Mızrak çuvala sığmıyor. Bir ekonomik krizin içerisinde olduğumuzu artık Başbakan bile itiraf ediyor ve zor günlere hazır olmamız konusunda bizi uyarıyor. Bildiğimiz üzere, döviz kurunun rekor üstüne rekor kırmasıyla dövizle alınan borçlar ve bu borcu ödemek için alınacak yeni borçların maliyeti durduk yere yüzde 40 arttı. Ülkemizdeki dış borcunun %70’i özel şirketlere ait olsa da bu şirketlerin borçlarının büyükçe bir kısmının kamu garantisi altında olduğunu biliyoruz. Bu da bu şirketlerin borçlarının yakın zamanda vergi ve zamlarla işçi sınıfına yükleneceği anlamına geliyor. Borcu kamu garantisi altında olmayan özel şirketler de iflasın eşiğine geliyor ve bu da fiyat artışını ve işsizliği körüklüyor. Yani ister kamuya, isterse özel sektöre ait olsun, borç son kertede işçi sınıfının bir sorunu haline getiriliyor.

Ancak demokrat ve sol-sosyalist ekonomi yazınına baktığımızda bir-iki istisna dışında mevcut krizin genellikle siyasi iktidarın anti-demokratik, faşizan uygulamalarına bağlandığını, dolayısıyla muhalefetin de bu hat üzerinden yapıldığını görüyoruz. Bu söyleme göre ülkede demokrasinin kırıntısının kalmadığını gören yerli/yabancı sermaye ülkeden çekiliyor ve bu da kriz yaratıyor. Bu perspektif, sorunu ekonomik değil, sadece siyasi bir kriz olarak kodladığı için, çözüm de siyasi iyileşmede aranıyor. Oysa ne yaşanılan krizin sebebi tek başına üst-siyasi gelişmeler, ne de çözüm sadece demokrasi ile gelecek. Ülke ekonomisinin kur artışından neden böylesine etkilendiğini tartışmayan siyasi analizlerin önerebileceği tek şey eskiye dönmek olacak, ki bu da filmi başa sarmaktan başka bir işe yaramayacak.

Ekonomik Krizlerin Temel Mantığı ve Mevcut Küresel Kriz

Aslında ekonomik kriz dediğimiz şeyin doğru tanımı “sermayenin aşırı birikim/aşırı üretim krizi”dir. Bildiğimiz üzere sermaye, nihai amacı olan kârı emeğin ürettiği değerin büyükçe bir kısmına el koyarak elde eder. Bu açıdan kâr ve ücret birbiriyle ters orantılıdır. Ancak üretilen kârın realize edilmesi, yani döngünün tamamlanması için metaların satılabiliyor olması gerekir. Yani her seferinde daha fazla üretilen metaların satın alınabilmesi için emeğe ayrılan payın da artması gerekir. İşte, çelişki burada başlar: kârın üretim mantığıyla realizasyon mantığı birbiriyle çelişir. Ya da Marks’ın diliyle ifade edecek olursak, “Üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin bireysel karakteri birbiriyle çelişir”. Bu durumda emekçilerinin tüketebileceğinden fazla üretime gitmiş sermaye, birikimini yeniden yatırıma yönlendirmekte zorlanır.

Krizden çıkışlar tarih boyunca büyük savaşlar ya da büyük israflarla, yani sermaye-yıkımlarıyla mümkün olmuştur. Zira böylece eski metalar ve makineler yok edilebilmekte, yenisini üretmek de ekonomiyi büyütmektedir. Savaşlar, bir diğer yönüyle de yeni pazarlar, yani birikimin “emilebileceği” yeni alanlar anlamına gelir.

Rekabetçi dönemde üretim hacmini arttırıp fiyat indirimi yoluyla pazara hakim olma hedefi sonucunda gelişen aşırı-üretim krizi ile karakterize olan kapitalizm, pazar payı doygunluğundan kaynaklı olarak fiyatı ve üretim miktarını belirleme lüksünün kazanıldığı tekelci dönemde ise kendini aşırı-birikim krizi olarak gösterir. Arzın rekabetçi döneme göreli olarak sabit olduğu bu dönemde kâr kütlesini arttırmanın başlıca yolu artık üretimi hacmini arttırmak değil, maliyetleri kısmaktır. Ancak bu, üretim yatırımına dönemeyen artık-ürünün, yani birikimin daha da artmasına yol açar. Bu aşırı-birikim ile ne yapılacaktır?

1970’li yıllara kadar krizlerden çıkışın genel formülü temelde sermaye yıkımı ve paylaşım savaşları olsa da, 1970’lerden sonra bu döngü, aşırı-birikimi “spekülatif sermayeye” yani arbitraj farkına, faize, borsaya ve “geleceğin geleceğini” bugünden alıp satmaya dayalı piyasalara yönelterek aşılmaya çalışılmıştır. 90’larda vergi-sonrası kârların yatırıma dönen kısmının ortalama %20’lere düşmesi, kalanının da temettü ve faiz ödemesine yönelmesinin sebebi budur (Bakır ve Campbell, 2009).

Maliyet kısma stratejisinin başlıca kâr yolu olduğu bu dönemde üretim süreci de dönüşüme uğramıştır. Sermaye ihracından farklı olarak, üretim süreci parçalanıp hammadde ve ucuz işgücü açısından sermaye devresinin hızlandıracak şekilde mali sömürge ülkelere taşınarak bu ülkelerde üretilen artık-değer fazlası tekeller tarafından emilmeye başlanmıştır (Boran, 2015). Bu ülkelerde tekellere mal satmak zorunda kalan ve düşük bir kâr oranı ile rekabetçi bir pazarı oluşturan sayısız küçük ve orta ölçekli şirketi ve onların en üst düzeyde sömürü uyguladığı işçi sınıfını görürüz. Diğer bir deyişle tekeller, sabit sermaye yatırımlarını doğrudan üstlenmeden, çok geniş bir coğrafyada çok fazla sayıda işçiyi taşeronlar yoluyla çok yüksek düzeyde sömürmektedirler (Boran, 2015).

Ancak tüm bu yeni kanallara rağmen bahsettiğimiz fiziksel üretim-tüketim çelişkisi kendini yine de dayatmış, pazarlar iyiden iyiye doymaya başlamıştır. Nihayetinde 2008 yılında ABD’de başlayan son ekonomik kriz önce 2011’de zayıf AB ülkelerine, 2014’de de uzayarak Türkiye, Meksika, Brezilya gibi mali sömürge ülkelere tahvil edilmiş ve 2016’ya kadar gelmiştir. Peki, kriz ihracının temel mantığı nedir?

Krizin bizim gibi ülkelere ihracının temel mantığı borçlandırmadır. Küresel ekonomi büyürken öncelikle tekellere artık-değer transferi yapacak olan bu ülkelere gerekli altyapı yatırımlarını yapmaları için borç ve finansman aktarılır. Bu, söz konusu ülkelerde belli bir büyümeyi koşullar. Ancak küresel daralma başladığında, bu ülkeler ürettiklerini ihraç edememeye, yani üretilen artık-değer tekeller tarafından emilememeye başlar. Mevcut üretim düzenini borçla döndürebilen bu ülkeler için borçlanma maliyetleri yükselir ve hem yoksul hem de borçlu olarak kalakalırlar. Kriz, bu şekilde mali sömürge ülkelere aktarılır. Yani ileri sanayi ülkelerinde aşırı-birikim sonucu durgunluk olarak gelişen kapitalist kriz, mali sömürge ülkelerde borç krizi olarak kendini gösterir. 

Bunun bugünkü kur krizi ile ilgisi şudur: Türkiye, Meksika, Brezilya gibi “gelişmekte olan” ülkelerin mali sömürüsü artık eskisi kadar kârlı olamamakta, zira küresel durgunluk yaşanmaktadır. Bunun yanında ABD’nin faiz yükselteceği beklentisi ve Trump’ın yeni ekonomi politikası, dünyaya saçılan dolar yatırımlarının kârsız pazarlardan çekilerek “evlerine” dönmelerini koşullamıştır. Ülkemizden dolar çıkışının ve dolayısıyla kurun yükselişinin güncel ekonomik sebeplerinden bazıları bunlardır. Ancak hakikat, 14 senedir uygulanan mali sömürgeleşme politikasında yatmaktadır.

AKP’nin 14 yıllık Ekonomi-Politik Aklı

Ülkemizde dış borcun milli gelire oranı %56’dır. Bu oran tek başına bir şey anlatmaz. Mesele, aldığınız borç ile ne kadar üretim yapabiliyor olduğunuzdur. 1000 TL borç alıp 1200 TL üretiyorsanız bu borç sizin kamçınız, yok eğer 800 TL üretebiliyorsanız ise kâbusunuz olur. Zira her yeni 800TL’yi üretmek için 1000 TL alırsınız ve borç katlanarak büyür. Sorun da buradadır: Türkiye son 14 senedir üretken bir ekonomi kuramamıştır ve gittikçe daha fazla borçlanarak büyüyebilmiştir. Peki, neden üretken bir ekonomi kurulamamıştır?

2002’de iktidara geldiğinde dünyada 2001 aşırı birikim krizini atlatmanın geçici ferahlığı yaşanıyordu. ABD Merkez Bankası FED’in parasal genişleme politikası sayesinde dünyaya yayılan ve yeni mali sömürge arayan dolarlar mevcut kurları ucuzlatmış, AKP de bu dalgayı yüksek faiz, özelleştirme ve ucuz işgücü politikalarıyla ülkeye çekmiştir.

Bir ekonomi 4 kalemden oluşur ve büyümesi bu 4 kalemin büyümesine bağlıdır. A) Kamu Harcamaları B) Özel Tüketim C) Özel Yatırım D) Net Dış Ticaret. Rakamlara baktığımızda ülkenin 14 sene boyunca ağırlıklı olarak A ve B ile büyüdüğünü gösteriyor. Oysa kapitalist bir ekonominin sağlıklı büyümesi C ve D’ye bağlıdır. Eğer katma değer yaratacak yatırımlarınız ve ihracatınız yoksa borç alıp tüketerek büyümek zorundasınızdır. Peki, 2000’lerin başındaki finansman bolluğu AKP’yi bunlardan hangilerini büyütmeye sevk etmiştir?

Üretim siyasetinde kabaca 2 seçeneğiniz vardır: ya üretken sanayi üretimine, yani üretim araçlarının üretimine (dolayısıyla yüksek teknoloji üretimine) odaklanırsınız ya da Altyapı, İnşaat ve emlak sektörü gibi üretken olmayan bir üretim siyaseti benimsersiniz. İlkinin avantajı, şimdi ürettiğinizin gelecek sene yapacağınız üretimi de büyütme potansiyeli olmasındadır. Ancak meşakatlidir ve uzun yıllar alır. Ciddi bir sermaye ve kültür birikiminin yanında ilerlemiş bir bilimsel eğitim sistemini de gerektirir. İnşaata dayalı üretim ise kolayca ve hızlı bir şekilde örgütlenebilir ve kimyadan dayanıklı tüketim mallarının üretimine bir çok sektörü birden canlandırma potansiyeli vardır. Ancak üretken sanayi üretiminin aksine, tüketici bir büyüme sağlar. O sene yarattığınız değer o senede kalır ve gelecek senelerde yapacağınız üretimi git gide engellemeye başlar. Zira inşaatın yapılacağı coğrafi sınır git gide daralır. Hızlı bir büyüme isteyen ve emperyalist devletlerin mali oligarşi sistemiyle “takışmak” ve halkçı olmak gibi bir derdi olmayan AKP, yatırımda ikinci modeli (özelde 2002-2008 arası alt yapı, 2008-2016 arası inşaat yatırımlarına eğilmeyi) “tercih” etti.

Bu “acelenin” doğal bir sonucu olarak ucuz dış finansman sanayi üretiminde yapıcı değil, yıkıcı bir rol oynadı. Ucuz dolar üretim için gerekli olan hammadde ve ara malını ithal etmenin yerli alternatifini oluşturmaktan daha az maliyetli olması anlamına geldiği için dışa bağımlılık arttı. Bu da ekonomiyi döviz kurlarının oynaklıklarına açık hale getirdi.

Benimsenen verimsiz üretim modeli dış finansmanın düzenli akmasının yanında emeğin yoğun bir şekilde baskılanmasını ve devlet eliyle sermayenin desteklenmesini de gerektiriyordu. Öyle de oldu. Reel ücretler neredeyse yerinde saydı, sınıf örgütsüzleştirildi, grevler “fiilen” yasaklandı, iş güvenliği maliyetleri tırpanlandı ve emek esnek ve güvencesiz hale getirildi. Buna mukabil dolaylı vergiler artarken kâr, sermaye ve faiz gelirinden alınan vergiler düşürüldü, şirketlerin SGK teşvik primi yükümlülükleri ve asgari ücret artışı kamu tarafından desteklendi, patronların vergi borcu afları arttı, yatırımlar neredeyse vergisizlikle ödüllendirildi.

Siyasi iktidar bu baskılar ve adaletsizlikler karşısında toplumsal meşruiyeti sağlamak için bir şirket-devlete dönüştü. Kârla ve rantla beslediği çevreler siyasi iktidara pay aktarıyor, siyasi iktidar da nesnel bir hak olarak değil, siyasi bir şantaj aracı olarak milyonlarca yoksul aileye sosyal yardımlar yapıyordu. Orta sınıf ise dış finansman bolluğundan nasibini gelir değil, kredi kartı borcu olarak alıyor, daha önce tahayyül edemediği bir şekilde ev, araba sahibi olabiliyordu. AKP, bu şirket-devlet modeliyle hem işçi-emekçi hak ve gelirlerini keserek sermayeyi büyütmüş oluyor, hem de borçlanma yoluyla yaratılan sahte ve geçici bir refah algısı ve siyasi yardımlar yoluyla yoksul kitleleri konsolide edebiliyordu.

Mali Sömürgenin Yeni Emperyalist Devlet Olma Rüyası

Ancak döviz kuruna fazlasıyla bağımlı bu modelin işlemeyeceği önce 2008, daha sonra da 2014 yılına gelindiğinde fark edildi. Üretken bir ekonomisi olmadığını ve olamayacağını bilen siyasi iktidar bu modeli “aşmak” için gözünü içeride kendi kontrolündeki sermaye blokunu büyütmeye, dışarıda ise daha ucuz hammadde kaynaklarına, yeni pazarlara ve daha, daha da ucuz işgücüne ulaşabilmek için Ortadoğu’ya dikti. Ancak bu yeni emperyalist bir bölge gücü haline gelmekten geçiyordu ve bunun göze alınamayacak riskleri vardı. Bildiğimiz üzere tamamı göze alındı. İktidarın bu çıkara hizmet etmeyecek olan sosyalist ve demokratik muhalefete ve Ortadoğu’da gittikçe asıl güç haline gelen Kürt Halkına ve Rojava Devrimi’ne savaş ilan etmesinin, OHAL’i HDP’ye dönük bir tasfiye aracına dönüştürmesinin sebeplerinden biri de emperyalizm liginde tutunma arzusu, ya da kendilerince, “zorunluluğudur”. Nitekim, sarayından hükümetine, danışmanından paralı köşe yazarlarına kadar “Biz bu hamleleri yapmazsak biteriz” propagandasının yapılmasını da bu çerçeveden okumak gerekir.

Krizin siyasi sebeplerini değerlendirirken sıkça bir yanlışa düşülmektedir. Korkut Boratav Hoca’nın farklı köşe yazılarında verilerle gösterdiği üzere, küresel sermaye ülkemizden demokrasi ve insan haklarındaki gerilemelerden olduğu kadar, hatta daha fazla, mevcut mülkiyet ilişkilerinin riske girmesinden dolayı çıkmaktadır. Bu şu demektir: eğer sermaye akışkan bir pazar ve kârın dışarı çıkma garantisini görmezse bir ülkede kalmaz. Yani sermaye kesiminin derdi, öncelikle faşizm değil kayyum, tedbir vb. uygulamaların artacağı çekincesidir (Boratav, 2016A ve 2016B). Anti-demokratik nitelikleri ağır basan ama mülkiyet düzenine dokunmayan bir faşizmin, sermaye tarafından görece arzulanan bir şey olduğu bile söylenebilir. Zira faşizm olmadan ne en büyük maliyet kalemi olan emeği esnekleştirip güvencesizleştirebilirsiniz, ne örgütlü halkın direniş gücünü kırabilirsiniz, ne de halk düşmanı yasaları kolayca geçirebilirsiniz.

Yani faşizm “kontrol altında” tutuldukça sermaye tarafından onaylanan bir kurumdur. Mesele, bu kontrolün elden gidiyor olmasındadır. Küresel daralma sebebiyle zaten tedirgin olan ve akmak için yeni mecralar arayan yabancı sermaye faşizmin kendi mülkiyet düzenlerine de dokunabileceğini ve AKP/Saray’ın Ortadoğu’da tehlikeli bir maceraya giriştiğini görünce çıkış yapmaya başlamış, sonrasında kurun yükselişiyle paniğe kapılan yerli sermaye de kendi dış borç riskini azaltmak için döviz alımına geçmiştir. Haliyle, bu da yukarı yönlü baskıyı arttırmıştır.

Toparlayalım,

  1. AKP’nin 14 senelik ekonomi modeli, dış finansmana ve dış borca bağımlı hale gelmiş; sanayi değil, inşaata dayalı; artmış emek sömürüsünü temel alan; kamu harcamaları ve iç tüketim ile büyüyebilen; tüm bu sebeplerden dolayı dolar kuruna aşırı duyarlı, verimsiz, tüketici bir büyümeden ibarettir.
  2. Küresel sermayenin yeni bir aşırı birikim krizi döngüsü içerisine giriyoruz. Sermaye Brezilya, Türkiye, Meksika gibi mali sömürge ülkelerden çekilip “evine” dönme eğilimi gösteriyor.
  3. AKP/Saray’ın dışarıda yeni bir emperyalist güç olma arzusu ile giriştiği it dalaşının ve içeride OHAL rejiminin mülkiyet haklarına dokunabileceği beklentisinin de etkisiyle sermaye çıkışı hızlanmış, kağıttan ev kasırga ile yüzleşmek zorunda kalmıştır.
  4. Türkiye ise bu krize üretken olmayan, borçlu bir ekonomiyle yakalanmıştır. Kur yükselince krize girmemizin sebebi budur. 2008’deki benzer krizin aksine bu sefer Merkez Bankasının kasaları dolu değildir. Borçlar durduğu yerde neredeyse yarı yarıya katlanmakta, yeni borçların maliyeti de tırmanmaktadır.

Kısacası, iktidarını yabancı kaynak ve ucuz döviz bolluğu ile inşa edenlerin, emperyalist küreselleşme çarkına bile isteye girenlerin kendi elleriyle kurdukları ekonomik model, yukarıda sayılan bir dizi faktörün sonucunda zorunlu olarak çökünce “Bizi çekemiyorlar”, “Ekonomik darbe planı uyguluyorlar” diye feryat etmesi acınası bile değildir. İnşa edilen şey milli değil, “pilli” bir ekonomidir. O pil de bitmiştir. Bu mağduriyetle beslenmiş “Dünya 5’ten büyüktür” tezi de emperyalizme isyanı değil, emperyalist pazardaki sömürücü konumunu koruma/ilerletme rüyasını ve bunu sağlayacak olan “milli hezeyanı” anlatır.

KAYNAKLAR

Bakır E., Campbell A. (2009) “Neoliberalism, the Rate of Profit and the Rate of Accumulation”, http://content.csbs.utah.edu/~al/articles/Sub_Neo_RP_Acc.pdf

Boran, S.D. (2015), “Emperyalist Küreselleşme Evresi”, Marksist Teori, Sayı: 16, İstanbul.

Boratav, K (2016A), “Türkiye’nin İhtiyacı Kolektif Muhalefet”, Cumhuriyet Gazetesi Web Sitesi, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/636814/_Turkiye_nin_ihtiyaci_kolektif_muhalefet_.html (Erişim tarihi: 09.12.2016)

_________ (2016B), “Finans Sermayesi ve AKP:Bir Gezinti”, İleri Haber Web Sitesi, http://ilerihaber.org/yazar/finans-sermayesi-ve-akp-bir-gezinti-64452.html