Mahfi Eğilmez’in Kendime Yazılar adındaki blogu Türkiye’de iktisat alanında en çok takip edilen platformların başında geliyor. Mahfi Hoca güncel gelişmeler ışığında enflasyon, faiz, büyüme, para ve maliye politikası araçları vb. arasındaki teknik ilişkiyi iktisat teorisiyle harmanlayarak herkesin anlayabileceği, hiçbir ön koşul gerektirmeyecek sade bir dille anlatıyor. Öte yandan yazıların altında kimi zaman oldukça ilginç tartışmalar da yaşanıyor.

Blogda 31 Ekim Salı günü Kapitalizme Yeni Bir Ekonomi Teorisi Gerekiyor adında yeni bir yazı yayımlandı. Biz de bu yazıda Mahfi Hoca’nın kimi yanılgılarından yola çıkarak ‘iktisat teorisi – kapitalizm – ideoloji’ üçgenine dair bir fikir jimnastiği yapma niyetindeyiz.

Mahfi Hocanın iki temel tez öne sürdüğünü söyleyebiliriz. Birincisi, kapitalizm kesintisiz olarak değişmekte, teori de bu değişimleri hesaba katmak durumundadır. İkinci olaraksa, neoklasik öğreti olarak bilinen ve dünyadaki hemen hemen tüm üniversitelerde iktisat müfredatını teşkil eden teorinin içinde yaşadığımız ekonomik yapıyı açıklama konusunda yetersizdir.

Ana Hatlarıyla Neoklasik Teori

Mahfi Hoca “[g]ünümüzün ekonomi teorisi yani önce parasalcı (monetarist) ekonomi teorisiyle sonra da rasyonel beklentiler teorisiyle modifiye edilmiş neoklasik ekonomi teorisi, aslında kapitalist sistemin ekonomi teorisidir” yazıyor ve şöyle devam ediyor: “Bugün bütün dünyaya yayılan küreselleşme modasıyla birlikte piyasa ekonomisi her yerde egemen hale geldi. Böylece ilk bakışta kapitalizmin ekonomi teorisi olan neoklasik ekonomi teorisi, küresel sistemin evrensel ekonomi teorisi haline geldi. Ne var ki kapitalizmin egemenliği kimi ülkelerde kapitalizme en yakın biçime bürünmüş olsa da kimi ülkelerde ahbap – çavuş kapitalizmi formatında yer aldı. Dolayısıyla neoklasik ekonomi teorisinin evrenselliği hala tartışılabilir konumda duruyor.”

Yani, sosyalist blokun çöküşü ve karma ekonomilerin çözülerek neoliberal piyasa köktenciliğine yer vermesiyle beraber kapitalizm küreselleşti. Ancak, kapitalizmin nüfuzunu giderek arttırdığı birçok ülkede ortaya çıkan düzen, teoride anlatılana benzemiyor. Ortaya Mahfi Hocanın ‘ahbap – çavuş kapitalizmi’ olarak adlandırdğı mutant bir biçim çıktı. Yetmezmiş gibi, gelişmiş kapitalist ülkelerde bile sistem artık pürüzsüzce işlemiyor. Bu nedenle, hocaya göre “bugün yapılması gereken şey kapitalizmin artık ideal biçimindeki gibi olamayacağını ama yarım yamalak olarak işlemeye devam edeceğini yani ahbap – çavuş kapitalizminin ideal modelin yerini aldığını kabul etmek ve ona göre teoriyi düzeltmek” olarak karşımıza çıkıyor. 

Neoklasik kuramın temellerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: çok sayıda alıcı ve satıcının bulunduğu piyasalarda her özne o kadar tali bir rol oynar ki, kimse fiyatlara etki dahi edemez. Aksine, fiyatlar piyasa tarafından belirlenir ve bütün üreticiler bu fiyatlara tâbidir. Üreticiler kârlarını, tüketicilerse elde edecekleri faydayı azamileştirme güdüsüyle hareket eder, yani tüm özneler rasyoneldir. Her iki taraf da bu hedefe ulaşmak için gereken bütün bilgiye (fiyatlar, ürünlerin kalitesi, bu ürünlerden elde edilecek fayda, vs.) sahiptir.

Bireylerin karar ve davranışları diğer bireylerin fayda düzeyine etki etmez – yani, dışsallık yoktur. Her birey yalnızca kendi kararlarından mesuldür ve elde ettiği fayda yalnızca kendi kararlarının sonucu olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla sınıf, ırk, dil, din, cinsiyet, cinsel yönelim ve diğer bütün toplumsal bağlamlar daha başlangıçtan bertaraf edilmiş, toplum ve iktisat yalıtık bireylerin salındıkları uzaydaki kararları ve bunların sadece kendilerini etkileyen sonuçlarına indirgenmiştir.

Bu varsayımlar üzerine inşa edilen neoklasik teoriye göre firmalar marjinal maliyetlerini (bir birim daha üretmenin toplam maliyette yol açtığı artış) marjinal hasılatlarına eşitleyerek kârlarını, tüketicilerse marjinal faydalarını (tüketecekleri fazladan bir birim maldan elde edecekleri ilave faydayı) nispi fiyatlarla karşılaştırarak faydalarını azamileştirir. Böylece en ufak bir toplumsal çıkar çatışması olmaksızın herkes tatmin olmuş, kusursuz fiyat hareketleri sayesinde işsizlik sorunu bile ebediyen çözülmüştür.

Kapitalizm ve Neoklasik Teori

Mahfi Hoca “kapitalizmin artık ideal biçimindeki gibi olamayacağını ama yarım yamalak olarak işlemeye devam edeceğini yani ahbap – çavuş kapitalizminin ideal modelin yerini aldığını kabul etmek ve ona göre teoriyi düzeltmek” gerektiğini yazıyor. Peki kapitalizm, tarihinin hiçbir aşamasında yukarıda tarif edilene benzemiş midir?

Bu soruya etraflı bir tarihsel cevap vermek bu yazının sınırlarını fazlasıyla zorlar. Bunun yerine soruyu başka bir soruyla ikame edebiliriz: yüzyıllar boyunca kurumsal altyapı, politik yönetim biçimleri, demokratik cumhuriyetten faşizme kadar uzanan yelpazede hak ve özgürlüklerin derecesi, ve teknolojik olanaklar kesintisiz olarak değişmiş, kapitalizm birçok farklı yasal/yönetimsel/toplumsal/kültürel yapıyla iç içe varlığını sürdürmüştür. Peki diğer her şey (ve kapitalizmin kendisi de) değişirken, sistem süreklilik gösteren belli ekonomik ve toplumsal sonuçlar üretmiş midir? Eğer üretmişse, bu olgular neoklasik iktisat tarafından tarif edilenlere benzerlik göstermekte midir?

Birinci soruya cevabımız olumlu. Üretim araçlarını elinde bulunduran bir sınıfın, toplam değeri genişletmek amacıyla bu araçları (hayatta kalmak için emek gücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan işçilere ait) emek gücüyle bir araya getirmesiyle ortaya çıkan sermaye ilişkisi çalkantılı bir düzen doğurmuştur.

Bu ‘çalkantılı düzenin’ düzen bileşeni, kapitalist ekonomilerde yıllar içinde üretkenlik, toplam reel üretim ve yatırım özelinde ortaya çıkan artış eğilimi, ekonomik büyüme trendi ve toplam refahtaki artışta netlik kazanır. Çalkantı bileşeniyse kendini yineleyen ve düzenli olarak bunalımlara yol açan ekonomik daralma, kimi zaman büyüyen kimi zaman küçülen, yani dalgalanan ancak hiçbir zaman ortadan kalkmayan bir işsizlik sorunu, gelir ve refah düzeylerinde giderek açılan bir makas olarak belirmektedir (iç içe geçen bu iki eğilimin gelişmiş kapitalist ülkelerdeki ampirik/görgül yansıması Shaikh 2016, 2. Bölüm’de en açık biçimiyle bulunabilir). Kapitalizmin düzenliliği (büyüme, üretkenlik artışı, vs.), kendini bir düzensizlikler bütününde (kriz, işsizlik, istrikrarsızlık, iş çevrimi) ifade eder.

Bundan bizim payımıza düşen, kapitalizmin, neoklasik iktisadın huzur ve toplumsal uyum temalı dünyasında kendine yer bulamayan şu gibi sonuçlara da gebe olduğudur: işsizlik, gelir ve refah düzeyindeki dudak uçuklatan uçurum, tekrar tekrar nükseden kriz, bunalımlar ve bunların neticesinde emekçi sınıflar tarafından ödenen ağır bedeller, ne yapılırsa yapılsın piyasa tarafından durdurulamayan – aksine giderek hızlanan – ekolojik yıkım, vb.

Evet, kapitalizme özgün niteliğini veren tanımlayıcı unsurlar zaman, mekân, kültür, yasal çerçeve ve kurumsal çevreden bağımsız olarak iş başındadır. İş gününün uzunluğu ve yoğunluğu konusunda emek ve sermaye arasındaki ezeli mücadele bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir.

8 saatlik iş günü iç verilen mücadele Amerika Birleşik Devletleri’nde – ki Marx kendi döneminde ABD’nin görece ileri bir demokrasi standardına sahip olduğunu belirtir – 1791 yılına kadar geri gider (Golden, 2009: 218) ve işçilerin önemli bir kesimi için bir hak haline gelmesi 1938’i bulur (Grossman 1978). Buna rağmen günümüzde dahi ABD’de 8 saatlik iş günü ve 15 dolarlık asgari ücret için birçok işkolunda işçiler mücadele vermektedir.

Mesele bir ülke, kültür ya da tarihsel dönemle ilişkili değildir. Geçtiğimiz yaz Fransa’da hükümetin sendikal hareket tarafından 2000 yılında kazanılan 35 saatlik iş haftasına yönelik saldırısını ve ardından gelişen grev dalgasını, ya da geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı’nın yabancı yatırımcılara seslenirken OHAL uygulamasıyla grev hakkının fiilen bastırılmasını iştah kabartıcı bir unsur olarak sunmasını hatırlamakta fayda var.

Bu son söylediklerimiz bizi Mahfi Hoca’nın kapitalizmle ilgili bir diğer yanılgısına yönlendiriyor. Hoca, “[n]eoklasik teori kapitalizmin kurallarının uygulandığı bir ortam için kurgulanmış bir teoridir. Yani batacak olan varsa kurtarılmayacaktır mesela. Bir devlet, batacak olan firmaları kurtarmaya yöneldiğinde kapitalizmin kuralları işlemez hale gelir” yazarken devlet müdahalesi ile piyasa, hatta devlet ile kapitalizm(in kuralları) arasında bir karşıtlık görmektedir.

Tam aksine, ekonomik hayatın hemen hemen her alanına müdahil, kapitalizmin gelişmesi için toplumsal zemini düzleştiren bir devlet yapılanması (kimi zaman sömürgeci olarak) sürecin ayrılmaz bir parçası olagelmiştir. Emekçi kitlelerden ciddi bir direniş ve basınç gelmediği müddetçe devletler, sermayenin hiçbir engele takılmadan genişlemesi için gereken çerçeveyi, mülksüzleştirme, iş kanunu, mahkemeler ve zor kullanımı yoluyla tesis etmiştir (kapitalizmin doğuşu ve gelişme aşamasında devletin rolüyle ilgilenen okuyucu hepsi de birbirinden iyi şu kaynaklara göz atabilir: Brewer, 1990; Findlay ve O’Rourke, 2007; Wood, 2002).

Devlet ve piyasa arasındaki sunî ikilemin kendini en çarpıcı şekilde sunduğu alanlardan biri de uluslararası ticaret teorisidir. Farklı ülkelerin birbiriyle ticaretlerinde korumacı duvarların arkasına mı sığınacakları yoksa serbest ticarete mi girişecekleri, bu ülkelerin sermaye birikimi dinamikleri – ve elbette politik ve askeri güçleri – tarafından belirlenir. İkili ya da küresel ticaretin görece serbest ya da korumacı dönemleri elbette olmuştur. Ancak devletlerin piyasadan ve ticaret ilişkilerinden tamamen çekildiği laissez-faire koşulları bir şehir efsanesinin ötesine geçmemektedir.

Bugün adının önüne ‘gelişmiş kapitalist’ sıfatını alan ülkeler, kendi kurumsal ve teknolojik gelişim süreçlerinde korumacılığın kitabını yazmıştır. Ancak ve ancak uluslararası anlamda rekabetçi konuma geldikten sonra serbest ticarete açılmış, diğer ülkelere de bu doğrultuda çağrı ve baskı yapmaya başlamışlardır (bu konudaki en basit ve çarpıcı anlatım Chang, 2003’te bulunabilir).

Kısacası, Mahfi Hocanın bahsettiği “kapitalizmin ideal biçimi” aslında hiçbir zaman var olmamış, sınıfsal çelişkiler, çıkar çatışmaları, kriz ve bunalımlar, kapitalizmin ‘düzenlilik’ olarak görülebilecek öteki eğilimlerine (üretkenlik ve yatırımlarda artış, ekonomik büyüme, vs.) en başından itibaren eşlik etmiştir. Ayrıca kapitalizm devlete rağmen değil, onun sayesinde ve onunla birlikte var olmuştur.

Peki bu yanılsamaların kaynağı nedir? Yalnızca Mahfi Hoca değil, neden birçok iktisatçı bugünkü kapitalizmin (tam değil) aksak/bozuk rekabet, (rasyonel değil) irrasyonel davranış, (genel denge değil) arz-talep dengesizlikleri tarafından tanımlanan, ‘yeni ve farklı bir kapitalizm’ olduğunu düşünüyor? Sorunun cevabı çok basit: sabit nokta olarak neoklasik teori ve tam rekabetçi piyasa modeli alındığında, gerçekte karşımıza çıkan her şey bize bozuk ve aksak olarak görünüyor.

Neden Neoklasik Teori?

Öyleyse karşımıza yeni bir soru çıkıyor: kapitalizm hiçbir dönemde neoklasik kuramın tarif ettiğine benzemediyse, bu teori neden ve nasıl ortaya çıktı? Ve hangi dürtülerle hala akademik iktisadın temel taşı olarak muhafaza ediliyor?

Neoklasik kuram bir hava boşluğunda değil, kendinden önceki iktisat okullarıyla ideolojik mücadele zemininde doğmuştur. Kurucuları ve bazı önemli temsilcileri, gerçeklikle olan ilişkilerinde ideolojinin rolünü aslında yadsımamıştır. Kısaca göz atalım:

Klasik iktisatçılar olarak da adlandırılan Smith ve Ricardo’nun yazılarında içkin olarak bulunan, daha sonra da Marx’ın analizinde merkezi bir konuma yerleşen sınıflar arasındaki çelişki marjinal fayda düşünce okulunun kurucularını özellikle meşgul etmiştir. İkitisat düşüncesinde günümüze kadar egemen olmayı başarmış bu okulun 1870’lerde yazılmış üç kurucu metninden birini kaleme alan ve “emeğin sermayeyle sözde çatışmasının bir kuruntu” olduğunu savunan Stanley Jevons’a kulak verelim: “Bu konuya klasik bakış açısından bakmamalıyız”, çünkü “iktisatta ne olursa olsun bütün insanları kardeş görmeliyiz.” (Hunt, 2005: 323f.) Zannediyoruz ki kimse Jevons’un değer-bağımsız bir nesnellikle hareket ettiğini iddia etmez.

Tam da bu hedefiyle örtüşecek biçimde Jevons, değerin kaynağının emek tarafından değil bireylerin tüketimden elde ettiği öznel fayda tarafından belirlendiği savını sahiplenmiştir. Bu bağlamda Jevons’tan bugüne iktisatçılar adeta Marx’ın uyarılarını tersten okurcasına iktisadi analizi mübadele alanına hapsetmiştir. Burada olan biten her şey eşit malların eşit özneler arasında değiştirmesidir. Böylelikle, yukarıda kısaca tarif ettiğimiz doğrultuda kapitalizmin dört başı mamur bir cennet olarak resmedilmesinin temelleri atılmıştır. Ekonomi, rızkını başka mallar almak için mübadele eden yalıtılmış bireylerin fayda eğrilerinin ve kararlarının analizine indirgenmiştir.

Ancak Jevons’un etkisi bununla da sınırlı kalmamıştır. “Bilimsel olacaklarsa, bütün iktisat yazarlarının matematiğe dayanması gerektiğini iddia ediyorum” (Hunt, 2005, 323) diye yazan Jevons (ve benzer görüşler taşıyan akranları) günümüz akademik iktisadının akacağı mecrayı da tayin etmiştir. Jevons’tan hemen üç yıl sonra, 1874’te en önemli eseri yayımlanan Leon Walras yöntemsel bireycilik, çıkar çatışmalarından azade bir piyasa, kıt kaynaklar gibi neoklasik iktisadın temelinde yatan bütün unsurları bir denklem sisteminde birleştirerek, arz ve talebin ebediyen buluşacağı genel denge kuramını ortaya atmıştır. Bu kavramsal çerçeve ve tanımlanan matematiksel araçlar, günümüze kadar ana akım iktisat öğretisinin ilgi odağını oluşturmuştur. Belli koşullar altında kapitalist piyasaların kendiliğinden bir dengeye oturacağı, aşırı ya da eksik üretim, işsizlik gibi sorunları hiçbir müdahaleye gerek kalmaksızın ortadan kaldıracağı savı bilimsel yanından çok ideolojik olarak çekicidir.

Gerçekten de bugün iktisatçılar kimi zaman meslektaşlarının dahi anlamakta zorlandıkları bir matematiksel lisan kullanmakta, bu lisanı konuşamayanları bilimsel olmamakla itham etmektedir. Bu bağlamda mikro ekonomiye birçok yönüyle müfredattaki halini veren, Keynes’in hocalarından ve neoklasik iktisadın atalarından Alfred Marshall’a kulak verelim (Merton ve Sills, 2000: 151)

Fakat konuyla ilgili çalışmalarımın ilerleyen yıllarında, iktisadi hipotezlerle uğraşan bir matematiksel teoremin iyi iktisat olmasının pek muhtemel olmadığını düşünmeye başladığımı biliyorum ve [kullandığım] kuralları giderek arttırdım

(1) Matematiği bir araştırma makinesi yerine bir kısaltma dili olarak kullan.

(2) İşin bitinceye kadar matematiği kullanmaya devam et.

(3) Matematiği İngilizce’ye çevir.

(4) Gerçek hayatta önemli olan şeyleri örneklerle açıkla.

(5) Matematiği yak.

(6) Eğer (4)’ü başaramazsan (3)’ü yak. Ben bu sonuncuyu sıkça yaptım.

Matematik, iktisatta bir araç olmaktan hızla uzaklaşmış, kadir-i mutlak bir sihirli değneğe dönüşmüştür. Marshall’ın da ifade ettiği gibi, iktisadi önermeler ‘gerçek hayatta önemli olan şeyleri’ açıklama noktasında sınıfta kalırsa (4), anlaşılması güç matematik ifadeler olarak bırakılacak ve gündelik lisana tercüme edilmeyecek, böylelikle ‘bilimsel’ görünüşünü muhafaza edecektir.

Elbette sorun kesinlikle matematiğin kendisi ya da iktisada uygulanabilirliği değil, fetişleşmiş kullanımı, ve daha da önemlisi, herhangi bir teoriyi daha doğru ve şaşmaz kıldığı inancıdır. Her (matematiksel) modelin ardında eşyanın tabiatına dair varsayımlar yatar. Yazının başlangıç kısmında kısaca özetlediğimiz, kapitalizmi analiz etmekten ziyade idealize etme amacı güden kuramsal çerçeve (ve varsayımlar) hangi matematik kalıba sokulursa sokulsun daha bilimsel bir nitelik kazanmaz.

Uzun lafın kısası, neoklasik kuram temellerinin atılmasından bu yana toplumsal çelişkilerin üstünü örtme maksadıyla tasarlanmış, yalıtılmış bireylerin ahenk içinde faydanın doruklarına ulaştığı bir kapitalizm resmi çizme rolünü üstlenmiştir. Matematiğin iktisada özgü kullanımı, değer bağımsızlık ve nesnellik iddiasına dayanak oluşturmuş, teorinin çürük temellerini çoğu bağlamda bir sis perdesiyle örtmüştür.

Mahfi Hoca’nın öne sürdüğünün aksine, “neoklasik ekonomi teorisi, aslında kapitalist sistemin ekonomi teorisi” değil, onu kutsayan bir ideolojik yeniden üretim aracıdır. Değer-bağımsızlık ve nesnellik iddiasıysa hükümsüzdür. Bu, neoklasik teorinin içeriği ve işlevinden ziyade, bilim insanının kendisinin de içinde bulunduğu araştırma/gözlem nesnesinden (yani toplumdan) sıyrılarak nesnellik iddiasında bulunmasıyla ilgili bir sorundur.

Kapitalizmi anlamak için neoklasik teoriden başka bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu konusunda Mahfi Hoca’yla hemfikiriz. Tekerleği yeniden icat etmeye gerek olmadığını not düşüp, bu yaklaşımın neye benzediğini başka bir yazıya bırakalım, ve Mahfi Hoca’ya (ve okuyucuya) bir soruyla bitirelim: sahi, öznellikle dolayımlanmamış bir nesnellik mümkün müdür?

KAYNAKLAR

Brewer, J. (1990) The Sinews of Power: War, Money and the English State, 1688-1783, Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press.

Chang, H.J. (2003) Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İstanbul: İletişim.

Findlay, R. ve O’Rourke, K.H. (2007) Power and Plenty. Trade, War, and the World Economy in the Second Millenium, Princeton ve Oxford: Princeton University Press.

Golden, L. (2009) “A Brief History of Long Work Time and the Contemporary Sources of Overwork.” Journal of Business Ethics 84 (2): 217-227.

Grossman, J. (1978) “Fair Labor Standards Act of 1938: Maximum Struggle for a Minimum Wage.” Monthly Labor Review 101 (6): 22-30.

Hunt, E.K. (2005) İktisadi Düşünce Tarihi, Ankara: Dost.

Merton, R.K. ve Sills, D.L. (der.) (2000) Social Science Quotations: Who Said What, When, and Where? New Brunswick: Transaction Publishers.

Shaikh, A. (2016) Capitalism: Competition, Conflict, Crises, New York: Oxford University Press.

Wood, E.M. (2002) The Origin of Capitalism. A Longer View, Londra ve New York: Verso.