Lenin, Emperyalizm‘de, mali sermayenin, sanayi sermayesi ile kaynaşarak, ona hâkim hale gelişini, buna bağlı olarak da, bir egemen sınıf fraksiyonu olarak mali oligarşinin yükselişini ortaya koymuştu.1

Lenin’in döneminde, bu hareket, ulusal ekonomiler bünyesinde meydana geliyordu. Alman, İngiliz, Amerikan, Fransız vd. bankaları, ulusal sanayilerini hâkimiyet altına alıyor ve sömürgelerdeki köylü ulusları yağmalıyordu. Sömürge, yarı sömürge ülkelerde sermaye henüz sadece “biçimsel hâkimiyet” kurmuştu2. Ancak, “dünyanın kırları”, 20. yüzyıl sonlarında sanayileştiler. Yeni bir uluslararası işbölümü çerçevesinde, bu ülkelerde, dış pazara (ihracata) yönelik, ucuz işgücü temelinde bir sanayi geliştirildi. Bu yoldan,  mali sermayenin sanayi sermayesi üzerindeki egemenliği de uluslararası düzeyde yeniden biçimlendi. Emperyalist Batı, 19. ve 20. yüzyıllarda ucuz sanayi ürünleri ihraç ettiği köylü uluslara, 20. yüzyılın son çeyreğinde, bizzat sanayi üretimini “ihraç etti”. İşgücünün çok ucuz, doğayı yağmalamanın ve ölçüsüzce kirletmenin serbest olduğu Doğu Asya, Latin Amerika, Kuzey Afrika ülkelerinde sermaye çok daha yüksek kâr oranları elde edebiliyordu.3 Böylece emperyalist mali sermaye, 1974/’75 dünya ekonomik bunalımını, bu krizi köylü uluslara ihraç ederek ve içte örgütlü emeği ezen neoliberal politikalar uygulayarak aştı.

Mali sermayenin sanayi sermayesi üzerindeki egemenliği, 21. yüzyılda, mali sermaye ülkelerinin (ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Japonya) sanayi ülkeleri (Çin, Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Singapur, Endonezya, Güney Afrika, Meksika, Vietnam, Türkiye vd.) üzerindeki egemenliği biçimini aldı.

Her tanımlama, bir sınırlamadır. Burada, ülkeleri kapitalist dünya ekonomisi içindeki rollerine göre sınıflandırıyoruz. Kuşkusuz, halen ABD’de de bir sanayi üretimi vardır; ama ABD’nin sanayi üretimi büyük oranda Çin, Meksika gibi ülkelere kaydırılmıştır. Yine, Çin de büyük bir mali sermayeye sahiptir. Ama bu ülkenin dünya ekonomisi içindeki rolü, küresel sanayi üretiminin ana kaldıracı olmaktır. Japonya, mali sermaye ülkeleri içinde en üretkenidir; ne var ki, üretimi en ileri tekniğe (robotlar vb.) dayandığı için, Japonya da ancak, mali sermayesinin başka ülkelerden aktardığı artıdeğerle ayakta durmaktadır. Bu yüzden de ekonomisi kronik bir durgunluktan yakasını sıyıramamaktadır. Japonya, dünyada kamu borçlarının GSYH’ya oranının en yüksek olduğu ülkedir (%250), borçluluk düzeyi Yunanistan’dan dahi fazladır.

Okur, haklı olarak, Türkiye’nin bu sınıflandırmadaki yerini soracaktır. Türkiye, mali sermaye ülkelerinin sömürüsü altında, ABD ve Avrupa emperyalistlerinin bir mali-ekonomik sömürgesi konumundadır. Her ne kadar, AKP iktidarının 2008 krizini izleyen dönemdeki “ucuz dövize dayalı ithalat” politikası nedeniyle bu vasfı zayıflamış da olsa, yine de bir sanayi ülkesidir. Türkiye’nin 2016’da ihracatı 142.6 milyar $ (bu rakam, Endonezya’nın ihracatına denktir) ihraç ettiği ilk 10 ürünün 8’i sanayi ürünüdür. Bu ihracatın yaklaşık yarısı Avrupa ülkelerine gitmektedir.4 

Mali sermaye ülkeleri, sanayi üretimini bizzat yapmadıkları, üretken faaliyeti başka ülkelere yıktıkları halde; a) para-sermayeyi ellerinde yoğunlaştırdıkları b) en ileri tekniği, özellikle de bilgisayar ve otomasyon teknolojilerini tekellerinde tuttukları c) geniş-ölçekli toptan alıcı konumlarını kullandıkları için, dünya sanayi üretiminden çıkan artıdeğerin aslan payı yine de bu ülkelerin mali sermayelerine düşüyor.

Sanayi ülkeleri ise, kapitalist dünya üretiminin canlı özünü oluşturdukları halde, elde ettikleri artıdeğerin büyük kısmını emperyalist merkez ülkelere kaptıran birer mali-ekonomik sömürge haline gelmişlerdi. (Rusya, Çin ve Hindistan hariç. Fakat bu üç ülke de henüz emperyalist mali sermayenin genel belirlenimi altındadır.)

Mali sermaye ülkelerinden ABD’de 2007’de mali kriz biçimde başlayıp 2008-’09’da küresel bir ekonomik krize dönüşen, 2011’de Avrupa’da ikinci bir krize yol açan sıçrayan mali-ekonomik kriz, on yıldır süren Büyük Durgunluğa dönüştüğünde, sanayi ülkeleri bu krizden o denli etkilenmediler. Özellikle Çin ve Hindistan, bu onyılda, dünya ekonomisinin taşıyıcı kolonları oldular. ABD+Avrupa Birliği’nin dünya hasılasına katkısı 2000 yılında %41’den 2013’te %13’e indi. Çin+Hindistan’ın dünya hasılasına katkısı ise 2000 yılında %24’ten 2013 yılında %41’e çıktı.5 Batı’nın durgunluğuna karşın, sanayi ülkelerinde üretim ateşi hala yanmaya devam ediyordu. Büyük Durgunluk, bu iki ülke grubu arasındaki dengeleri, sanayi ülkeleri lehine kısmen değiştirdi.

Büyük Durgunluk döneminde, Çin, ekonomik ve mali alanda yükselen güç oldu.6 Ekonomik güç, en nihayetinde üretimden geldiği için, bu gelişmeler neticesinde – yavaş da olsa – dünyanın ekonomik ekseninde Doğu’ya doğru bir kayış meydana geldi.

Sanayi üretimi, Sovyetler’in sanayi altyapısını zayıflatan Hruşçov-Brejnev dönemlerinin7 ve bu altyapıyı imha eden Gorbaçov-Yeltsin döneminin ardından dibe vuran ve hala toparlanamayan Rusya, dünya ekonomisinde esasen hammadde (özellikle enerji) tedarikçisi rolünü üstlendiği için, yine de sanayi ülkeleri grubuna dâhildir. Çin’in iktisadi gücünün çok gerisinde kalmakla birlikte8, Rusya da bu dönemde askeri bir güç olarak yükseldi. Önce Gürcistan’da, sonra Ukrayna’da, nihayet Suriye’de ABD’nin askeri gücünü dengeleyebileceğini ve durumu değiştirebileceğini gösterdi. Avrupa’nın Ukrayna krizi bahanesiyle uyguladığı ekonomik yaptırımların Rus ekonomisine derin etkileri ise, bu ülkenin ekonomik zayıflıklarını, kırılganlıklarını sergiledi. Rus Çarlığı’nın yıkılışının yüzüncü yıldönümünde, Rusya, çarlık dönemindekine benzer bir “askeri emperyalist” güç olarak yeniden sahnededir. Rusya’nın küresel siyasette rol oynamaya başlamasında Sovyet döneminden kalan diplomatik birikimin belirleyici bir payı olduğu da mutlaka kaydedilmelidir.

Çin’in ekonomik, Rusya’nın askeri-diplomatik alanlarda son onyılda sergiledikleri gelişme, Amerikan küresel hegemonyasını sorgulamaktadır. Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS grubunun yeni bir emperyalist güç odağı olup olamayacağı gözlemlenmektedir. Bu gruba paralel Şangay İşbirliği Örgütü’nün de birleşik bir askeri-politik blok olarak gelişimi dikkat çekicidir. (BRICS üyelerinden Güney Afrika hariç tümü aynı zamanda ŞİÖ üyesidir.)

Amerikan tekelleri, üretken tözü kendi elleriyle aktardıkları ülkelerin, bunu bir avantaja çeviriyor olmasını rahatsızlıkla izlemektedir. Donald Trump’ın dile getirdiği Amerikan ekonomik milliyetçiliği, genelde sanayi ülkelerine, özelde ise Çin’e karşı Amerikan tekellerinin azami kâr hırsının politik ifadesidir. Trump figürünün siyasette yer edinmesi, kapitalizmin organik bunalımının olduğu kadar, Amerikan hegemonyasının bunalımının da sembolü olmuştur. Seçildiği günden bu yana her ne kadar ekonomik milliyetçilik iddialarının çoğunu gerçekleştiremese de, ABD’nin CEO’su havalarında her görüştüğü devlet başkanına silah satarak Amerikan askeri-sınaî kompleksini canlandırmaya çalışmaktadır. Gerçekte, Trump’ın seçim kampanyasında ilan ettiği politikaların uygulanması (NAFTA, NATO vb. emperyalist uluslararası kurumların dağıtılması, Çin’e gümrük duvarı, Meksika sınırına duvar, Müslüman ülke vatandaşlarına ABD’ye giriş yasağı vb.) ne kapitalizmin küresel bunalımına çare olur, ne de Amerikan hegemonyasını güçlendirir, tam tersi doğrudur.9 

Emperyalist küreselleşme hareketiyle dünyanın dört bir yanına, nerede azami kârı buldu ise oraya dağılmış Amerikan sanayi sermayesini ABD’ye yeniden toplamak, tekelci kapitalizmin azami kâr yasasına aykırıdır. Zira, sanayinin bu ülkelere taşınması hareketi tam da ABD’deki toplumsal (ücret, ekolojik koruma vd.) ve iktisadi (teknik düzeyin yüksekliği) koşullar nedeniyle idi. ABD’de yeni bir sanayi üretimi ancak robot teknolojisi temelinde inşa edilebilir. Bu, ABD’ye belli bir üretim gücü kazandırır. Böylece ABD üretken tözü yeniden ellerinde yoğunlaştırmayı deneyebilir. Ancak robot sanayii, kendi başına bir kâr kaynağı değildir. (Makineler kâr üretmezler, kârın yegane kaynağı canlı insan emeğidir.) Dolayısıyla ABD de ancak Japonya gibi yine mali sermaye gücüne dayanarak başka ülkelerin artı değerini sızdırmak durumunda kalacaktır.

Japon kapitalizminin uzun süreli durgunluğundan kurtulmasının, kapitalist sınırlar içindeki bilinen yegane yolu militarizmi geliştirmek olduğu için Japon Başbakanı Şinzo Abe, 1945’te ülkesine getirilen askeri sınırlamaları kaldırmak yönünde zorlamalara girmektedir. Bu sınırların kaldırılması, Japonya’nın yeniden güçlü bir ordu kurarak militarist bir güç olarak yükselişi, dünya dengelerini alt üst edebilir. Bu devasa militarist proje Japon kapitalizmini 1999’dan beri içinde debelendiği durgunluktan çıkarmakla kalmayacak, yeni emperyalist fetihler peşinde koşmasını da gerekli kılacaktır. Japon militarizminin geliştirilmesi, ABD’nin Çin’e ve genel olarak mali sermaye ülkelerinin sanayi ülkelerine karşı dengeyi kendi lehlerine bozma hamlesi olabilir. Nitekim, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin nükleer denemeleri bahane edilerek Japon militarizminin önü sürekli açılmaktadır. Ne var ki, insanlık için bunun sonuçları çok ağır olacaktır. Japonya’dan farklı olarak, ABD, askeri sanayisini geliştirerek, militarizme yatırım yaparak durgunluktan çıkabilir. Fakat çürümeden yine de kurtulamaz.

Amerikan emperyalizminin kurumsal yapısı, bu gerçeklerden hareket ederek Trump’ı büyük oranda bloke etmiş ve geleneksel politikanın dışına çıkmasına izin vermemiştir. Ancak yine de, Trump’ın iktidara gelişini sürreel bir olay, bir post-truth10 (hakikat sonrası) vakası, bir delilik vesikası vb. sayan liberal söylem son derece yanıltıcıdır. Trump, kapanan sanayi işletmeleri nedeniyle işsiz kalan, yoksullaşan beyaz erkek işçilerin kitle desteğine olduğu kadar, başta silah tekelleri gelmek üzere Amerikan mali sermayesinin en saldırgan unsurlarının da aktif desteğine sahiptir.

BRICS, henüz yeni bir emperyalist odak haline gelmekten uzaktır. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına (FDI) baktığımızda, BRICS ülkelerinin kendi içinde yaptığı doğrudan yatırımların oranı, 2010’da %3’ten, 2015’te ancak %10’a çıkmıştır. ABD ve AB’nin oluşturduğu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) grubu için aynı oran 2014’te %63’tü. Yani ABD-AB bloğu, toplam doğrudan yabancı yatırımlarının %63’ünü kendi içerisinde yapıyordu. Bu iki oran, ABD-AB bloğu ile kıyaslandığında, BRICS’in kaynaşmış bir odak olmanın fersah fersah uzağında olduğunu gösteriyor.11 

ABD, henüz dünya hegemonyasını ellerinde tutmaktadır. Ne var ki, eşitsiz gelişim yasası, kapitalizmin emperyalist aşamasında, mutlak bir yasa olarak işlemeye devam etmektedir. Gelişmelerin, Rusya-Çin eksenli yeni bir emperyalist odağın oluşmasına doğru olacağını öngörmek kehanet sayılmaz. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm kapitalist dünyanın hamiliğini üstlenen, Soğuk Savaş’ın kapitalizmin zaferiyle sonuçlanmasının ardından bu rolü tescillenen ABD, 21. yüzyılın girişinde, Büyük Durgunluğun (ya da Uzun Bunalımın) koşulladığı bir hegemonya bunalımı yaşamaktadır.

Rusya-Çin ekseninin zayıf karnı, ancak iki ülkenin birleşik gücünün ABD karşısında sınırlayıcı bir güç oluşturabilmesidir. (Soğuk Savaş’ta ABD’nin zaferinin önünü açan, SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında 1960’da yaşanan kopuştu.) Trump’ın üzerine fırtınalar koparılan “Rus dostluğu”, iki ülke arasındaki bağları zayıflatmak için Rusya’yla yakınlaşmak, böylece Çin’i izole etmekten ibarettir – ki, pratikte Amerikan kurumsal yapısı Rusya’yla taktik bir yakınlaşmayı dahi kaldıramadı. Suriye, Ukrayna, Yemen, Irak gibi birçok alanda ABD-Rusya arasında hem işbirliği hem çatışma halinin sürdüğü örtük bir rekabet süregitmektedir. ABD-Rusya çelişkisinin düğüm noktası, Ortadoğu’dur.

Keza Amerikan emperyalizminin Çin’i kuşatma çabaları, Japonya, Vietnam, Filipinler ile Çin arasında Güney Çin Denizi’nde tetiklenen krizlerde açığa çıkmaktadır. Rusya ve Çin’in yükselişine karşı, ABD, Japonya’nın yeniden silahlanmasının önünü açmaktadır. Yine, Çin’in müttefiki olarak Kuzey Kore’ye yönelik yaptırım ve savaş tehditleri de ABD-Çin rekabetinin alanlarından birisidir.

 

Çin: Dış politikada “düşük profilli kalmaya” son

Deng Xiaoping döneminde Çin, dünya işlerinden çekilerek tamamen kendi gelişimine odaklanmıştı. Bu politika Deng’in 1990’da ilan ettiği “Düşük Profilli Kalma”, gücünü saklama, uygun zamanı kollama (韜光養晦;tāoguāng-yǎnghuì) doktriniyle açıklanır. Obama döneminden başlayarak ABD’nin Çin’i çevreleme siyaseti izlemeye başlaması, Japon emperyalizminin yeniden silahlandırılması, Güney Çin Denizi’nde Filipinler ve Vietnam ile yaşanan sınır gerginlikleri bu doktrinin sorgulanmasına yol açmıştır. Çin’in son 10 yılda kapitalist dünya ekonomisi içindeki yerini güçlendirmesi, dünya siyasetinde de buna denk düşen bir ilerleme arayışını doğurmuştur.

Bütün bunların sonucu olarak Şi Jinping, ÇKP’nin bir dış ilişkiler seminerinde, 24 Ekim 2013’te “Başarı için Mücadele Etme” (奮發有為;fènfāyǒuwéi) doktrinini ilan etmiştir. Artık Çin, dünya diplomasisinde etkin bir unsur olacaktır. Özellikle de kendi çevresindeki bölgelerde Amerikan askeri üstünlüğünü olduğu kadar diplomatik üstünlüğünü de sorgulayacaktır. Aynı zamanda Çin’in genelkurmay başkanı da olan Şi yönetimi altında ordu da buna denk düşen bir yapısal değişimden geçmektedir. Kara kuvvetleri sayıca azaltılmakta12, deniz ve hava kuvvetleri güçlendirilmektedir. 2018 yılında Çin’in askeri harcamaları, önceki yıla göre %8 artışla 175 milyar dolara çıkacaktır. Böylece tıpkı Japonya’ya karşı Diayou/Senkaku adaları krizinde olduğu gibi, Filipinler ve Vietnam’a karşı Güney Çin Denizi adaları krizinde de üstünlük sağlanması hedeflenmektedir. Güney Çin Denizi adaları, Çin’in doğrudan askeri güç kullanarak (adalara üs inşası, deniz kuvvetlerinin konuşlandırılması, hatta suni adaların inşası vb.) egemenliğini sağladığı alanlar olmaktadır. Çin’in, Vietnam’ın ve Filipinler’in aynı deniz sahası üzerinde hak iddia ettiği bu alanda Çin, askeri hakimiyetini sürekli genişletmektedir. Bu süreç, Vietnam’ın giderek ABD’ye yaklaşmasına sebep olmaktadır (nitekim geçtiğimiz Mart ayında, Vietnam Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir Amerikan uçak gemisi Vietnam’ı resmen ziyaret ederek Çin’e gözdağı verdi!) Filipinler ise zaten öteden beri bölgede bir Amerikan üssü konumundadır.

Böylece Rusya’dan sonra ikinci bir devlet daha, ABD’nin küresel askeri üstünlüğüne bölgesel düzeyde karşı koyabilecek güce erişmiş bulunmaktadır. Ancak Çin’in hedefi, bunun çok ötesinde, bizzat küresel bir askeri güç haline gelmektedir. Rusya’nın aksine, bunu destekleyebilecek bir ekonomik gücü de vardır.

Çin dış politikasının bölgesel bağlamda en önemli hedefi, Tayvan’ın “bir devlet iki sistem” politikası çerçevesinde “anavatana katılması”dır. (Tıpkı Hong Kong ve Macao gibi). Bu başarıldığında, Çin’in bir küresel güç olarak gelişiminin önü açılacaktır. Çin, “Başarı İçin Mücadele Etme” doktrinine geçişle birlikte küresel emperyalist bir güç olarak gelişmesi yönündeki atılımını (dış politika alanında da) tamamlamak istiyor.

 

Yeni İpekyolu: Çin’in dünya siyaseti

Hiç kuşkusuz Çin’in dünya siyasetinin mega-projesi “Kuşak ve Yol İnisiyatifi”dir. Antik Çin’i Avrupa’ya bağlayan İpek Yolu’nun günümüz şartlarında canlandırılmasını öngören bu projeye göre; Orta Çin’den (özellikle Çengdu şehrinden) başlayacak demiryolu hatları Asya’yı kat ederek Avrupa’ya ulaşacaktır. Böylece Avrupa-Çin ticaretinde deniz yolunun yerini tren yolu alabilecektir. Bu, Çin’e, kapitalizmin bir hayli geliştiği okyanus kıyısındaki şehirlerin (Doğu Çin) yerine üretimi iç bölgelere kaydırma olanağı da sağlayacaktır. Böylece ucuz işgücü konseptinin artık sınırlarına dayandığı ve işçi direnişlerinin gelişmeye başladığı Şangay, Guanghzu, Pekin vb. gelişmiş şehirler yerine yeni sanayi yatırımları Batı Çin’in geri bölgelerine (örneğin Urumçi) taşınabilecektir. Keza, Kuşak ve Yol inisiyatifi, Çin’e bütün Asya ülkeleriyle somut ilişkiler kurma, onlara olağanüstü bir ticari kâr sağlayarak bu ülkelere sermaye ihraç etme olanağı da sağlıyor. (Bu ülkeler arasında, Çin’i Avrupa’ya bağlayacak demiryolu hatlarına talip olan Türkiye de bulunuyor. Erdoğan’ın Mayıs ayında Pekin’de yapılan Kuşak ve Yol Zirvesi’ne katılmasının sebebi buydu.)

ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa kapitalizmini yeniden yapılandırmak için giriştiği Marshall Planı’nın 11 katı büyüklüğündeki “Yeni İpek Yolu Projesi” ile Çin, Asya, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki 60 ülkeyle ticareti arttırmayı planlıyor. Çin, hali hazırda, projeye dahil olan 20 ülkede 50 milyar dolarlık yatırım yapmış durumda. Projenin toplam büyüklüğünün ise 1 trilyon dolara ulaşacağı öngörülüyor. Projenin inşa edileceği bölge, dünya nüfusunun yüzde 70’ini, küresel ekonominin yüzde 55’ini ve bilinen enerji rezervlerinin yüzde 75’ini kapsıyor. Bu proje hayata geçirildiğinde, küresel ekonomik altyapıda ciddi bir dönüşümün -kuşkusuz Çin lehine bir dönüşümün- yaşanacağını öngörebiliriz. Kuşak ve Yol projesi güzergahındaki ülkeler (bu arada Türkiye de) Çin’in küresel politikasında birinci derecede önemli ülkeler haline gelmiştir. Kuşak ve Yol bölgesi, Çin emperyalizminin olası bir yayılma alanı olarak görülmektedir. (Ne var ki, tek yayılma alanı değil. Zira Afrika kıtası da Çin devleti tarafından öncelikli bir nüfuz bölgesi olarak görülmektedir.)

 

Günümüzde emperyalist devletler

Uluslararası marksist hareket içinde, hangi ülkelerin emperyalist olduğuna dair sıcak bir tartışma yürüyor. Tabii bu salt bir doktrin tartışması değil. Politik tutumları doğrudan belirliyor. Çin emperyalist midir? Rusya? Hindistan? Avustralya? Brezilya? Güney Afrika? Endonezya? Tekelci kapitalizmin hüküm sürdüğü bütün bu ülkeler emperyalist ise, bu dünya nüfusunun büyük çoğunluğuna denk gelir. Öyle ise, bu kez, ezilen uluslar nerededir? Örneğin, Almanya Marksist Leninist Partisi’nin (MLPD) lideri Stefan Engel, BRICS ülkelerini “yeni emperyalistler” olarak nitelendiriyor.13 Hatta bu kitapta, Türkiye bile yeni-emperyalist bir ülke – hatta en tehlikelilerinden birisi – olarak tanımlanıyor. S. Engel’in emperyalist olarak nitelendirdiği Hindistan’ı, Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) liderlerinden P. J. James ise yeni-sömürge olarak görüyor.14

Buna karşın, ABD ve B. Avrupa dışında hiçbir gücü emperyalist görmeyenler var. ABD’li marksistlerin bazıları Çin’i sosyalist olarak görüyor, gelişimini anti emperyalist bir hamle sayıyor.15 Ortadoğulu kimi devrimci hareketler Rusya’yı emperyalist bir ülke olarak görmüyorlar. Türkiye’de de sadece ABD’yi ve Batı Avrupa’yı emperyalist olarak gören, Rusya ve Çin’i olumlayan eğilimler sosyalist solda hayli yaygın. Kemalist sol içinde Çin’in ekonomik başarılarını hayranlıkla alkışlayanlar az değil.

Marksist Leninist doktrinde bu konuda bir boşluk var. Lenin, “Emperyalizm”de belli bir devletin hangi şartlarda emperyalist sayılacağına dair bir tanım getirmiyor. İki nedenle: 1) Lenin’e göre emperyalizm şu ya da bu somut ülke değil, bir dünya sistemiydi, kapitalizmin en üst aşamasıydı 2) Lenin dönemindeki Avrupa devletlerinin hepsi emperyalistti. Sömürgeleri vardı. Eski tip imparatorluklar (İran, Osmanlı, Çin) ise yarı-sömürge konumuna düşmüşlerdi. Zaten dünyada bağımsız devlet sayısı 55 idi.16 

Kanımca bu tartışmaya belli bir kriter getirerek yaklaşmak tek doğru tutumdur, yoksa politik tutumlar teorik yaklaşımları belirleyecektir. Dünyanın hemen tüm ülkelerinde kapitalizmin hakim olduğu, bunların çok büyük bir kısmında ise kapitalizmin tekelci kapitalizm aşamasına vardığı bir dönemde yaşıyoruz. Tekellerin nesnel doğası ise yayılmacılıktır. Böyle bir dönemde sermaye ihraç eden her ülkeyi emperyalist saymak, pek çok devletin emperyalist olduğu sonucuna götürebilir, ki bu yanıltıcı olacaktır. Sermaye ihraç ediyor olmak, emperyalist küreselleşme safhasındaki günümüz kapitalizmi şartlarında bir ülkeyi emperyalist olarak tanımlamak için hayli yetersiz bir kıstastır. Zira dünya ekonomisinin ileri derecede kaynaştığı, üretim, dağıtım ve ticaretin dünya ölçeğinde geliştiği bir safhada, emperyalist bir devletin de dünya ölçeğinde rol oynuyor olması gerekecektir. Bölgesel düzeyde sermaye ihracı yapmak, uluslararası şirketlere sahip olmak gelişmenin bu aşamasında daha alt kademedeki devletlerin dahi geliştirebildiği özellikler arasındadır. Stefan Engel’in pek çok devleti yeni emperyalist olarak tanımlarken düştüğü yanılgı, kanımca budur.

Tabii ki tekelci kapitalizmin hüküm sürdüğü her ülkede (bu arada Türkiye’de de) tekeller nesnel doğaları gereği yayılmak isterler, sermaye ihracını gerçekleştirirler, dahası askeri yayılmacılık talepleri de gelişir, ama bir de bunu yapabilmek vardır. Lenin’in “Emperyalizm” kitabında meselenin askerî boyutu (sansürü aşabilmek adına) son derece kısa tutulmuştur, ama bu boşluğu Lenin’in başka makaleleriyle doldurmak gerekir.17 Bir ülke sermaye ihraç ediyor diye otomatikman emperyalist bir ülke sınıfına girmez. Sermaye ihracının küresel ölçekte gerçekleşmesi, bu ülkenin bölgesel değil küresel ölçekte tekellere sahip olması gerekir. Askeri güç de bu meselede tayin edici bir kıstastır. Emperyalizm, ülkelerin temelde ekonomik güçlerine, ama son tahlilde de askerî güçlerine göre dizildiği bir uluslararası hiyerarşi zinciridir. Hatta o kadar ki, mali sermaye gücü son derece sınırlı, ekonomisi esasen hammadde ihracatına dayanan Rusya, askeri gücüyle dünya siyasetinde bir rol oynayabilmektedir.

Günümüzde, tekelci kapitalizmin hüküm sürdüğü ülkeler grubu içinde; a) dünya çapında bağımsız bir siyaset izleyebilen, b) gerek mali sermaye c) gerekse askeri bakımdan küresel bir güç olan ülkeler ancak “emperyalist devlet” olarak nitelenebilir. Yani bugünkü dünyanın emperyalist devletleri; ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin’dir. Burada Rusya ve Çin’in henüz bu pozisyona çok yakın zamanlarda yerleştiklerini ve “gelişmekte olan” emperyalist güçler olduğu kaydını düşmek gerekir. Halen belli oranda Amerikan-B. Avrupa mali sermayesinin belirlenimi altındadırlar.

Japonya, büyük mali sermaye gücüyle dünya ekonomisine hükmeden devletlerden birisi olmasına rağmen, 2. Dünya Savaşı sonrasında ordu kurması ve yurtdışına göndermesi yasaklandığı için henüz emperyalist bir devlet sayılamaz (Amerikan askeri koruması altındadır). Ama Şinzo Abe hükümetinin militarizmi geliştirme yönlü zorlamalarıyla durum değişmektedir. Japonya güçlü bir ordu kurar, bu ordunun yurtdışına gönderilmesine ve ülkenin savaşa katılmasına dair anayasal engelleri kaldırır, Amerikan askeri korumasından çıkarsa, hızla emperyalist bir devlet haline gelebilir – ki bu, dünya dengelerini ciddi ölçüde değiştirecektir. Hali hazırdaki gelişimin yönü de bu doğrultudadır. Japon “Özsavunma Kuvvetleri”, dünyanın en gelişkin teknolojiye sahip silahlı güçlerinden birisidir ve Japonya askeri harcamalarda dünyada 8. sıradadır.

Hindistan, Avustralya, Güney Afrika, Brezilya, İsrail, Türkiye gibi devletler, ancak bölgesel düzlemde yayılmacı iddialarda bulunabilirler. Ki, Türkiye örneğinde, AKP iktidarının “Arap Baharı” ile tetiklenen bölgesel emperyalist ihtiraslarının, bırakın bir “Yeni Osmanlı” kuşağı yaratmayı, tam tersine dönüp Türkiye’yi vuran bir sarmal yarattığını, nihayetinde Ortadoğu’ya yönelik bu yayılmacı siyasetin Türkiye’yi siyasal ve ekonomik krize sürükleyen etkenler arasında yer aldığını tecrübe ettik. Erdoğan’ın izlediği bölgesel yayılmacı yeni-Osmanlıcılık siyaseti, Türkiye’nin ABD ve Batı Avrupa emperyalizminin ekonomik-mali sömürgesi olduğunun açık teyidiyle sonlanmıştır. O denli ki, ancak bu ülkelerin belli bir rol vermesi ile AKP iktidarı bölgesel bir siyaset geliştirebilmiş (2011-’13) ancak Mısır darbesinin ardından bu rolün artık geçersizleşmesiyle AKP’nin bölge siyaseti de her bakımdan iflas etmiştir. Türkiye’yi paragrafın başında sıraladığımız devletler grubu içinde anmak dahi biraz bol gelirken, tutup da onu “yeni dönemin en saldırgan emperyalist devletleri” arasına, Çin, Rusya ve Hindistan’ın altına yerleştirmek, oldukça subjektif bir analiz olacaktır.18 

Hindistan söz konusu olduğunda ise, S. Engel’in ‘yeni-emperyalist’ tanımı da, P. J. James’in ‘yeni-sömürge’ tanımı da kanımca bugünkü gerçek durumu tanımlamakta yetersiz kalmaktadır. Bölgesel yayılmacı bir güç, bir tekelci kapitalist sanayi ülkesi olarak Hindistan, bu iki tanımın ortalarında bir yerde durmaktadır. Sınıf mücadelelerinin üzerinden yükselen güçlü komünist hareketleriyle bu ülke, 21. yüzyılda sosyalizmin beşiklerinden birisi olabilir.

1990’ların dünyasının aksine dünya güç dengelerinin tümüyle ABD tarafından belirlenmiyor oluşu, hiç kuşkusuz, proleter ve halkçı devrimler için nesnel alan açan bir gelişmedir. Rusya ve Çin’in alternatif bir emperyalist blok olarak gelişiminin ABD’yle yaratacağı denge durumu, ilerici güçlere bir nefes alanı açabilir. Ne var ki, bunu emperyalistler arası bir denge olarak okumanın ötesine geçerek, Rusya-Çin eksenini olumlamak, Marksizmin açık bir inkârı olacaktır. Giderek ısınan emperyalist rekabet şartlarında sosyalist tutum, emperyalist güçler arasındaki gerilimi devrim lehine ve işçi sınıfının kapitalizmi devirmesi için bir olanak olarak değerlendirmekten ibarettir. Oysa, sadece ABD’yi emperyalist olarak gören, Rusya ve Çin’i güzelleyen tutumların sol içerisinde yayıldığına şahit oluyoruz. Ne emperyalizm tek bir ülkeye atfedilebilir, ne emperyalizme karşı mücadele ABD’ye karşı mücadeleye daraltılabilir.

 

DİPNOTLAR

1) Lenin, V. I. (1998) Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 10. Baskı, Sol Yayınları, Ankara

2) İngiliz sömürge yönetiminin üretim tarzında bir alt üst oluşa yol açtığı ve kapitalist üretim tarzını yerleştirdiği Hindistan hariç. Sermayenin “biçimsel” ve “gerçek” hakimiyeti kavramları için bkz: Marx, K. (2008) Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, çev.: Mustafa Topal, 2. baskı, Ceylan Yayınları, İstanbul

3) Estaban Maito’nun hesaplamalarına göre; ‘merkez’ kapitalist ülkelerin ortalama kâr oranıyla ‘çevre’ kapitalist ülkelerin ortalama kâr oranı arasındaki fark, 1954 yılında %23’e %45 idi (22 puanlık bir fark); ne var ki, sanayi ülkelerine aşırı sermaye yığılması sonucunda bu fark 2009 yılında %11’e %22 olmuştu (11 puanlık bir fark). Dolayısıyla küresel kapitalizmin kendisine açtığı bu nefes borusu da artık tıkanmak üzeredir. (Esteban Ezequiel Maito, The historical transience of capital, The downward trend in the rate of profit since XIX century, Working Paper, Universidad de Buenos Aires – Argentina, 2014, http://gesd.free.fr/maito14.pdf)

4) Kaynak: worldstopexports.com

5) Bkz: Minqi Li, China and the 21st Century Crisis, Pluto Press, 2016, Londra, sf. 4

6) Çin, 2000 yılında, sadece 4 ülkenin en büyük ticaret ortağıyken, bu sayı, 2016’da, ABD de dahil 100 ülkeye ulaştı. (E. Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 18/05/2017) Çin’de üretici güçlerin sıçramalı gelişimi, ihracat rakamlarına da yansıyor: 1985: 27 milyar $ 1995: 148 milyar $ 2005: 761 milyar $  2015: 2.3 trilyon $. 2017’de Çin, dünyanın en büyük emtia ihracatçısı oldu. Toplam dünya emtia ihracatının %13’ü Çin tarafından gerçekleştirildi. Çin’in dış ticaret fazlası 421 milyar $ idi. Ne var ki hizmetler ihracatında ABD 1. Çin ise 5. sıradaydı. (Veriler: DTÖ)

7) 1960’da Sovyetler Birliği halen dünyanın ikinci büyük ekonomik gücüydü, Batı Avrupa ve Japonya’yı geride bırakıyordu ve sadece ABD tarafından geçiliyordu. 1990’a gelindiğinde, SSCB ekonomisi, Batı Avrupa’nın üçte biri ve Japonya’nın yarısı kadar olmuştu. Böylece “piyasa sosyalizmi” döneminde SSCB, Hruşçov tarafından formüle edilen “ABD’ye yetişme ve onu geçme” politikası bir yana, Batı Avrupa ve Japonya’nın da gerisine düşerek dördüncü ekonomik güç haline gelmişti. (Stefan Engel, Twilight Of The Gods -Götterdammerung- over the New World Order, Verlag Neuer Weg, 2003, Essen, sf. 199)

SSCB’nin yıkılmasının ardından, 1991’den 1995’e kadar Rusya sanayi üretimi %46 oranında geriledi. Açık bir sanayi kıyımıydı bu. Devlet mülkiyetindeki işletmeler yağmalandı, malzemeleri yok pahasına satıldı, kapatıldı. (Stefan Engel, Yeni-Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine, Verlag Neuer Weg, August 2017, Essen, sf. 41)

8) 2017’de Rusya’nın GSYH’sı 1,5 trilyon $, Çin’in GSYH’sı 12,2 trilyon $, ABD’nin GSYH’sı ise 19,3 trilyon $ idi. (data.worldbank.org)

Rusya’nın dünya hasılasındaki payı, 1999’dan 2015’e, %2,4’ten ancak %3,3’e çıktı. 2016 yılında Rusya’nın toplam ihracatının yarısı “Petrol dahil mineral yakıtlar” kaleminden oluşuyordu (%47,2). Makine ihracatının payı sadece %3,6 idi. Bu da Rus ekonomisini petrol ve hammadde fiyatlarındaki oynamalara son derece bağımlı ve kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, Çin’in ihracatının toplam %42,6’sını elektronik makineler, makine aksamı ve bilgisayar oluşturmaktaydı, ilk 10 ihraç ürününün tümü sanayi ürünleriydi. (http://www.worldstopexports.com)

2016 yılında Rusya’nın yaptığı Doğrudan Yabancı Yatırım (FDI) hacmi 27.3 milyar $, Çin’inki (Hong Kong dahil) 245,6 milyar $ oldu. Rusya’ya yapılan Doğrudan Yabancı Yatırım 37.7 milyar $ iken, Çin’e yapılan 241,8 milyar $ idi (UNCTAD World Investment Report 2017, unctad.org)  

9) “Bu tutumun küresel ekonomi ve küresel güvenlik sistemi için oluşturduğu tehlikeyi ne kadar vurgulasak az. Bugün dünyada ekonomik milliyetçilik son derece revaçta. Geleneksel olarak, açık ticaret ve yatırım düzeni ABD’nin hegemonik yapısının ayakta kalmasına bağlıydı. Eğer ABD sözleşme şartlarını tek taraflı değiştirme yoluna giderse, dünyadaki birçok güçlü oyuncu da buna aynı biçimde karşılık vermekten memnun olacaktır, bu da en nihayetinde 1930’ları hatırlatır biçimde aşağıya doğru inen bir ekonomik sarmalı tetikleyecektir.” (Francis Fukuyama, Dünyaya karşı ABD? Trump’ın Amerikası ve Yeni Küresel Düzen, Financial Times, Çeviren: İlker Kocael, http://medyascope.tv/2016/11/19/francis-fukuyama-dunyaya-karsi-abd-trumpin-amerikasi-yeni-kuresel-duzen/)

10) “Liberals have lost most of the arguments in 2016” (Liberaller 2016 yılında savlarının büyük çoğunluğunu yitirdiler) (The Economist, 24/12/2016) Eğer hayat liberallerin savlarına uymuyorsa, o zaman hakikat sonrası bir dünyadayız demektir!

11) UNCTAD Küresel Yatırım Raporu 2016 ve 2017 

12) Çin hali hazırda 2 milyon 285 bin askerle dünyanın en kalabalık ordusuna sahiptir.

13) Stefan Engel, Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine, Verlag Neuer Weg, August 2017, Essen.
Link: https://www.mlpd.de/tr/2017%20MLPD%20Yeni-emperyalist%20ulkelerin%20ortaya%20cikisi%20uzerine_TR.pdf

14) P. J. James, Imperialism in the Neocolonial Phase, Massline Publication, Kerala, Hindistan, Ekim 2011. Bu kitabın özellikle “India: A Showcase of Neocolonialism” bölümü (sf. 306-412)

15) Örneğin: Party for Socialism and Liberation (PSL), What Do Socialists Defend In China Today (Link 1); Workers’ World, Marxism and the social character of China (Link 2) ve Freedom Road Socialist Organization (FRSO) Looking Back at Tianenmen Square (Link 3)
Link 1: http://liberationschool.org/what-do-socialists-defend-in-china-today/
Link 2: https://www.workers.org/2013/06/13/marxism-and-the-social-character-of-china/
Link 3: https://frso.org/main-documents/looking-back-at-tiananmen-square-the-defeat-of-counter-revolution-in-china/ 

17) Örneğin, Proleter Devrimin Askeri Programı, Sosyalizm ve Savaş, vd.

18) Stefan Engel, age, sf. 49.