David Harvey’in, değer teorisini tartıştığı “Marx’ın emek değer teorisine reddiyesi” adlı makalesine karşı, Michael Roberts “David Harvey’in Marx’ın değer yasasını yanlış anlaması” başlıklı bir eleştiri kaleme almıştı. Harvey, bu eleştiriye “Michael Roberts’ın yanlış anlamaları” adında (Roberts’ın makalesinin devamında bulabilirsiniz) ikinci bir makale ile kısa bir cevap yayınladı. Yazımızda bu polemik çerçevesinde Harvey’in değer teorisi anlayışını eleştirmeye çalışacağız. 

Harvey “Marx’ın kendine özgü değer teorisi neydi ve bu, emek değer teorisinden nasıl ayrılıyordu?” sorusunu tartıştığı kısa ancak kapsamlı makalesinde, Marksizmin neredeyse tüm kavram ve tartışmalarına birer cümle ile de olsa değinir. Harvey’in bu geniş kapsamlı ancak kısa makalesinde, değer teorisine dair yaptığı açıklamaların, kuramsal olarak eleştirilmesi gereken birçok nokta içerdiği kanısındayız. Önce Harvey’in, Marx’ın değer teorisine ilişkin açıklamasının genel çerçevesini aktarmaya çalışalım.

Harvey, Kapital’de değer açıklamasının “…öncelikle, metaların içinde cisimleşmiş toplumsal (soyut) emeğin bir yansıması olarak…” ele alındığını söyler. Devamında Kapital’in bölümlerine referanslar vererek, kapitalist gelişmenin adımlarını takip edip “değer biçimine” gelir. “Hareket halindeki değerin” takibinin, değer biçiminin ortaya çıkışını koşulladığını söyler. Bu aşamada Harvey “değer, böylece sadece sermaye birikimi koşulları altında, değiş-tokuş alanında gömülü bir düzenleyici norm haline gelir” der. Ricardo’nun emek değer teorisinin, Harvey’in değer açılımındaki ‘öncelikle’ olarak belirtilen ilk aşamaya karşılık düştüğünü ve sonrasında Harvey’in ‘böylece’ dediği ikinci aşamada, Marx’ın bu değeri dolaşım ile bütünlediğini “Marx Ricardo’nun emek değer teorisini sentezleyip şekillendirerek onu… dolaşım ve birikimin bütünselliği içine yerleştirmiştir” sözleriyle ifade edilmesinden anlayabiliriz. Harvey, değer açıklamasında, üretim alanından değiş-tokuş alanına gelen değerin son olarak görülmemesi gerektiğini, eğer son olarak görülürse, Marksist değer teorisine yöneltilen birçok eleştirinin haklı olacağını söyler. Harvey’in bu saptaması doğrudur. Çünkü değer için çizilen bu çerçevede, birbiriyle çelişkisiz olarak ilişkilenemeyen iki değer tarifi yapılmış olmaktadır. Yazının devamında açacağımız bu perspektifte, Harvey değerin, doğru olduğunu düşündüğü bu ikili tarifini çözümlemek ve sonrasında da birleşimlerini ya da ilişkilerini oluşturmak çabasına girecektir.

Harvey, Kapital’in ilk bölümlerinde toplumsal soyut emek üzerinden üretim alanında değer tariflendiğini, sonraki bölümlerde değerin, dolaşım alanının değer biçimi şekline dönüştüğünü düşünmektedir. Bu ikili durumu Harvey şu şekilde çözer: “Değer, piyasadaki dolaşım alanında tanımlandığı haliyle değer ile üretim alanındaki devrimlerle sürekli yeniden tanımlanan değer arasında sürekli evrilen istikrarsız bir iç bağıntı (içsel veya diyalektik bir ilişki) haline gelmektedir”. Harvey değerin bu ikili tarifinin Marx’ı da kapsadığını düşünmektedir: “Piyasada tanımlanan değer ile emek sürecindeki dönüşümler aracılığıyla yeniden oluşturulan değer arasındaki çelişkili ilişki Marx’ın düşüncesinde temel bir yerde durmaktadır”. Harvey, “Marx’ın değer teorisine ilk bakışı tamamlarsam, piyasa alanındaki emek değer teorisi ile üretim alanındaki emek değer teorisi arasındaki sürekli değişen ve çelişkili birliğe odaklanır.”(tüm vurgular bize ait) dedikten sonra bu çelişkili birliği açıklamaya çalışır.

Harvey, üretim alanı değeri ile dolaşım alanı değerinden tek bir değer tarifi çıkarmak çabasındadır. Zaten böyle bir yol izlenerek “…Kapital’in ilk bölümünde yapılan değer formülasyonunun takip eden bölümlerde kökten değiştirildiği” iddiasındadır. Aslında Harvey’in ilk makalesinin “Marx’ın emek değer teorisine reddiyesi” başlığı da buna yöneliktir. Makalenin başlığı, üretim alanı değeri olarak görülen Ricardocu emek değer teorisinin reddiyesiyle, dolaşım alanı değeri olarak ifade bulan değerin, değerin çelişkili birliği olarak yeniden tanımlanması sürecini tarif eder.

Harvey tarif ettiği bu iki değeri, dolaşım alanı değeri içinde birleştirme yoluna girer. Roberts’a, Harvey’in dolaşım alanında değer yarattığını düşündüren budur. Oysa Harvey dolaşım alanında değer yaratmaz, o, üretim alanı değeri ile dolaşım alanı değerini, dolaşım alanı değeri içinde birleştirmeye çalışır: “Üretim ve gerçekleştirme arasındaki çelişkili ve problemli ilişki, şu gerçeğe dayanır: Değer, tüketici nüfusun alım gücü tarafından desteklenen isteklerin, ihtiyaçların ve arzuların varlığına bağımlıdır. Bu istekler, ihtiyaçlar ve arzular toplumsal yeniden üretimin dünyasına derin biçimde gömülüdür. Bunlar olmaksızın, Marx’ın Kapital’in 1. Bölümünde belirttiği üzere, değer de yoktur”, bir başka yerde “eğer piyasa yoksa, değer de yoktur”. 

Harvey yazısını da, değer biçimi olarak tek bir değerin tanımını vererek bitirir. Değer biçiminin hareketlerinin sebeplerini “… piyasa değiş-tokuşu anarşisi, teknolojiler ve organizasyonel biçimlerdeki devrimci değişimler, toplumsal yeniden üretimin toplumsal pratikleri ve günlük yaşam kültürlerinde ifadesini bulan bütün nüfusun istekleri, ihtiyaçları ve arzularında meydana gelen kitlesel dönüşümler…” olarak ifade eder. Son haliyle tanımlanan değerin bütün belirlenimleri, ya doğrudan dolaşım alanına ait ya da dolaşım alanı dolayımı ile tanımlanmış belirlenimlerdir. Harvey’in bu sözlerinden, değeri, dolaşım alanında gördüğünü çıkarsamak kolay ancak yanlış olacaktır. Sorun daha derinde yatmaktadır. Harvey, dolaşım alanında değer yaratılır denilemeyeceğini bilecek kadar Kapital’e hâkimdir. Harvey’in hâkim olmadığı şey, Marx’ın yöntemi ve bu yöntemle Kapital’i anlama pratiğidir.  

Üretim alanı değeri, dolaşım alanı değeri

Marx’ın, Ricardo’nun değer teorisine dair eleştirilerini Artı Değer Teorileri kitabında görürüz (Marx,1999:152)“Ricardo işe, metaların göreli değerlerini ‘emek miktarı’nın belirleyişi ile başlar… eğer iki meta birbirlerinin dengi ise… o zaman apaçık ortadadır ki, değişim değeri olarak görüldüklerine göre, özleri aynı olmalıdır. Özleri emektir. ‘Değer’ olmalarının nedeni budur. Bu özden daha çok ya da daha az içermelerine göre büyüklükleri farklılık gösterir. Ne var ki Ricardo bu emeğin doğasını, biçimini -değişim değerini yaratan ya da kendini değişim değeri olarak ortaya koyan özgül karakterini- incelemez.” Aynı kitapta bir başka yerde Marx, Ricardo için şöyle söyler (Marx,1999:160)“… Ricardo değerin biçimini -emeğin değer özü olarak kazandığı belirli biçimi- bile incelemiş değildir. O yalnızca değer büyüklüklerini, metaların değer büyüklüklerindeki farklılıkları yaratan bu soyut, genel ve o biçimi ile toplumsal olan miktarları inceler.” Marx, Ricardo’nun değerin özünü ve bu özün büyüklüğünü gördüğünü ancak değer biçimini göremediğini söylemektedir. Ricardo değerin özü olan emeği ve bu emeğin büyüklük ölçüsü olarak emek saati görmüş ama bu ‘öz’ün ‘biçim’ini görmeyi başaramamıştır. 

Günümüz formel mantığı içinden yukarıdaki alıntıları değerlendirince, Ricardo için şu sonuca ulaşmak kolaydır; üretim alanı içinde değerin oluşumunu görmüş ama bu oluşan değerin dolaşım alanındaki değer biçimi olarak yeni ifadesini görememiştir. Bu şekilde yapılan formel çözümleme bizi, üretim değeri ve dolaşım değeri ikiliğine taşımış olur. Artık formel mantığın sorunu bu iki değeri ilişkilendirmek noktasında düğümlenir. Bu formel zeminde kurulan ilişki, içsel olarak bağıntılı ilan edilmesine rağmen ve kaçınılmaz olarak bu ilanın aksine, eklektik ve dışsal bir ilişki olarak kalacaktır.

Ricardo, değeri, değişimin eşitler arası gerçekleşmesinin aracı olması ekseninde incelemiştir. Ricardo için değer nesnel bir şey değildir. Değer, değişimin eşitlik ölçüsü olan bir genel soyuttur. Ricardo değerin biçimini görmez çünkü değerin, biçime sahip bir nesnellik olabileceğini düşünmez. Ricardo için, değişimin eşitlik ölçüsü olan toplumsal soyut bir genel olarak değer, elbette, bir maddi varoluş gibi biçime sahip olamaz. Ricardo’nun değerin biçimini görememesi, dolaşım alanını ve onun dinamiklerini görememesi nedeni ile değildir, değerin bir nesnellik olabileceğini görememesi nedeniyledir. Ricardo için değer, değişimin olmasının sonucu olarak oluşturulmuş soyut geneldir. Ricardo bu düşüncesinin kaçınılmaz olarak onu getirdiği noktada, bir töz olarak gördüğü emeğin, değer olarak ifadesinde oluşan çelişkiler ve uyumsuzluklar karşısında bir çözüm arayışı içinde bulmuştur kendisini. Bu, günümüz formel yaklaşımının da üretim değeri ile dolaşım değeri ya da değer biçimi ikiliğini oluşturduktan sonra bu zeminde aranan, çelişkisiz değer bütünlüğünün artık imkânsız olan çözümünün benzeridir.

Marx’ın değeri, Ricardo’nun formel mantık içinde yarattığı soruna çözüm sunmaz. Çünkü bu sorun Marx’ın değerinde oluşamaz. Marx, Ricardo’nun üretimde yaratılan değerini, dolaşım alanına soyutlamaz. Tam tersine değerin bir soyut genel olmadığını gösterir. Marx, metalar üzerinde gördüğümüz değer biçimini, metanın hiçbir atomunda bulamayacağımızı çünkü onun, meta cisminden ayrı bir nesnelliğin biçimi olduğunu gösterir.

Ricardo, değişimi sağlayan eşitlik olarak, soyut genel olarak değeri ele alırken, Marx toplumsal üretim şeklinin gerçek, nesnel bir kategorisi olarak değeri ele alır. Marx’ın değeri, ‘gayrimaddi bir nesnellik’ olarak, özünü emeğin oluşturduğu, biçimini de değişim değeri olarak gördüğümüz bir organik bütündür. Dolayısıyla Marx için, değer duyumsanabilir özel bir tür somutluk iken, onun biçimi olan değişim değeri, burjuva üretim tarzının en soyut ve en genel halidir. Değer nesnel, somut bir şey olduğu içindir ki, onun bir özelliği olarak değer biçimi de soyut genel olabilir. Değerin kendisi bir soyut genel değildir. Ricardo, üretim alanındaki emeğin değer olarak ifadelerindeki uyumsuzlukları ömrünün sonuna kadar çözmeye çalışmışken, Marx’ın değerinde böyle bir ayrılık oluşturulamaz. Marx’ın değer teorisinde bu tarz uyumsuzlukları görmek, Ricardo’nun değer teorisini aşamamanın ve onu Marx’a mal etmenin sonucudur. Marx’ın değer teorisini zor kılan nokta, değerin nesnelliğinin anlaşılmasının zorluğunda yatar. 

Bireyin bilincinin dışındaki diğer somutluklar gibi, değerin de nesnel, somut yapısı görülünce, bu somut değerin özü ve biçimi de görünür olur. Öz ve biçimin, ayrılıkları içinde görülmesi ve sonrasında eklektik bir şekilde ilişkilendirilmesinden ancak doğru bir yöntemle kaçınabiliriz. Bu konuda Rubin’in açıklamaları ufuk açıcıdır (Rubin,2010:129) “İçerik ve şekil arasındaki ilişki sorununda Marx’ın, Kant’ın değil de, Hegel’in bakış açısını kullandığı unutulmamalıdır. Kant, şekli, içerikle ilişkili dışsal ve dışarıdan içeriğe bağlı bir şey olarak ele almıştır. Hegel felsefesinin bakış açısından, içeriğin bizzat kendisi şeklin dışarıdan bağlı olduğu bir şey değildir. Daha ziyade, gelişmesi çerçevesinde, içerik, içerikte halihazırda gizli olan şeklin doğmasını sağlar. Şekil kaçınılmaz bir biçimde bizzat içeriğin kendisinden gelişir. Bu, Kant yöntemine karşı bir öncül niteliğinde olan Hegel ve Marx yönteminin temel bir öncülüdür. Bu bakış açısından, değer şekli kaçınılmaz bir biçimde değerin özünden büyüyüp gelişir.” Öz ve biçimin bu tarifi, özü ve biçimi ayrılıkları içinde tanımlayamayacağımızın açık ifadesidir. İlk bakışta Harvey de, Kant gibi öz ve biçimi eklektik olarak bağlıyor gözükür. Ancak Harvey, özü ve biçimi ya da yukarıdaki alıntı terminolojisi ile içerik ve şekli birbirine bağlamaz. Harvey, değerin özünün oluşumundan sonra, bu değer özünü bir soyutlama ile değerin biçimine dönüştürür. Üstelik bunu her ikisini de değer olarak tanımlayarak yapar. Bu eksende Harvey’in yaklaşımı, Hegel ve Marx’ın yöntemi bir yana, Kant’tan da geridir. Harvey için, değerin özü üretim alanında tanımlanan değerdir, değerin biçimi ise dolaşım alanında ya da piyasada tanımlanan değerdir. Harvey’de ‘öz’ de, ‘biçim’ de değerdir ve bu iki değerden bir tanesi olan üretimdeki emek değer utangaçça terk edilirse, tutarlı bir değer tarifine ulaşılabileceğini düşünür. Harvey kendisini bu ikili değer anlayışı içine taşıyanın, Locke’un biçimsel, formel yöntemi olduğunun farkında değildir. Harvey, bu formel mantığın içinde, ikilik içinde oluşan değer teorisinin zayıflığına yönelik saldırıları bertaraf etmek için, tutarlı bir değer teorisi inşası peşindedir. Ancak içinde bulunduğu ikiliği kendisinin inşa ettiğinden habersizdir.  

Değerin nesnelliği, gerçekliği

Harvey “ancak bu bizi Marx’ın değerin soyutlamasını nasıl koyduğuna geri götürür –ki bu arada, bu soyutlama Marx’ın görüşüne göre bir toplumsal ilişkidir, dolayısıyla ‘gayrimaddi ama nesnel’dir, ama Murray Smith’ten yapılan alıntının varsaydığı gibi ‘gerçek’ ve ‘içkin’ değildir (‘maddenin tek bir atomu dahi metaların nesnelliğinin içine girmez’ der Marx Kapital’de)” diyerek değeri, gayrimaddi olmasına rağmen nesnel ancak gerçek olmayan olarak tarifler. Harvey’in Roberts’a verdiği cevapta da bu karışık kavramlaştırma şöyle dile getirilir; “değerin özü soyut emektir, ya da tercih ettiğim bir göndermeyle ‘toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı’dır… Ne var ki, ister ‘soyut emek’ diyelim, isterse ‘toplumsal bakımdan gerekli emek’, artık ispat edilmesi gereken, soyutlamanın nasıl yapıldığı ve toplumsal bakımdan gerekli olanın nasıl anlaşılacağıdır. Bu tür sorulara verilecek yanıtlar maddi süreçlere dayanmalıdır, idealist pratikler yoluyla inşa edilmemelidir. Dolayısıyla, eğer değer metalara ‘içkin’ değilse ve tarihsel olarak yaratılıyorsa, o zaman değer hangi materyalist süreçle yaratılmaktadır?”. Tüm bu alıntılarda Harvey, soyut emek oluşumundan değil, değerin bir soyutlama olarak tarif edilmesinden bahsetmektedir. Ancak değer, bir soyutlama olarak tarif edilmesine rağmen, bilincin dışında bir nesnellik olarak da ifade edilebilmiştir. Harvey’e göre, metanın atomlarında görülmemesi ile ‘içkin’ olmadığını gösteren değer, bu maddi olmayan yönü ile ‘gerçek’ olarak kabul edilmemiş ama tarihsel ve toplumsal bir soyutlamaya tabi tutulduğu için de nesnelliğini yitirmemiştir. Son olarak da Harvey’in bu özgün kavramsallaştırmasına itiraz edilebilecek her nokta peşinen ‘idealist pratikler’ olarak ilan edilmiştir.

Harvey’in, değer biçimini, bilincin tarihsel ve toplumsal soyutlaması olmasına rağmen, bireyin bilincinin dışında bir nesnellik olarak ifade etmesi materyalist bir açıklama gerektirmektedir. Çünkü düşünceye ait bu tür ideal belirlenimlerin, nesnel oldukları iddiası, doğru bir zemine taşınmaz ise idealizmin söylemi ile örtüşürler. İdeal biçimlerin, bireyin bilincinin ürünü olamayacakları ve nesnel oldukları gözleminden yola çıkan ancak bu nesnelliği açıklayamayıp, ideal belirlenimleri a priori veya üst bir bilince ait olarak ifade ederek çözmeye çalışanlar idealist düşünürlerdir. Bireyin bilincinin karşısında olmasına rağmen maddi olmayan ancak nesnel olan bu ideal belirlenimlerin açıklanması idealizm ile materyalizm arasındaki temel ayrım noktasını oluşturur. İlyenkov’un dediği gibi (İlyenkov,1988:65) “şey ile, bu şeyin biçiminin bireysel bilinç dışında var olduğuna ve bireye bağlı olmadığına işaret edilmesi, bütünüyle maddeci anlamda bunların nesnelliği sorununu çözmeye yetmemektedir”. Şey ile şeyin biçimi kuramsal zemininde durmayan Harvey’in, tarihsel ve toplumsal bir soyutlamanın nesnel olduğu söylemi, bu şekli ile bırakılırsa idealist bir çıkarım olarak da görülebilir. Bu yüzden nesnellik üzerine tartışmayı genişletmek zorunlu olmaktadır.

Nesnelin gündelik yaşamdaki tanımını Hegel şöyle verir (Hegel,2004:110) “…‘nesnel’ ile dışımızda bulunan ve bize algı yoluyla dışarıdan ulaşan bir şey anlaşılır”. Hegel’in açıklaması ile, Kant, düşünce biçimlerinin duyumlar ile verilmediği ve bilincin kendisine ait oldukları, dolayısı ile öznel olmaları gerektiği ile başlar. Ancak düşünce belirlenimlerinin bireyin bilincini ve öznelliğini aşması gerçeği karşısında bu tarifini ters çevirir. (Hegel,2004:110)“… Kant düşünüleni ve daha açık olarak evrensel ve zorunlu olanı nesnel ve duyumsananı ise öznel olarak adlandırır”. Hegel, Kant’ın eleştirilen bu tarifinin aslında ilk yaklaşımdan daha doğru olduğunu söyler. Hegel “sıradan bilince karşısında duran ve duyusal olarak algılanabilir olan şeyler (örneğin bu hayvan, bu yıldız vb.) kendileri için kalıcı ve bağımsız şeyler olarak, ve buna karşı düşünceler ise bağımsızlıktan yoksun ve başka bir şeye bağımlı olarak görünürler” dedikten sonra bunun tersinin doğru olduğunu söyler. Hegel “duyusal olarak algılanabilir olanlar… bağımsızlıktan yoksun ve ikincil iken, buna karşın düşünceler gerçekten bağımsız ve birincildirler” diyerek, düşünce biçimlerinin nesnel oldukları ve duyum nesnelerinin öznel yanda kaldığını ifade eder. Hegel’in bu nesnel idealist bakışı, idealizmine karşın, düşünce biçimlerinin nesnelliği tartışmasında ileriye atılmış bir adımdır. 

Kant’ı çelişkili de olsa düşüncenin biçimlerinin nesnelliğini görmeye iten, Hegel’i ise tam anlamı ile düşüncenin biçimlerinin nesnel olduklarını ifade etmeye zorlayan durum, gayrimaddi ama nesnel olarak önümüze çıkan biçimlerdir. Bu biçimler bilince ait gibi gözükürken, bireyin bilincinin dışında ve ona kendini dayatan, evrensel ve zorunlu biçimler olarak, nesnel biçimler olarak çıkarlar. Hegel nesnellik tarifi konusunda üç farklı tutum alınabileceğinden bahseder. Birinci tutum, nesnelliği “dışsal olarak bulunan bir şey anlamında”, öznelin karşıtı olarak düşünmektir. İkinci tutum, Kant’ın duyumdan ve öznelden ayrı, “evrensel ve zorunlu olanın” nesnelliği anlayışı içinde düşünmektir. Üçüncü olan ve Hegel’in nesnelliğe karşı tutumunu da ifade eden ise “var olanın düşünsel ‘kendindesi’ anlamında” düşünmektir (Hegel,2004:111). Hegel’in getirdiği nokta burasıdır, nesnelliğin kavramıyla örtüşmesi, gerçekliktir, ideadır. Ancak idea, Hegel’de yerini birincil olarak gene bilinçte bulur. Yalnız bu bilinç, insanın bilincinin dışındadır. Ancak maddi evrende değil de bir diğer bilinç içinde, bir üst bilinç, bir mutlak bilinç içindedir. Marx’ın devraldığı yer de burasıdır. Bu noktadan sonrasını İlyenkov’dan devam edersek (İlyenkov,1988:69) “burada ideal biçim, gerçekte, dışsal şeyin biçimi olarak bireysel bilince ve bireysel istence karşı durmakta… ve zorunlu biçimde, kesin olarak, dışsal şeyin biçimi gibi, ama onun elle tutulabilir biçimi değil de, onun temsil ettiği, dile getirdiği somutladığı eşit ölçüde elle tutulabilir başka bir şeyin (bu iki şeyin elle tutulabilir cisimselliğinden farklı olmakla ve onların duyumsal olarak algılanabilir fiziksel doğalarıyla ortak bir yanı bulunmamakla birlikte) biçimi gibi algılanmaktadır. Burada somutlanan ve temsil edilen şey, belli bir emek biçimidir, insanın nesnel etkinliğinin belli bir biçimidir, yani, toplumsal insanın doğayı dönüştürmesidir”. Nesnellik ile kavramın özdeşliği olarak idea, Hegel’in bilincin dışında ancak bir başka mutlak bilincin içindeki tarifinden, “şeyde temsil edilen toplumsal insan etkinliğinin biçimi” şeklindeki gerçekliğine taşınır. İlyenkov, biçime nesnelliğini verenin soyutlama yapmak olmadığını, toplumsal insanın varoluş etkinliğinin maddi gerçek biçiminin bu nesnelliği sağladığını sürekli dile getirir.

Tarihsel toplumsal bir belirlenimin ya da biçimin nesnelliğini açıklamak bu düzlemin üzerine kurulabilir. Harvey’in “Dolayısıyla, eğer değer metalara ‘içkin’ değilse ve tarihsel olarak yaratılıyorsa, o zaman değer hangi materyalist süreçle yaratılmaktadır?” sorusunun bu düzlemden tartışılmasını, nesnel ve öznel, maddi olan ve düşünsel olan ilişkisinin bu diyalektik düzlemin üstünde yükselmesini bekleme hakkımız vardır. Ancak tüm yazıda kavramsal ve kuramsal açıklamalara gerek duyulmamıştır. Bu kuramsal bir düzlemin olmadığı anlamına gelmemektedir. Yaygın kabul gören ve apaçık bilimsel kabul edilen pozitivist bir kuramsal düzlem ve formel bir yöntem kullanılmıştır. Günümüzde bu düzlemin tartışılması ise ne yazık ki gerekli görülmemektedir.  

Marx, değer biçiminden, yukarıda söz ettiğimiz çerçevede, değerin ‘ideal’ biçimi olarak bahseder. Harvey’in de atomlarda göremediği değer biçimine konu olan bölümü İlyenkov ile okuyalım (İlyenkov,1988:52) “Kapital’de Marx, genel olarak değer biçimini, yalnızca ‘bilinç’te, yalnızca meta sahibinin kafasında var olduğu için değil, tam tersi nedenlerle, ‘saf ideal’ olarak tanımlar. Değerin para biçimi ya da fiyat, genelde değerin herhangi bir biçimi gibi, ideal’dir; çünkü bu, sunulduğu metanın elle tutulabilir, cisimsel biçiminden bütünüyle ayrıdır, diye yazar ‘para’ bölümünde. Başka bir deyişle, insan bilincinin dışında ve ondan bütünüyle bağımsız biçimde var olmasına karşın, bu değer biçimi ideal’dir”. İdealin, gayrimaddi olmasına rağmen nesnel olmasının kaynağını da İlyenkov’dan takip edebiliriz (İlyenkov,1988:73): “Temsil edildiği cismin tözünün tek bir atomunu bile içermediği için, bütünüyle başka bir cismin biçimi olduğu için, ‘ideal’dir. Ve bu başka cisim, burada, cisimsel olarak, maddesel olarak değil (‘cisimsel olarak’, uzayda bütünüyle farklı bir noktadır), yalnızca bir kez daha ‘ideal olarak’ sunulur ve burada, onun tözünün tek bir atomu bile yoktur”. Harvey’in, değer biçimini tek bir atomda dahi göremediği zaman, değer biçiminin bir soyutlama olması gerektiği fikrine yöneldiği ve sonra da bu soyutlamanın bir nesnellik olarak ifade edilmesi gerektiği yönlü çözümlemesinden hayli farklı ve çok daha ileri bir bakıştır, İlyenkov’un bakışı. 

Harvey’in yöntemi, onu, nesnel olan ancak gerçek olmayan bir değer biçimi tarifine taşırken, İlyenkov, nesnelliğin kaynağı olan gerçekliği tarif etmeye girişir (İlyenkov,1988:69): “Marx’a göre ideallik, şeyde temsil edilen toplumsal insan etkinliğinin biçiminden başka bir şey değildir. Ya da tersine, bir şey olarak, bir nesne olarak temsil edilen insan etkinliği biçimidir”. Marx’ta değer biçimi, maddi insan etkinliğinin biçimi olarak var olur. Değişim olmaya başladığı için değer oluşmaz. İnsan toplumsal varlığını kapitalist bir şekilde sürdürmeye başladığı için, değer nesnel bir kategori olarak var olur. Ricardo için değer, değişimin eşitliğinin konusu olarak vardır. Ricardo’nun gözünde, üretim yapılmış, sonrasında üretilenler dolaşım alanına taşınmış ve artık bu üretilenlerin eşit değişimleri için değer söz konusu olmuştur. Değişimden değere doğru hareket eden Ricardo’nun aksine Marx, ürünlerin neden kendilerini değer biçimi içinde sunmak zorunda oldukları sorusundan hareketle, insanın toplumsal üretiminin şekillerini ve bunun kapitalist biçiminin yarattığı değer nesnelliğini açıklayabilmiştir. Harvey de, Ricardo gibi, değişimi çıkış noktası olarak alır. Üretilen ürünlerin, değişim alanında girdikleri eşitlik ilişkilerini ve bu eşitliklerin değişim dinamiklerini tartışmasının merkezine koyar. Bu nedenle Harvey’de değer, değişimi sağlayan bir soyut genel haline gelirken, Marx’ta değer, toplumsal insanın maddi olarak kendini üretme biçiminin nesnel bir kategorisi olarak görülür.

Harvey’in değer teorisinin yöntemi, Locke’un yöntemidir. İlk makalesini bitirirken verdiği değer teorisi tariflerini yazımızın başında alıntılamıştık. Kısaca tekrar edersek, değer teorisinin belirlenimlerinin, “tüketici nüfusun alım gücü tarafından desteklenen isteklerin, ihtiyaçların ve arzuların varlığı”,“…piyasa değiş-tokuşu anarşisi, teknolojiler ve organizasyonel biçimlerdeki devrimci değişimler, toplumsal yeniden üretimin toplumsal pratikleri ve günlük yaşam kültürlerinde ifadesini bulan bütün nüfusun istekleri, ihtiyaçları ve arzularında meydana gelen kitlesel dönüşümler…” olarak sunulduklarını görmüştük. Değerin belirlenimlerini bu şekilde ortaya koymakla Harvey, aslında değeri, tikel görünümlerine, soyut niteliklerine ayırmaktadır. Harvey’in yöntemi (Hegel,2004:307) “…verili somutu ayrıştırmaktan, ayrımlarını tekilleştirmekten ve bunlara soyut evrensellik biçimini vermekten oluşur”. Hegel’e göre (Hegel,2004:307) “düşünce burada yalnızca soyutlama ya da biçimsel özdeşlik anlamını taşır. Locke’un ve tüm görgücülerin duruş noktaları budur”. Harvey de bu yöntemle değerin açıklamasını oluşturabileceğini düşünür. Ayrıştırılan tüm belirlenimler, değerin soyut nitelikleri ve tikel görünümleri olduğundan, değerden kopuk belirlenimler değillerdir. Bu yüzden yanılgının farkına varılması ancak uygulanan yöntemin tartışılması ile mümkün olabilir. Locke gibi yetkin bir aklın düştüğü yanılgıya Harvey de düşer. Hegel’in bu konudaki açıklayıcı örneği şöyledir (Hegel,2004:307) “…kimyacı bir et parçasını imbiğine koyar ve ona sayısız yoldan eziyet ettikten sonra azottan, karbondan, hidrojenden vb. oluştuğunu bulduğunu bildirir. Ama bu soyut özdekler bundan böyle et değildirler”. Harvey de Locke gibi, bundan başka bir yöntemle bilgi oluşturulamayacağını düşünür. İnsanın karbondan oluştuğu ne kadar insanı açıklarsa, Harvey’in değer kavramı da o kadar değeri açıklar. 

Harvey, formel bir çözümleme ile ulaştığı değerin soyut niteliklerinden, değerin tikel görünümlerinden, değere ulaşabileceğini düşünür. Bu konuda gelen eleştirileri ise, bu belirlenim ve tikelliklerin değerde olmamasının mümkün olmadığını söyleyerek karşılar. Bu belirlenimlerin Marx’ta da olduğundan bahsederek, Kapital’i Locke’un yöntemine indirgeyerek okumaya ve anlamaya davet eder bizi. Locke ampirizminin ve formel mantığın, günümüzde tek bilimsel yöntem olarak kabul görmesi de Harvey’in güvenini artırmaktadır.

Harvey’in makalesinde, Kapital’i kısa kısa başlıklar halinde tartışmasından cesaret alarak, biz de kuramsal yönden fazla ayrıntıya girmedik. Ancak bu tartışma hak ettiği genişlikle sürdürülmelidir. Yazıda alıntılar yaptığımız, E. V. İlyenkov’un ‘İdeal Kavramı’ makalesi, bu tartışmanın daha verimli yapılabilmesinin koşullarını okuyucusuna sunacak bir yazıdır. Marx’ın Kapital’inde, gayrimaddi bir nesnellik ifadesinin veya değer biçiminin idealliğinin kuramsal tartışmasını, Harvey’in Kapital okumasından çok farklı olarak sunan bir metindir İlyenkov’un makalesi. Ayrıca Isaak İllich Rubin’in, ‘Marx’ın Emek Değer Teorisi’ adlı kitabı da, değerin özünün ve biçiminin tartışılmasını genişletebilecek niteliktedir. Harvey’in makalesinin başlığı olan “Marx’ın emek değer teorisini reddiyesinin”, Rubin için geçerli olmamasının sebeplerini kitapta ve kitabının adında da görmek mümkündür. Bu kısa makaleye aktaramayacağımız derinlikte olan bu metinlerin Marx’ın değer tartışmasında önemli imkanlar sunacağını düşünüyoruz.

Eleştirilerimizi birkaç ana başlık altında toplarsak;

  1. Harvey, değerin özünü, üretim alanında olan değer olarak görür, aynı şekilde değerin biçimini de dolaşım alanında olan değer olarak görür. Harvey için, değerin özü de değerin biçimi de birer değerdir.
  2. Harvey oluşturduğu bu ikili değeri, bu ikiliğin yarattığı çelişkileri aşmak için birleştirmeye çalışır. Ancak bu birleşmeyi, eklektik bir şekilde, dolaşım alanında tarif ettiği değerin içinde oluşturur. 
  3. Dolayısıyla Harvey, dolaşım alanında değer olarak gördüğü değer-biçiminin soyut genelliğini, değerin soyut genelliği olarak düşünür. Harvey’de, değerin biçimi değil, kendisi bir soyut genel haline dönüşür.
  4. Harvey’de soyut genel olarak düşünülen değer, gerçekliğini kaybeder. Soyut genel olan bu değer, nesnelliğini ise bir başka soyutlamada bulur, bu soyutlamanın tarihsel ve toplumsal düşünce ile yapılan bir soyutlama olması ile nesnelliğin oluştuğu öne sürülür.
  5. Harvey çözümlemeci bir yöntemle, değeri tikel görünümlerine ayırır ve sonra değerin bu soyut belirlenimlerinden, değeri oluşturmaya yönelir.
  6. Harvey’de, Locke’un biçimsel yöntemini kullanmasına rağmen, ne Locke’un ne de bu yöntemin eleştirisi ekseninde Kant’ın, Hegel’in, Marx’ın yöntemlerinin ve bu yöntemlerin terminolojisinin izini bile göremeyiz. Günümüzde, pozitivizm ve onun formel, biçimsel yönteminin apaçık doğruluğunun kabulünden sıyrılmak başlı başına bir sorun olarak durmaktadır. 

 

Kaynaklar

Marx, K. (1999) Artı Değer Teorileri 2, çev; Yurdakul Fidancı, Sol Yayınları, Ankara

Rubin, İ. İ. (2010) Marx’ın Emek Değer Teorisi, çev; Uğur Selçuk Akalın, Kalkedon Yayınları, İstanbul

İlyenkov, E. V. (1988) “İdeal Kavramı”, Felsefe Dergisi, no: 88/2

Hegel, G. W. F. (2004) Mantık Bilimi, çev; Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul