Michael Roberts’ın bu yazı hakkındaki
DAVID HARVEY’İN MARX’IN DEĞER YASASINI YANLIŞ ANLAMASI
başlıklı eleştirisini okumak için tıklayınız.

İngilizcesinden çeviren: Alp Altınörs

Marks’ın Ricardo’nun emek değer teorisini uyarlayıp, sermaye birikimine dair çalışmaları için temel kavram olarak kullandığına yaygın olarak inanılır. Emek değer teorisi büyük oranda itibar yitirmiş olduğu için, sıklıkla Marks’ın teorilerinin de artık değersiz olduğu kendinden emin şekilde vaaz edilir. Fakat aslında, Marx, hiçbir yerde, emek değer teorisine bağlılığını ilan etmiş değildir. Bu teori Ricardo’ya aittir, ki o, değer sorununun politik ekonominin incelenmesi için temel önemde olduğunu belirtirken bile, bu teorinin derin biçimde sorunlu olduğunun farkındaydı. Marx’ın bu mesele üzerine doğrudan yorum yaptığı az sayıda yerde1 , o sadece “değer teorisinden” bahseder, emek değer teorisinden değil. O zaman, Marx’ın kendine özgü değer teorisi neydi ve bu, emek değer teorisinden nasıl ayrılıyordu?

Yanıt (hep olduğu gibi) detaylarda karmaşıktır ama ana hatları Kapital‘in birinci cildinin yapısından yeniden oluşturulabilir.2  

Marx bu eserine, meta değişiminde kullanım değeri ve değişim değerinin yüzeysel görünüşünün bir incelemesiyle başlar ve (nesnel ama gayrımaddi bir ilişki olarak) değerin varlığını, değişim değeri niteliksel veçhesinin arkasına yerleştirir.  Bu değer öncelikle, metaların içinde cisimleşmiş toplumsal (soyut) emeğin bir yansıması olarak ele alınır (bölüm 1). Pazarda düzenleyici bir kural olarak değer, Marx’ın gösterdiği gibi, ancak meta değişiminin “normal bir toplumsal davranış” haline gelmesiyle var olabilir. Bu normalleşme, özel mülkiyet ilişkilerinin, tüzel kişiliklerin ve tam rekabetçi piyasaların varlığına dayanır (bölüm 2).  Böyle bir pazar sadece, değiştokuş ilişkilerini kolaylaştırıp etkin yöntemlerle akışkan hale getirirken değer biriktirmenin elverişli bir yöntemini de sunan parasal biçimlerin yükselişiyle işleyebilir (bölüm 3). Böylece para, değerin maddi bir temsilcisi olarak resme girer. Değer, temsilcisi olmaksızın var olamaz. Bölüm 4’ten 6’ya kadar Marx, değiştokuşun, sadece emtia üretiminin ekonomik faaliyetin ana amacı ve nesnesi haline geldiği bir sistemde gerekli ve normal toplumsal eylem haline geleceğini gösterir.  Paranın sermaye olarak dolaşımı (bölüm 5) sermayenin kendine has değer biçiminin düzenleyici norm haline gelmesinin şartlarını yoğunlaştırır. Ancak sermayenin dolaşımı, ücretli emeğin daha önceden alınıp satılır bir meta olarak pazarda varlığını varsayar (bölüm 6). İşgücünün henüz kapitalizm yükselmeden önce nasıl böyle bir meta haline geldiği ise, Kapital‘in ilksel veya kökensel birikimi ele alan 8. bölümünün konusudur.

Sermayenin, işgücünün ve üretim araçlarının satın alınması temelinde bir süreç –hareket halindeki değer– olarak ele alınması, değer biçiminin ortaya çıkışıyla ayrılmaz biçimde bağlıdır. Marx’ın tezi için basit ama kaba bir analoji şöyle olabilir: insan bedeni yaşamsallığı için kan dolaşımına dayanır ve kanın insan vücudu dışında bir varlığı yoktur. Bu iki olgu karşılıklı olarak birbirinin yapıcısıdır. Değer oluşumu da benzer biçimde, onu barındıran dolaşım sürecinin dışında anlaşılamaz. Önemli olan, sermaye dolaşımının bütünselliği içindeki karşılıklı bağımlılıktır. Ne var ki sermayenin durumunda, süreç sadece kendi kendini yeniden üreten (çevrimsel) değil ama aynı zamanda kendi kendine genişleyen (birikimin spiral şekli) biçimde görünür. Bunun sebebi, kâr ve artıdeğer arayışı emtia değiştokuşunu ileriye iterken, emtia değiştokuşunun ise değer biçimini teşvik etmesi ve korumasıdır. Değer, böylece sadece sermaye birikimi koşulları altında, değiştokuş alanında gömülü bir düzenleyici norm haline gelir.

Argümanın aşamaları karmaşık olsa da, Marx Ricardo’nun emek değer teorisini sentezleyip şekillendirerek onu Şekil 1’de tarif edildiği gibi, dolaşım ve birikimin bütünselliğinin içine yerleştirmiştir. Argümanın kapsamlılığı ve zarafeti, Marx’ın takipçilerinden pek çoğunu hikayenin böyle bittiğini düşünmeye sevk etti. Eğer böyle olsaydı, Marx’ın değer teorisine yönelik eleştirilerin çoğu haklı olurdu. Ama bu son değildir. Aslında bu, başlangıçtır. Ricardo’nun umudu, emek değer teorisinin fiyat oluşumunu anlayabilmek için bir temel sunmasıydı. Sonradan gelen analizlerin acımasızca ve layıkıyla ezdiği bu umuttu. Marx bunun imkansız bir umut olduğunu erkenden anlayarak, bunlar kabaca aynı şeylermiş gibi, sunumlarında sıkça (taktik nedenlerle olduğundan şüphelendiğim bir tarzda) değerlerden fiyatlara kayıyordu. Başka durumlarda ise aralarındaki sistematik farkları inceledi. Cilt 1’de Marx bilinç, onur ve ekilmemiş toprak gibi şeylerin bir fiyatı olabileceğini ama değeri bulunmadığını tanır. Kapital‘in 3. Cildi’nde, piyasada ortalama kâr oranının eşitlenmesinin metaların değerlerinden değil, ‘üretim fiyatlarından’ değiştokuş edilmesine götüreceğini inceler. Ama Marx öncelikli olarak fiyat oluşumu ile ilgili değildi. Başka bir gündemi vardı. Cilt 1’de bölüm 7’den 25’e kadar çetrefilli detaylar içinde, bir emekçi için değer yasasının, piyasada değiştokuşun normalleştirilmesi ve genelleştirilmesi yoluyla hükmettiği bir dünyada yaşamanın sonuçlarını tarif eder. Burada ünlü bir geçişle Marx bölüm 6’nın sonunda bizi “insanın haklarının hüküm sürdüğü bir Cennet olan”, “Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham’ın (Faydacılığın kurucusu İngiliz filozof, çn.) hüküm sürdüğü” dolaşım alanını terk etmeye davet eder. Böylece “üretimin gizli meskenine” dalarız ve burada “sadece sermayenin nasıl ürettiğini değil, sermayenin nasıl üretildiğini de” görebiliriz. Aynı zamanda, sadece burada, değerin nasıl oluştuğunu görebiliriz.

Piyasada rekabetin zorlayıcı yasaları bireysel kapitalistleri, emekçilerin yaşamını ve refahını tehdit ederek, işgününü sınırlayan işgünü yasaları gibi herhangi bir sınırlamanın yokluğunda, işgününü son sınırına kadar genişletmeye zorlar (Bölüm 10). Takip eden bölümlerde, aynı zorlayıcı yasalar, sermayeyi göreli artıdeğer elde etmek amacıyla, teknolojik ve örgütsel yenilenmeler aramaya, emekçilerin içsel güçleri olan işbirliği ve işbölümünü seferber etmeye,  makine ve fabrika sistemleri tasarlamaya, eğitim, bilim ve teknolojinin güçlerini harekete geçirmeye iter. Bütün bunların toplam etkisi (bölüm 25) emekçinin konumunun geriletilmesi, bir yedek sanayi ordusunun yaratılması, emekçi sınıflar arasında şiddetli yoksulluk ve sefil çalışma koşullarını zorlanması ve emeğin çoğunluğunun toplumsal yeniden üretimin en aşırı derecede sefil şartlarında yaşamaya mahkum edilmesi olur.

Bu, Diane Elson’un konu üzerine ufuk açıcı makalesinde “emek değer teorisi” olarak gönderme yaptığı teoridir. Bu, emekçilerin sermaye için çalışmaya mahkum edildiği şartlarda değerin piyasada düzenleyici norm olarak işlemesinin getirdiği sonuçlara odaklanan bir teoridir. Bu bölümler aynı zamanda, Bertell Ollman’ın neden Marx’ın değer teorisini, bir piyasa olgusundan ziyade emeğin üretim içinde yabancılaşmasının teorisi olarak ele aldığını da açıklamaktadır.3

Ama emeğin üretkenliği ve yoğunluğu piyasadaki rekabetin basıncı altında sürekli olarak değişmektedir (Kapital‘in izleyen bölümlerinde tarif edildiği gibi). Bunun anlamı, Kapital’in ilk bölümünde yapılan değer formülasyonunun takip eden bölümlerde kökten değiştirildiğidir. Değer, piyasadaki dolaşım alanında tanımlandığı haliyle değer ile üretim alanındaki devrimlerle sürekli yeniden tanımlanan değer arasında sürekli evrilen istikrarsız bir iç bağıntı (içsel veya diyalektik bir ilişki) haline gelmektedir. Daha önce Grundrisse‘de, Marx ünlü “makineler üzerine parça”da, insan bilgisinin sabit sermayeye dahil edilmesiyle değerin öneminin, onu restore etmeye yönelik zorlayıcı güçler veya sebepler yoksa, tümden ortadan kalkacağını dahi öne sürebilmişti.4  [Bu parça, Türkçe basımda (Sol Yayınları, çev. Arif Gelen) cilt 2, sf 157-171’de yer almaktadır ─çn.] Kapital‘in 3. Cildinde Marx, büyük oranda değerler üzerindeki teknolojik değişimlerin etkisinden yola çıkarak düşen kâr oranı tezine ulaşmaktadır. Piyasada tanımlanan değer ile emek sürecindeki dönüşümler aracılığıyla yeniden oluşturulan değer arasındaki çelişkili ilişki Marx’ın düşüncesinde temel bir yerde durmaktadır.

Emeğin değişen üretkenliği, tabii ki, ekonomik analizin bütün biçimlerinde temel bir özelliktir. Ne var ki, Marx’ta sözkonusu olan, klasik ve neoklasik politik iktisatta vurgulanan fiziksel emek üretkenliği değildir. Marx’ta önemli olan, artı değer üretimine kıyasla emek üretkenliğidir. Bu da (teknolojik ve örgütsel yenilenmeler aracılığıyla) göreli artı değer arayışı ile piyasa değerleri arasındaki iç ilişkiyi Marx’ın değer teorisinin merkezine koyar.  

Marx’ın değer teorisine ilk bakış, tamamlarsam, piyasa alanındaki emek değer teorisi (Kapital‘in ilk altı bölümünde ortaya konulur) ile üretim alanındaki emek değer teorisi (Kapital‘in 7 ila 25. bölümlerinde analiz edilir) arasındaki sürekli değişen ve çelişkili birliğe odaklanır.

Ancak Kapital‘in 25. bölümünde sunulan malzemeler, değer teorisinde sözkonusu olanın sadece emek sürecindeki deneyim olmadığını ortaya koyuyor. Marx sermaye birikiminin genel yasasının işleyişi ile yedek sanayi ordusuna düşürülenlerin toplumsal yeniden üretim koşullarını tarif etmektedir (25. bölümün konusuna bkz.) İngiltere’nin kırsal bölgelerinde toplum sağlığına ilişkin resmi raporlara gönderme yapmaktadır (en dikkat çekicileri Dr. Hunter’ın raporlarıdır) ve keza İrlanda ve Belçika’da günlük yaşama dair başka anlatımları ve Engels’in 1844 tarihli İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu‘ndan da bölümler aktarmaktadır. Bu raporların tümünün ortak noktası, işçi sınıfının bu kesimi bakımından toplumsal yeniden üretimin koşullarının feodalizm altında işitilen en kötü koşullardan bile daha kötü olduğu yönündeydi. Berbat beslenme, konut, eğitim, nüfus artışı, cinsiyet ilişkileri ve sürekli yerinden edilme, cezalandırıcı toplum refahı programlarıyla daha da kötü hale getirildi (en dikkat çekicisi Britanya’da Yoksul Yasalarıydı). Hapiste tutukluların beslenme şartlarının dışarıdaki yoksullardan daha iyi olduğu acı gerçeği de not edilir (ne yazık ki, bu durum ABD’de halen böyledir). Bunlar Marx’ın değer teorisinin önemli bir eklentisine giden yolu açmaktadır. Piyasada kapitalist rekabetin yoğunlaşmasının sonuçları (teknolojik değişimler yoluyla göreli artıdeğer elde etme arayışı dahil) işçi sınıfının (veya bu sınıfın önemli kesimlerinin) toplumsal yeniden üretimi için kötüleşen şartlar yaratır -tabii eğer, bu etkilere karşı koymak üzere hiçbir kamu politikası veya talefi edici güçler devreye konulmazsa.

Marx’ın değere yaklaşımı açısından emek değer teorisinin kurucu olmasına benzer bir şekilde, burada önemli bir inceleme konusu olarak “bir emek toplumsal yeniden üretim teorisi” ortaya çıkar. Bu Marx’ın Kapital‘in 1. Cildinin 25. bölümünün son kısımlarında açtığı bir perspektiftir. Bu son kırk yıldır yeterli bir toplumsal yeniden üretim teorisi geliştirmek için gayret ve ısrarla çalışan Marksist feministlerin odak noktasıdır.5  

Marx (Kapital, Cilt 1, [s. 648 -Yordam Kitap basımı]) Belçika işçi sınıfının çoğunluğunun yaşam koşulları üzerine bir resmi rapordan alıntı yaparak, işçilerin hapishanelerdeki “mahkumlardan daha ekonomik şartlarda yaşamaya zorlandığını” belirtir.  Bu işçiler, “sırrını sadece kendilerinin bildiği tedbirler alırlar: günlük öğünleri azaltırlar; buğday ekmeğinin yerine çavdar ekmeği alırlar; daha az et yerler, hatta hemen hiç et yemezler; aynı şey tereyağı ve tadlandırıcılar için de geçerlidir; ailenin sıkış tıkış yaşadığı bir veya iki odalı bir eve razı olmak durumunda kalırlar, burada kızlar ve oğlanlar yan yana, çoğu zaman aynı şiltenin üstünde yatar; giyim, yıkanma ve görgüden tasarruf ederler; Pazar günü eğlencelerinden vazgeçerler; kısacası en acı verici mahrumiyetlere katlanırlar. Bir kez bu aşırı sınıra ulaşıldığında, yiyecek fiyatlarındaki en ufak artış, işin en kısa durması, en hafif hastalık, işçinin ızdırabını artırır ve onu tam bir felakete götürür; borçlar birikir, krediler ödenemez olur, en gerekli kıyafetler ve mobilyalar rehnedilir ve nihayet aile sefiller listesine yazılmak üzere başvurur.”  Eğer bu kapitalist değer birikimi yasasının tipik bir çıktısı ise, toplumsal yeniden üretimin bozulan koşulları ile sermayenin piyasayı sürekli genişletme ihtiyacı arasında derin bir çelişki vardır. Marx’ın Kapital‘in 2. Cildi’nde belirttiği gibi, kapitalist krizlerin gerçek kökü, ücretlerin bastırılmasında ve nüfusun kitleler halinde beş parasız yoksullar konumuna indirilmesinde yatar. Eğer piyasa yoksa, değer de yoktur. Toplumsal yeniden üretim teorisinin görüş açısından piyasada gerçekleştirilen değer hakkında ortaya konulan çelişkiler çeşitlidir.  Örneğin, yedek orduda hiç sağlıklı, eğitimli, disiplinli ve yetenekli emekçi kalmamışsa o artık rolünü oynayamaz.

Rekabetçi piyasa süreçleri, artı değer üretimi ve toplumsal yeniden üretim arasındaki diyalektik ilişkiler, değer oluşumunun karşılıklı oluşturucu ama derinden çelişkili öğeleri olarak ortaya çıkar. Böyle bir analiz çerçevesi değer yasasının teorik düzeyinde özgüllükleri ve farklılıkları korurken sermayenin pratikleriyle sürekli yeniden inşa ettiği bütünlük kavramını da bir kenara atmamayı sağlayan ilgi çekici bir yol sunar.

Değer teorisinin başka uyarlamaları, uzantıları ve detayları da düşünülmelidir. Üretim ve gerçekleştirme arasındaki çelişkili ve problemli ilişki, şu gerçeğe dayanır: değer, tüketici nüfusun alım gücü tarafından desteklenen isteklerin, ihtiyaçların ve arzuların varlığına bağımlıdır. Bu istekler, ihtiyaçlar ve arzular toplumsal yeniden üretimin dünyasına derin biçimde gömülüdür. Bunlar olmaksızın, Marx’ın Kapital’in 1. bölümünde belirttiği üzere, değer de yoktur. Bu, “değer-olmayan” ya da “anti-değer” kavramlarını tartışmaya dahil eder. Bu, ayrıca ücretlerin sıfır noktasına kadar düşürülmesinin, değerin ve artıdeğerin pazarda gerçekleşmesine zarar vereceği anlamına da gelir. Sermayenin ve gündelik yaşamı tüketimciliğin sömürgeleştireceği bir alan olarak görenlerin durduğu noktadan bakınca, ücretleri ‘rasyonel bir tüketimi’ sürdürecek şekilde yükseltmek değer teorisi için hayati önemdedir.  

Peki ya, bunun ötesinde, tam serbest rekabet varsayımı yerini genel olarak tekele ve sermayenin dolaşım sürecinin uzamsal örgütlenmesine içkin olan tekelci rekabete bırakırsa ve bu değer çerçevesi içinde çözülmesi gereken başka bir sorunlar seti oluşturursa ne olur? Yakın zamanda, Marx’ın konuyla ilgili formülasyonlarını izleyerek, alışıla gelen tek bir değer ifadesi yerine, küresel ekonomi içinde bir dizi farklı bölgesel değer rejimlerinin tanınmasını önermiştim.

Tamamlarsam; Marx’ın değer biçimi, sermayenin çalkalanan dünyasında sabit ve durağan bir dayanak noktası değil, piyasa değiştokuşu anarşisi, teknolojiler ve organizasyonel biçimlerdeki devrimci değişimler, toplumsal yeniden üretimin gelişen pratikleri ve günlük yaşam kültürlerinde ifadesini bulan bütün nüfusun istekleri, ihtiyaçları ve arzularında meydana gelen kitlesel dönüşümler tarafından bir ileri bir geri itilen sürekli değişen ve sabit olmayan bir ölçüttür. Bu Ricardo’nun aklındakinin çok ötesindedir ve genelde Marx’a atfedilen değer teorisine de eşit derecede uzaktır.

1 MART 2018

 

DİPNOTLAR

1) “Adolph Wagner üzerine Notlar”a bakınız: Marx., K., Value: Studies by Marx (ed. A. Dragstedt) içinde, Londra: New Park Publications, 1976.

2) Buradan sonraki bölüm, büyük oranda Harvey, D., Marx, Sermaye ve Ekonomik Aklın Çılgınlığı’ndan çıkarsanmıştır, Londra, Profile Books; New York, Oxford University Press, 2017

3) Elson, D., “Emek Değer Teorisi,” Elson, D. (ed.) Value: the Representation of Labour in Capitalism içinde, Londra, CSE Books, 1979; Ollman, B., Yabancılaşma, Londra, Cambridge University Press, 1971.

4) “Makineler üzerine parça” olarak anılan bölüm, son yıllarda yaygınca tartışılmıştır. Bkz. Carlo Vercellone, “From Formal Subsumption to General Intellect: Elements for a Marxist Reading of the Thesis of Cognitive Capitalism,” Historical Materialism 15 (2007) 13–36.

5) Bhattacharya, T., Toplumsal Yeniden Üretim Teorisi: Sınıfı Yeniden Haritalandırmak, Baskıyı Yeniden Tanımlamak, Londra, Pluto Press, 2017 içindeki güncel araştırma ve derlemeye bakınız.