Bugünlerde akademinin tasfiyesine dair pek çok söz söyleniyor. Hakim söylemlerin merkezinde ise “siyasi iktidarın bilime savaş açtığını”; “eleştirel düşüncenin ve aydınlık yarınların yok edilmek istendiğini”, “AKP/Saray’ın kendi akademik hegemonyasını kurmak istediğini” belirten tezler duruyor.

Özünde kesinlikle doğru bir önerme içerse de, tasfiyelerin nasıl başladığını, neden devam ettiğini görmezden gelen, soyut, yani ziyadesiyle apolitik bir değerlendirme bu. Apolitik kaldığı ölçüde de sadece kendi çıkış noktasını yok sayan bir soyutluğa mahkum olan değil, güzellemesi yapılan değerlere hizmet etmeyecek bir tez, aynı zamanda da…

Geriye dönüp baktığımızda, siyasi iktidarın akademiye yöneliminin 2 binden fazla barış akademisyeninin imza attığı ve Bu suça ortak olmayacağız! / Em ê nebin hevparên vî sûcî! dedikleri bildirinin yayınlanmasıyla başladığını görüyoruz. Bildiri, Kürt Sorununa karşı devletin en çözümsüz, en hukuk tanımaz ve en katliamcı döneminde iktidarda olanlara yönelik ziyadesiyle net bir tutumu ortaya koyuyordu:

Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bildiri akademik bir metin değil, ziyadesiyle politik bir metindi. Bu sebeple tarihsel ya da sosyolojik herhangi bir değerlendirme dahi içermiyordu. Metnin muhatabı T.C. Devleti idi. Zira sorumluluk, güce göre dağıtılması gereken bir şeyse eğer, herhangi bir adım atacak olan taraf da egemen olduğunu söyleyen ve fiziksel gücün çok büyük bir kısmını tekelinde bulunduran devlet olmalıydı. Yani akademisyenler Kürt Sorununda dayatılan çözümsüzlüğü hedefleyen politik bir tutum almışlardı.

Sonrasında şahit olduk ki, bu bildiri Türkiye akademi tarihinde belki de en büyük kırılma momentlerinden birini yarattı. Önce 4 akademisyen tutuklandı, daha sonra ise doğrudan ya da KHK’lar yoluyla ihraçlar geldi. Son dalgada özellikle sosyal bilimler alanında başta gelen bir çok fakülte fiilen kapatıldı.

Özetle, tasfiyelerin politik sebebi soyut bir “karanlıkta” değil, Kürt Sorunu karşı iradeleşenlere karşı takınılan faşizan tutumda temellenmektedir. Zaten iktidar da bunu saklamakta bir sakınca görmemektedir. En son, YÖK başkanı “İmzacılardan imzalarını geri çekmelerini sitedik, direnenleri attık” diyerek kafasında tasfiyelerin sebebine dair net bir fikir oluşmamışlara yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Kürt Sorunu, tekçi-kapitalist devlet aklının (ya da devletin bekaasının) varlık-yokluk sorunudur. Kendi sermaye ve güvenlik politikalarını bu ayrım üzerinden kurmakta, böylece sınıfı bölmekte ve bunun dışındaki diğer mücadele alanlarını da Kürt Sorunu temelinde oluşturulan düşman algısı üzerinden terbiye etmektedir (Bkz. “Biz terörist miyiz?”). Diyalektik bir biçimde, söz konusu devlet aklını çatırdatan başlıca mücadele de bu Kürt Sorunu üzerinden verilmektedir. 7 Haziran’da AKP/Saray’ı iktidardan düşüren de; siyasi soykırımlara, OHAL’in kalıcılaşmasına, kentlerin yıkılmasına ve parlamentonun feshedilmesine sebep olan şey de hem kronolojik, hem de yapısal olarak bu sorun ve bu sorun temelinde politik özgürlüklere dair verilen mücadeledir. 

Peki, akademi, devletin Kürt Sorununda dayattığı çözümsüzlüğe ve savaşa dur dediği için bu zulme uğruyorsa, bunun adını böyle koymaktan çekinmek ve meseleyi “aydınlık/bilim saldırı altında” olarak koymak apolitizm değil de nedir? Eğer bu, egemen ulus sosyalizminin şoven bilinçaltından ya da küçük burjuvazinin konfor alanını koruma dürtüsünden ileri gelmiyorsa, bu apolitizmin sebebi nedir, nasıl açıklanır? Somut durumu reddeden böyle bir apolitik tutumun akademinin kendisine bile bir hayrı olabilir mi? Düşmandan daha apolitik olan bir mücadele hattı neyi, nasıl kazanır? 

Eğer amaç “daha geniş kitleleri kazanmak” için şimdilik Kürt Sorununu pek gündeme getirmemek ise, uyaralım ki  bunun “Hayır çıkması için en iyisi HDP’nin ortada gözükmemesi” diyen CNN Türk stratejistlerinin abuklamalarından hiçbir bir farkı yoktur. Hatta fazlasıyla kardeştir bu iki tutum. Zira ikisi de egemenin şeytanlaştırma operasyonlarını fiilen onaylamak anlamına gelmekte, barikat inşa edeceğim derken hakikati dinamitlemektedir. Her ikisi de demokratik ve özgürlükçü değerlere değil, şoven duyguları baz almaktadır.

Bugün politik anlamda iradeleşmek isteyen barış akademisyenleri olarak hepimize düşen, kerâmeti kendinden menkul, soyut bir aydınlık/bilim güzellemesi yapmak; sol melankoliye düşerek yenilgiden haz çıkarmak ya da şoven stratejilere hapsolmak değil, başlanılan işi, alınan sorumluluğu tamamına erdirmek, yani barışın ve hakikatin inşasında bir adım ileri atmaktır. Bu da #Gitmiyoruz ya da #AkademiSusturulamaz demekten biraz daha fazlasını gerektiriyor, şüphesiz.

O zaman son bir soru ve bir cevap denemesine girişelim: Edward Said, siyonizme karşı eleştirisini söylemden eyleme yükseltip eline aldığı taşı İsrail’e fırlatmıştı. Peki Kürt Sorunu konusunda iradeleşen ve şu anda karşı saldırıya uğrayan akademimizin politik anlamda bir sonraki adımı ne olacaktır?

İşe “en azından” barış bildirisini yeniden savunarak başlayabiliriz – Bu suça ortak olmayacağız! / Em ê nebin hevparên vî sûcî!