye yer verebiliriz: kaynakları israf etmeme ve planlamayı israfla itham etme konusunda mangalda kül bırakmayanlar acaba 2016 yılında 500 milyar doları (Handley, 2016), yani aynı yıl GSYİH sıralamasında 23. basamaktaki İsveç ekonomisi büyüklüğünü bulan küresel reklamcılık harcamaları hakkında ne düşünüyorlar).

Peki ana ihtiyaçlar dışında kalan tüketim alanında neyin ne kadar üretileceğine nasıl karar verilecektir? Arz ve talebi koordine eden, bu ikisi arasındaki ilişkiyi yansıtan fiyat mekanizmasının yokluğunda planlama nasıl yapılabilir?

İlgili yazında karşımıza birden fazla cevap çıkıyor. Bir tanesini örnek olarak burada kısaca tartışalım: Cockshott ve Cottrell, Lange’nin muhasebe fiyatlarının tam da bu bağlamda işe yarayabileceğini belirtiyor. Değiş tokuş yine mal ve hizmetleri üretmek için gereken toplumsal emek zamanına bakılarak emek sertifikalarıyla yapılacaktır. Bu malların değiş tokuşunun gerçekleştiği bütün merkezler (mağazalar) çevrimiçi bir sistemle hem birbiriyle, hem de merkezle bağlantılı olacak şekilde arz ve talebin izi rahatlıkla sürülebilir.

Arz ve talebin birbirine eşit olduğu farazi bir durumdaki muhasebe fiyatının, o malı üretmek için gerekli toplumsal emek zamanına eşit olur. Böylece [muhasebe fiyatı / emek zamanı] oranı bire eşitlenir. Talebin arza oranla büyüdüğü durumlarda muhasebe fiyatı yükselerek bu oranı büyütecek, aksi durumdaysa tam tersi gerçekleşecektir. Her yeni periyotta planlama, [muhasebe fiyatı / emek zamanı] oranını dikkate alarak, bunun birden büyük olduğu malların üretimini arttıracak, birden küçük olanların üretimini ise azaltacaktır (Cockshott and Cottrell, 1993: 29f).[v]

Bunun yanı sıra, ekonominin kaynaklarının yıllık bazda hangi oranlarla büyüme ve araştırma geliştirmeye, ‘ana ihtiyaçlar’ olarak tanımlanan sepetin genişletilmesi/daraltılmasına, vb. ayrılacağını demokratik katılımla belirlemek mümkündür.

Bütün yurttaşların katılacağı anketlerle genel eğilimler kolaylıkla tespit edilebilir. Her yıl istihdam, sigorta, sağlık, vb. bağlamında doldurduğumuz onlarca sıkıcı formu düşünürsek, bireylerin gerek yerelle ilgili, gerek kaynakların merkezden tahsisine ayrılmasına ilişkin taleplerini belli aralıklarla çevrimiçi anketlerle bildirecekleri düşünülebilir.

Elbette bu anketlerde ‘kaynakların yüzde kaçı büyümeye ayrılsın’ gibi sorulardan ziyade, geçmiş dönemdeki bilgileri yüzde olarak paylaşıp, yurttaşların hangi alanlarda ve marjlarda değişiklik talep ettiği sorulacaktır (Campbell, 2002: 31f).

Planlama ve karar alma noktasında geniş bir coğrafyayı tüm yönleriyle tek bir merkezden koordine etmek hem gerçekçi, hem de arzulanan bir durum değildir. Sadece iş yerini ilgilendiren konularda karar yalnızca o iş yerinin çalışanlarında olmalıdır. Benzer şekilde, belli bir semt ya da şehrin hangi noktalarına yeni konutlar inşa edileceği, yolların hangi güzergâhtan geçeceği gibi kararları da tek bir merkezden belirlenmesi söz konusu değildir.

Ancak ekonominin organik bir yapı olduğu, üretim kolları arasında (hammadde, ara mal ve diğer girdiler anlamında) karşılıklı bağımlılık bulunduğu düşünülünce, tekil iş yeri konseyleri ve yerel konseylerle diğer birimler arasında bir iletişim ve karşılıklı denetimin bulunması gerektiği ortaya çıkar.

Allende Şili’sinde hem tekil iş yerleri ve yerel işçi konseylerine özerklik tanıyan, hem de bunların birbiriyle ve bir merkezle iletişimde kalmasını, denetime tabi tutulmasını sağlayan ülke çapında bir bilgisayarlar ağını öngören Cybersyn projesinin temelleri atılmıştır. Merkezden yerele doğru (ve aynı zamanda diğer yönde) iç içe geçmiş bir bilgi akışını sağlayan bu sistem kısaca aşağıdaki gibi işlemek üzere tasarlanmıştı (proje tam anlamıyla hayata geçemeden 11 Eylül faşist darbesiyle sosyalist hükümet devrilmiş, Şili, neoliberalizmin ilk laboratuvarına dönüştürülmüştür):

Projeye göre, kamulaştırılmış 500 fabrika bir teleks sistemiyle birbirine ve ‘ana bilgisayara’ bağlanarak gerçek zamanlı bilgi akışıyla yoluyla günlük üretim gerçekleşmelerinin kaydı tutulacaktı. Tekil fabrikalardaki günlük üretim haddi işçilerin kararları doğrultusunda belirlenecek, ancak ve ancak tanımlanmış belli bir aralığın altında kalır ya da üstüne çıkarsa bu fabrika merkez tarafından uyarılacaktı. Bu durumda da alınacak tedbirler fabrikanın çalışanlarına ve kendi karar alma mekanizmalarına bırakılacak, üretim önceden belirlenmiş bir süre zarfında istenilen aralığa dönmediği takdirde merkez müdahil olacaktı.

Yerelden merkeze gönderilen bilgi, enerji ve hammadde kullanımı, çıktı, işçilerin mutluluğu gibi üç-dört kilit değişkenle özetlenecekti. Bu verileri toplayan merkezi sistem, geçmiş periyotların girdi-çıktı tablolarını da kullanarak ekonominin geleceğine dair simülasyonlar yapacak, olası sonuçların öngörülmesini sağlayacaktı. Operasyon odası olarak adlandırılan odada bulunan merkezi bilgisayarlar ise sistemin beynini oluşturacak, kalıcılaşan ve/ya aciliyet arz eden sorunlara dair sistemi uyaracaktı (Medina, 2011).

Tesadüf o ki, matematikçi ve sibernetik uzmanı Viktor Glushkov Sovyetler Birliği’nde 1960’larda benzer bir fikirle çıkagelmiş, ülke çapında kurulacak bir bilgisayar ağıyla planlama sorunlarının önemli bir bölümüne çare bulunabileceğini öne sürmüş, ancak yıllar süren çabalarına rağmen ne Kruşçev ne de Brejnev yönetimlerinin desteğini almayı başaramamıştır (Gerovitch, 2008).

Günümüz bilgisayarlarının gücü ve hesaplama kapasiteleri, çevrimiçi sistemler ve bilgi akışının hızı, tablet ve akıllı telefonların herkes tarafından rahatlıkla kullanılabildiği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bütün bir ekonomiyi baştan başa saran ve yatay/dikey bilgi akışını sağlayan bir bilgisayar sistemini oluşturmak pek zor olmayacaktır.

Bu, gerek iş yeri ölçeğinde ve yerellerde öz yönetimi güçlendirecek, gerekse yerelleri birbiriyle ve merkezle bağlayarak bütünün gücünün ve kapasitesinin kullanılmasının önünü açacaktır.

Sonuç

İlk yazımızda soğuk savaş döneminden kalma ancak hala fazlasıyla yaygın argümanları tek tek ele alarak ‘sosyalizmin teknik olarak mümkün olmadığı’ savını çürüttüğümüzü umuyoruz. Zira sosyalizm ne teknik olarak imkânsız, ne verimsiz, ne de verimliliğe indirgenebilecek kadar tek boyutludur.

Bu yazımızda ise günümüz (akademik) sosyalistlerinde sıkça rastlanan piyasa ve planlama karmasından doğan piyasa sosyalizmini ele aldık ve aslında bu arkadaşların piyasayı muhafaza etmek adına sosyalizmi feda ettiklerini göstermeye çalıştık.

Gerek sosyalizmin kurucu düşünürlerinin tahayyülünün, gerekse kavramın taşıdığı tarihsel iddianın ancak piyasa ve meta üretiminin ötesine geçen, değer yasasının tasfiye edildiği planlı bir ekonomide gerçekleşebileceğini yazının son bölümünde öne sürdük.

Maalesef yazı yeterince uzamış olduğu için, sosyalist planlama düşüncesinin beraberinde getirdiği politik formlara, katılımcı planlamanın alabileceği biçimlere dair bir şey söyleyemedik. Bunun yanı sıra, sosyalizme geçiş (ve sosyalizmden komünizme geçiş), ev içi emek, çocukların toplum tarafından yetiştirilmesi, yaşlıların bakımı, planlama kararları verilirken meselenin ekolojik yönünün nasıl ele alınabileceği ve benzer konular da bu yazının dışında kaldı.

Yine de ideolojik mücadelenin evden okula, üniversiteden iş yerine, basından sosyal medyaya uzanan bütün mecralarında komünizmin güncelliğini ve cazibesini savunmak için önemli argümanlar damıtabildiğimizi umuyoruz. Belki okuyucu için en iyi final, bu yorucu yazının ardından Marx’ın aşağıdaki satırları hakkında bir kez daha düşünmek ve sosyalizmin tohumlarının içinde yaşadığımız toplumda  yeterince olgunlaştığını hatırlamak olacaktır (Marx ve Engels, 2004: 53):

[…] Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünizmde toplum genel üretimi düzenler. Bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.

_______Önceki Yazı______

SOSYALİST EKONOMİDE HESAPLAMA TARTIŞMASI – 1: LİBERAL İDEOLOJİNİN TUTARSIZLIĞI

__________________________

NOTLAR

[i] Bu çözüm genelde Oskar Lange’yle özdeşleştirilmiş olsa da, Fred Taylor (Taylor, 1929) ve Abba Lerner (Lerner, 1934 ve Lerner, 1938) de çok benzer bir noktadan Mises ve Hayek’e karşı itirazda bulunmuştur.

[ii] Programlama problemlerinin çözümünden elde edilen değerlere ‘muhasebe fiyatı’, ‘gölge fiyat’, ‘çarpan’ gibi çeşitli adlar verilmiştir.

[iii] Tam rekabet piyasasının (ve bundan yola çıkan aksak rekabet piyasalarının) aksine gerçek rekabetin nasıl işlediğiyle ilgilenen okuyucu için: Shaikh, 2016: 4-8. Bölümler.

[iv] Sırf bu amaç uğruna birinci cilt boyunca fiyatların emek değerlerine orantılı olduğu varsayılmış, daha sonra üçüncü ciltte bu varsayımın bir kenara bırakılması Böhm-Bawerk’ten günümüze anti-Marksistlerin ‘Kapital’in birinci ve üçüncü ciltleri arasındaki çelişki’ zırvasına yol açmıştır. Söz konusu olan bir çelişki değil, farklı soyutlama düzeyleridir.

[v] Yer darlığından ve meselenin teknik karakterinden dolayı bu yaklaşımın olası problemlerine burada değinemiyoruz.

KAYNAKLAR

Barone, E. (1963) “The Ministry of Production in the Collectivist State”. Hayek, F. A. (der.), Collectivist Economic Planning. Londra: Routledge & Kegan Paul Ltd, 245 – 290.

Campbell, A. (2002) “Democratic Planned Socialism: Feasible Economic Procedures”, Science and Society, Vol. 66, No. 1: 29 – 49.

Cockshott, W. P. (2007) “Mises, Kantorovich, and Economic Computation”, https://mpra.ub.uni-mue1nchen.de/6063/ , indirilme tarihi: 6 Eylül 2017.

Cockshott, W. P. ve Cottrell, A. (1993) Towards A New Socialism, http://ricardo.ecn.wfu.edu/~cottrell/socialism_book/new_socialism.pdf , indirilme tarihi: 6 Eylül 2017

Dobb, M. (1972) “A Note on Saving and Investment in a Socialist Economy”. Nove, A. ve Nuti, D.M. (der.), Socialist Economics içinde, Middlesex: Penguin Books, 113 – 129.

Engels, F. (1954) Anti-Duhring: Herr Eugen Duhring’s Revolution in Science, Moscow: Foreign Languages Publishing House.

Gerovitch, S. (2008) “InterNyet: why the Soviet Union did not build a nationwide computer network”, History and Technology, 24 (4): 335 – 350.

Handley, L. (2016) “Global Advertising Spend to Slow in 2017, While 2016 Sales Reached Nearly $500bn.”, https://www.cnbc.com/2016/12/05/global-ad-spend-to-slow-in-2017-while-2016-sales-were-nearly-500bn.html, indirilme tarihi: 1 Ekim 2017.

Hayek, F. A. (1944) The Road to Serfdom, New York: Routledge.

_______ (1949) Individualism and Economic Order, Londra: Routledge and Kegan Paul.

_______ (1963) “The Present State of the Debate”. Hayek, F. A. (der.), Collectivist Economic Planning. Londra: Routledge & Kegan Paul Ltd, 201 – 243.

Kantorovich, L. V. (1964) “Mathematical Methods of Production, Planning and Organization”. Nemchinov, V. S. (der.), The Use of Mathematics in Economics içinde, Londra: Robert Cunningham & Sons, 225 – 279.

Kautsky, K. (1925) The Labour Revolution, Londra: George Allen and Unwin.

Lange, O. (1936) “On the Economic Theory of Socialism: Part One”, The Review of Economic Studies, 4 (1): 53 – 71.

_______ (1937) “On the Economic Theory of Socialism: Part Two”, The Review of Economic Studies, 4 (2): 123 – 142.

_______  (1967) “The Computer and the Market”. Feinstein, C.H. (der.), Socialism, Capitalism and Economic Growth içinde, Cambridge: Cambridge University Press, 158-161.

Lerner, A. (1934) “Economic Theory and Socialist Economy”, The Review of Economic Studies, 2 (1): 51 –61.

_______ (1938) “Theory and Practice in Socialist Economics”, The Review of Economic Studies, 6 (1): 71 – 75.

Lubin, G. (2013) “There’s a Staggering Conspiracy Behind the Rise of Consumer Culture”, http://www.businessinsider.com/birth-of-consumer-culture-2013-2, indirilme tarihi: 1 Ekim 2017.

Marx, K. (1864) “Inaugural Address of the International Working Men’s Association”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1864/10/27.htm, indirilme tarihi: 28 Eylül 2017.

_______ (1990) Capital. A Critique of Political Economy. Volume One, Londra: Penguin Books.

_______ (1991) Capital, A Critique of Political Economy. Volume Three, Londra: Penguin Books.

_______ (2008) The Poverty of Philosophy, New York: Cosimo, Inc.

_______ (2009) “Critique of the Gotha Programme”. Dutt, C.P. (der.), Critique of the Gotha Program by Karl Marx. With Appendices by Marx, Engels and Lenin içinde, New York: International Publishers, 3 – 23.

Marx, K. ve Engels, F. (2004) The German Ideology. Part One, New York: International Publishers.

Medina, E. (2011) Cybernetic Revolutionaries: Technology and Politics in Allende’s Chile, Cambridge: The MIT Press.

Mises, L. v. (2012) Economic Calculation in the Socialist Commonwealth, Auburn: Ludwig von Mises Institute.

Nove, A. (1991) The Economics of Feasible Socialism, Londra: Harper Collins Academic.

Ollman, B. (1997) “Market Mystification in Capitalist and Market Socialist Societies”, Socialism and Democracy, 11 (2): 1 – 45.

Piketty, T. (2014) Capital in the Twenty-First Century¸ Cambridge: The Belknap Press of Harvard Universtiy Press.

Robbins, L. (1945) An Essay on the Nature and Significance of Economic Science. Londra: Macmillan and Co., Limited.

Roemer, J.E. ve Bardhan, P.K. (1993) Market Socialism: The Current Debate, Oxford University Press.

Schweickart, D. (1993) Against Capitalism, Cambridge: Cambridge University Press.

Shaikh, A. (2016) Capitalism: Competition, Conflict, Crises, New York: Oxford University Press.

Taylor, F. M. (1929) “The Guidance of Production in a Socialist State”, The American Economic Review, Vol. 19, No. 1: 1 – 8.