* New York Şehir Üniversitesi, Sosyoloji Doktora Öğrencisi

Amerikan siyasetini takip eden herkesin uzlaşacağı bir nokta var ki, o da Amerika’da siyasi rüzgarın değişmeye başladığı. Sol siyaset ve fikirler, 30 yılı aşkın süredir hapsoldukları küçük çevrelerden çıkıp, ülke genelinde varlık göstermeye başladılar. Amerikan Demokratik Sosyalistleri (Democratic Socialists of America – DSA) gibi örgütler, 2016 seçimlerinde Bernie Sanders’ın aday adaylığı ile başlayan dalgayı arkalarına alıp ulusal düzeyde örgütlenmede çok büyük sayılara ulaşmayı başardılar. Bununla da sınırlı kalmayıp, bu gruplarda ve Sanders’ın ön seçim kampanyasında siyaseten tecrübe kazanan kadrolar son bir-bir buçuk yıldır ülkeyi saran öğretmen grevlerinde ön saflarda yer alarak, bu mücadelelerin başarıya ulaşmasında önemli rol oynadılar. Değişen siyasi dalganın son emareleri de Alexandria Ocasio-Cortez ve Rashida Tlaib gibi DSA destekli adayların Temsilciler Meclisi’ne seçilmesi ve akabinde yer yer siyasi gündemi belirleyebilmeleri oldu.

Her ne kadar şimdi yeni bir seçimin arifesinde Amerikan solunda yeni stratejinin ne olması gerektiği tartışmaları devam ediyor olsa da, sol ve sosyalist siyaset için çok verimli ve önemli bir dönemden geçtiğimiz su götürmez bir gerçek. İşte, bu noktada solun son 30 yılda köşesinde ve geri planda kalmasının siyasi kapasitesine ve siyasete eklemlenme tarzına verdiği hasarların da serinkanlılıkla tespit edilmesi ve tartışılması çok önemli. Özellikle de, 90’lar sonrasında siyasi hareketlere ve örgütlenme biçimlerine yön veren ‘yeni’ akımların, söylemlerin etkisini daha açık bir şekilde görmemiz gerekiyor.

Bu hasarlardan önemli bir tanesi, solun söyleminin sınıf eksenli olmaktan çıkıp, kimlikler alanına sıkışıp kalması. Uzun zaman boyunca siyaseten etkisiz ve marjinalize hale gelmenin doğal bir sonucu, sol ve sosyalist hareketlerin emekçi ve popüler sınıflardan uzaklaşıp, ağırlıkla üniversite kampüslerine hapsolması oldu. Bu da, doğal olarak, siyasi tartışmalarının ekseninin belirsizleşmesini, tartışmanın öneminin ne olduğunun, ne gibi bir amacının olduğunun anlaşılamaz hale gelmesini beraberinde getirdi. Toplantılar, bir sonraki toplantının kararını almaktan öteye gidemez; tartışmalar da sonuca bağlanamaz hale geldi. Sonuçta, yapılan tartışmanın gündelik hayatta bir karşılığı yoksa, tartışmanın, tartışan taraflar açısından sosyal çevrelerinde dışlanmak dışında pratik bir siyasi sonucu yoksa, haklılık, doğruluk, stratejik önem gibi olgular da fuzuli hale gelir.

Üstelik bu tür tartışmalar için üniversite ortamından daha verimli bir zemin bulunamaz, zira her söylenenin kendinden menkul bir kıymeti vardır ve kırmızı çizgiler sadece üslup ve hissiyat gibi konularda geçerlidir. Bu noktada, haklı-haksız, doğru-yanlış gibi saflar da incinen taraf olmak veya bahsi geçen konuda şahsi tecrübe sahibi olmak gibi, söylenenlerin içeriğinden bağımsız dengeler tarafından belirlenir. Bu eğilim, yeni yetişen ve sol siyasi pratikten yoksun kalan bir nesil için, sadece gelişim yıllarının bir özelliği değil, mümkün olan tek radikal ve sorgulayıcı-ilerlemeci bir akım olarak da benimsendi. Bugün siyasetin ön saflarında görmeye başladığımız genç sosyalistlerin çoğunun düşünsel evrenine hakim görüş, yukarıda özetlediğimiz reflekslerden oluşuyor.

 

Değişen Rüzgarlar ve Geçmişin Sancıları

Yakın zamanda Temsilciler Meclisi’ne seçilen ilk iki Müslüman kadından biri olan Ilhan Omar’ın İsrail yanlısı bir lobi grubu olan Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (American Israel Public Affairs Committee – AIPAC) hakkındaki çıkışı sonrasında kendini solda konumlayan siyasetçi, gazeteci, yazarların Omar’ın yanında durmaya çalışırken sergiledikleri çırpınışlar, bu hisler ve hassasiyetler ekseninde dönen siyasi tavrın çok iyi bir özetiydi. ABD’deki partilerin ve seçimlerin finansmanı konusu, Türkiye kadar yozlaşmış bir siyaset tablosuna alışkın olan bizler için bile akıllara durgunluk verecek ölçüde bozuktur. Kayıtlı lobi gruplarının her iki partiden birbirleriyle yarışan adayların ikisine birden para akıtmasından, bir eyaletin neresinde olduğunu uzmanlar dışında kimsenin bilemeyeceği kadar küçük seçim bölgelerinde bile kampanya ve reklamlar için yüz binlerce dolar harcanmasına kadar, özel çıkar gruplarının siyasetçileri ne kadar avuçlarının içinde tuttuğu defalarca kanıtlanmış bir olgu. Bu bağlamda, Ilhan Omar’ın İsrail adına lobicilik faaliyeti yürüten AIPAC için yaptığı para vurgusu ve eleştirisi çok rahatlıkla her lobi grubu için söylenebilecek ve kimsenin kaşını kaldırmayacağı bir mesele idi.1 Fakat, söz konusu olan AIPAC’in Amerikan Kongresi’nin üyeleri ve bu üyeler üzerindeki maddi yaptırım gücü olunca, Omar’ın çıkışına ilk yöneltilen itiraz “antisemitizm” suçlaması oldu.

Bu görüşe göre, Omar’ın tweetindeki para vurgusu, tarih boyunca Musevilerin parayı yönettiği gibi komploları çağrıştırması ve antisemitik hisler uyandırması içindi, Kongre üyeleri ile tüzel bir kişilik arasında yüz binlerce doları bulan iş ilişkileri hakkında değil. Halbuki, mantıklı ve makul bakan herkes Omar’a yöneltilen saldırının temelinde, ilk olarak Amerikan dış siyasetinin sarsılmaz ayaklarından biri olan İsrail’e destek politikasının sorgulanmasının veya değişme ihtimalinin, siyaseten yerleşik herkesi rahatsız etmesinden ileri gelen bir infial hali ve ikincisi, beklenenden daha dişli çıkan genç, kadın temsilcilere biraz da had bildirme olduğunu görebiliyor. Hatta, daha da ileri gidecek olursak, antisemitizm suçlamasının kendisinin Omar’ın siyah, Müslüman ve başörtülü bir kadın olmasına dayandığını, bu iddiayı ortaya atanların, birçok ortalama Amerikalının zihnindeki ‘Müslüman = İsrail düşmanı’ gibi bir denkleme güvendiğini düşünmek bile mümkün. Fakat, bu tartışma niyet okumaya gireceğinden bu yazının konusu değil. Kaldı ki, birtakım sermaye ve yerleşik siyaset odağının kopardığı yaygara da aslında eşyanın tabiatından ileri gelen bir durum.

Omar’ın kendi payına, Amerikan siyasetinde İsrail’in yerini ve lobicilik faaliyetlerini, üzerine çok da düşünülmediği ve sonuçlarına hazırlanılmadığı anlaşılan bir tweet’le karşısına almasındaki bilinçsizliği de bu yazıda meselemiz değil. Burada sol ve sosyalist hareketler için temelde önemli olan mesele, kendisini bu siyasi perspektiflerden Omar’ın yanında konumlamaya çalışanların ikircikli tutumları. Örneğin, Türkiye’de ve dünyada birçokları tarafından büyük beğeni ile takip edilen, sol siyasetin yeni yüzü gibi görülen Alexandra Ocasio-Cortez (AOC), Omar’a destek çıkan bir tweet attı ama ‘öncelikle bunun Musevileri ve onlar gibi toplumsal baskı ve dışlanmaya maruz kalan diğer grupları incittiğini teslim edip, Omar’ın yaşı ve tecrübesizliği sebebiyle maruz görülmesini’ talep ederek yaptı. Hatta, AOC kendisinin de Latin Amerika kökenli ve benzer bir dışlanma-baskılanma tecrübesi olduğunu da belirterek, konu hakkında görüş bildirme yetkinliğine sahip olduğu imasında da bulunuyordu aynı tweette. Basında ve sosyal medyada Omar’a destek için başlatılan kampanyada görüş bildirenlerin açılış cümlesi ‘Ben de Museviyim AMA…’ ya da ‘Bir Musevi olarak…’. Bizim için önemli olan da, tam olarak belli eleştirileri yapabilmenin ya da bazı görüşleri savunabilmenin ön koşulunu bir aidiyet ya da ortak tecrübe üzerinden tanımlayan yaklaşım ve bunun uzun vadeli kısıtlarıdır.

Bu bağlamda, Omar’ın antisemitik bir yorumda bulunmadığını düşünmenin ön koşulu, Musevi olmak ve dolayısıyla antisemitik ol(a)mamak haline geliyor. Tartışma başladığı noktadan, konunun esas içeriği olan büyük sermaye, para ve siyaset bağlamından kopartılıp, kimlik (yani, kimin konu hakkında söz söyleme ehliyetinin olduğu) ve hissiyat (bu kimlik bağına rağmen incinmemiş olmak) eksenine taşınıyor. Sonuçta buradan kim kazanıyor? Bu örnek özelinde tartışmanın sağcı kanadı – bu gibi çıkışları olan ve olmaya da devam edeceği aşikar olan bir Temsilci susturuluyor ve tartışma zemini başka yere çekiliyor. Peki, bu tutum ve bakış açısıyla bırakalım sol-sosyalist siyaseti, sağ siyaset dışında herhangi birinin kazanması mümkün mü? Bence değil.

 

Kimlik ile Gelen Konuşma Ehliyetinin Düşünsel Kökenleri

Aslında, yukarıda özetlediğimiz söylemin temelinde, sol hareketlerin düşüşe geçtiği dönemde, kendisini radikal siyasetin ana temsilcisi gibi konumlandıran post-modernist ve post-kolonyalist yaklaşımı buluyoruz. Bu bakış açısının temel iddialarından biri, farklı ulusal, etnik, dini grupların farklı bakış açılarına sahip oldukları varsayımı. Farklı toplumsal grupların, birbirlerinden farklılaşan ve yer yer bağımsız olan tarihsel deneyimleri ve süreçlerinin, temelde bir düşünsel ayrıma, hatta düşünme biçiminin kendisinde bir farklılaşmaya sebep oldukları iddiası.

Yukarıda bahsedilen türden, belli savların ancak o kimliklere veya toplumsal gruplara aidiyet ile temellendirilebilmesi fikri, post-modernist düşüncenin ve kendisini takip eden belli başlı akımların siyasi söyleme yansımalarının sadece bir örneği. Aynı iddianın diğer yüzünde ise evrensel değerlerin, bu değerlerin kategorik olarak sahiplenilebilmesinin mümkün olmadığı fikri yatıyor. Yani, sol hareketler bir zamanlar belli ortak, evrensel yargılar ve prensipler etrafında şekillenirken, bugün bu ihtimalin kendisi tartışmalı hale gelmiş durumda. Karşımıza çıkan tabloda ise kendi fikirlerinden ve on yıllarca benimsediği ilkelerinden korkmak, bunları çekimser bir şekilde dile getirmek ve hatta belli aidiyet karinelerinden yoksunsa, dile getirememekle cebelleşmek durumunda kalan bir hareket kalıyor. Bu gibi evrensel değerlerden ve yargılardan yoksun bir hareket de, ancak belli kimlikler, aidiyetler üzerinden söz söyleme hakkı olan grupçukların koalisyonları ile hareket etmeye mecbur, içerik, üslup ve hissiyatın, yöntem ve strateji tartışmalarının önüne geçtiği bir çizgiye hapsoluyor.

Yine aynı bağlamda, Sanders’ın ikinci kez aday olması ve bu adaylığa verilecek destek ekseninde de yaşanan tartışmaların çoğu bu şekilde Sanders’ın beyaz, yaşlı bir erkek olmasına odaklanmış, sosyalist siyaset açısından uzun veya kısa vadedeki stratejik kazanım ya da kayıplar sol siyasetin uçlarında tartışılır olmuştu. Kısaca post-modernizm2 olarak tarif edebileceğimiz bu çerçevenin solun düşünce ve eylem biçimlerine getirdiği kısıtlar ancak şimdi hareketler için tekrar kitleselleşme ihtimali ortaya çıkınca daha net görülebiliyor. Nitekim, uzun süre üniversite kampüslerinin ötesine geçemeyen hareketler için, siyasi strateji ve analiz çok da yaşamsal bir sorun arz etmedi, etmezdi de. Ama kitleselleşme ve uzun dönemde iktidara gelme gibi stratejilerin tartışılması gereken bir ortamda, genel bir eylem teorisinin ya da somut koşul analizinin kendisini prensipte reddeden bir kavramsal çerçevenin siyasi hareketler için çok büyük bir ayak bağı teşkil edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Aslında, post-modernizm ve/veya post-kolonyalizm başlığı altında topladığımız bu yaklaşımın, ‘evrensellik’ eleştirisinin çıkış noktası sosyal bilimlere, Küresel Güney’in önemli ve yerinde bir katkısını temsil ediyordu. İngiltere’den çıkan toplumsal tarihçi akımlardan beslenen ve kendi ülkelerinde kapitalizmin ve onun siyasi ayağı olan burjuva demokrasilerinin bir türlü yerleşik, kapsayıcı ve istikrarlı bir çizgiye oturamaması gözleminden yola çıkan yeni nesil Marksistler tarafından başlatılan bu akımlar, hem tarihyazımının hem de siyasetin çeperlerinde kalan, marjinalize edilen madun kesimlerin tarihlerini ve anlatımlarını ön plana çıkarmayı hedefliyordu.

Bu doğrultuda Edward Said’in Oryantalizm’inden, Ranajit Guha’nın köylü ayaklanmaları anlatılarına uzanan bir yelpazede hem tarihsel hem kuramsal olarak çok önemli eserler de çıktı. Hem siyasetten hem de tarih yazınından dışlanan bu kesimleri anlatının merkezine yerleştirme çabası, sorunun tespitinde bambaşka bir sonuca vardı. Bu bakış açısına ve sonraki temsilcilerine göre, özellikle de Ortodoks Marksizm olarak tarif edebileceğimiz çerçeve evrensellik kavramına, evrensel bir teori oluşturmaya ve evrensel doğruları savunmaya çalıştığı için, zaten Avrupamerkezci ve elitist olan tarihyazımının bir kere dışladığı kesimleri bir daha dışlıyor gibiydi. Doğrudan veya dolaylı olarak, işçi ve emekçi vurgusuyla, beyaz olmayanı, kadını, cinsel yönelimi ya da kimliği farklı olanı, bir kere daha toplumsal hayatın ve incelemenin dışına itti, deniyordu. Şu an içinde bulunduğumuz durumdaki temel sorun ise, projenin ortaya çıkış amaçları ve kaygıları takdire şayan olsa da geldiği yerin artık gerek entelektüel birikim ve gelişim, gerekse bilim ve dünyayı anlama çabası açısından kısıtlayıcı bir noktaya gelmiş olmasıdır. O kadar ki, artık bu öne sürülen evrensellik-karşıtı çerçevenin bazı varsayımlarını sorgulamak, ele aldıkları tarihin tarihsel olarak da söyledikleri şekilde gerçekleşmiş olmasını beklemek gibi temel düşünsel ve bilimsel tartışmaların kendisi bile bir hakaret ve beyaz adam tarafından beyni yıkanmış olmaya delil sayılıyor.

Bu eğilimin en çarpıcı örneği Gayatri Spivak’ın tam da bu eleştirileri ele alan bir kitap olan Vivek Chibber’ın Post-Kolonyal Teori ve Kapitalizmin Hayaleti kitabına cevaben yazdığı makalesidir. Spivak, makalesinde Chibber’a “çocukça eleştiriler” yapmak gibi ithamlarda bulunuyor. Durumun tam tersi olduğunu düşünelim: Spivak yaşça daha büyük bir erkek akademisyen, muhatabıysa kendisinden genç bir kadın olsa bunları yazabilir miydi? Bir diğer cevher de, Chibber’ın Guha eleştirisine karşı argüman olarak Guha’nın sömürgecilik yıllarını görmüş olmasına dayanarak, tarihsel iddialarının tartışmaya açılamayacağı iddiası. Hatta Spivak bu fikri “Rosa Luxemburg’u da tarihsel hata için düzeltmeye kalkışır mıydın?’’ gibi ilginç bir soruyla dile getiriyor. (Spivak, 2014).3

Ilhan Omar örneğine geri dönecek olursak, artık sola yerleşmiş olan bu yaklaşım, özetle, en basit şartlarda ilkesel bir desteğin ‘masumiyet’ karinesi gibi kullanılan kimlik referansları olmadan sunulamaması ile görülüyor. Daha ilerleyen zamanlarda, sol ve sosyalist hareketler kitleselleştikçe ve hatta Yeşil Yeni Anlaşma’dan (Green New Deal), İngiltere’de olası bir Corbyn başbakanlığına giden yolda somut koşulların analizi, tarihsel değerlendirmeler ve strateji tartışmaları daha da önem kazandıkça, post-modernizm başlığı altında toplayabileceğimiz bu yaklaşımların hem kendilerini sardıkları dokunulmazlık örtüsü, hem de evrensel değerleri ve ilkeleri reddetmeleri ile bugüne kadar kattıklarından daha fazlasını götüreceklerdir.

Bu tür kimlik siyasetlerinde örtülü olan özcülük tartışması bir yana, yıllarca sömürgeci zihniyetin dayattığı ‘ırklar/coğrafyalar arası temel farklılık’ gibi ilkel fikirleri andırması gibi konulara hiç değinmiyorum bile… Geçmişten ne gibi dersler çıkarılabileceğinin gerek Sovyet Devrimi’nin, gerek başarısız olan Alman Devrimi’nin 100. yılı ekseninde iyisiyle kötüsüyle tekrar tartışıldığı şu günlerde, o dönemlerin devrimcilerinden alınması gereken bir önemli ders daha olduğunu düşünüyorum: Rosa Luxemburg’dan Lenin’e, sosyalist hareketin birbirinin hem yoldaşı, hem de en ağır eleştirmeni olma pratiği doğru teşhis ve doğru yöntem arayışının en temel şekli idi. Eleştirinin – hatta en hafif tabiri ile polemiğin –  bir hakaret değil, dünyayı anlama ve değiştirme gayesinin vazgeçilemez bir öğesi olduğu fikrini bugün kaç kişi kabul eder? Eğer bugün rüzgarın döndüğü ve yakalanabilirse kalıcı kazanımlara gidilebileceği konusunda hemfikir isek, tekrardan bu geleneği diriltmeliyiz ve an azından, dünyayı ve olan biteni, gerçekten anlamayı kendimize bir hedef olarak koymalıyız.

 

Dipnotlar

1) Mesela yine geçtiğimiz haftalarda Endonezya’da düşen Boeing jeti ile ilgili şirketin ihmali tartışılırken, şirketin kongre üyelerinden, başkanlara harcadığı para jetin kendisi kadar gündemdeydi. Şirket, sadece geçtiğimiz yılda lobi faaliyetleri için 15 milyon dolar harcadı. https://www.nytimes.com/2019/03/15/opinion/boeing-crash-contractor-trump.html 

2) ‘’Post-modernizm’’ tarifini tercih etmemin sebebi sorunlu bir kısaltma da olsa, yazı konusunun dağılmaması. Bu yazının ikinci bölümünde burada bahsedilmek istenen akımları ve onların sosyal bilimlerdeki çeşitli yansımalarını ve bu husustaki eleştirilerimi daha kavramsal bir çerçeveden ele alacağım.

3) Tartışmanın tamamı için: The Debate on Post Colonial Theory and the Specter of Capital, ed. Vivek Chibber ve Rosie Warren. 2016. Verso Books.

 

Kaynakça

Chibber, Vivek (2016). Post-Kolonyal Teori ve Kapitalizmin Hayaleti. İstanbul: İletişim.

Chibber, Vivek ve Warren, Rosie (2016). The Debate on Postcolonial Theory and the Specter of Capital. New York: Verso.

Spivak, Gayatri (2014). “Book review,” Cambridge Journal of International Affairs, 27 (1): 184-203.