Rusça’dan tercüme: Fırat Sözeri

Giriş

Rusya’da sol harekete mensup aktivistler tarafından yazılan makaleler arasında en popüler tür, diğer sol hareketleri sert eleştirilere tabi tutan, bazen de tümden mahkûm eden eleştirel metinlerden meydana gelmektedir. Bu suçlamaların listesi oldukça kabarık: Bilgisizlik, tembellik, küçük burjuva zihniyeti vb. Bütün eleştirilerin gelip dayandığı nokta ise “kötü ve eğitimsiz aktivistlerden” oluşan örgütlerin tümüyle yetersiz olduğu savıdır. Bizim görüşümüze göre; haklı gerekçelere dayalı eleştiri ve özeleştiri, gerçekte bizim solumuzun çoğunlukla bilmediği ve beceremediği, yararlı ve önemli bir iştir. Ortaya şöyle bir soru çıkmaktadır: Gerçekten de Rusya’da sol hareketin içinde bulunduğu krizin sorumlusu, güçlü sol örgütler yaratamayan kadroların bireysel olumsuz özelliklerinden mi kaynaklanıyor? Gerçekten de Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden bu yana geçen 27 yıl içinde sol hareketi ayağa dikecek “doğru insanlar” ortaya çıkmamış mıdır? Çağdaşlarımız sıklıkla kendi dönemine ilişkin “En kötü zamanlarımızdayız”, “Gençlik en kötü durumda” vb. türünde söylemlerde bulunmaktadırlar. Toplumumuzun özgünlüğünü anlayabilmek için bu tarz şablonlardan kaçınmak gereklidir. Rusya solu, ülkemizde sosyalist hareketin güçsüzlüğüne nesnel sebepleri ciddiyetle ele almayı nadiren denemektedir. Sıklıkla birbirini suçlama eğilimindedirler. Rusya sol hareketinin krizinin sebeplerini anlamak için şu kilit soruya cevap vermemiz gerekmektedir: Modern Rusya kapitalizmi (Kapitalist Rusya Federasyonu) ortaya nasıl çıktı ve nasıl gelişti? Sosyalist hareket büyük ölçüde kapitalizmin gelişim eğilimine-biçimine bağlıdır, bu sebeple modern Rusya kapitalizminin özelliklerini anlamak, sol hareketi anlamak için kilit niteliktedir.

 

1. Sovyetler Birliği’nde Kapitalizmin Doğuşu

Birçok insanın bilincinde, kapitalizmin Rusya’da 1991 yılında, duru gökte çakan şimşek misali, birden bire ortaya çıktığına dair mitsel bir anlayış vardır. Gerçekte ise bu derin bir yanılgıdır. Eğer Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde kapitalizmin yeşermeye başladığı gerçeğini dikkate almazsak modern Rusya kapitalizmini anlamak mümkün olmayacaktır. Burada sözü edilen durum, sadece maddi alanla sınırlı değildir, aynı zamanda manevi alanla da ilgilidir. Bir anlamda Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde, burjuva sınıf ortaya çıkmadan önce, burjuva bilinci ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumu kurulmasının ideolojik temeli SBKP’nin 1961 yılında kabul edilen üçüncü programıyla atılmıştır. B. Kagarlitskiy şöyle yazmaktadır: “Orada ‘komünizm’, bir tür tüketim cenneti, her vatandaşın, ‘sürekli büyüyen ihtiyaçlarının’ tümünü, özgürce ve ücretsiz bir şekilde edindiği, kendine özgü bir tür Amerikan süpermarketi olarak sunulmaktadır. Üretimde sürekli artışa yönelen sistem içerisine kurulan tüketim kültünün onu istikrarlı hale getirmesi, yeni teşvikler sağlaması gerekirken, işin özü onu parçaladı.” Sonuç olarak 1970’lerde Sovyetler Birliği’nde, sürekli artan bireysel tüketim karşılığında, sivil hakların genişletilmemesi konusunda, kendine özgü bir toplumsal antlaşma sonucunda tüketim toplumu ortaya çıkmıştır. Sıradan Sovyet vatandaşlarının burjuva bilincine sahip olmaları Rusya’da kapitalizmin yeşermesi için bir önkoşuldu. Fakat bütün mesele şuydu ki, hali hazırda bu ideolojik ön koşul mevcut değildi.

Henüz Perestroyka (yeniden inşa) resmi olarak başlamadan önce Sovyetler Birliği’nde iki tür ekonomi bulunmaktaydı: Devlet ekonomisi ve gölge ekonomi. Egemen olan kuşkusuz devlet ekonomisiydi ancak gölge ekonomi halk tüketimine konu olan ürünlerin üretimi ve ticareti konusunda oldukça önemli bir alanı kapsamaktaydı. Ekonomist A. Menşikov 1980 yılının ikinci yarısında gölge ekonominin, GSYİH’nın %15-20’sini oluşturduğunu belirtmektedir. Bu suretle Sovyetler Birliği’nin son zamanlarında, gelecekte kapitalizmin doğuşuna kaynaklık eden unsurlardan biri olarak, kontrolsüz pazarın ciddi bir alanı bulunmaktaydı. Bu alanın genişleyerek tam teşekküllü bir pazar ilişkisine dönmesi için, Sovyet politik ve sosyal sistemini tümden değiştirecek nitelikte bir siyasal atılım gerekliydi. Perestroyka işte tam da bu Sovyet sistemini dağıtma amacını gerçekleştirmiş oldu.

Perestroyka konusunda kabul gören birçok yorumdan biri de, Perestroyka’yı Gorbaçov’un ve çevresinin suçu olarak görmektir. Bizim görüşümüze göre Perestroyka’nın mimarları Gorbaçov ve Yakovlev’in şahsında, kapitalizmin restorasyonu amacıyla “Devrim sürüyor”, “Leninist ilkelere dönüş” vb. sol sloganlar atarak, reform hareketlerinin başlatılmasıdır. Fakat bu gerçeğin kabul edilmesi bir soruyu açık bırakıyor. Partinin üst düzey yöneticilerinin kapitalizmin restorasyonunu istemesinin sebebi neydi? Partinin üst düzey yöneticilerinin bir kısmı tedrici yoldan bir devlet kapitalizmi kurarak Sovyet devletini korumayı amaçlıyorlardı. Bu grubun en bilinen temsilcisi Y. K. Ligaçev’di. Diğer kanat ise dünya egemen sınıfının bir parçası olmak için, devasa devletin dağılmasını umursamadan, yerli burjuvaziye dünya pazarında iyi bir başlangıç pozisyonu sağlamak istiyordu. Fakat burjuva fraksiyonların bölgesel çıkarları bunu birden gerçekleştirmelerini engelliyordu. Sonuç itibariyle Rusya’daki iktidar mücadelesinde Yeltsin başkanlığındaki parti yöneticileri kazandı.

Yazımızda Perestroykanın tüm aşamalarını tek tek ele almayacağız, sadece Rusya’da kapitalizmin restorasyonunu hazırlayan çeşitli kararlar üzerinde duracağız.  Sovyet ekonomisinin Perestroyka’nın başlangıcına kadar mutlak bir durgunluk içinde olduğu iddiası gerçeği yansıtmamakla birlikte, ekonominin belirgin bir kriz eğilimi içinde olduğu doğruydu. GSYİH büyüme oranları, 8. Beş Yıllık Plan’ın (1966-1970) bitiminden itibaren sürekli bir düşüş içindeydi.

1980’li yılların başında Sovyet ekonomisinin büyüme temposu (GSMH) %3-4 oranında idi. Bu probleme cevap olarak Gorbaçov ekonomik gelişmeyi hızlandırma fikrini öne sürdü. Perestroyka’yla ağır sanayi ve tarımda temel sermaye yatırımlarını artırarak, Sovyet ekonomisinin büyümesini hızlandırmak amaçlandığı söyleniyordu. Sözüm ona, Perestroyka’nın mimarları, bu sayede iki temel sorunu çözmeyi vaat ediyorlardı: Küçülen üretim artışını yükseltmek ve gıda sorununu çözmek. Ekonomik Reformlar çerçevesinde kilit adım 1987 yılında kabul edilen, sanayi üzerindeki merkezi kontrolün kısmen kaybına yol açan, Devlet İşletmeleri Hakkında Yasa’dır. Görünürde bu yasanın temelinde işçilerin özyönetimi fikri yatmaktaydı. Bu yasa sayesinde yetkilerin büyük kısmı işçi kolektiflerine ve yerel idarelere devredildi.

Önceden fabrikalardaki bütün üretim normları devlet planlamasınca belirlenirken, planlama artık sadece rakamların kontrolüne indirgenmiş oluyordu. Bu rakamların üzerinde üretilen ürünler toptan ticaret mekanizması aracılığıyla dağıtılacaktı. Bu sayede devlet işletmeleri özelleştirilmediler fakat işletme yöneticileri, kademeli olarak ellerinde kârların yoğunlaşmasına izin veren, ciddi bir özerklik elde etmiş oldular.

Devlet İşletmeleri Yasası çok keskin biçimde vergi mekanizmaları sorununu ortaya çıkardı. Daha önce devlet organları, işyerlerinin bütün gelirlerini yönetirken, artık işletmelerin nispi ekonomik özgürlüğü koşullarında bu kontrolü kaybettiler. Peki, bu neye yol açtı? İlk olarak devlet gelirlerinin düşmesine ve ciddi bir bütçe açığına, ikincisi ise tüketim ürünleri pazarının dengesizleşmesine yol açmıştır. İşletmelerin gelirlerine erişim imkânı alan işçi kolektifleri, bu imkânı üretim araçlarının modernizasyonu için değil, kendi ücretlerini arttırmak için kullandılar. Piyasa ekonomisinde ücretlerin artışından sonra kaçınılmaz bir enflasyon gelmesi gerekirdi, ancak Sovyet Devleti fiyatları kontrol altında tuttuğundan SSCB’de beklenen bu enflasyon artışı gerçekleşmedi. Bu eski fiyatlardan alış veriş yapan Sovyet nüfusunun elinde önemli miktarda bir para birikimine yol açtı. 1985-1990 yılları arasında nüfusun parasal geliri %52,8 oranında artarken, perakende cirosu ancak %42,5 artmıştır. 1990 yılında Devlet Bankası tarafından, nakit fazlası 47 milyar ruble olarak belirlenmiştir.

İlerde aç kalmaktan korkan insanların gelecek için mal almaları, bu tüketim pazarında bir açık meydana gelmesine sebep oldu. Siyaset bilimci B. Kagarlitskiy şöyle yazmaktadır: “Sıradan Sovyet evleri gittikçe bir depo halini alıyordu. Hicivci Jvanetskiy, evinde ‘bir denizaltındaymış gibi’ olduğunu söylemişti: Bir ay boyunca kendi başıma dayanabilirim.” Buna ek olarak, ürünlerin gerçek maliyetinin önemli bir kısmının devlet aleyhine sübvanse edildiğini hatırlatmakta fayda var: 1989 yılında ekmek %20, Sığır eti %74, Süt %61, kümes hayvanları %36 oranında. Tüm bu faktörler 1980’li yılların sonlarında tüketim malları pazarının dengesizliğine ve ciddi bir bütçe açığına sebep oldu.

İhracata bağlı olarak Sovyet ekonomisinde hidrokarbon kaynaklarında bir açığın ortaya çıkmasının da altını çizmek gerekmektedir. SSCB’nin dünya pazarına entegrasyonunda en önemli tarih 1973’tür. OPEC’in İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu uygulaması sonrasında petrol fiyatları 3 dolardan 12 dolara sıçradı. 1979’da İran’da yaşanan İslam Devrimi ve Sovyet ordularının Afganistan’a girmesinin ardından petrol fiyatları 14 dolardan 32 dolara çıktı. SSCB yönetimi petrol pazarındaki konjonktürden faydalanmak isteyerek petrol ve petrol ürünleri ihracatına başladılar. 1970 yılında SSCB 95,8 milyon ton petrol ve petrol ürünü ihraç ediyordu. Bu oranın 29 milyon tonunu petrol ürünleri oluştururken, 66,8 milyon tonu ise ham petroldü. Bu oran 1980 yılında 41,3 milyon ton petrol ürünü, 119 milyon ton ham petrol olmak üzere toplam 160,3 milyon ton, 1986 yılında 56,8 milyon ton petrol ürünleri ve 130 milyon ton ham petrol olmak üzere toplam, 186,8 ton oldu. Rakamlar incelendiğinde ham petrol ve petrol ürünleri arasındaki makasın gittikçe açıldığı görülmektedir. 1970’te iki katıyken, 1980’de üç katına çıktı. Toplam ihracat içinde yakıt ve elektrik enerjisinin payı 1970’te 15,6’yken, 1985’te %52,7’ye çıkmıştır. Petrol fiyatlarındaki keskin sıçrama ve petrol ihracatındaki artışa bağlı olarak SSCB ekonomisine ciddi bir petro-dolar akışı olmuştur: 1970’te 1,05 milyar dolar, 1975’te 3,72 milyar dolar, 1980’de 15,74 milyar dolar.

1970’ten itibaren Sovyet yönetimi gıda açığı yaşanmaya başlayarak, gıda ithalatında ciddi bir artışa gitmiştir. 1970’te tahıl ithalatı 2,2 milyon tonken, 1980’de 27,8 milyon tona, 1985’te ise 44,2 milyon tona çıkmıştır. Et ve et ürünleri 1970’de 165 bin tonken 1980’de 82 bin, 1985’te ise 857 bin tona çıkmıştır. Sovyetler Birliği böylece gıda konusunda kendine yeterliliğini yitirerek, neticede petro-dolar akışına bağımlı hale geldi. 1986 yılında petrol fiyatlarında yaşanan keskin düşüş, 28 dolardan 14’a, büyük şehirlere gıda arzında sert bir krize yol açtı.

Perestroyka’nın dönüm noktalarından biri de 1988’de kabul edilen Kooperatif Yasası oldu. Bu yasa SSCB’de özel girişimciliğin varlığına olanak verdi. Kooperatifler kural olarak devlet işletmelerinin bünyesinde kurulurdu (tüm kooperatiflerin 4/5’i böyleydi). Devlet işletmeleri ürünlerini sabit fiyattan satmak zorundaydılar. Kooperatifler bu yasayı es geçerek fabrikaların ürünlerini istedikleri fiyattan satabilirlerdi. 1991 yılında kooperatiflerde yaklaşık 6 milyon kişi istihdam edilmişti. Kooperatifler, ilerde mali imparatorluklar haline gelecek olan bir sermaye birikimini oluşturmaya başladılar.

Gelecekteki oligarklardan bazılarının kısa biyografileri şöyledir:

“Abramoviç. Kariyerine işçi olarak başladı (1987-1989 yılları arasında SU-122 tresta ‘Mosspetsmontaj’), 1980’li yılların sonunda resmi aktivitesi polimer malzemeden oyuncak üretmek olan ‘Uyut’ adlı kooperatifi satın aldı.

“Usmanov: 1987 yılında Ramenskiy’de ‘Agropalast’ adlı kooperatifi kurdu, bu kooperatif, Moskova Oblastı’ndaki Ramenskogo zavoda adlı plastik fabrikasına, plastik poşet üretiyordu, ayrıca 1993 yılına kadar tütün ürünleriyle de ilgilendi.

“Fridman: 1988 yılında, pencere temizliği konusunda faaliyet gösteren bir kooperatif olan ‘Kuryer’i kurdu. 1989 yılında M.V. Alfimoviç (soyadını şirkete verilmiştir), G.B. Hanom ve A.V. Kuzmiçyov ile birlikte fotoğrafçılık ürünleri, bilgisayar ve kopyalama (fotokopi vb.) cihazı satışı yapan ‘Alfa-foto’ adlı şirketi kurup, yönettiler.

“Gusinskiy: 1986 yılında arkadaşı Boris Hait’le birlikte bakır bilezikten, çeşitli kadın takılarına ve metal garajlara kadar üretim yapan ‘Metall’ adlı kooperatifi kurdular.” Gusinskiy 1988 yılında mali ve hukuki danışmanlıkla ilgilenen, çoğunlukla yabancı müşterileri için politik analizler yapan ‘İnfeks’ adlı kooperatifi kurdu.

SSCB’de sermaye yoğunlaşmasının yaşandığı bir başka yapı ise NTTM- Gençlik Bilimsel ve Teknik Yaratıcılık Merkezleridir. Bu organizasyonlar VLKSM (Leninist Komünist Gençlik Birlikleri) himayesinde ortaya çıktılar. Bu organizasyonlar gençlere ekonomik inisiyatif tanımak gibi güzel bir slogan altında kurulmuşlardı, fakat faaliyetlerinin özünü ithal mallarla ticaret yapmak, video, ses ekipmanlarının ve bilgisayarların şişirilmiş fiyatlardan alım satımı oluşturuyordu. Fakat bu merkezlerin daha önemli işlevi girişimlerin ve ar-ge (bilimsel- araştırma enstitülerinin) araçlarını paraya çevirmekti. Fabrikaların devlete bağlı olmasından kaynaklı olarak bunu kendi başlarına yapamamaları sebebiyle, bu gençlik merkezleri üzerinden sipariş isteme kisvesi altında yapıldı.

Merkez yöneticilerinin zenginleşmesinin bir başka biçimi de devlet tarafından sağlanan dolar kredileriydi. SSCB’de resmi dolar kuruyla, karaborsa arasında ciddi farklılık vardı. Bu merkezler resmi kur üzerinden kredi alıp, ticari fiyattan dolar satarak büyük bir kazanç elde ettiler. Böylece 1988 yılında NTTM’nin ticaret ve aracılık operasyonlarının toplam cirosu 80 milyon rubleye ulaştı. Bu merkezler gelir vergisinden ve yurt dışından ithal ettikleri mallarda gümrük vergisinden muaftı. 1990 yılında ülkede 1 milyon insanı birleştiren, 600 NTTM merkezi faalken, 17 bin de gençlik kooperatifi bulunmaktaydı.

Araştırmacı O. Krıştanovskaya şöyle yazmaktadır: “Üst düzey Sovyet bürokrasisinin çocukluğunu temsil eden,  ‘Komsomol ekonomisi’ Rus burjuvazisinin filizlenmesini besleyen bir toprak haline geldi”. Kot pantolon ticareti, cam temizliği gibi küçük işlerle başlayan bu adamlar ilerde devasa oligarklara mı dönüştü? Cevap oldukça basit. Hayatlarında mucizevi bir olay gerçekleşerek, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonrasında ellerine büyük devlet mülkleri geçirme fırsatı yakaladılar. Söz konusu araçları nakde çeviren komsomol liderleri arasında en bilinenleri şunlardı: M. Hodorkovskiy ve V. Surov.

1980’li yıllarda doğmakta olan yeni bir egemen sınıf temelinde, meydana gelen iki ayrı sosyal güçten söz edebiliriz. 1) Gençlik kooperatifleri ve komsomolcular şahsında aşağıdan gelen güç, 2) Üst düzey parti bürokrasisi şahsında yukardan gelen güç. Burada SSCB’nin yıkımını belirleyen kilit noktaya ulaşıyoruz. Bu, iktidarlarını mülkiyete dönüştürmek amacıyla kapitalizmi restore etme, yani parti bürokrasisini dört başı mamur bir burjuvaziye çevirme amacını güden üst düzey Sovyet yönetimidir. SBKP’nin tepesinde farklı fraksiyonlar bulunmaktaydı, ama iktidarı, en kısa zamanda kapitalizmi restore etmeye can atan kesim aldı. Sonuç olarak yukarıda bahsi edilen adımlar atıldı. Devlet İşletmeleri Yasası, Kooperatifler Yasası ve diğer adımlar, Sovyetler Birliği’nin merkezi planlamasını zayıflatarak politik ve ekonomik yıkıma yol açtı.

Makalemizin bu bölümü için toptan bir değerlendirme yapıldığında, kuşku götürmez bir biçimde, kapitalizmin Perestroyka sürecinin başında aktif bir biçimde uyandırılmaya başladığını söyleyebiliriz. Gölge ekonominin güçlenmesi, finansal spekülasyon, çeşitli işletmelerin yabancı ülkelerle ticaret yapmasına izin verilerek dış ticaret üzerinde devlet tekelinin zayıflatılması,  işletmeler üzerinde devlet kontrolünün zayıflatılması… Yukarda sözü edilen kaynaklar gelecekte özelleştirmeler döneminde, geleceğin oligarklarının ihtiyaç duyduğu sermayeyi sağlamıştır. Kapitalizm Sovyet-sonrası dönemde, 1991 yılında, “tesadüf eseri” ortaya çıkmadı. SSCB’de kapitalizmin restorasyonunu amaçlayan bir grup SBKP yöneticisi tarafından bilinçli olarak hazırlandı.

 

2. Şok Tedavisi

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından duruma uygun olarak Sovyet ekonomisinin birleşik yapısının dağılmasının da zamanı gelmişti. Bu yıkım birkaç etapta gerçekleştirildi. Bu süreçte temel rolü “Şok tedavisi” olarak ifade edilen ekonomi politikası oynadı. Bu ekonomik politikanın amacı Sovyet ekonomisini parçalayarak, yıkıntıları üzerinde en kısa sürede bir pazar sistemi kurmaktı. Altını önemle çizmek gerekir ki, yeni iktidar İskandinav ülkelerinden örnek aldığı “Toplum merkezli kapitalizmi” kurma iddiasındayken Sovyet ekonomisinin herhangi bir olumlu yanından faydalanma girişiminde bulunmadı.

Neoliberal ekonomi ekolünün öğüdü gereği Rusya’da “saf kapitalizm” inşa edilmesi uğruna Sovyet tarihî deneyimine tamamen sırt dönüldü. Şok tedavisi aşağıdaki adımlardan oluşmaktaydı:

1) Fiyatların serbestleştirilmesi.

2) Sosyal alandaki devlet harcamalarında keskin bir düşüşe gidilerek ekonomik istikrar sağlanması.

3) Bütün devlet işletmelerinin özelleştirilmesi.

1992 Ocak ayından itibaren toptan satışların %80’ında, perakende satışların ise %90’ında devlet kontrolü ortadan kalkmıştı. Sadece bir ay içerisinde perakende satış fiyatları 3,5 kat arttı. 1992’de devlet harcamaları GSYİH’nın %38,7’lik bölümünü oluştururken, bu rakam 1991’de %47,9 oranındaydı. 1995’e kadar Rusya’da devlet harcamalarının GSYİH içindeki payı, neoliberal ekonomik modele uygun olarak, dönemin ABD’sinde olduğu gibi %35 oranına gelmişti.

Fiyatların serbestleştirilmesi ve devlet harcamalarının kısılmasıyla birlikte, iktidar için en önemli amaçlardan biri de devlete ait işletmelerin özelleştirilmesiydi. Özelleştirmeler planlı bir karaktere sahip değildi, ancak hileli işlemlerle çok kısa bir süre içerisinde gerçekleştirildi. Bu, her şeyden önce politik sebeplerle oldu. Yeni iktidarın omurgası olarak büyük özel mülk sahibi bir grup oluşturmak ve SSCB’nin yekpare bir nitelik taşıyan ekonomik yapısını parçalayarak, Rusya’da kapitalizmi, herhangi bir şekilde geri dönüşü olmayan bir olgu haline getirmek. Hisselerin kitlesel bir şekilde dağıtılması neticesinde 1994 ortasına gelindiğinde devlete ve belediyelere ait tüm işletmelerin 2/3’ü özelleştirilmişti. IMF gereklilikleri altında uygulanan reformlar GSYİH’da %42’lik bir düşüşe yol açarken, sanayi üretiminde 1988 yılında yaşanan zirveye kıyasla %56’lık bir düşüşe yol açtı. Ekonomist S.V. Simirnov’a göre, 1994 yılında Rusya ekonomisi, 1962 yılındaki RSFSC dönemindeki seviyesine geri düşmüştü. Rusya ancak 1998’de RSFSC’nin 1974 yılındaki seviyesine ulaşabildi. Bunun, savaş dönemleri dışında, modern tarihin en büyük ekonomik düşüşü olduğuna dikkat etmek gerekir. Büyük Buhran döneminde bile ABD’nin GSYİH’sı %30 oranında bir düşüş yaşamıştı.

1990 yılı sonlarına kıyasla 1995 yılına gelindiğinde perakende satış fiyatları 3668 kat artmıştı, ortalama reel ücret ise 1990 yılına kıyasla %48’e kadar düşmüştü. Sadece resmi istatistiklere bakıldığında 1990’da 64 olan erkeklerin ortalama yaşam süresi, 1995 yılında 58’e kadar düşerken, kadınlarınki ise 74’ten 71,5’e gerilemiştir. Rusya’da kapitalizmin ortaya çıkışı kitlelerde büyük bir yoksulluğa yol açarken, sanayi üretiminde de büyük bir düşüşe neden oldu. Milyonlarca insan kendini sokağa atılmış halde buldu. Birçok insan kendi bahçelerinde çalışarak doğal ekonomiyle hayatta kalmaya çalıştılar. Yeltsin rejimi, potansiyel bir sosyal hoşnutsuzluğun kaynağı olarak gördüğü işçi sınıfını bilinçli bir şekilde, imha ve deklase etti. Yüzlerce fabrikanın kapatılması geniş kitlelerin lümpenleşmesine yol açtı, onları suça ya da sosyal çöküşe itti. İşçi sınıfının lümpenleştirilmesi 90’lı yıllar boyunca, sosyalist hareketin sosyal tabanını yok etmek için burjuva rejimin bilinçli bir politikasıydı. İşçilerin yaşam şartlarında keskin bir düşüşün olduğu koşullarda, birçok işçi kitlesel eylemler yerine, “oportünistçe davranarak” (ifade R. Dzarasov’a ait), üretimde hırsızlık, özel müşteriler için yasadışı çalışma vb. bireysel olarak hayatta kalmaya çalışıyordu.

 

3. Rusya’da Egemen Sınıfın Oluşumu

1990 yılların başında özel işletmeler, işletmeler arası kaynakların değişimi sayesinde ve daha da önemlisi Sovyet kaynaklarını dünya pazarına satma imkânı bularak, büyük ve önemli imkânlar elde ettiler. SSCB’de dış ticaret üzerindeki devlet tekelinin tasfiyesi Rusya burjuvazisinin oluşumunda en önemli aşamayı ifade etmektedir. Bütün mesele, devletin üretimin büyümesini teşvik etmek için Sovyet hammaddelerinin fiyatlarını Birlik içindeki ülkeler için oldukça düşük fiyatlarda tutmasıydı. Kooperatifler ticaret yapma imkânı bulduklarında Sovyet hammaddelerini, dünya pazarında, Birlik içinde sattıklarından çok daha yüksek fiyatlara sattılar. Bu basit operasyonun neticesinde, ham maddelerin iç pazarla dünya pazarı arasındaki fiyat farklılığından kaynaklı büyük kazançlar elde ettiler. Bu sayede Rusya burjuvazisinin sermaye birikimi gerçekleştirilmiş oluyordu.

Mali dolandırıcılıklar ve hammadde satışından elde edilen sermaye neticesinde, birkaç yıl içinde gelecekteki oligarkların başında yer aldığı özel bankalar ağı kuruldu. En büyük bankalar arasında: Alfa-Grup, Grup “MOST”, ONEKSİM Bank, Bank Stoliçnıy, İnkombank vardı. 1995 yılına kadar bu bankalar büyük sanayi kuruluşlarına sahip değillerdi. “ALİSA” Ticaret Borsasının kurucusu G. Sterilov üzüntüyle şunları söylüyordu: “Tıpkı SOVDEP’de (Vekiller Sovyeti) olduğu gibi, üretimin içinde de iktidarın kolları var. Henüz onu kimse ele geçiremedi, bunun için yeterli gücümüz yok. Fakat bu güce ulaşacağız!”. Ne yazık ki verdiği söz gerçek oldu.

Burada, Sovyetlerden kalma malların, ihaleye çıkarıldığı önemli bir tarih olan 1995’e varıyoruz. Bu ihaleler devlet teminatında bulunan hisselerin devrinde kredi sunuyordu. İhaleler için gerekli resmi zemin 31 Ağustos 1995 tarihli “Federal mülkiyette tutulan hisselerin 1995 yılında devir işlemi hakkındaki” başkanlık kararnamesi oldu. Hisseler “Surgutneftegaza”, “Sibnefti”, SİDANKO, YUKOSa, “Nornikelya”, “Meçela”, NLMZ ve diğerlerine peşkeş çekilmiştir.

Uzmanlar, federal mülkiyet altında bulunan malların devri için alınan kredilerin miktarının, o dönem Rusya Maliye Bakanlığı’nca yayımlanan federal bütçenin geçici serbest döviz kaynaklarının toplamına eşit olduğunu belirtmiştir. Bu kaynakların daha sonra ihalelerde kazananlara dağıtılmış olduğunun altını çizmek gerekir. İhalelerde oligarşi imparatorlukların incisi haline gelen devasa petrol, gaz işletmeleri ve diğer işletmeler düşük fiyatlar üzerinden özelleştirildi. Altı ihale ile en karlı işletmelerin hisseleri 1867 milyon dolara “satıldı”.  Sadece 1,5 yıl sonra bu hisselerin değerleri 39,713 milyon dolardı.

Devasa hammadde işletmelerinin banka sermayesiyle özelleştirilmesi neticesinde, Berezovski’nin adlandırmasıyla “semibankirişna” (yedi bankacılar) adıyla anılacak olan mali-oligarşi niteliğinde 7 grup ortaya çıktı.

  1. Boris Berezovskiy- LogoVAZ
  2. Mihail Hodorkovskiy- Menatep
  3. Alfa-Grup
  4. Grup “MOST”
  5. Vladimir Potanin- ONEKSİM-bank
  6. Aleksandr Smolenskiy- SBS-Agro (Bank Stolıçnıy)
  7. Vladimir Vinogradov- İnkombank.

Yukarıda sözü edilen Oligarklar Klanı ekonomiyi 90’lı yıllarda kendi aralarında paylaştılar ve gerçek iktidar gücünü ellerinde topladılar. 90’lı yıllarda Rusya ekonomisinde, endüstriyel üretimdeki düşüşün arka planında, yeniden bir mülk paylaşımı yapıldı. Verili koşullarda ortaya çıkan sosyal protestolar birkaç sebeple etkin siyasal biçimlere dönüşemediler. ‘90’larda Sovyetlerin yarattığı sosyal düzenin hızla yıkılması neticesinde geniş kitlelerde bir lümpenleşme ortaya çıktı. Oligarkların elinde bulunan medya araçları, proletaryanın kendi sınıf çıkarlarını kavramasını kolayca engelledi. Vatandaşlık ve ekonomik haklarını koruma geleneğini yitiren nüfus, devleti Paternalist bir tarzda algılamaya devam etti, bu da onları örgütlü bir mücadele yürütme durumundan yoksun bıraktı.

Geçiş sürecinde sanayi proletaryasının sayısındaki ciddi düşüş, sosyalist hareketin sosyal tabanına büyük bir darbe vurarak, derin bir kriz içine sokarak, burjuva sisteme eğilim göstermesine neden oldu. 1991-1995 döneminde bağımsız sol muhalefet iktidar için ciddi bir tehdit oluştursa da, 1996 başkanlık seçimlerinin ardından RFKP şahsında solun ılımlı kanatları oligarşik rejimin oyununun kurallarını kabul etti ve “majestelerinin muhalefetine” dönüştü. Küçük sol partiler ve gruplar demoralize olarak kendilerini politik yaşamın dışında buldular.

 

4. 2000’li Yıllarda Rusya Kapitalizminin İstikrar Arayışları

1990’lı yıllarda henüz tamamen yapılandırılmış sınıflar olmamakla birlikte oligarklar, memurlar, sosyal ve ahlaki çöküntü yaşayan sıradan insanlar vardı. B. Kagarlitskiy haklı olarak Yeltsin rejimini şu şekilde karakterize ediyordu: “Yeltsin iktidarı, lümpen burjuvazi, komprador finans kapital, oligarklar ve yozlaşmış bürokrasinin, bir çeşit istikrarsız ‘klikler koalisyonunun’ kusursuz bir ifadesi oldu. Burada istikrarlı çıkarlar yoktur, bu sebeple herhangi bir uzlaşmazlık çatışmaya dönüşerek, dünün dostlarını bugünün kanlı bıçaklı düşmanlarına dönüştürebilirdi. Böyle bir iktidarın varlığını sürdürmesine olanak sağlayan şey, toplumun sosyal dağınıklığıdır. Bu nedenle periyodik olarak, istikrarsız bir güç dengesine sahip olan güçleri kontrol altında tutmak için, iktidarın kendisi kimi krizler kışkırtıyordu”.

Rus ekonomisinin bozulmasının mantığı; otorite sahibi en büyük mülk sahiplerinin devlet mülkiyetindeki malların özelleştirilmesine meşruluk kazandırmak ve devletin rolünü güçlendirme kanalıyla, kapitalizme istikrar sağlama gerekliliğinin bilincine varmalarıydı. Bu kararın hayata geçirilmesinin en önemli teşviki 1998 yılında, oligarkların Hazine bonolarının alımında finansal spekülasyonlarını sürdürmekten mahrum bırakan, temerrüt olmuştu. En büyük finansal-sanayi gruplarının merkezinde daha çok, 90’lı yıllar boyunca finansal spekülasyonlarla ilgilenen bankalar vardı. Ağustos temerrütü finans sektörünü ciddi biçimde etkilemiş, birçok bankanın iflasına yol açmıştı. V. Vinogradov’un İnkombank’ı, A. Smolenskiy’nin Stolıçnıy Bank’ı iflas etmişti. 1999 yılında Kremlin’de hükümet devretme prosedürü, Yeni Rusya’nın en önemli tarihsel dönemeçlerinden biridir. Gerçekte bu prosedür sadece formaliteden ibaret değildi, arkasında politik sistemde yeni güçlerin şekillenmesi vardı. Rusya kapitalizmi 1990’lı yıllarda , ordu ve özel kuvvetler gibi zor kurumlarının da dâhil olduğu, tüm devlet yapısının yıkım dalgası üzerinde şekillendi.

Üretim araçları ve pazarın yeniden paylaşımı suç oranlarında ve ulusal ayrılıkçılık konusunda keskin bir yükselişe yol açmıştır. Kremlin’in 1. Çeçen savaşındaki yenilgisinden itibaren, Çeçen Meselesi Rusya iktidarı için kilit problem haline geldi. Ayrı ayrı oligarklar tarafından teşvik edilen, yükselen ayrılıkçılık, ortaya çıkan bir sınıf olarak oligarkların pazarlarını ve rezervlerini kaybetmekle tehdit eder hale geldi. Çeçen meselesini çözmek uğruna oligark klanları orduyu ve özel kuvvetleri güçlendirmek zorunda kaldılar. Askeri organların güçlenmesi neticesinde, sivil ve askeri bürokrasi verili rollerini değiştirmeye çalışarak, oligarkların kör birer aracı olmaktan, yönetici sınıfın ortaklığına terfi etmek istedi. 1990’lı yılların kriz durumunda oligarklar devlet bürokrasisi ve Silovikler’in (1990’lı yıllarda yaygın olarak kullanım alanına giren bu kavram, rus istihbaratı ve silahlı kuvvetlerden gelen gayrı resmi topluluğu ifade etmektedir) bir kısmına ödün vererek uzlaşmak zorunda kaldı. Böylece 90’lı yılların sonunda Rus egemen sınıfı oligarklar ve yüksek bürokrasi olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı.

Putin’in iktidara gelmesi Kremlin’in oligark klanlarla ilişkisinde bir değişiklik anlamına geliyordu. Sivil bürokrasi ve Silovikler artık semibankirişna’nın kurallarına göre oynamak istemiyorlardı, sonuçta Kremlin bir oligark klanıyla (Potanin, Abramoviç) daha güçlü olan diğerlerine (Berezovskiy, Husinskiy) karşı bir ittifaka gitti. 2000’li yılların başında bu bağlamda paralel iki süreç vardır: Bürokrasinin burjuvalaşması ve oligarkların bir kısmının bürokratlaşması. 1990’larda oligarklar üst düzeyde devlet kademelerine geldiler (1996 yılında, V. Potanin başbakan yardımcısı olurken, B. Berezovskiy ise Güvenlik Konseyi Sekreter Yardımcısı olmuştu), fakat bu dönemde, oligarklar bunu sadece kendi dar çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandılar. Berezovskiy bir röportajında şöyle demekteydi: “Anatoliy Çubays’ı işe biz aldık. Seçim kampanyasına büyük yatırım yaptık. Yeltsin’in zaferini sağladık ve şimdi zaferimizin meyvelerini toplayabiliriz

Putin döneminde burjuvazinin genel sınıf çıkarları giderek hakim olmaya başladı. Yeni güçlerin politik uzlaşması 19 büyük şirketin, 20 Temmuz 2000’de Putin’le görüşmesinde gerçekleşti. Toplantı gayrı resmi bir anlaşma olan 28 Temmuz Paktı’nın imzalanmasıyla sonuçlandı: 1) Oligarklar artık devlet görevlilerine rüşvet vererek, kendi çıkarlarını korumak için, doğrudan lobi faaliyetinde bulunmayacaklardı. 2) Oligarkların artık tek başlarına doğrudan Kremlin’e başvurmalarına gerek kalmıyor, ekonomik politikaların ortak bir şekilde tartışıldığı kalıcı platformlar oluşturuluyordu. 3) Devlet, oligarkların vergiden kaçmak için hileli yollara başvurmamaları karşılığında, artan oranlı vergiyi kaldıracaktı. 4) Kremlin özelleştirmeler sonucunda oluşan durumun süreceğini garanti ediyordu. Sağlanan uzlaşmaya rağmen, devlet görevlilerinin büyük miktarlı ticari işlemlere sürekli müdahalede bulunarak, mülkiyetlerinin kaynaklarından biri özelleştirmeler olan oligarkların mülkiyet haklarının aşınmasına yol açtı.  Devletin güçlenen rolü ve YUKOS’un kamulaştırılması, oligarkların ellerindeki mülkiyetlerini korunması konusundan yeniden alevli tartışmalar çıkmasına sebep oldu.

Rusya kapitalizminin istikrarlı bir hale gelmesi bir devlet işletmeleri ağı oluşmasını sağladı. Bu sürecin özünde yatan şudur: Büyük burjuvazi işini başarıyla sürdürmek için, bürokrasi ile resmi olmayan bir iletişim ağı kurarak, varlıklarının ve kârlarının bir kısmını onunla paylaşmak zorunda kalıyor. Böylece oligarkların özel mülkiyeti istikrar elde etmiş oluyor. 2007’de şu devlet işletmeleri kurulmuştu: Bank Razvitiya, Olimpstroy, Fond, Konut ve Kamu Hizmetleri Fonu, Osnano, Rosatom ve Rosteknologiy. Bu şirketlere 35 milyar doları bütçeden olmak üzere, 80 milyar dolar değerinde varlık aktarıldı. Dzarasov devlet işletmelerinin kurulması sürecini haklı olarak “Sözde millîleştirme” olarak adlandırmıştır, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar kisvesi altında kurulan devasa sözde devlet işletmeleri, Rusya Federasyonu Hükümetinin yargı yetkisi ve Rusya Bütçe Kanunundan türemişlerdir. Devlet işletmeleri, üst düzey kremlin yetkililerin de dâhil olduğu, denetleme kurulu tarafından kontrol ediliyordu.

 

5. “Hammadde Süper Gücü”

Putin’in “Rus Ekonomisinin Gelişim Stratejisinde Madenlerin Rolü” adlı makalesinde öne sürdüğü tezinde özetlenmiş olan esas noktaya baktığımızda mesele daha anlaşılır olacaktır.  Putin, bu makalede, Rusya’nın sosyo-ekonomik gelişim vektörüne dair kendi görüşlerini ifade etmektedir. Putin’in bakış açısına göre Rusya, dünya pazarına büyük çapta madeni hammadde sağlayacak Periferik Hammadde Ekonomisini kurabilmek için, devasa doğal kaynaklarından yararlanmalıdır. 90’lı yıllarda oligark klanları arasındaki dövüş dört başı mamur bir hammadde ekonomisinin inşasını engelledi. Putin ekstraktif sanayiinde, devlet iltimasları yardımıyla dünya hammadde pazarında rekabet edebilecek, güçlü finansal-sanayi işletmeleri kurmayı önermektedir. Putin’in makalesinden çıkarılacak sonuç oldukça nettir: Görünüşe göre, Rusya ekonomisi 21. yy’da, en azından ilk yarısında,  hammadde yönelimini koruyacaktır. Rusya’daki maden rezervlerinin potansiyel değeri göz önüne alındığında, madeni-hammadde rezervlerini, Rusya’nın sürdürülebilir kalkınmasını sürdürmesinin temeli olarak görmemize izin veriyor. Rusya’nın devasa bir doğal kaynak potansiyeline sahip olması, ona sanayi ülkeleri arasında özel bir yer sağlamaktadır. Kaynak potansiyelinin etkili kullanımı, Rusya’nın dünya pazarına katılımının sürdürülebilirliğinin en önemli ön koşullarından biri olacaktır.

“Hammadde Süper Gücü” modeli, Rus ekonomisinin yükselme dalgası üzerinde gerçekleşti. Bu büyüme esas olarak petrol fiyatlarındaki artışın bir sonucuydu: Ocak 1999’da petrolün varil fiyatı 11 dolarken, 2000 yılında 25 dolar 2001 yılında 26 dolar, 20002 yılında 20 dolar, 2003 yılında 31 dolar, 2005 yılında 44 dolar, 2006 yılında 64 dolar, Temmuz 2008 yılında ise tarihi bir zirveye ulaşarak 134 dolar olmuştur. Verilen resmi rakamlara göre, Rusya’nın GSYİH’sının büyüme rakamları: 2000 yılında %10, 2001 yılında %5,1, 2002 yılında %4,7, 2003 yılında %7,3, 2004 yılında %7,2, 2005 yılında %6,4, 2006 yılında %8,2, 2007 yılında %8,5, 2008 yılında %5,2, 2010 yılında %4,5, 2013 yılında %1,3, 2015 yılında ise %3,7 oranında bir düşüş yaşamıştır.)

Altını önemle çizmek gerekir ki; petro-dolar gelirleri ekonomik yatırımlar yapmak yerine, daha sonra Rezerv Fonu (İhtiyat Akçesi) ve Ulusal Refah Fonuna bölünecek olan, İstikrar Fonuna akıtılmıştır. Döviz ve Amerikan hisse senetlerine yatırılan Rusya rezervleri aslında ülkeye ciddi bir katkı sağlamaktan çok, ABD ekonomisine kazandırmıştır.

Putin’in iktidara gelmesi sadece Rus ekonomisinin hammadde uzmanlığını-etkinliğini yoğunlaştırdı. Rus ihracatında aslan payı halen mineral ürünlere ve metallere düşmektedir. Mineral rezervlerin (petrol, petrol ürünleri ve gaz) Rusya’nın ihracatındaki yüzdesi; 2000 yılında %53,8, 2005 yılında 64,8, 2010 yılında %68,5, 2013 yılında %71,5, 2016 yılında %59,2 olmuştur. Metaller, değerli taşlar ve bunlardan elde edilen ürünlerin yüzdesi ise 2000 yılında %21,7, 2005 yılında %16,8, 2010 yılında %12,7, 2013 yılında %10,5, 2016 yılında ise 13,3 olmuştur. Makine ve ekipmanların ihracattaki payı ise 2000’lerin ilk on yıl boyunca düzenli olarak düşmüştür: 2000 yılında %8,8, 2005 yılında %5,6, 2010 yılında %5,4, 2013 yılında %5,5, 2016 yılında %8,5. Karşılaştırma yapmak için SSCB’nin dış ticaret rakamlarına değinmek faydalı olacaktır. 1985 yılında makine ve diğer ekipmanların ihracatı toplam ihracatın %15’ini, yakıt ve elektrik enerjisi %47,3’ünü, metaller ise %8,4’ünü oluşturmaktaydı. İthalatta ise; makine ve ekipmanlar %40,7, gıda ve gıda üretimi için hammaddeler %17,1 pay sahibiydi. Böylece Rusya’nın 2000’li yıllarda yarı periferik bir hammadde ekonomisi olarak dünya kapitalist sistemine entegre olduğunu görmekteyiz.

2000’li yılların başında Yeltsin döneminin aksine, bürokrasi ve oligarkların kaynaşması temelinde büyük sermayenin gelişimini gözlemleyebiliriz. Rus devletinin, Putin şahsında, yeni koşullar altında, elitlerin ortak sınıf çıkarlarını gerçekleştirmek için, farklı oligark guruplar arasındaki çatışmalarda arabulucu rolü oynaması gerekiyordu. Putin 1999 yılındaki bir makalesinde şunları yazmaktaydı: “Devlet, doğal, özellikle de mineral kaynakların kimin mülkiyetinde olduğundan bağımsız olarak, bu kaynakların kullanım gelişimini düzenleme hakkına sahiptir. Bir bütün olarak toplumun ve mülk sahiplerinin çıkarlarına göre hareket etmek ve çıkarları birbiriyle çelişen mülk sahibi şahısların arasındaki uzlaşmaya varmaları için devlet makamlarının yardımına ihtiyaçları vardır.”

Yarı-Periferik bir hammadde ülkesi olarak Rusya’nın rolü ulusal ekonominin gelişiminde ciddi orantısızlıklara sebep olmuştur. Sberbank’ın 2011 yılındaki, imalat endüstrisinin modernizasyonu hakkındaki raporu, 698 işletmenin yöneticileriyle yapılmış olan anket verilerini içermektedir. “İşletmeniz en son ne zaman kapsamlı bir modernizasyondan geçirildi?” sorusuna yöneticilerden %30’u herhangi bir cevap veremezken, %26’sı beş yıldan az (2011 yılı baz alınarak),  %11,5’i 6-10 yıl önce, %4,2’si 11-15 yıl önce, %7,1’i 15-20 yıl önce, %10’u 21-30 yıl önce, %11’i ise 30 yıl önce cevabını vermişlerdir. Raporda ayrıca 1991-2000 yılları arasında işletmelerin sadece %16’sında modernizasyon işlemi yapıldığı (sorulara cevap veren yöneticilerin işletmeleri göz önüne alındığında), 2001’den 2005’e kadar modernizasyon geçirmiş işletmelerin payı %16’ya eşittir. 2000-2008 yılları arasında ise, ankete katılan işletmelerden yarısından fazlasının kendi işletmelerinde teknoloji yatırımları için pay ayırmadığı görülmektedir. Sanayi işletmelerinde kalifikasyonu düşük yönetici kadrolar ve iç pazardaki efektif talebin cılızlığı, işletmelerden çoğunun stratejik bir kalkınma planının yapılamamasına neden olmaktadır. Ankete katılan işletme yöneticilerinden %33’ü esasta herhangi bir plana sahip değiller. İşletmelerden %11,5’inin bu planı 2008 ekonomik krizinden önce kabul edilmiştir. Bir plana sahip olan işletmelerin %55’inin, planlama ufku 1-3 yıl ile sınırlıdır.

 

6. Rusya Proletaryası

İmalat sanayiiyle ilgili alanlarda en aktif gelişme ithalatla bağlantılı alanlarda gerçekleşmiştir. (Kimya Endüstrisi, Petrokimya, demir ve diğer metaller [metalurji]). En yüksek ar-ge yatırımları özellikle bu sektörlere yapılmıştır. Asgari bir gelişme planına sahip olan bu kuruluşlar en yüksek genç işgücü akınına sahiptirler. Egemen sınıfın hammadde ihracatına oryantasyonu iç pazara bağlı, sanayi üretiminde devam etmekte olan sanayisizleşme sürecine yol açmıştır. Bu sanayisizleşme sürecinde en büyük darbeyi yoğun bilim ve yüksek teknoloji gerektiren üretim alanları yaşadı. 2016 yılında makine sanayinde üretim, 1991 yılına kıyasla ancak %45,7 seviyesinde kalmıştır. Makine sanayiinde istihdam edilen çalışanların yıllık ortalama sayısı 2000 yılında 2,081,000 iken, düzenli bir şekilde azalarak,  2016 yılında 682 bin kişiye düşmüştür. Elektronik sektöründeki veriler durumu çok daha iyi yansımaktadır: 2016 yılında üretim endeksi 1991 yılına kıyasla %119 olmuştur. Bu sektörde çalışanların da yıllık ortalama sayısı da düşmektedir: 2000 yılında bu sayı 1,034,000 kişiyken, 2016’da 751 bin kişiye düşmüştür. Taşıt ve ekipman üretimi: 2016’daki üretim endeksi 1991 yılına kıyasla %66 seviyesinde kalmıştır. Bu sektörde de ortalama yıllık çalışan sayısı 2000 yılında 1,408,000 kişiyken, 2016’da 943 bin kişiye gerilemiştir.

İstihdam yapısındaki değişikliklerin dinamiklerini yansıtan resmi istatistiklere baktığımızda, yıllar içinde imalat sanayinde, yani sanayi proletaryasındaki azalma görülecektir: 2000 yılında 12 milyon 297 bin kişi, 2005 yılında 11 milyon 506 bin kişi, 2009 yılında 10 milyon 378 bin kişi, 2016 yılında 9 milyon 805 bin. 16 yıl içinde Rusya’da sanayi proletaryasının 2,5 milyon kişi küçüldüğü görülmektedir. Tarımsal üretimde çalışan yıllık ortalama insan sayısı 2000 yılında 8 milyon 996 bin kişiyken 2016 yılında 6 milyon 286 bin kişiye kadar düşmüştür. Bununla birlikte inşaatta istihdam edilen kişi sayısında bir artış yaşandığı görülmektedir:  2000 yılında bu sayı 4 milyon 325 bin kişiyken, 2009 yılında 5 milyon 287 bin, 2016 yılına 5 milyon 535 bin; toptan ve perakende ticaret, nakliye araçlarının, motosikletlerin, ev eşyaları ve kişisel eşyaların tamirinde: 2000 yılında 8 milyon 806 bin kişi çalışırken, bu sayı 2009’da 11 milyon 997 bin, 2016 yılında 13 milyon 38 bin olmuştur. Kamu yönetimi, askeri güvenlik ve sosyal sigortalarda: 2000 yılında 3 milyon 98 bin kişi çalışırken, bu sayı 2009 yılında 3 milyon 785 bin kişiye, 2016 yılında ise 3 milyon 678 bin kişiye düşmüştür. Finansal işlerde çalışan sayısı: 2000 yılında 657 bin iken, 2008’de 1 milyon 97 bin, 2016 yılında ise 1 milyon 250 bine çıkmıştır. Verilen istatistiklere bakıldığında; Rusya’da 21. yüzyılın ilk yirmi yılında sanayi proletaryasının sayısında, inşaat ve ticaret sektörlerinin lehine bir azalma yaşanmıştır. Aynı zamanda toplam iş gücü sayısında da bir artış yaşandığı görülmektedir.

Rusya işçi sınıfının önemli yönlerinden biri de yaş ortalamasıdır. Tüm ekonomik sektörlerle imalat sanayiini kıyaslarsak; 2016 yılında imalat sanayinde çalışanların yaş ortalaması 41 iken, tüm sektörlerdeki genel yaş ortalaması 40,7’dir. İmalat sanayinde 2010 yılında 10,5 milyon işçiden yaklaşık 4 milyonu son işyerinde 10 yıldan fazla çalışmıştır. Bu gösterge diğer sektörlerin hiçbirinde yoktur. Sberbank makroekonomi araştırma merkezi 2012 yılında farklı bölgelerden gelen 502 sanayi işletmesinin yöneticileriyle bir anket yapmıştır. Bu ankette en ciddi problem olarak genç işçi açığı olduğu görülmüştür. Makine sanayinde 40 yaşının üstünde kalifiye işçilerin oranı %71, elektrik sanayiinde 40 yaşının üstündeki kalifiye işçilerin oranı %68, Hafif sanayide 40 yaşın üstündeki kalifiye işçilerin oranı %58 olarak belirlenmiştir. Raporun yazarları modernize edilmiş işletmelerle (10 yıldan kısa süre önce), eski sistemle üretim yapan işletmeler arasında, yaş ortalamasındaki farklılığı da tespit etmişlerdir. Genç işçiler öncelikli olarak yeni işletmelere yönelirken, eski fabrikalara yönelimlerinin çok düşük olduğu görülmektedir. Anketten çıkan sonuca göre genç işgücünün büyük çoğunluğu metalurji, kimya ve petro-kimya işletmelerine doğru akmaktadır.

Verili istatistiklerden hangi sonuçlar çıkarılabilir? Rusya’da enerji kaynaklarının ihracatına dayalı yarı-periferik kapitalizm modeli 2000’li yıllarda inşasını tamamladı. Putin iktidarı boyunca Rusya, Sovyet enerji ve sanayi alt yapısını kullanarak herhangi bir teknolojik atılım göstermedi. Rus ekonomisinin hammadde bağımlılığının güçlenmesi, imalat sanayiinde çalışanların sayısını önemli ölçüde azaltmış (yaklaşık 2,5 milyon) inşaat, ticaret ve hizmet sektöründe önemli bir büyüme yaşanmıştır.

 

7. Sonuç

Sovyet sonrası Rusya’nın ekonomik modeli birkaç sebeple sosyalist hareketin güçsüzlüğünün belirleyicisi olmaktadır.

1) 1990’lı yıllarda sanayi üretiminde ciddi bir düşüş oldu, 2000’lerdeyse sadece dünya pazarına uyum amaçlı bazı sektörlerde sınırlı bir restorasyona gidildi. 90’lı yıllardan bu yana, birinci ve ikinci dünyanın (merkez ve yerı-periferik) ülkelerde sosyalist hareketin temel toplumsal tabanını oluşturan sanayi proletaryasının sayısı düşmektedir.

2) Büyük burjuvazi, bürokrasi ve Siloviklerden oluşan egemen sınıf, Rusya’nın sanayi gelişimiyle ilgilenmeyerek ve hammaddeye dayalı yarı-periferi ekonomik modelini kullanmayı sürdürmektedir.

3) 2000’li yılların başlarında büyük iş çevreleri ve bürokrasi arasında gerçekleşen entegrasyon, egemen sınıf içerisindeki birliği sağlamlaştırarak örgütlü davranmalarını sağlayan kurumsal yapıların kurulmasına yol açmıştır.

4) Rusya’da, tarımsal periferik ülkelerde devrimci hareketin önemli bir sosyal desteği olan, küçük toprak mülkiyeti çevresinde, bir sınıf olarak köylülük yoktur,

5) Hizmet ve ticaret sektöründeki proleterlerin örgütlenmesi, işyerlerinin parçacılığı ve tek bir iş yerinde çalışanların sayısının az olması gözönünde bulundurulduğunda,  sanayi proletaryasına kıyasla oldukça zordur

6) Rusya proletaryasının yaş ortalaması 40’ın üzerinde ve bu ortalama sanayi sektöründe 45’e ulaşmaktadır. Sanayi işçilerinin önemli bir bölümü 90’lı yılların derin kriz ve sol hareketinin yenilgi döneminde yetişmiştir (kalifiye hale gelmiştir). Rus proletaryası sendikal örgütlenme ve öz örgütlenme geleneğinden ve yeteneğinden yoksundur, sanayi proletaryasının sayısal olarak azalması, proletaryanın çekirdek (temel) gücü olarak, sanayi işçilerinin rolünün aşınmasına neden olmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin yıkıntıları üzerinde ortaya çıkan çeşitli sol parti ve örgütler 20. yüzyılın en güçlü devrimci projesinin yıkılmasının tarihsel ataletini yaşadılar. Neoliberal Yeltsin rejimine karşı, hoşnutsuz kitleleri bir araya getirerek yapıcı bir siyasal program ve stratejik bir eylem geliştiremediler. Sol örgütlerin gerilemesinin belirleyici nedeni emekçilerle bağlarını büsbütün yitirmelerinin ardından deklase bir konuma düşmeleriydi. İşçiler kendilerini kaybederek öfkeli kalabalıklardan oluşan bir yığın halini aldılar. Sol cephede, düzen partisi RFKP dışında, herhangi bir sınıfın çıkarlarını temsil etmeyen, kendi dar grup çıkarlarıyla yaşayan, sol bir getto ortaya çıktı. Gettonun temel hedefi, kendi yapısının büyümesidir. Bu fenomen, Rusya’nın hammaddeye dayalı yarı periferik bir ekonomiye dönüşümünün ve dünya çapında kitlesel sol hareketlerin çöküşünün kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Tarihsel deneyim, kitlesel mücadelenin geçici yokluğunda da devrimci hareketin gelişebileceğini göstermiştir. Rusya tarihinde Narodnikler böyle bir tarihsel örnektir. Narodnikler birkaç on yıl boyunca sloganlarının köylüler arasında kitlesel bir karşılık bulmadığı koşullarda kesin bir şekilde Raznoçinets (Genellikle devrimci-demokrat ideoloji yanlısı olan, ayrıcalıklı sınıflardan gelmeyen kafa emekçileri) tabakanın çıkarlarını ifade etmişlerdi. Raznoçinetsler çok farklı koşullardan gelmiş olmalarına rağmen, emekçi sınıflar yararına, adil bir toplum yaratma hedefine ulaşmak arzusuyla birleştiler. Raznoçinetsler önündeki en büyük engel, bir yandan onlara ihtiyaç duyarken, bir yandan da onları düşman olarak gören otokrasiydi. Entelijansiyanın çekirdeğini oluşturan Raznoçinetsler, eski toplumun çelişkileri üzerinde ortaya çıkmışlardır. Ülkede periferik kapitalizmin gelişimi, egemen sınıfın, toplumun büyük çoğunluğunu 1861 yılına kadar sınırsız bir baskı altında ve yarı köle konumunda tuttuğu bir ülke için ileri doğru atılmış büyük bir adımdı. Bununla bağlantılı olarak Rusya 19-20. yüzyılların sınırında, kültürel ve ekonomik olarak bir yükseliş yaşıyordu. Bunun neticesinde ortaya kitlesel devrimci bir hareket çıktı. Narodnikler bu hareketin kuruluşunda aktif bir rol alarak, devrimci mücadele geleneğinin yaratılması, korunması ve onun yeni bir mücadele kuşağına teslim edilmesinde önemli bir rol oynadılar.

1991 yılında periferik kapitalizm, kusurlu Sovyet sistemine kıyasla gözle görülür bir geri düşüşü temsil ediyordu. Bu post-Sovyet dönemde bütün ekonomik ve politik süreçlerde belirgin bir iz bıraktı. Bourbonların restorasyonu 19. yy. ilk çeyreğinde Fransa’nın gelişiminde bir fren olmuştu. Fakat dönüşleri burjuva ilişkilerde bir deformasyona neden olsa da onu tam olarak tasfiye etmedi. Post-Sovyet Rusya’da daha mükemmel bir sosyo-ekonomik sistemin kalıntıları üzerinde, Periferik Kapitalizmin inşa edilmesi gibi emsalsiz bir sürece tanıklık ediyoruz. Tarihte buna benzer başka bir örnek bulmak mümkün değil. Bu yüzden günümüz Rusya’sına Bolşeviklerin ve geçmiş başka politik hareketlerin tarihsel şablonlarını dayatma çabası yararsızdır. Onların hiçbiri, başka bir zamana doğmuş herhangi bir plan gibi, işe yaramayacaktır.

Rusya’daki sosyalist hareketin zayıflığının birçok politik, ekonomik ve kültürel sebebi bulunmaktadır. Fakat biz bu makalede, bizim görüşümüze göre sol hareketin krizinin temel sebebi olarak Rusya kapitalizmini analiz etmeye çalıştık. Bu makale sosyalist hareketin gelecekte yaşayacağı olası gelişime dair bir analiz sunmamaktadır. İçinde yaşadığımız toplumun net bir şekilde anlamak atacağımız ilk adım olmalıdır. Bu anlayış olmadan, bireylerin yetersizliklerini ve ihanetlerini öne sürmeye devam ederiz, böylece belirli ekonomik ve tarihsel olgular yerine, saf bir öznelliği koymuş olacağız.  Hegel şöyle yazmaktadır: “Hiç kimse kendi zamanının üstünden atlayamaz, zamanın ruhu aynı zamanda onun da ruhudur, ama bu ruhun muhtevasını-içeriğini kavramak önemlidir.” Bizim görevimiz de zamanımızın ruhunu anlamak ve pratik çıkarımlarda bulunmaktır.

Maksim Lebskiy, Mart-Haziran 2018.

Biyografi

Rusya Komünist hareketi içinde bir aktivist olan, Tarihçi Maksim Lebskiy 1991 yılında Rusya’nın, Kuzey Kafkasya’da bulunan, Stavropol kentinde dünyaya gelmiştir. Kürt ve Türk devrimci hareketlerine dair iki kitabı ve ondan fazla makalesi bulunmaktadır. Yayımlanmış olan eserlerinin bazıları şunlardır:

  1. Kurdı. Poteryanıye na blijnem Vostoke, Moskova 2016.
  2. Turtsiya- Mir na razlume istorii, Moskova, 2017.
  3. Jizn bez gosudarstva: Revolutsiya V Kurdistane, Moskova, 2017.
  4. The Economy of Rojava, https://mesopotamia.coop/the-economy-of-rojava/
  5. Röportaj: http://isyandan.org/makaleler/turkiye-ve-kurdistan-uzerine-calisan-rus-komunist-maksim-lebski-roportaji/