İngilizce aslından çeviren: Barış Koca

 

1977’de ABD İlerici İşçi Partisi (Progressive Labor Party)1, Mao yanlısı çeşitli partilerin, Deng Xiaoping’in ÇHC’de iktidarını sağlamlaştırmasına yönelik tepkilerinin kısa bir analizine yer verdiği “Maoizm nereye?” başlıklı bir makale yayımladı. Bu makaleye göre, öyle görünüyordu ki, Maoizm artık anlamlı bir devrimci bir akım değil, Çin’de yanlış giden şeyler hakkındaki can alıcı noktaların bir karışımından oluşan kötü bir şakaydı. 

Aradan geçen onlarca yılda, bir kavram olarak “Maoizm”in, Çin partisinin ihanetine karşın  öyle kolayca “tarihin çöplüğü”ne atılamayacağı tekrar tekrar gösterildi (bkz. Muhsin Yorulmaz ve John Lawrence’in Abstrakt Dergi için yazdıkları makale). Aksine, kişi kendisini Maoist görsün ya da görmesin, “Maoizm”in ister o ister bu tanımını kullansın, Maoizm, en acil Marksist tartışmaların tümünün içerisine kendisini yerleştirmeyi başarıyor. Maoizmin bu uzun ömürlülüğü ne ile açıklanabilir? Öte yandan, Çin’in çok özlenen Başkanının partizanları niçin “Maoizm”i anti-revizyonizmin ta kendisi olarak dayatamazlar? Maoizmin bu uzun ömürlülüğünü ve bu süreçte, çeşitli biçimler alan Maoizmin olumlu ve olumsuz niteliklerini değerlendirmeye çalışacağım. Amacım, geçmiş yıllardaki “Hocacı” polemiklerde olduğu gibi Maoizmi “gömmek” değil, komünist devrimcilerin, üzerinde tartışıp sonunda birliğe ulaşabileceklerini umduğum bir dizi somut konum bulmaktır.

Çin-Sovyet ayrılığından önce bile, daha sonra bir nevi Mao kültü halini alacak olan şeyin iki önemli unsuru bütün Marksist-Leninistlerce bir biçimde kabul edilmişti: İlki, Çin hem “Doğu”da hem de “Batı”da muazzam tarihsel ve kültürel öneme sahip devasa bir ülkeydi (ve hâlâ öyle). Çin Komünist Partisi’nin başında kim olursa olsun, dünya izleyecekti. İkincisi ise KMT’nin sağ kanadını rezil edip Tayvan’a çekilmeye zorlayarak, taktiksel çizgisi faşist Çan Kay-şek kliğine karşı kazanılan zaferde belirleyici olan Mao’nun parlak bir lider olduğu kabul edilmişti.

Kimsenin kendini “Maoist” olarak tanımlamadığı ve neredeyse tüm komünistlerin az ya da çok birlik olduğu bir dönemde Çin, uluslararası komünist hareketin dikkatini çekti. Paul Robeson bu büyük tarihsel başarıyı kutlamak için Çin Halk Cumhuriyeti’nin yeni marşını yorumladı: 

Robeson niçin bize aynı dönemden Polonya, Kore DHC, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, DAC ya da Macaristan ulusal marşlarının kayıtlarını okumadı? Çin’deki zafer daha büyük görünüyordu, çünkü kazanım daha yüksekti: Daha büyük ülke, daha büyük tarih, daha büyük nüfus, daha büyük etki. Dönemin Marksist-Leninist çizgisi Ekim Devrimi’nin yeni bir çağın habercisi, Çin’deki 1949 Devrimi’nin ise son derece sembolik ve önemli yeni bir evre olduğunu söylüyordu. Çin’e atfedilen önem ne olursa olsun, o dönemde bütün dünyanın, özellikle de komünistlerin, Mao ya da onun teorik duruşu ile ilgili olmayan nedenlerle Çin’i zaten izlediklerini, okuyucular hatırlamalıdır. 

Ancak Maoizm eğilimi, sadece Çan’a (Kay-şek) karşı Mao’yla özdeşleşme sebebiyle değil, Hruşçov’a karşı Mao’yla özdeşleşme sebebiyle bile değil; Çin’de daha sonraki devrimci deneyimin kendi başına taşıdığı önem sebebiyle doğdu. Kimimiz için bu önem, Çin’in boyutlarıyla orantılıdır, fakat niteliksel olarak pek çok ülkedeki 20. yüzyıl tarihimizin önemli ayrıntılarına benzer. Maoistler için bu önem biraz daha fazlasıdır, “Mao Zedong Düşüncesi” ya da “üçüncü ve daha yüksek aşama”dır.

İşte, ilgilenmek istediğim, bakış açısındaki bu anlaşmazlık ve daha önemlisi, gerisindeki somut konumlardır. Ama bunu yapmadan önce okuyucular için bir kez daha vurgulayayım: Çin’in uluslararası komünist hareketin dikkatini çekmiş olması nedeniyle Mao, bir devrimci ve düşünür olarak, uluslararası komünist hareketin dikkatini çekmek için zaten ideal bir konumdaydı. Daha geniş görünürlüğün daima ve zorunlu olarak daha belirgin bir duruş anlamına geleceğini varsaymamalıyız. O halde Mao’nun, Maoistlerin benzersiz olarak vurguladıkları somut konumlarına dönelim.

 

Strateji ve Taktik: Mao ve Kuomintang (KMT)

Mao Zedong, Çin KP’nin kurucularından değildi ve orada bir lider olarak tanınması kendisi için zaman aldı. Strateji ve taktikteki tartışmasız ustalığı sayesinde Mao, parti basamaklarını tırmanarak adını duyurdu. Dedikleri gibi, ainesi iştir kişinin: Mao’nun liderliği faşist Çan Kay-şek kliğini devirerek, ÇKP’yi iktidara taşıdı. Bu noktada, Maoistlerin Mao kavrayışı oldukça bilimseldir: Ufuktaki tüm engellere rağmen insan, eski düzeni alaşağı edecek fikirlerle ilgilenmelidir. İşte bu, Mao ve onun deneyiminin kesinlikle belirleyici rol oynadığı devrim bilimidir. ÇKP ilk yıllarında, o dönem Çin üzerindeki emperyalist tahakküme karşı devrimci faaliyetin ön safında olan KMT partisi içindeki “sol kanat” konumundaydı. Mao Zedong bu süreç boyunca Komünist Parti’nin, Çan Kay-şek’in sayıca üstün güçleriyle karşılaşabilecek, onlara karşı direnebilecek ve en nihayetinde onları yenebilecek milyonların partisi haline gelmesine önderlik etti.

İngilizce konuşan dünyada anti-revizyonizmin samimi, ciddi ve popüler seslerinden biri olduğu kolaylıkla söylenebilecek olan J. Moufawad-Paul, bu tarihi, onun bize “entrizmin çok da iyi bir taktik olmadığını” öğrettiğini söyleyerek özetliyor. Geriye dönüp bakıldığında Mao’nun kendisinin de ÇKP’nin asla KMT’ye “girmemesi”, en başından beri KMT’ye karşı tümden reddiyeci ve askerî stratejiye bağlı kalması, tıpkı Çan Kay-şek’le edildiği tarzda Sun Yat-sen’le de mücadele edilmesi gerektiği fikrine bir noktada katılıp katılmayacağını söyleyemem. 

Mao’nun görüşü gerçekten bu idiyse, diyalektiğin ziyadesiyle dışında. Eğer Stalin ÇKP’nin KMT içindeki varlığını (haliyle de KMT’yi) desteklemekle gerçekten başından beri hata ettiyse, o halde Stalin, Sun Yat-sen’i “faşist” ilan etmeli, ÇKP emperyalist tehdit karşısındaki ortak taktiksel çıkarları hilafına KMT’ye karşı etkin mücadele başlatmalı ve tabii ki iç savaş da Mao’nun stratejik hattı ÇKP’yi küçük bir partiden kitle partisine dönüştürmeden yıllar önce başlamalıydı. ÇKP, geniş kitleler nezdinde partiye itibar kazandıracak olan anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadelesini yürütmek için (Sun Yat-sen’in takdisiyle) KMT içerisinde asla çalışmamalıydı. İdeolojik duruşlarından bağımsız olarak neredeyse tüm modern Çin tarihyazımları, ÇKP’nin en nihayet iç savaş yıllarında KMT’ye karşı kullandığı gücünü, KMT içerisindeki yasal çalışması yoluyla kazandığında hemfikirdirler. Bu KMT “entrizm”i Sun Yat-sen gibi ilerici milliyetçileri öyle etkilemişti ki eşi (cinsiyetçi “Madam Sun Yat-sen” yakıştırmasıyla tanınan) Soong Ching-ling, Çan Kay-şek’in iktidarı aldıktan sonra komünistleri ezmeye kalkışması üzerine ÇKP’den yana olmuştu.

KMT’nin ÇKP’ye devrettiği miras Mao’nun gözünde kesinlikle tamamen olumsuz değildi ki, Sun Yat-sen’i devrimci bir kahraman olarak övmeyi sürdürüyor ve faşist olmayan KMT’lilerin, ÇHC’nin kuruluşundan sonra da, bir tür Dimitrov tarzı halk cephesi kapsamında yasal olarak faaliyet göstermelerine izin veriyordu. 

Mao’nun politik mücadelesinin değişik aşamaları ve bu hedefler peşinde farklı sınıf ittifakları, parti eylemle sınandığında kendini gösteren maddî diyalektikten temel alıyordu. Bu Şubat mantığıydı ve buna muhalefet, Trotski’nin sözümona “Geçiş Programı”nda somutlaşan kaba düşünüştür. Anarşistlere hitaben Stalin diyor ki:

“Bugün, biz, bir demokratik cumhuriyet istiyoruz. Demokratik cumhuriyetin bütün yönleriyle iyi olduğunu, ya da kötü olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, söyleyemeyiz! Neden? Çünkü, demokratik cumhuriyet, sadece bir yönüyle, feodal sistemi yıkacağı için iyidir; ama öte yandan burjuva sistemini güçlendireceği için kötüdür. Bu yüzden biz şöyle deriz: Demokratik cumhuriyet, feodal sistemi yıktığı ölçüde iyidir – ve biz onun uğruna savaşırız; ama burjuva sistemini güçlendirdiği ölçüde kötüdür – ve biz ona karşı savaşırız.” 

Stalin, Anarşizm mi Sosyalizm mi? Sol, 1974 (Çev. Muzaffer E. Kabagil)

Çan Kay-şek’in komünistlere karşı kampanyasında örneklendiği haliyle faşizm elbette “dünya burjuvazisinin proletaryaya karşı üstlendiği genel saldırının yoğun ifadesi”dir ve bu savaşı sınıf mücadelesini duraksatan bütün eğilimlere karşı genel mücadeleden ayırmanın aciliyeti iyice anlaşılmıştır. Faşist eğilim ortaya çıktığında Mao Zedong, aksi halde onu emsal niteliğindeki gerilla strateji ve taktikleriyle karşılık vermesinden ötürü methetmeye yanaşmayacak solcularca bile yaygın biçimde onaylanıyordu. Çin Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş ve uluslararası komünist hareket, felaket üzerimize çökmeden önceki birkaç yıl için eylemsel gücünün zirvelerine ulaşmıştı.

 

Uluslararası Komünist Hareket İçinde Bölünmeler

Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilanından birkaç yıl sonra, komünist tarihte yeni bir safha açarak, Yoldaş Stalin öldü. Hruşçov’un iktidara gelmesiyle proletarya diktatörlüğünün hükmünü yitirdiği ilan edildi ve kâra dayalı ekonominin temelleri yeniden atıldı. Bu değişimler Çin ve Arnavutluk partilerince “modern revizyonizm” olarak tanındı ve bu iki ülke, felaket yeniden çökmeden önce bir süreliğine sıkı müttefik oldu (bu uluslararası bağlamın daha kapsamlı ele alınışı için okuyucuları yine, konuyla ilgili Abstrakt makalesine davet ediyorum).

Enver Hoca, aslında içten içe Çin ile Arnavutluk arasındaki uçurum konusunda endişeliydi, ama kamuoyu nezdinde Mao ve Çin’e yıllarca övgüler yağdırdı, ki bu övgüler, sonraları Mao Zedong düşüncesini ret ve mahkûm ettiğinde Maoistler tarafından anımsatılacaktı. Ancak bu anlaşmazlıklar ayrılıktan onlarca yıl önceydi. Başkan Mao Hruşçov’u kınadığı esnada Tito’yla yakınlaştı, ki – belki okuyucuların gözünde mazur görülebilirse de – bu hareket, “Titocular”a saldırıları fanatizm boyutlarına varmışken, kesinlikle Enver Hoca ile Başkan Mao arasındaki hatırı sayılır mesafeyi gösteriyordu (beri yandan, Mao’nun Tito’yu Bernstein ile açıkça kıyasladığını da anmak gerek, dolayısıyla kimin revizyonist hain olup kimin olmadığına hükmeden diplomatik yargıların Arnavutluk partisinin tekelinde olmadığı görülecektir).

Modern revizyonizmle savaşında Mao, haklı olarak, dışarıdakiler kadar ülkesindeki düşmanlarıyla da ilgilendi. Bu süreçte, belirgin bir “Maoist” yaklaşımın başlangıcının şekillenişini görmeye başlıyoruz. Parti içindeki “kapitalist yolcular”a saldırıları da kapsayan Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında “Küçük Kızıl Kitap” adıyla bilinen nüshalar (doğrusu: Başkan Mao Tse-tung’dan Alıntılar) Çin’deki genç devrimcilerin başlıca teorik silahıydı ve Mao da (ileride bir “Maoizm” ideolojisinin yerli yerinde doğması için temelleri atarak) fiiliyatta Marksizm-Leninizm yorumcusuydu. Metin, o sırada Lin Biao liderliğindeki Halk Kurtuluş Ordusu tarafından derlenmişti (sonradan Mao ile arası açıldı).

 Büyük Proleter Kültür Devrimi kendi hesabına başarısız oldu ve bugün tüm dünyada Çin Partisi’nin kendisinin de revizyonizme düştüğünü haklı olarak ilan eden sayısız Maoist bulunuyor. Birçok Maoist gelinen noktadan Deng Xiaoping’i sorumlu tutup, Mao’nun Stalin’ine kıyasla onu Hruşçov gibi görüyorlar. Tüm bunlar doğru olabilir, ancak Maoist tarihin bir parçası olan “Üç Dünya Teorisi” ile birlikte Mao Zedong, netice itibarıyla, Stalin’in işlemekle suçlanmadığı bir biçimde gidişatı kabullenmiş görünüyordu. Bu teori, Marksizm-Leninizmin tarihindeki pek çoğu gibi bir kenara bırakılabilecek salt bir olay değil; gelecek yıllarda çeşitli Maoist grup içinde emperyalizm ve sosyal emperyalizmin çekirdek kavramlarını yorumlamada farklılaşmaya götüren bir noktaydı. 

Bu yazıda örtülü ve açık şekilde Mao Zedong’u zaten eleştirdikten sonra ve Marksizm-Leninizm’den görünüşte Maoist ayrımın özelliklerini tartışmayı sürdürmeden önce yeniden vurgulamak isterim ki Üç Dünya Teorisi zamanlarında (meselenin aciliyeti gereği belki anlaşılabilir biçimde) Hoca ve yoldaşlarının yaptığı gibi, Mao’yu “tarihin çöplüğü”ne atmak niyetinde değilim. 20. yüzyıl Çin deneyiminden ne dersler çıkarabileceğimiz konusundaki benim görüşüm iki şekilde özetlenebilir:

  1. Mao Zedong sosyalizm için ve sonlara doğru teslim olmuş gibi görünse de bir dönem için modern revizyonizme karşı da dahice mücadele etmişti.
  2. Artıları eksileri ile, Büyük Proleter Kültür Devrimi, Stalin’in tasfiyelerine benzer etkiye sahipti: revizyonizmin zaferini geciktirdi ancak engelleyemedi. Mao yönetimindeki Çin daha sarsılmaz bir yeni sosyalist toplum kurmakta Arnavutluk ya da Sovyetler Birliği’nden daha başarılı olamadı, o da “büyük lider” öldükten sonra “yolunu kaybetti”.

Şayet okuyucular bu tespitlere katılıyorsa, özellikle ilki, birçok Maoist yoldaşı hayal kırıklığına uğratma pahasına, Mao’ya Lenin ya da Stalin’e kıyasla daha az örnek alınacak bir figür gözüyle bakmaya bizi zorluyor. Ne var ki Mao’yu, bundan dolayı Hruşçov, Tito ve Troçki için kullandığım dille kınamakta da kararsızım. Çin devrimi dünya devriminin bir parçasıydı; Arnavutluk, Sovyetler veya Yugoslavya ile bir yarış da değildi. Enver Hoca veya Stalin gibi, Troçki ya da Tito’nunsa aksine Mao Zedong bir dönem için uzak toprakların insanlarının gözünde fakir ve ezilenlerin büyük savunucusuydu. Lenin veya Che gibi, Hruşçov ya da Deng’inse aksine Mao Zedong’un, geriye dönüp bakıldığında, kendi sosyal bağlamı içinde devrim ülküsünü ilerlettiğinin altını çizebiliriz.

 Net olarak belirtmek gerekirse, ben bir Maoist değilim, ama bir ölçüde Mao savunucusuyum. Her ne kadar Mao kültünü eleştirmek yönündeki her girişim, bir parça eleştirel duruşu gerektirse de benim buradaki amacım, ayrıca, Maoizmin ne olduğuna ve onun hangi özgül parçalarının “Maoist olmayan” Marksizm Leninizm’le karşılaştırılabileceğini saptamaktır.

Bir başka deyişle, uluslararası komünist hareket içindeki ayrılıkların tarihsel bağlamında Mao’nun kim olduğu üzerine görüşlerimi kısaca özetledikten sonra, şimdi şunu sormak isterim: 

 

Maoizm nedir?

Dünyayı kavrayışı büyük oranda doğru olan ve bu temelde esasen devrimci bir duruş sergileyen Maoistler de vardır, bugünkü Çin partisiyle birlik içerisinde bulunan Üç Dünya Teorisi revizyonistleri de… Ancak dogmatikçe Mao karşıtı olan bir Marksist-Leninist, “Maoist” terimini her ikisini eşit biçimde kınamak için kullanabilir.

Mao sonrası Çin partisi üzerinde fazla durmayarak, fikirleri benimkilere yakın bir çok Maoiste hak ettikleri saygıyı gösterdiğimi ummakla birlikte, şunu söylemesem eksik kalır: hem Çin’de hem dışında, Mao dönemini en gönülden savunanlar hep tam da bugünkü Çin’e bakışları benimkine en yakın olanlar oluyor. 

Bunun yanında, bu şerhler olmadan da benim gibi bir “Hocacı”, ideolojik düşmanlarımız tarafından Maoistlerle aynı zeminde değerlendirilecektir. Troçkistlerin tıpkı “Maoizm”den “[Çinli özelliklere sahip] Stalinizm” olarak söz edebildikleri gibi, bir bütün olarak anti-revizyonizmi de “Maoizm” olarak anmak için fırsat yakaladıklarını bir düşünün.

Eğer çarpıcı etiketlerle değil de olgunun özüyle ilgileniyorsak, gerçekten samimi Maoistlerin kendilerini tanımladıkları konumlanışlara dönmeliyiz.

“Maoizm”in öğretilerini özlü ve tutarlı şekilde tanımlayan, geçmişe ait bir belgeye en yakın şey, Devrimci Enternasyonalist Hareket’in (DEH) yayımladığı “Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm!” belgesidir. Bu özel gelenek (DEH/MLM) ile özdeşleşmeyenler arasında, benim çizgime yakın çok sayıda Maoist olduğu bir gerçektir, ancak onların hiçbiri, bu belgede yer almayan “Maoist” tutumlar ortaya koymuyorlar. Dolayısıyla bu belgeyi, diğer Maoistlerin de kendi Maoist ideolojilerini oluştururken kısmen de olsa faydalandıklarını varsaydığım bir çeşit “Maoist manifesto” olarak ele alacağım. Fakat şunu da açıklığa kavuşturayım: “Marksizm-Leninizm-Maoizmi Marksizmin yeni, üçüncü ve daha yüksek aşaması olarak tanıma”ya yönelik bu “resmî” girişimle DEH, Mao ve Çin’in mücadelesi hakkındaki görüşlerinden bağımsız olarak diğer Marksist-Leninistleri, “Maoizm”i “üçüncü ve daha yüksek aşama” olarak görmediğimizi resmen ilan etmeye zorladılar (yapmak zorunda kalacağımızı o zamana dek aklımıza getirmediğimiz bir tartışma). Sonuç itibarıyla bir anda onların gözünde “dogmato-revizyonistler” haline geldik.

  Che’nin ilham verici bir figür ve büyük bir Marksist-Leninist olduğunu düşünsek bile, “Marksizm-Leninizm-Guevarizm”i “Marksizmin yeni, üçüncü ve daha yüksek aşaması” kabul etmiyoruz diye elbette “dogmatik olarak Che karşıtı” olmuyoruz. Bu benzerlikler, Mao kendileri için ikinci Lenin olan “Marksist-Leninist-Maoistler”e tuhaf gelebilir, ama gerçekte birçok (belki çoğunluktaki) Maoist yoldaş kendisini “Marksist-Leninist” olarak tanımlamaya devam ediyor. Marksist-Leninistlerle “Ortodoks Marksistler” arasında bu derecede bir kafa karışıklığı görmeyiz, “Ortodoks Marksistlerle” Lenin konusunda çok az ortak noktamız olduğu için tartışma bu denli birincil bir yer tutmaz. Her neyse, Lenin’i ve teori ve pratikte kendisi ve 20. yüzyıl deneyimiyle ilişkilendirilebilecek gelişmeleri desteklerken biz “Marksizm”in “geçmişe dönük olarak” “dogmatik-revizyonist” olduğunu görüşüne de varmıyoruz. Bazı Maoistlerin Mao’yu Marx ve Lenin’le bir Marksist üçleme içerisinde eşitlemekteki mezhepçi ısrarının bir benzeri yoktur. 

Meramımı anlatmak için dinsel bir dile başvuracak olursam; dışarıdakiler için (RIM dışındaki Maoistler de dahil) bu “Maoizm” türü başka her şeyden daha fazla, anlamsızca mezhepçi görünüyor. Dogmatik Hocacılar Maoistlerce çok mezhepçi görülse de herhangi bir Hocacı örgüt, “Marksist-Leninist-Maoistler”in Mao ile yaptığı şekilde, revizyonizmi olumsuz yönde Enver Hoca üzerinden tanımlamamıştır.

DEH’in çizgisini savunanlarca bize söylenen, Mao’nun, gerçek bir komünist olmak (“dogmatik-revizyonizm”e düşmemek) için kavranması gereken gerçekten eşsiz teorik anlayışlara sahip olduğudur. Nedir bu anlayışlar? “Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm!” belgesi farklı farklı Maoistlerce sıkça tekrarlanan; en sık tekrarlananları “kültür devrimi”, “kitle çizgisi” ve “halk savaşı” gibi görünen çeşitli fikirleri vurguluyor. Bunların Maoizm ve/veya “Marksizm-Leninizm-Maoizm”i “dogmatik-revizyonist” Marksizm-Leninizm”den ayıran konular olduğunda yanılıyorsam, Maoist yoldaşları beni düzeltmeye davet ediyorum. Öte yandan, bu varsayıma dayanarak, sırasıyla bu fikirleri değerlendireceğim. 

 

Kültür Devrimi

Yukarıda Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin başarısız olduğuna kısa değinmiştim (bunun dışında başka bir mecrada niçin bunun kaçınılmaz olduğu üzerine teorik bir tartışma da yayınlamıştım). Revizyonistleri bertaraf etme görevinde başarısız olduğu bir hakikattir ama değindiğim gibi, yalnızca Stalin’in tasfiyelerinin Sovyetler Birliği’nde revizyonizmi engellemede başarısız olması anlamında kast etmiyorum.

Kastettiğim, daha Mao hayatta iken, en dolaysız biçimde yenilmiş olduğudur, zira Jiang Qing ve başkaları (haklı olarak) Deng’i kınamayı sürdürürlerken dahi Mao, Deng’i bir güçlü oyuncu olarak kabul etmeye zorlanmıştı.  

 Neredeyse bütün Maoist hatalar yapıldığını ve bunların neler olduğu, vs. üstüne kendi fikirleri olduğunu itiraf etmeleri dolayısıyla bu alanı, yapılan her hatayı detaylandırmada kullanmak niyetinde değilim (hataları kabullenmeksizin, yenilgileri açıklayamayız. Ancak bu yenilgilerini onları dinlememiş olan kötü düşmanlarına bağlayan Troçkistler için geçerli değildir). 

Bence tartışılmaya değer olan, bu özel devrimci anın neden yalnızca sahiplenilmekle kalmayıp, başka her şeyin üzerinde tutulduğudur. Maoistler buna, Büyük Proleter Kültür Devriminin kitlelerin, onlara göre tipik Maoist bir yolla iktidarı kendi ellerine alışını temsil etmesinden dolayı önemli olduğu karşılığını vereceklerdir. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin, Mao’nun genel pratiğini andırdığına gerçekten katılıyorum: bu Mao’nun birçok kitle kampanyasından yalnızca biriydi. Mao’nun kitle çizgisi, bu tür kitle kampanyalarının, onun eyleminin muazzam bir parçası olmasını ifade ediyordu ki bu, Mao’yu yüceltmek için sıklıkla sözünü ettikleri bir şeydir. Öyleyse sonuncuya yapılan bu vurgu neden? En başarılı olanı o muydu? Tersine, Mao’nun teslimiyetine ve orduyu Mao’nun muhaliflerinin istekleri doğrultusunda adım atmasına, vs. yol açanın bu kitle kampanyası olduğu öne sürülebilir. Buna karşılık, Arnavutluk’ta Kültürel ve İdeolojik Devrim böylesine gecikmesiz bir karşı-devrimle ya da hattâ 1980’lere kadar böyle bir gerilemeyle sonuçlanmadı. Kısacası, Büyük Proleter Kültür Devrimi Çin tarihindeki en önemli an mıydı, yoksa sadece “kitle çizgisi”nin en büyük (ama neticede yine de başarısız) örneği miydi? 

 

Kitle Çizgisi

Kültür Devrimi’ni yalnızca, Mao’nun bu alandaki pratiğini küçültmek amacıyla kitle çizgisine yönlendirmedim. Düşmanlarımızın bizim teori ve eylemimizi kasten yanlış anlamalarına karşın Marksizm-Leninizm her zaman radikal bir demokratik ideoloji olmuştur. “Kitle çizgisi” düşüncesi, öncü parti ile kitleler arasındaki diyalektik ilişki üzerinde kapsamlı ve bilimsel bir incelemeden doğar. Bu, partinin, zafere giden yolda yalnızca bir adım önde durmayıp, yalnızca ileriye giden yolu öğretmek için kitlelerin içinde ajitasyon yapmayıp, onlara daha iyi öğretmek için onlardan öğrenerek kitlelere önderlik etmesi düşüncesidir. Mao’nun pek çok özlü aforizmalarından biri, bu kavramı, benim hep çekici bulduğum bir biçimde açıklıyor: 

“Komünistler bundan dolayı öğrenmede örnek olmalı, kitlelerin hem öğrencisi hem de öğretmeni olmalıdırlar.”

Mao Zedung, Seçme Eserler II, Aydınlık, 1975

Paulo Freire’nin niçin Mao ve Kültür Devrimi’ne bu kadar yakın durduğunu anlamak kolay. Fakat bu, Marksist-Leninist tarih içerisinde Mao’ya özgü bir düşünce midir? Yoldaş Stalin’e soralım:

“Lenin bize, sadece kitlelere öğretmeyi değil, onlardan öğrenmeyi de öğretti.

Bu ne demektir?

Bunun anlamı ilk önce, biz önderlerin, kibirli olmamamız gerektiğidir; ve Merkez Komite üyeleri de olsak Halk Komiserleri de, bunun doğru önderlik etmek için bütün bilgiye sahip olduğumuz anlamına gelmediğini anlamamız gerektiğidir. Resmî bir konum kendi başına bilgi ve deneyim sağlamaz. Bir unvana sıra gelince bu bir kat daha geçerlidir. 

İkinci olarak bunun anlamı, sadece deneyimlerimizin, önderlerin deyimlerinin doğru önderlik etmek için yetmeyeceği; bundan dolayı kitlelerin deneyimlerinden, alt kademeden Parti üyelerinin deneyimlerinden, işçi sınıfının deneyimlerinden, halkın deneyimlerinden beslenen önderlerin deneyimlerinin gerekli olduğudur. 

Üçüncü olarak bunun anlamı, kitlelerle bağımızı koparmak şöyle dursun, bir an için bile zayıflatmamamız gerektiğidir. 

Dördüncü olarak bunu anlamı, kitlelerin sesine, alt kademeden Parti üyelerinin sesine, “ayaktakımı” denilenlerin sesine, halkın sesine dikkatle kulak kesilmemiz gerektiğidir.”

Josef Stalin, Mastering Bolshevism

Vesaire.

Mao’nun pratik çalışma üzerine yazdıklarına yabancı olmayanlar, benim göstermeme gerek kalmadan benzerlikleri fark edeceklerdir. Bu, Mao’nun, özgün olmayan bir düşünür olduğunu söylemek değildir. “Kitle çizgisi”nin “Marksist bilgi teorisi” olduğunu (ki şayet diyalektiği anlıyorlarsa bütün Marksistler hemfikir olmalıdır) ve “özeleştiri”nin bir “Marksist-Leninist silah” olduğunu vurgulayan Mao’nun kendisiydi. Bazı Maoistler buna itiraz etmiyor, tam aksine, Stalin’in “kitle çizgisi” yaklaşımını benimsiyorlar. Böylelikle, Başkan Mao’nun bir diğer yaygın biçimde atıfta bulunulan teorik atılımına dönüyoruz: “halk savaşının evrenselliği”.

 

Halk Savaşı

“Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm!” deklerasyonunun “Mao Tsetung” başlıklı bölümünün ilk paragraflarında, Mao’nun en önemli katkılarının arasında “halk savaşı”na yer verilir. DEH’ten çok önce birçok üstünkörü gözlemci arasında yaygın düşünce “halk savaşı”nın, Mao’nun pratiğinin özü olduğuydu. Mao’nun askerî  stratejisi birçoklarına kesinlikle ilham verdi ve Maoist olmayan birçokları tarafından da savunulur. “Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm!” belgesi “Mao Tsetung’un Halk Savaşı teorisinin bütün ülkelerde evrensel olarak uygulanabilir olduğunu” bildiriyor.

Bu ne anlama gelir? Köylü devriminin her yerde uygulanabileceği anlamına mı? “Maoistler”, öyle olmadığında ısrarcı. Yine de Çin İç Savaşı’nın gerçekten büyüleyici ve tarihsel olarak sözünü etmeye değer özelliği (proleter enternasyonalistlerin yanı sıra burjuva gözlemcilerin gözüyle de) geri kalmış bir ülkede halk cephesi stratejisinin, emperyalist güçler tarafından desteklenen profesyonel bir orduyu yenmek üzere harekete geçirerek, çok büyük ölçüde köylülüğe yaslandığıdır. Yoksa Maoist “halk savaşı” nedir? Kaynağına gidersek Mao’nun, Çin derslerini evrenselleştirme iddiasında olmadığını, aksine, devrimci şiddet çağrısını (koşullar çağırdığında) zaten kabul edilmiş bir görev olarak gördüğünü görürüz ki bu da “Marksist-Leninist” olmak demektir:

“İktidarın silah zoruyla ele geçirilmesi, meselenin savaşla halledilmesi, devrimin başlıca görevi ve en yüksek biçimidir. Bu Marksist-Leninist devrim ilkesi gerek Çin ve gerekse bütün diğer ülkeler için evrensel olarak geçerlidir.

Ama ilke aynı kalmakla birlikte, onun proletarya partisi tarafından uygulanması, değişik şartlara göre değişik şekillerde ifadesini bulur. Faşist olmadıkları ya da savaş halinde olmadıkları zaman kapitalist ülkeler içte (feodalizmi değil) burjuva demokrasisini uygularlar; dış ilişkilerinde ise kendileri tahakküm altında olmayıp, başka ülkeleri tahakküm altında tutarlar. Bu özelliklerinden dolayı, kapitalist ülkelerdeki proletarya partisinin görevi, uzun bir legal mücadele dönemi boyunca işçileri eğitmek, kuvvet toplamak ve böylece kapitalizmi nihaî olarak yıkmaya hazırlanmaktır. Bu ülkelerde mesele, uzun bir legal mücadele, parlamentodan bir kürsü olarak yararlanmak, iktisadî ve siyasî grevler, sendikaların örgütlenmesi ve işçilerin eğitilmesi meselesidir. Orada örgütlenme biçimi legaldir, mücadele biçimi de kansızdır (askeri değildir). Savaş meselesine gelince, kapitalist ülkelerdeki Komünist Partileri kendi ülkeleri tarafından yürütülen emperyalist savaşlara karşı çıkarlar. Eğer böyle savaşlar patlak verirse, bu partilerin siyaseti, kendi ülkelerindeki gerici hükümetlerin yenilgiye uğramalarını sağlamaktır. Komünist Partilerinin vermek istedikleri tek savaş, hazırlanmakta oldukları iç savaştır. Fakat bu ayaklanma ve savaş, burjuvazi gerçekten çaresiz bir duruma gelinceye, proletaryanın büyük çoğunluğu silaha sarılıp savaşmaya kararlı hale gelinceye ve köylük bölgelerdeki kitleler proletaryaya gönüllü olarak yardım edinceye kadar başlatılmamalıdır. Ve böyle bir ayaklanma ve savaşı başlatmanın zamanı geldiğinde, ilk adım şehirleri ele geçirmek, ardından da köylük bölgelere ilerlemek olacaktır; tersi değil. Bütün bunlar kapitalist ülkelerdeki Komünist Partileri tarafından yapılmıştır ve Rusya’daki Ekim Devrimiyle de doğruluğu ispatlanmıştır.

Mao Zedung, Seçme Eserler II, Aydınlık, 1976

Mao Zedong, görülüyor ki askerî alanda kendisini, halihazırda “Marksist-Leninist” olarak saptanmış, “doğruluğu Ekim Devrimi ile kanıtlanmış” ilkeler temelinde (doğru, hattâ dahice) bir stratejik çizgiye önderlik etmenin dışında başka bir şey yapmış saymamak noktasında oldukça net.

“Marksizm-Leninizm-Maoizm” partizanları şayet maceracı değil de sadece pasifizmden kaçınmanın ve en nihayet burjuva devleti alaşağı etmenin peşindeler ve köylü-cü değiller ise; özcesi, Narodnik benzeri bir şey değiller ise, ardından Mao’nun anlayışına uyuyor iseler, “Marksist-Leninist-Maoist” “halk savaşı”, etraftaki “Marksist-Leninist-Maoist” olmayan partilerin revizyonizmi ve oportünizmi ile mukayese edildiğinde, Maoist ambalajın ortodoks Marksizm-Leninizm’i yeni bir görünüme kavuşmuş gösterdiği bir başka örnek gibi gözüküyor (ve şunu da belirtmek gerek ki böyle birçok revizyonist ve oportünist parti Mao’yu “savunmaktadır”, ancak revizyonist olmayan birçok parti ise bunu yapmamaktadır).

Eğer hiçbir Maoistin, Mao’nun askerî stratejisinin Maoist olmayanlarca kabul edilebilir olduğundan; özel bir tür askerî stratejiye, Mao’nun tercih ettiği gerilla savaşı yöntemi, vesaireyi olanaksızlaştıracak denli fanatikçe bir adanma olduğundan şüphesi yoksa, anti-Maoist ve daha dogmatik “Hocacı” çevrelerde bile Ho Şi Minh’in kabul görüyor olduğunu not etmeli, Ho Şi Minh’in nasıl olup da “halk savaşı” uygulamadığına (halk savaşına hangi tanım getirilirse getirilsin) açıklama getirmeliler.

Mao’nun teori ve pratiği anlamında bu, Mao’nun da etraflı ve etkili bir biçimde yazdığı ve iç ve dış politikada pek çok ayrıntıyı yönettiği gibi, sadece buzdağının görünen kısmıdır. Niyet edilen ve burada yayınlanan, Maoist yoldaşlar ile bir tartışma başlatmaktır (ve belki Maoist olmayan yoldaşların Maoistlerle ortak zeminimizi dile getirmelerine de yardım etmek).

Maksadım bölmek değil, birleştirmek. Kendi adıma konuşuyorum, ancak görüşlerimi paylaşan azımsanmayacak sayıda anti-revizyonist Marksist-Leninist olduğunu da biliyorum: Mao Zedong önemli bir dönemdeki büyük bir devrimciydi, fakat başarısızlıkları ışığında ve 20. yüzyılın sonlarında bir hareket olarak bizim ortak başarısızlıklarımız ışığında Çin-Arnavutluk ayrılığını ya da DEH’in topyekûn başarısızlığını, kimin gerçek yoldaşımız ve kimin revizyonist olduğunu belirlemede bir anahtar olarak kullanmamalıyız. 20. yüzyılda, örnek alacağımız birçok zaferden oluşan zengin bir tarihimiz var, fakat vaktiyle ellerimizde olan her şeyi kaybettiğimizi aklı başında biçimde kabul etmeliyiz. Soru bugünkü konumlarımızın ne olduğudur? Bu çalkantılı zamanlarda yeni devrimci zaferler inşa edebilecek durumda mıyız?

Gökkubbenin altında muazzam bir kaos var, şartlar mükemmel.

 

DİPNOT

1) İlerici İşçi Partisi, 1960’ların başlarında ABD KP’den, partinin “resmi” revizyonizmini mahkum ederek ayrıldı, ilk başta Çin’in tarafında yer aldı, Kültür Devrimi sonrası dönemde ise Çin ve Sovyet modellerine dair daha eleştirel bir tutum takındı. Halen militan emeğin önemli örgütlü güçlerinden birisidir, ABD solundaki rakiplerinin hemen tümünü reformist olarak değerlendirdikleri çizgilerine sert eleştiriler yöneltmektedirler.