Alp Altınörs’ün “İMKANSIZ SERMAYE – 21. Yüzyılda Kapitalizm, Sosyalizm ve Toplum” kitabını elime alıp yoğun bir iş yükü periyodunda iki gün içinde okuyup bitirdiğimde beni etkileyen en önemli husus kitabın başlığının da zaten işaret ettiği kapsamlı konuları, mütevazı ebatta basılmış 256 sayfalık bir kitapta gerçekten de şematikleşmeye, aşırı basitleştirmeye ve konularda kopukluk yaratan sıçramalara başvurmadan işleyebilmiş olmasıydı.

Doğrusu bu, benzer konularda yıllardır çalışan, konunun uzmanı çoğu akademisyenin dahi her zaman elde edemedikleri bir başarıydı.

Öte yandan bu korona virüsü günlerinde -yeni bir tür ekonomi, toplum ve sağlık krizi günleri- bu kitabın fazladan bir güncellik kazanmış olduğunu da vurgulamazsak haksızlık etmiş oluruz.

Üstelik bu güncellik, tam da kitabın ana temasına yani kitaba adını da veren sermayenin (artık içine düştüğü öne sürülen ) imkansızlığına, yazarın bir başka adlandırmasıyla “sermayenin varoluşsal/organik bunalımı”na ilişkindir:

“Üretken güçlerin topyekün imhası; 3. Dünya Savaşı, doğanın geri dönüşsüz imhası ekosistemin parçalanması, küresel ısınma, su kaynaklarının aşırı kirlenmesi, ölümcül salgın hastalıklar gibi (a.b.ç) çeşitli biçimler alabilir.” (s. 89)

Günümüzde korona virüsün dünya toplumlarının ve küresel ekonominin ortasına sanki bir bomba gibi düştüğü günlerde bu ifade bilhassa önemlidir.

İki bakımdan: 1. Öncelikle yaklaşık bir sene önce yayımlanmış bu kitapta adeta bu ifadenin neredeyse bir kehanet gibi duruyor oluşu nedeniyle… 2.Kavramın modern kurucusu Nassim Taleb’in de dediği gibi şimdilerde adlandırıldığının tersine bu virüsün öyle sürpriz bir “siyah kuğu” olmayıp, toplumsal düzenin beklenen bir sonucu oluşunun altının çizilmesii

 

KİTABIN EKONOMİ VE POLİTİKA YARI KÜRELERİ

Tüm bu konulara geri dönüp bir kez daha bakmadan önce (şimdilerde moda olduğu üzere “büyük resmi görmek için…”) kitabın içindekilere kısaca bir göz geçirelim.

Kitap 4 kısım ya da bölümden oluşuyor. Sonuncusu hariç her bölümün arasında İntermezzo diye adlandırılmış 5-10 sayfalık açmalıklar var. Doğrusu en ilgimi çeken kısımlar arasında bazılarının bu İntermezzolar arasından çıktığını söylemek isterim. Özellikle Toplumsal Robot başlıklı 2. Kısım’ın İntermezzosu olan “Ekonomik Toplumsal Merkez”i bilhassa faydalı buldum. Gerçi bu benim için böyle… Bazıları bu intermezzodaki “Devlet mülkiyeti ve toplumsal mülkiyet” ya da “Kolektif çiftlikler sosyalist üretim midir?” gibi konu başlıkları yerine, Murray Bookchin ve Istvan Mészaros’un “komünalizm”lerinin tartışıldığı 3. Kısmın açmalığı içindeki “Üretim tarzının dönüşümü” ile “Emeğin karşılığı para mı?” konularını daha ilginç bulabilir.

Kitap belli başlı iki ayrı okumaya konu olabilir. Kabaca ilk yarısı (geniş anlamda) ekonomi ağırlıklı… 1. Kısım kitabın başlığını tartışıyor: Kapitalizmin Varoluşsal Bunalımı 2. Kısım bunun bir devamı: Toplumsal Robot. Bu bölümde robot teknolojisinin aslında kapitalizm ile çok uyumsuz olduğu, kapitalizm altında robot teknolojisinin yeterince gelişemeyeceği ya da bütün potansiyeliyle uygulamaya konulamayacağı; buna karşılık bu teknolojinin sosyalizm için biçilmiş kaftan olduğu öne sürülüyor.

Kitabın son iki bölümü ise dediğim gibi daha çok politika ağırlıklı… Bu bölümler sırasıyla “Komünalizm ve Komünizm” ile “Sınıf, Kimlik, Özne” adını taşıyor. İlk kısımda dediğim gibi Bookchin ve Mészaros’un bir cins belediyeciliği (yoksa kantonculuğu mu denmeli?) eleştiriliyor. Bu konu tartışılırken HDP’nin ve Rojava’nın kimi yerel yönetim uygulamalarının yazarın olumlu bulduğu yanları kadar eksik bulduğu yanları da tartışmaya açılıyor.

Son bölümde ise bir nevi “post-modern sol” diyebileceğimiz fikirler toplamı ele alınıyor. Hardt ve Negri’deki “çokluk” kavramı, “yoksullar ve dışlananlar” kategorilerine göz atılıyor. Bu göz atma gerçekleştirilirken, konu ve kavramlar pür bir teorik ya da akademik merak gözlüğüyle değil sosyalistlerin gelecekteki mücadele imkanlarının yönü açısından eleştirel bir tarzda ele alınıyor.

Doğrusu kitabın bana göre biraz eksik kalmış bölümü de bu son bölüm. Bu da normal, “kimlik” ve “sınıf” ve dolayısıyla “özne” gibi özellikle şu son yeni-liberal çağda sosyalistlerin başını en çok ağrıtan ve kütüphaneler dolusu çalışmadan oluşan bir konuyu sadece başlıklarıyla bile ele almak, ayrı bir kitabın bile zor başa çıkacağı bir şey olurdu.

Kitabın 1. kısmı ve belki de 2. kısmı ise bir ekonomist olarak benim meslekî alnıma da girdiğinden orasını daha bir eleştirel gözle okuduğumu söyleyebilirim (meslekî deformasyon!).

Kitabın geneli için konuşacak olursam, yazarın Latin Amerika ve Rusya konusundaki orijinal kaynaklara vukufu sayesinde gayet ilgi çekici hale getirdiği politik bölümlerden doğrusu çok faydalandım. Uzmanlık alanı finans ve ekonomik krizler olan biri iktisatçı olarak kitabın ekonomi ağırlıklı ilk yarısında benim için yeni sayılabilecek pek az yeni bilgi ile karşılaştım fakat genel okuyucunun, o bölümlerde de her sayfada ilgi çekici bulacağı pek çok malûmatla karşılaşacağına kuşku yok.

Bu söylediğimin, daha uzman ya da akademik okuyucunun bu bölümleri “zayıf” bulacağı anlamına gelmediğini eklemeliyim. Tersine çok sayıda ekonomik olgu ve tarihsel/güncel gelişmenin yoğun ama kolay anlaşılır şekilde ele alınışı pek çok uzman okur açısından da belki aşina olduğu konulara kolay ve hızlı bir göz atış sağlaması açısından faydalı. Öte yandan zor konuların kolay okunabilmesi için nasıl bir kompozisyonla yazılması gerektiği konusunda pek çok araştırmacıya da örnek…

 

KÂR ORANLARININ DÜŞME EĞİLİMİ “YASASI” VE KRİZ

Kitabın ekonomik bölümlerinde, genel olarak kapitalizmin krizlerinin, bilhassa da 2008 Küresel Krizi’nin incelenmesinde (ki yazarın Michael Roberts’ı takip ederek “Uzun Bunalım” adını verdiği bu kriz kitapta hatırı sayılır bir yer kaplıyor) kullandığı teorik çerçeve, belli bir teoriye/teze dayanıyor. Genel olarak kapitalist krizlerin, özelde ise 2007/2008 Küresel Krizi ve sonrasındaki bunalımın dünya kapitalizmindeki kâr oranlarındaki düşmeden kaynaklandığı tezi… Bu tez kaynağını, bilindiği gibi Engels’in Kapital 3. Cilt olarak derlediği eserdeki “Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi Yasası” (KODEY) formülasyonlarından alıyor. Yazar, buradaki çerçeveyi de bu teoriyi kabul eden pek çok Marksist yorumcunun arasından yine Michael Roberts’in çalışmasına dayandırmış.

2007/2008 Küresel Ekonomik Krizi ve öncesi krizlerine ait çeşitli yayımlanmış/yayımlanmamış makale ve kitapları olan bir yazar olarak kapitalist krizlerin böyle açıklanmasını yanlış bulduğum bir sır değil.

Esasen 2007’de ABD’de mortgage piyasasında başlayan ve dünyaya yayılan bu krizin sadece vuku bulacağını değil, aynı zamanda krizin başlangıcının gayrimenkul kredilerinden geleceğini ve bu kez sanılanın tersine bütün dünyaya yayılabileceğini üstelik hiç kâr hadleri “yasası”nı kullanmaya gerek duymadan 2005 sonunda haber vermiştimii.

Sadece ben değil dünyada pek çok radikal iktisatçı da farklı yöntemler kullanarak benzer tahminlerde bulunmuştu. Michael Roberts da aynı tahmini KODEY’e atıf yaparak gerçekleştirmişti eğer yanılmıyorsam.

Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi Yasası ile krizleri açıklama, hele de bunun pür versiyonunda, bu yasayı krizin esasa ilişkin tek nedeni olarak koyan açıklamaların, iktisadi analiz için, özellikle de Marksist analiz için çok ciddi bir hata olduğunu; dahası Marx’ın kriz hakkındaki fikirlerini çok yoksullaştırarak aktardığını belirtmem gerekir. Fakat bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada ancak değinmek yetinelim.

Şimdilik krizi, kâr oranlarının düşmesine, bu düşmeyi de sermayenin organik bileşimindeki yükselmeyle açıklayan bir kriz teorisinin –bugünün okuyucusuna tuhaf gelse de- ne Marx’ta ne Lenin’de ne de yakın zamana kadar (özellikle 1970’ler sonrasına kadar) hemen hiç bir önemli Marksist iktisatçı tarafından somut krizlerin temel açıklayıcısı olarak kullanılmadığını söylemekle yetinelim.

 

BU SEFER FARKLI: KAPİTALİZMİN VAROLUŞSAL KRİZİ

Yazarın kitaptaki ikinci ve belki de daha önemli tezi; artık bu son krizin kapitalizmin önceki krizlerine benzemediği ve okuyanda bunun artık kapitalizmin sonuna işaret eden bir kriz olduğu… Yazar bu nihai krizi birkaç benzer anlamlı sıfatla tanımlıyor: Varoluşsal bunalım, organik kriz, topyekün kriz…

Yazara göre “organik kriz” daha önceki “çevrimsel” veyahut konjonktürel, bildik kapitalist krizlerin tersine “Üretken güçleri geçici değil sürekli biçimde tahrip eder” ve “bağrında, üretken güçlerin topyekün ve geri dönüşsüz imhası olasılığını taşır.” (s.89)

Böylesi bir krizin varoluşsal bir kriz oluşu krizin sadece ekonomik değil çok yönlü bir kriz olmasının ötesinde yukarıda sayılan nedenlerle varoluşsal bir kriz oluşunu açıklar. Böylece kitabın ismine de varıyoruz: Artık “sermayeye dayalı üretimin imkansızlaşması…” (s.76)

Bu durum yazarın analizinde hem şimdiki aktüel krizden neşet etmekte, hem de yakın gelecekteki robot teknolojisi ile kaçınılmaz hale gelmektedir: “Toplumsal emeğin üretici güçleri, ücretli emeği/kol gücünü gereksinmeyen, robot/otomasyon tekniğine doğru yaklaştıkça sermaye hem imkansız, hem de gereksiz hale gelmektedir.” (s.87)

Doğrusu kapitalizmin kendi iç kurallarına bırakılacak olursa yaşayabilir olmadığı, neredeyse bir hatalı doğum olduğu, ekonomi politiğin ilk doğuşundan itibaren öne sürülmüştür. (Bkz. Sismondi, Malthus, Rus Narodnikleri, Rosa Luxemburg, vb…) Böyle bir tezin kapitalizmin ölümünün ilan edildiği çeşitli defalar öne sürüldüğü de vakidir. 1920’lerdeki emperyalizm teorilerinin ana teması da, hatırlayalım, çürümüş ve asalak haline geldiğinden artık son yıllarını yaşayan bir kapitalizm resmiydi…

Olayların akışı ise pek öyle olmadı…

Benzer bir kehanet demeyelim ama benzer iddia bu defa gerçeklik kazanacak mı?

Doğrusu, çevre felaketi ve bununla çok alakalı, insan toplumlarının yaşam biçiminin salgın hastalıklara yol açıp durması ya kapitalizmi ya insanlığı mahvetmeye çok yaklaşıldığını gösteriyor.

Fakat her iki sonucun da ne kadar olası olduğunu şimdiki bilgimle en azından ben bilmiyorum. Tam tersine çok büyük bir uzun dönemli ekonomik sosyal yükselişin de eşiğinde olabiliriz. Hiç beklenmedik teknolojik gelişmeler bize bunu sağlayabilir. Robot teknolojisinin de sermayeyi imkansızlaştırmasından çok sermayeye yeni olanaklar açması pekala muhtemeldir bana göre…

 

ROBOT TEKNOLOJİSİ KAPİTALİZMİN SONU MU?

Robotlar birer makinedir. Bu anlamda diğer makineler gibi sabit sermayenin bir şeklidirler. Marx’ın zamanından bu yana sabit sermayenin miktarı mesela bin kat artmış ama kapitalizmin değer zinciri yok olmamış ise böyle bir sebepten yine yok olmaz.

Bu anlamda “daha sade bir ifadeyle, robot teknolojisi kapitalizmle bağdaşmaz” ifadesi (s.91) bana -en azından uzun yıllar için- hayli abartılı geliyor.

Robot denilen makinelerin artı değer üretmediği için kapitalizmdeki bunalımı şiddetlendireceği aslında sabit sermayenin değişken sermayeye göre hızlı artışının kar hadlerindeki süreğen (secular) bir artışa sebep olarak kapitalizmdeki yıkımı getireceği yönündeki o meşhur klasik dönem (1920’ler) KODEY kriz teorisine benzer. Benzemenin ötesinde neredeyse aynısıdır.

İşin aslı robotlar da tıpkı diğer makineler gibi -evet kendi başlarına (şimdilik)- değer yaratamazlar; o bakımdan canlı işçilerin azalıp onların çoğalması toplam artık değerin azalması gibi görünürse de bu aslında yaygın bir yanlış anlaşılmadır. Makineler kendileri değer yaratmaz ama bir işçinin yarattığı artı değeri çoğaltır, bazen kat be kat çoğaltır. Dolayısıyla toplam artı değerin (birçok durumda ortalama kâr oranının da) ne o denli hızlı azalabileceğini söyleyebiliriz ne de peşinen hâttâ mutlaka azalacağını…

 

NE OLDU, NE OLACAK, NE YAPILMALI?

Peki ne olacak? Kapitalizm yıkılacak ise, bunun muhtemel sebebi, onun kendini yenileme hızının yaşlı bir vücut gibi git gide azalması sonucu ona düşman öznelerin onu daha kolay yıkabileceği bir hale düşmesidir.

Buna rağmen onun yıkılması ancak, çıkarlarının daha başka bir düzende olduğuna inanan toplumsal kesimlerin bunu yapabilecek bir olgunluk ve güce erişebilmesine bağlıdır.

Yani toplumsal güçler onu yıkabilirse yıkılacaktır! Bu “sübjektif şart” yerine getirilmiş olsa, bu yıkım üstelik şu an bile mümkündür.

Fakat sorun burada bitmiyor. Aslında birçok zaman ve birçok yerde kapitalizm defalarca yıkıldı. Problem ona karşı rekabet edip yaşayabilecek güçte bir alternatif toplumsal düzenin kurulamayışı… O yüzden bu zamana kadar hemen her deneme kapitalizme yeniden dönüşle sonuçlandı.

İşte kitabın (en azından benim için) belki de en değerli yanı bu sorunun tartışıldığı ikinci yarısı, ekonomik analizlerin değil de politik analizlerin nispeten daha yoğun olduğu yarı.

Zira özellikle 1970’lerin sonlarından beri dünyada kapitalizme karşı radikal hareketlerin gücünün git gide azalması özellikle 1980’lerden sonra kapitalizmin gerçek bir alternatifinin mevcut olmadığı fikrinden türeyen bir ümitsizlikle çok yakından ilgili.

Bu ümitsizliğin 1990 başları SSCB’nin yıkılışı ve Çin’in de giderek kapitalistleşmesi ile hız kazandığını söylemek mümkün.

Fakat bu durumun bir başka ve daha derindeki soruna işaret ettiğine de işaret etmeden geçemeyeceğim: Sosyalizm yıkılmadan çok daha önce, en azından ana gövdesi itibarı ile ütopyalarını kaybetmişti.

SSCB, kapitalist dünya ile teknoloji ve silah gücü açısından yarışabiliyordu. Manevi güç açısından bakarsak durum farklıydı. “Reel sosyalizm” artık, -evvelce olduğunun tersine- kapitalist devletlerin düzenine göre fazlasıyla çekici gelmiyordu; sola sempati duyanlar için bile…

Bir sosyal sistem maddi gücü zayıfladığı için yıkılsa da ayağa kalkar ama manevi gücü zayıflarsa onu yıkmak için bir fiske bile yeter.

Kitapta Stalin ve Hruşçov-Brejnev ekibi özelinde SSCB tarihi de oldukça ilgi çekici bir şekilde tartışılıyor. Stalin’e kısmen eleştirel ama yine de hayli pozitif bir bakış kendini gösteriyor. Gerçekten de Stalin’in stratejik olarak düşünüp attığı adımlarda eleştirilecek çok şey bulunsa da mantıklı, soğukkanlı maddi hamleler olarak rahatlıkla savunulabilir birçoğu…

Fakat unutulmamalı ki, sosyalizmin manevi üstünlüğünü yitirdiği, ütopyalarına küstüğü zamanın kilometre taşıdır onun dönemi aynı zamanda…

***

Bu uzun değerlendirme yazısı oldukça kısa ama kompakt bir kitap için fazlasıyla yeterli olduğu aklınıza geliyorsa hemen unutun. Zira kitapta bir cümleyle bile bahsedemediğim gerçekten önemli pek çok fikir ve enformasyon var.

Bu kitap size iyi bir genel bakış açısı kazandıracak. Ama belki de daha iyisi, kısaca bahsedip geçmek zorunda kaldığı konularda dahi ciddi bir araştırma merakı yaratacak.

Kitaptaki her konuda aynı fikirde olmadığım, bu yazıda yeterince açıklandı herhalde… Buna rağmen, yazıyı, “konusunda, son yıllarda okuduğum en iyi kitaplardan birisi” derken kesinlikle abartmadığımı da vurgulayarak bitireyim.

Okuyun!

i Bkz. https://www.newyorker.com/news/daily-comment/the-pandemic-isnt-a-black-swan-but-a-portent-of-a-more-fragile-global-system?utm_source=twitter&utm_medium=social&utm_campaign=onsite-share&utm_brand=the-new-yorker&utm_social-type=earned