Ülkemizdeki sosyalistlerin bir çoğunun demokratik görevleri sınıf mücadelesinin asli bir unsuru olarak ele aldıklarını söylemek maalesef güç. Devrim iddialı bir parti, örgüt ya da hareket için demokrasi mücadelesi çoğu kez ya ikincil bir mücadele alanı olarak algılanıyor ya da keyfi bir seçicilikle gündeme alınıyor. Hatta yer yer sınıf siyasetinin “ne olmadığını” anlatmak için, olumsuz bir örnek olarak kullanılıyor. İşçilerin güncel, yakıcı ve somut sorunları dururken ve kapitalist sömürü gemi azıya almışken demokrasi mücadelesine kendini “fazla kaptıranlar”, sosyalist devrim hedefinden kopmuş, reformist, liberal ve hatta kuyrukçu olarak tanımlanabiliyor. Dahası, tüm bu akıl yürütme “has sosyalist” olmanın, “gerçek Leninist” olmanın gereklerinden biri haline gelebiliyor.

Bu yazıda sosyalist devrimi hazırlamada demokrasi mücadelesinin rolü ve önemi konusunda Lenin’in ne dediğine bakacak ve bu perspektifin devrim iddialı sosyalistlerin birçoğunca kavranmadığını gösterip güncel Leninist siyasetin ne olabileceğini tartışacağız.

Politik Özgürlük ve Demokratik Devrim

Leninist öğretideki en kilit ama aynı zamanda bu coğrafyada en az bilinen kavramların başında “politik özgürlük” kavramı gelmektedir dersek, abartmış olmayız. Oysa Lenin birçok yerde kitlelerin baskıcı otokratik rejim altında inlediği, burjuva demokratik nitelikte bir devrim yaşamamış bir ülkede işçi sınıfının örgütlü iradesi olan Parti’nin sosyalist devrim yolundaki ilk hedefinin politik özgürlüğün kazanılması olduğunu söylemiştir.

İşçilerin en acil ta­lebi ve devlet erkinin işçi sınıfı tarafından etkilenmesi doğrultusunda birincil görev şu olmalıdır: politik özgürlüğün elde edilmesi, yani devlet yönetimine tüm yurttaşların doğrudan, yasayla (anayasayla) güvence altına alınmış katılımı, tüm yurttaşlar için toplantı özgürlüğünün, kendi meseleleri üzerine tartışma ve devlet işlerini der­nekler ve basın aracılığıyla etkileme hakkının güvencelenmesidir (Lenin, 1993A: 476).

Politik özgürlüğün somut koşulları RSDİP programında madde madde belirtilmiştir. Buna göre tüm egemenliğin genel, eşit ve doğrudan bir seçim hakkına göre kurulmuş bir halk meclisinin elinde olması ve bu egemenliğin biçimsel değil, gerçek bir egemenlik olması için de tüm yurttaşların sınırsız vicdan, söz, basın, toplantı, grev ve örgütlenme özgürlüğüne sahip olması; cins, din, ırk farkı gözetmeksizin bütün yurttaşların tam hak eşitliğinin sağlanması; bütün ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması ve laikliğin tesisi gerekir (1993B, 227-8).

Lenin politik özgürlükler kazanılmadan ve toplumsal düzen demokratikleştirilmeden sosyalist devrim için başarılı bir mücadelenin olanaksız olduğunu açık bir şekilde otaya koyar (1994: 24). Yani politik özgürlüğün ve demokrasinin kazanılması hedefi nihai amaç değildir ancak işçilerin birliğinin sağlanması ve ‘devrim yetisinin’ kazanılması için zorunlu bir koşuldur.

Rus sosyal-demokratları [komünistleri – b.n.] her şeyden önce politik özgürlüğü kazanmak istiyorlar. Özgürlüğe ise, toplumun yeni, daha iyi, sosyalist inşası uğruna mücadelede bütün Rus işçilerinin kapsamlı, açık birliğini sağlamak için gereksinim duyuyorlar. (1993B: 245)

Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi [sosyalist – b.n.] devrim ile devrilebilir, demokratik dönüşümlerle, en ‘ideal’ demokratik dönüşümlerle bile devrilemez. Ne var ki, demokrasi savaşımı okulunda okumamış olan bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip değildir. (2008: 21)

Bu kapsamda politik özgürlük sınıf bilincinin üç ayağından birini oluşturmaktadır:

İşçilerin sınıf bilinci, işçilerin, du­rumlarını düzeltmenin ve kurtuluşlarının tek çaresinin, büyük işletmenin yarattığı kapitalistler ve girişimciler sınıfına karşı mücadele olduğunu anlamalarıdır. Sonra işçilerin sınıf bilinci, verili bir ülkenin tüm işçilerinin aynı çıkarlara sahip olduklarını, dayanışma içinde ol­duklarını, bütün diğer toplumsal sınıflardan farklı yekpare bir sınıf oluşturduklarını anlamalarıdır. Nihayet işçilerin sınıf bilinci, işçilerin, hedeflerine ulaşmak için, devlet işleri üzerinde, tıpkı toprak sahipleri­nin ve kapitalistlerin kazanmış oldukları ve hala da kazandıkları gibi, etkinlik kazanmak zorunda olduklarını anlamaları anlamına gelir. (1993A)

Mümkün olduğunca tam bir politik özgürlüğün kazanılmasının tek yolu ise otokratik ve baskıcı rejimin yıkılması ve yerini demokratik cumhuriyetin almasıdır (1993B, 227; 1994, 18). Baskıcı rejimin yıkılması ise sadece ve sadece halk ayaklamasına dayalı zor ile gerçekleşebilecektir (1994, 18). Bu sebeple devrimin temel stratejisi öncelikle rejimin yıkılarak iktidarın burjuvazi ile paylaşılacağı demokratik devrimin gerçekleştirilmesi, sonrasında da kesintisiz bir şekilde sosyalist devrime yürümek olarak konulur.

Rus işçisi tüm demokratik unsurların başında otokrasiyi devirecek ve Rus proletaryasını (bütün dünyanın proletaryası ile omuz omuza) açık politik mücadelenin doğrudan yolundan muzaffer komünist devrime doğru götürecektir. (1993A, 441)

Bunun anlaşılması tıpkı bugün olduğu gibi dönemin Rusya’sında da zor olmuştur. Parti içinde ve dışında birçok sosyalist ve anarşist demokratik devrimi küçümsemiş ve Lenin’i sosyalist devrimi geciktirmekle, demokrasi sorunlarının sınıfsal alt yapısını reddetmekle eleştirmiştir. Lenin ise bu kavrayışı açık bir şekilde sol sapma olarak mahkum etmiş ve politik özgürlüğün önemini birçok eserinde, kongre konuşmalarında, bildirilerde ve polemiklerde anlatmaya çalışmıştır. Politik özgürlüklerin kazanılacağı demokratik bir devrim fikrinin tarihsel materyalist gerekçelendirilmesini en iyi şekilde Lenin’in meşhur İki Taktik eserinde buluruz. Lenin bize hem üretim tarzının gelişimine dair bir çözümleme, hem de onunla bağlantılı olan öznel koşula dair “devrimci bir pedagoji” sunar: Sosyalist devrim kitlelerin eseri olacaksa öncelikle hem işçi sınıfının niceliksel olarak çoğunluk olması hem de bu işçilere sosyalist bilinç ve örgütlenmenin imkanlarının sağlanması gerekir. Bunun yolu da demokratik devrimden geçmektedir:

Rusya’nın ekonomik gelişme düzeyi (nesnel koşul) ve proletaryanın geniş yığınlarının bilinç ve örgütlülük düzeyi (nesnel koşulla kopmaz bağ içinde bulunan öznel koşul), işçi sınıfının dolaysız, tam kur­tuluşunu olanaksız kılmaktadır. Ancak kara cahiller, cereyan et­mekte olan demokratik devrimin burjuva karakterini göz ardı edebilirler, ancak en naif iyimserler, işçi kitlelerinin sosyalizmin hedefleri ve bunların gerçekleştirilme araçları hakkında henüz ne kadar az şey bildiklerini unutabilirler. Hepimiz işçi sınıfının kurtuluşunun bizzat işçi sınıfının eseri olacağını biliyoruz, Kitlelerin sınıf bilinci ve örgütlülüğü olmadan, kitleler tüm burjuva­ziye karşı açık sınıf mücadelesiyle hazırlanmadan ve eğitilme­den, sosyalist devrimden söz edilemez. Ve anarşistlerin, sosya­list devrimi sözüm ona ertelediğimiz yolundaki itirazlarına kar­şılık şunu söylüyoruz: Biz sosyalist devrimi ertelemiyoruz, tam tersine mümkün olan biricik tarzda ve biricik doğru yoldan, yani demokratik cumhuriyet yolundan sosyalist devrime doğru ilk adımı atıyoruz. Kim sosyalizme politik demokrasi yolundan başka bir yoldan varmak istiyorsa, kaçınılmaz olarak, hem eko­nomik hem de politik anlamda saçma ve gerici sonuçlara vara­caktır: Şu ya da bu işçi bize, uygun bir zamanda, neden azami programımızı [Sosyalist devrim – b.n.] gerçekleştirmediğimizi soracak olursa, buna de­mokratik fikirli halk kitlelerinin sosyalizme henüz ne kadar ya­bancı olduklarına, sınıf karşıtlıklarının hala ne kadar az gelişmiş olduğuna, proleterlerin hala ne kadar örgütsüz olduklarına işaret ederek yanıt vereceğiz.  Tüm Rusya’da yüz binlerce işçiyi örgüt­lemeye çalışın bir, milyonlar arasında programınıza sempati uyandırın! Bunu bir deneyin, ve şatafatlı ama boş anarşistçe pa­lavralarla yetinmeyin. O zaman derhal, bu örgütlenmenin ger­çekleştirilmesinin, bu sosyalist bilinçlendirmenin genişlemesi­nin, demokratik dönüşümlerin mümkün olduğunca tam gerçek­leştirilmesine bağlı olduğunu göreceksiniz. (1994: 24-25)

Özetle, komünistlerin  acil görevi, kapitalistlerle eşit savaşım koşullarını yaratma mücadelesidir. Bu eşitliği bozan ise baskıcı rejimdir. Dolayısıyla önce demokratik devrim ile baskıcı rejim yıkılmalı ve yurttaşlar politik özgürlüğü kazanarak devlet aygıtı üzerinde kapitalistler gibi söz sahibi olabilmelidirler.

Sosyalistlerin Demokratik Görevleri

Lenin, halk kitlelerini demokratik devrim hedefiyle örgütleme pratiğinde Parti’nin hem sosyalist görevlerinin, hem de demokratik görevlerinin olduğundan bahseder ve bu iki görevin “Bir madalyonun iki yüzü gibi, ayrılmaz biçimde birbirine bağlı” olduğunun altını çizer (1993A: 485). Yani demokratik görevler sınıf siyaseti öncesinin ya da sonrasının değil, en az sosyalist görevler kadar sınıf siyasetinin konusudur. “Yan” veya “ikincil” değil, birincil görevlerdir. Dayanışmanın değil, aslî işin bir parçasıdır. Bu yüzden demokratik görevler hiçbir biçimde ertelenemez, tavsanamaz. Hatta gündemde olan devrimin demokratik devrim olduğu koşullarda bu görevlerin sosyalist görevlerin önüne geçmesi de doğal olacaktır.

Demokratik görevler kapsamında komünistlerin hedefi işçi sınıfını rejimin yapısını ve işleyişini işçilere göstermek ve kendi kurtuluşları için onu yıkmaya yönlendirmektir:

[Komünistler] yaşamdaki tüm tezahür biçimleriyle otokrasinin özü konusundaki anlayışı yaygınlaştırmaya, onun sınıf içeriğini açığa çıkarmaya ve otokrasinin devrilmesinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu, politik özgürlük kazanılmadan ve Rusya’nın politik ve toplumsal düzeni de­mokratikleştirilmeden işçi davası için başarılı bir mücadelenin ola­naksız olduğu inancını kitlelere taşımaya çalışırlar. (1993A: 485)

İşçiler iş yerlerindeki ekonomik mücadelelerinde kapitalistler sınıfının tekil üyeleri ile karşı karşıya gelirler ve işçi olma bilincini kendiliğinden kazanmaya başlarlar. Büyüyen grevler ve iş değişimleri yoluyla işçilerin bir bütün olarak sermaye sınıfına karşı düşmanlık algıları gelişebilse de, işçi bilincinden politik sınıf bilincine ulaşabilmeleri için öfke, bilinç ve eylemlerinin rejime yöneltilebilmesi gerekir. Yani komünistler için demokrasi mücadelesinin özü işçilerin baskıcı rejimden kopuşunu sağlamaktır. Lenin’e göre bu, işçilerin sadece ekonomik yaşamlarındaki baskılara karşı değil, ondan çok daha fazla bir şekilde kamusal, özel, ailevi ve dini yaşamlarında karşılaştıkları baskılara karşı politize edilmeleri ile mümkün olur. Bu da işçinin yüzünü fabrika dışına döndürmekle kazanılabilecek bir şeydir:

Ekonomik mücadele işçilere sadece, hükümetin işçi sınıfına karşı tavrı ile ilgili sorunları “kafalarını dank ettirir” ve “ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırmak” görevi için ne kadar çok çaba harcarsak harcayalım, bu görev çerçevesinde işçilerin politik bilincini yükseltmeyi (sosyal-demokrat politik bilinç düzeyine çıkarmayı) asla başaramayız, çünkü aslında bu çerçevenin kendisi dardır. İşçilerin politik sınıf bilincinin içeriden, deyim yerindeyse, ekonomik mücadelelerinden, yani sadece (ya da esas olarak) bu mücadelelerden yola çıkarak geliştirilebileceği inancı (…) temelden yanlıştır. (1997: 87-88)

İşçilere politik sınıf bilinci ancak dışarıdan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işverenlerle işçiler arasındaki ilişki alanının dışından götürülebilir. Bu bilginin edinilebileceği biricik alan, bütün sınıf ve katmanların devlet ve hükümetle ilişki alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. (1997: 88)

Lenin’in bir işçinin ağzından sosyalistlere hitaben yazdığı şu çağrı işçilerin ihtiyacının gerçekten ne olduğunu bize çok veciz bir biçimde anlatır:

[Bizler] sadece “ekonomik” politika mamasıyla besle­necek çocuklar değiliz; diğerlerinin bildiklerini de bilmek istiyoruz, politik yaşamın bütün yönlerini tanımak ve her politik olaya aktif biçimde katılmak istiyoruz. Bunun için, aydınları­mızın bizim zaten bildiğimiz şeyleri daha az tekrarlaması, buna karşılık henüz bilmediğimiz; “ekonomik” deneyimlerimizden ve fabrikadaki deneyimlerden hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz şeylerden, yani politik bilgilerden daha fazla söz etmesi gerekir. Bu bilgiyi siz aydınlar edinebilirsiniz, ve bunları bize, şimdiye kadar yaptığınızdan yüzlerce, binlerce kez fazla miktarda iletmek boynunuzun borcudur. (1997: 82-83)

Lenin, işçilerin güç toplaması için yüzünü önce fabrika içine dönmesi gerektiğini söyleyen, bu çerçevede “önce ekonomik, sonra politik mücadele” diyen ekonomistlerin aşamalar teorisini de mahkum etmiştir. Baskının tüm alanlarındaki görünümünün teşhiri işçileri güçten düşürmez, aksine onlara güç kazandırır:

“İşçilerin bu mücadele için güç toplaması” neden ibaret olmalıdır? İşçilerin politik eğitiminden, aşağılık otokrasimizin bütün yönlerinin teşhirinden değil mi acaba? (…) Bu şaşırtıcı derecede “zekice mekanizma”yı kavramak gerçekten bu kadar mı zor? (1997: 100-101)

Gerçekten de, hayatın her yönü işçilerin politik bilincinin geliştirilmesi için muazzam çeşitlilikte teşhir olanakları içerir. İşçinin en çok karşılaştığı sorunların iş yerindeki sorunlar olduğu sanısı ile teşhiri fabrika ile sınırlı tutmak bir hata olacaktır.

Kitlelerin politik mücadeleye “çekilmesi” için daha az “geniş kullanılabilir” olmayan bir araç, sadece ekonomik mü­cadeleyle bağıntılı olgular değil, polis baskısının ve otokrasinin aşırılıklarının tüm tezahürleridir. Kırsal yöneticiler ve köylülere dayak cezası, memurların rüşvetçiliği ve kentlerde polisin “sıradan halka” karşı davranışı, açlığa karşı mücadele ve halkın aydınlığa ve bilgiye yönelik her türlü çabasının ezilmesi, zorla vergi toplanması ve mezheplerin baskıya maruz kalması, erlerin eğitimi ve öğrencilerle li­beral aydınların acemi er muamelesine tabi tututmaları- baskının, “ekonomik” mücadeleyle doğrudan ilişkili olmayan bunlar gibi binler­ce belirtisi, politik ajitasyon için, kitlelerin politik mücadeleye çekil­mesi için neden daha az “geniş uygulanabilirliği” olan araçlar olsun? Tam tersine: işçilerin (kendilerinin ya da yakınlarının) maruz kaldığı haksızlık, zulüm ve zorbalık olaylarının toplamı içinde, özellikle sendikal mücadelede polis baskısı olaylarının küçük bir azınlık oluşturduğuna hiç kuşku yoktur. Öyleyse neden araçlardan sadece biri “en geniş uygulanabilirliği olan” ilan edilerek politik ajitasyonun kapsamı peşinen  daraltılıyor? (1997: 65-66)

Bu yüzden komünistlerin ajitasyon ve propagandalarında işçilerin yaşamlarının her alanını ilgilendiren sorunlara eğilmeleri, rejimin baskıcı yapısının çok yönlü politik teşhirini etkin bir biçimde yapabilmeleri gerekir. Öyle ki, bu yapılmadan işçilerin politik bilinci geliştirilmiş olmayacaktır (1997: 65). 

İşçi sınıfının iktidar bilincinin gelişmesinin önündeki en büyük engel, onu devlete ve rejime bağlayan ve isyanını erteleyen gericilik ve onun kurumlarıdır. Dolayısıyla sosyalist bilincin oluşumunun koşullarından en önemlisi işçileri düzene bağlayan bu gericiliklere karşı radikal demokrasi savaşımı olacaktır:

Tüm feodal kurumlara, mutlakiyete, kast sistemine ve bürokrasiye karşı savaşımın işçiler için taşıdığı büyük önem üzerinde ısrar etmemek olanaksızdır. Bu kurumların ne korkunç bir gerici güç olduğunu, emeğin sermaye tarafından ezilmesini nasıl yoğunlaştırdığını, çalışan halk üzerinde ne alçaltıcı bir etki yaptığını, sermayeyi, emeğin sömürüsü bakımından modern sınai biçimler almaktan geri kalmayan, ama kurtuluş uğruna savaşın yoluna korkunç güçlükler çıkararak bu sömürüyü artıran ortaçağ biçimlerinde nasıl tuttuğunu işçilere göstermek gerekir. İşçiler bilmelidirler ki, gericiliğin bu temel direkleri yıkılmadıkça burjuvaziye karşı başarılı bir savaşım vermeleri kesinlikle olanaksız olacaktır (..) İşte bunun içindir ki, radikal demokrasiyle yan yana mutlakiyete, gerici toplumsal tabaka ve kurumlara karşı savaşmak, işçi sınıfının doğrudan görevidir. (1990: 172-173)

İşçi sınıfı demokratik mücadelede elbette yalnız değildir. Tıpkı işçiler gibi, köylüler, küçük burjuvazi, aydınlar, öğrenciler, kadınlar, sömürge uluslar vb. birçok toplumsal sınıf ve kesim de otokrasinin baskısı altında inlemektedir. Lenin’in partisi buradan öncelikle işçi sınıfının diğer demokrasi mücadelelerine destek olması, onlarla dayanışması ve ittifak kurması gerektiği sonucunu çıkarır:

Proletarya diğer sınıf ve partilere asla “bir tek gerici kitle” gibi bakmamalıdır. Tersine bütün politik ve sosyal yaşama katılmalı, ilerici sınıf ve partile­ri gericilere karşı desteklemeli, mevcut sisteme karşı her türlü devrimci hareketi desteklemeli, her türlü ezilen ulusun veya ırkın, her türlü izlenen mezhebin, haklardan yoksun cinsiyetin vs. savunucusu olmalıdır. (1993: 507)

Eğer sosyal-demokrasi otokrasinin devrilmesini ilk görevi haline getiriyorsa, demokrasinin öncü savaşçısı olmak ve salt bu sebepten dolayı Rus halkının bütün demokratik unsurlarına her türlü desteği sağlamak ve onları müttefik olarak kazanmak zorundadır (1993: 510)

Ancak sınıfın görevi bundan çok daha fazlasıdır. Örgütlü işçi sınıfının görevi bağımsız bir siyasi güç olarak diğer demokrasi mücadelelerine sadece destek olmak değil, onlara ‘öncülük’ etmektir. Bu, öncelikle bir hegemonya sorunudur. İşçi sınıfı tüm demokrasi mücadelelerin öncüsü olabildiği ölçüde geniş kitleleri aynı hedefe yönlendirebilecektir:

Biz bu “çeşitli muhalefet kesimlerinin aktif faaliyetini” sadece yönetebilmekle kalmamalıyız, eğer “öncü müfreze” olmak istiyorsak, mutlaka yönet­meliyiz (…) Çok yönlü bir politik mücadele örgütleme görevini biz üzerimize almalıyız ki, bütün mevcut muhalefet kesimleri bu mücade­leyi ve bu partiyi ellerinden geldiğince destekleyecek durumda olsun ve gerçekten desteklesin. Sosyal-demokrat [komünist – b.n.] pratisyenleri, bu çok yönlü mücadelenin bütün safhalarını ve olaylarını yönetebilecek, gerektiğinde, hem ayaklanan öğrencilere, hem de hoşnutsuz Zemstvoculara, hem öfkeli mezhep üyelerine, hem de haksızlığa uğrayan ilkokul öğretmen­lerine vs. pozitif bir eylem programı kabul ettirebilecek sosyal-demok­rat politik önderler haline biz getirmek zorundayız. (1997: 35)

Bu öncülüğü işçi sınıfından başka bir sınıf yapamaz, zira en fazla ezilen ve mevcut düzenden hiçbir çıkarı bulunmayan evrensel tek sınıf proletarya olduğu için demokrasi savaşımını sonuna kadar sadece o götürebilir (1993: 498). Dolayısıyla işçi sınıfının demokratik görevleri “yerine getirilirse iyi olur” diyeceğimiz basitlikte görevler değil, tarihin ona yüklediği ve tüm ezilen toplumsal kesimlerin işçi sınıfından beklediği aslî görevlerdir.

Tabii, öncülük teorik değil, pratik bir meseledir. Marksizmin bir gerçeği tahlil etmiş olması herkesin o gerçeği bir anda görüp kabul etmesini gerektirmez. Bu yüzden işçi sınıfının demokrasi mücadelesini sonuna kadar götürebilmesi ve diğer toplumsal mücadelelere de öncülük edebilmesi için ezilen tüm toplumsal kesimlerin talep ve özlemlerini sahiplenmesi ve onların mücadelesinin dayanışmacılığını değil, ‘bayraktarlığını’ yapması zorunludur. Bu da işçilerin her türlü baskıya tepki vermelerini zorunlu kılar:

Eğer iş­çiler, hangi sınıfı hedef alıyor olursa olsun, her türlü zorbalık ve baskı, zor ve suistimal olayına tepki gösterme­yi, hem de herhangi bir açıdan değil de sosyal-demokrat açıdan tepki göstermeyi öğrenmemişlerse, işçi sınıfının bilinci gerçek bir politik bilinç olamaz. (1997: 78)

Lenin bu konuda çok net olmuş, hatta  komünist öncünün işçi sınıfının dikkatinin işçilerin sorunlarından çok ezilen diğer toplumsal kesimlere yöneltilmesi gerektiğini dahi vurgulamıştır: “İşçi sı­nıfının dikkatini, gözlem yeteneğini ve bilincini yalnızca ya da hatta esas itibariyle işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştıranlar komünist de­ğildir” (1997: 78).

Demokrasi savaşımını sonuna kadar götürmeye yetenekli tek sınıfın işçi sınıfı olduğu tespiti sadece ezilen toplumsal kesimleri değil, burjuvaziyi de itham eden bir önermedir. Kapitalist üretim tarzının dünya üzerindeki doğuşunda burjuvazi demokratik devrimi gerçekleştirme, feodalizmi yıkma ve biçimsel özgürlüğü inşa etme kapasitesine sahip olmuş olsa da, emperyalist çürüme ile birlikte bu yeteneğini kaybetmiştir.

Feodalizmden ulusal kurtuluş için çabalayan yükselen sermayenin mücadelesinin yerini, yeni güçlere karşı en gerici finans kapitalin, kendisini tüketen, ömrünü tamamlayan ve çürümeye doğru batmakta olan bir gücün yürüttüğü mücadele almıştır. İlk çağda feodalizmden kurtulmakta olan insanlığın üretici güçlerinin gelişimi için dayanak noktası olan burjuva-ulus devlet çerçevesi, artık üçüncü çağda üretici güçlerin daha fazla gelişimi önünde bir engel haline gelmiştir. Burjuvazi yükselen ve ilerici bir sınıf olmaktan, gerileyen, çürüyen ve gerici bir sınıf haline dönüşmüştür. (2005)

Burjuvazinin devrimci niteliğini kaybedip asalaklaşması onun her türden gericilikle işbirliği yaparak büyüyebiliyor olması anlamına gelir.

Proletaryaya karşı geçmişin bazı kalıntılarına, örneğin monarşiye, sürekli orduya vs. dayanmak burjuvazinin yararınadır. Burjuva devriminin geçmişin tüm ka­lıntılarını tamamen ortadan kaldırmaması, bunlardan bazılarını bırakması, yani bu devrimin tam tutarlı olmaması, sonuna kadar götürülmemesi, kararlı ve amansız olmaması burjuvazinin yararınadır. (1994: 53)

Demokratik fikirlerin oluşmasında rol oynayan ve demokrasiden faydalanan burjuvazi tutarlı bir demokrat olamayacağı için önünde sonunda demokrat fikirler ile çarpışmak zorunda kalır.

Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir hayal haline getirir- ama aynı zamanda kapitalizm, yığınlarda demokratik esinler uyandırır, demokratik kurumlar yaratır, emperyalizmin demokrasiyi yadsıyışıyla demokrasi için yığınsal savaşım arasındaki çatışmayı şiddetlendirir (2008: 21).

Dolayısıyla otokratik ve faşist rejimler karşısındaki tayin edici zafer artık burjuva demokratik devrim ile değil, “proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü” ile mümkün olacaktır (1994: 60).

Buradan, demokrasi savaşımının bayraktarı olan sosyalistlerin reformist, liberal ve küçük-burjuva olduğu değil, Leninist olduğu, Leninistler’i bu sıfatlarla suçlayanların da Lenin’i okumadığı sonucu çıkar. 

Leninizmden Sapmalar

Lenin’in ne dediği bu kadar açıkken, bizdeki devrim iddialı kimi sosyalistlerin demokrasi mücadeleleri yine Leninizm ile temellendirmelerinin özgün sebepleri neler olabilir? Bu noktada 3 eğilimin öne çıktığını görebiliriz:

  1. Cumhuriyetin kuruluşunu siyasi ve ekonomik olarak bir burjuva demokratik devrim olarak gören, dolayısıyla güncel devrimin sosyalist devrim olduğunu tespit edip, sosyalist görevlerin demokratik görevlerin önüne geçmesi gerektiğini söyleyen cumhuriyetçi eğilim,
  2. Güncel olan devrimin demokratik devrim olduğunu kabul eden ancak demokratik görevler arasında keyfi bir seçiciliğe giden sosyal-şoven eğilim,
  3. Güncel olan devrimin demokratik devrim olduğunu kabul eden ancak işçi sınıfını bağımsız ve önder bir siyasal güç haline getirmek için öncelikle gerilemiş olan işçi hareketini yükseltilmesi gerektiğini savunan yeni ekonomist eğilim.

Bu eğilimler çoğu zaman iç içe geçmiş bir biçimde karşımıza çıkmakta ve demokrasi mücadelesinin ikincilleştirilmesine ya da keyfi bir seçicilikle ele alınmasına gerekçe olarak ortaya sürülmektedir. Dolayısıyla bu eğilimler tek tek belirli partileri temsil etmemekten ziyade bugünkü hegemonik sol aklı besleyen tutumlar olarak ele alınmalıdır. Bu 3 eğilim de Leninizm açısından sorunlu, hatta düpedüz yanlış tahlillere dayanmakta ve sınıfın politikleştirilmesine ket vurmaktadır.

Cumhuriyetçi Eğilim

Cumhuriyetin kuruluşunu siyasi ve ekonomik olarak bir burjuva demokratik devrim olarak gören, dolayısıyla güncel devrimin sosyalist devrim olduğunu tespit edip, sosyalist görevlerin demokratik görevlerin önüne geçmesi gerektiği söyleyen eğilim ülkede sosyo-ekonomik koşulların sosyo-politik koşullar hilafına geliştiğini, dolayısıyla burjuva demokratik bir devrimin yaşanmadığını anlayamamaktadır. Hal böyle olunca soyut bir işçi sınıfı ve devrim çağrısına saplanıp kalmakta, güncel çelişkilere hiçbir çözüm üretememektedir.

Burjuva demokratik devrim, tanımı gereği burjuvazinin feodalizmi yıkıp feodal beyleri tasfiye ederek ülkede kapitalist üretim tarzının siyasi, ekonomik ve toplumsal alt yapısını döşemesidir. Ancak Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yaşanan şey ise milli ticaret burjuvazisinin toprak ağaları ile kol kola girip gerici burjuva diktatörlüğünün inşası olmuştur. Normalde burjuva demokratik nitelikte bir devrimin feodal ilişkileri çözerken yapması gereken en temel yasal düzenleme toprak reformu olmalıdır. Oysa böyle bir reform yapılmamış, halk topraksız kalmaya devam etmiş, yapılan sadece toprak ağalarının mülkiyetlerinin yasal olarak meşrulaştırılması olmuştur. Dolayısıyla köylü özgürleştirilmemiş, tersine, devlet destekli feodalizm baskısı altında ezilmiştir. Bu aşamada atılan ilerici adımlar üst yapısal olmaktan öteye geçmemiş, köylüler toprağa ve köye bağımlı kılınmıştır. İhtiyaç duyulan sermaye birikimi ise büyük ölçüde dinsel azınlıkların, Ermeni ve Kürt halkının mülksüzleştirilmesi ve Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi yoluyla sağlanmaya başlanmıştır. Geniş ölçekli kapitalist üretim ise Menderes ile başlamış, Demirel ile tekelci kapitalizme geçilmiş, Özal dönemi ile birlikte Türkiye orta ölçekli bir kapitalist ülke haline gelmiş ve Erdoğan ile birlikte emperyalist küreselleşmeyle entegrasyon sağlanmıştır.

Türkiye’de kapitalizmin ilkel birikim yolundan ve bürokratik olarak inşa edilmek ve korunmak zorunda kalınması rejimin de yapısal olarak antidemokratik nitelikte gelişmesini ve faşizme evrilmesini koşullamıştır. Cumhuriyet, sınırlı dönemler hariç işçi sınıfına politik özgürlük tanımamış, işçilerin sendika kurmasına izin verildiği dönemlerde bile grev hakkının kapsamı daraltılmış, darlaştırılmış grev hakları bile “ulusal güvenliğe tehdit sayılarak” devamlı ellerinden alınmıştır. Greve dahi çıkamayan işçilerin devlet işlerini doğrudan etkileyebilmeleri söz konusu olabilir mi? İşçilerin dışındaki toplumsal kesimlerin demokratik hak ve özgürlükleri çok daha sert duvarlara çarptığının da görülmesi gerekmektedir. Ermeni halkı soykırımdan geçirilmiş, Kürdistan sömürgeci boyunduruk altında tutulmuş, Kürt halkının ulusal hakları reddedilmiş, dilleri, kültürleri yasaklanmış ve ikinci sınıf bile sayılamayacak yurttaşlar derekesine düşürülmüşlerdir. Çok övülen laiklik de devletin sekülerleşmesi şeklinde değil, dinin devlet tekeline alınması şeklinde yaşatılmış, Hristiyan halklar katledilmiş ve sürülmüş, Alevilerin inanç özgürlüğü ne yasal ne de toplumsal olarak özgürce hayat bulamamıştır. Devrimcilerin, öğrenci gençliğin ve aydınların politik kaderlerinin ise hapis ve mültecilik arasında salındığını belirtmeye ise gerek dahi yoktur. Bu kapsamda rejimin komünizme, Kürtlere, Alevilere ve politik İslam’a karşı olmak üzere dört savaş üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz (dördüncüsü en düşük yoğunluklu olmuş, ve politik İslam belli bir aşamadan sonra rejime entegre edilmiştir).

Rejimin temel yönetim aracı devlet terörüdür. Farklı zamanlarda işçilerin, Alevilerin ve Kürt halkının politik özgürlük mücadelelerini yükselttikleri her an devreye devlet eliyle tertiplenen katliamlar girmiş, işçi sınıfı Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-şeriatçı yapay karşıtlıkları ve gerici iç savaş kışkırtmalarıyla ayrıştırılmıştır. Dersim, Maraş, Çorum, Fatsa, Taksim, Sivas, Gazi, Suruç, Ankara katliamları ile yaşanan şey tam olarak budur. Hepsi ezilen sınıfların bir yükselişinin arkasından gerçekleşmiş ve akabinde bahse konu toplumsal ayrışmalar körüklenerek emek-sermaye çelişkisi örtülmüş, işçi ve emekçilerin burjuvaziye karşı mücadeleleri akâmete uğratılmıştır. İç savaş aygıtlarının toplumu dizayn etmede başarısız kaldığı her durumda ise darbeler siyaseti ve toplumu ezmenin bir numaralı yolu olmuştur.

Bu anlamda Cumhuriyet ile “kazanılan” genel oy hakkının son derece biçimsel olduğu ve bir hükmü olmadığı da görülebilir. Seçimler burjuva demokrasilerinde olduğu gibi yurttaşların devlet yönetimini doğrudan etkileme şansı tanıyan demokratik kurumlar değildir çünkü “terör” bahanesi ile halklara propaganda ve örgütlenme özgürlüğü tanınmamıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’ndan Türkiye Komünist Partisi’ne, TİP’den Kürt partilerine ve ezilenlerin birleşik demokrasi cephesi olan HDP’ye tekçi-burjuva rejime tehdit görülen tüm siyasi oluşumlar daha doğmadan baskı ve yasaklara boğulmuş, seçim barajlarına mahkum edilmiş, üye ve yöneticileri tutuklanmış, faaliyetleri engellenmiştir. HDP örneğinde de gördüğümüz gibi, tüm bu engellemelere rağmen ezilenlere umut olabilecek kadar büyüyen bir alternatif meydana geldiğinde ise iç savaş mekanizması çok daha yoğun bir biçimde çalıştırılmıştır. Sonuç olarak, kısıtlı zamanlar dışında parlamento da burjuvazinin farklı çıkar gruplarını temsil eden bir yapı olmaktan öteye geçememiştir.

Burjuvazinin MGK diktatörlüğüne ihtiyacının kalmaması neticesinde değişim programı çerçevesinde iktidara gelen, ancak bu programın da iflası sonucunda rejim krizini devletin politik İslamcı faşist diktatörlüğe dönüştürülmesi yolundan aşmayı denemek zorunda kalan AKP de bu anlamda rejimin niteliğinde sınırlı bir değişimin yanı sıra devamlılığın da bir ifadesidir. Zira bir yandan rejimin yarı-askeri karakterine son vermiş, ama diğer yandan da, ellerinden iktidarı aldığı Kemalist generalleri var eden devlet terörü aracını aktif olarak ve ilerleterek kullanmaya devam etmiştir. Yani rejimin gerçek niteliği gerici militarist tek parti diktatörlükleri döneminde ile 12 Mart sonrasındaki dönemde askeri, yarı askeri ve sivil faşizm arasında salınmış, ezilenlerin mücadeleleri geçiş dönemlerinde kısmi gevşemeler yaratsa da, iktidarların değişimi rejimin tekçi ve baskıcı niteliğinin ortadan kalkmasına yol açmamıştır.

Dolayısıyla öteden beri halkların en temel ihtiyacının politik özgürlüğün kazanılması olduğu bir ülkede “demokratik devrimin gerçekleştiğinden” bahsetmek imkansızdır. Türkiye’de demokratik devrimi öncelikli ve zorunlu kılan, sosyo-ekonomik gerilik değil, sosyo-politik koşullardır. Türkiye orta derecede gelişmiş bir kapitalist ülkedir. Bu nedenle, demokratik devrimin zaferi, kesintisiz devrim yoluyla hızla sosyalist devrime geçişin koşullarını yaratacaktır. Bu geçişe en uygun biçim ise işçilerin küçük burjuvazi, kent yoksulları ve emekçi köylülükle birlikte devlet iktidarını paylaşacakları İşçi-Emekçi Sovyetleridir. Tarihin ve toplumsal gelişimin nesnel aşamalarını yadsımak ne denli diyalektiğe aykırı ise, devrimlerin aşamaları olabileceğini reddetmek de o denli aykırıdır. Biz öyle istediğimiz için değil, sınıflar mücadelesinin gerçek çerçevesi bunu zorunlu kıldığı için, Türkiye’de devrim, faşizmin devrildiği bir antiemperyalist demokratik devrim aşamasını gereksinmektedir. Demokratik görevlerin baskın olduğu devrim aşamasını keyfi biçimde atlayarak hızla sosyalist devrime varmak iddiası, devrimin gerçek görevlerinden kaçıştan başka bir anlama gelmez.

Sosyal-Şoven Eğilim

Ele alacağımız eğilimlerden ikincisi güncel olan devrimin demokratik devrim olduğunu kabul eden ancak demokratik görevler arasında keyfi biçimde seçici davranan eğilimdir. Sosyalistler arasındaki bu eğilim kendisini Kürt halkının özgürlük mücadelesine ilgisizlikte gösterir. İlkinden farklı olarak tüm demokrasi sorunlarını teslim eden, hatta neredeyse tüm demokratik sorunları cansiparane gündemleştirip savunan, ancak konu rejimin sömürgeci yapısı olduğu zaman geri adım atan, Kürtlerin bireysel – kültürel haklarını teslim etse de, ulusal haklarını aktif bir biçimde savunamayan ya da ulusların kendi kaderini tayin haklarını en iyi ihtimalle devrim sonrasına erteleyen ve çoğunlukla da bu hakkın “sosyalizm ile birlikte gereksizleşeceğini” savunarak ataletini meşrulaştırmaya uğraşan sözde Marksist-Leninist, özde sosyal-şovenlere yine Marks’ı ve Lenin’i hatırlatmak gerekir.

Marks, İrlanda sorunu nedeniyle İngiliz burjuvazisi İngiliz işçisini şovenizmle gericileştirdiği koşullarda, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılması gerektiği, bu olmadan İngiliz işçisinin gericilikten kurtulamayacağı görüşünü dile getiriyordu:

Uzun yıllar İrlanda sorunu üzerinde çalıştıktan sonra, o sonuca vardım ki, İngiliz egemen sınıflarına kesin darbe (ve bu, tüm dünyadaki işçi hareketi için de belirleyici olacaktır) İngiltere’de değil, yalnızca İrlanda’da vurulabilir.” (…) “İngiltere, sermayenin metropolü, şimdiye dek dünya pazarını yöneten güç, günümüzde işçi devrimi açısından en önemli ülkedir; dahası, bu devrimin maddi koşullarının belli bir olgunluk derecesine eriştiği tek ülkedir. Dolayısıyla, Uluslararası Emekçiler Derneği, her şeyden önce İngiltere’deki toplumsal devrimi çabuklaştırmayı amaçlar. Çabuklaştırmanın tek aracı da İrlanda’yı bağımsız yapmaktır. Öyleyse Enternasyonal’in ödevi İngiltere ile İrlanda arasındaki çatışmayı her yerde öne çıkarmak ve her yerde, açıkça İrlanda’dan yana olmaktır. Londra’daki merkez konseyin özel görevi İngiliz işçi sınıfında, İrlanda’nın ulusal kurtuluşunun, onlar için soyut adalet ya da insancıl duygular sorunu olmadığı ama kendi toplumsal kurtuluşlarının ilk koşulu olduğu bilincini yaratmaktır. (Marks & Engels, 15)

İrlanda nasıl İngiltere’nin iç sömürgesiyse, Kürdistan da Türkiye’nin iç sömürgesidir. İrlanda Sorunu nasıl İngiliz işçisini gericileştirdiyse, Kürt sorunu da Türk işçisini gericileştirmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’de de sınıf mücadelesinin merkezi sorunu olan faşist rejimi yıkma mücadelesinde sömürgecilik sorunu değil ikincilleştirilecek, en öne çıkarılması gereken görevdir.

Lenin de sosyalistlerin ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmaları gerektiğini Ulusal Sorun Üzerine Tezler’de ve Emperyalist Ekonomizm: Marksizmin Bir Karikatürü adlı eserinde tüm yönleriyle ortaya koyar. Lenin’e göre sömürge/ezilen ulusların kurtuluşu ancak ayrılma haklarının güvencelenmesi ile mümkün olacaktır:

İnsanlık, nasıl ki, sınıfların ortadan kaldırılışı evresine ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün hüküm sürdüğü bir geçiş evresinden geçerek ulaşabilirse, aynı şekilde ulusların kaçınılmaz bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların tam kurtuluşu evresinden, yani ayrılma özgürlüğünü elde ettiği bir geçiş evresinden geçerek varabilir. (Lenin 1992: 128)

Lenin tüm sosyalist ilkeleri açıklarken yaptığı gibi, ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin haklarının güvencelenmesinin gereğini açıklarken de meselenin “devrimci pedagojisini ortaya serer. Kullandığı yöntem yine aynıdır: Kitlelerin kendi önlerine koyduğu somut sorunlar üzerinden politikleşerek özgürleşmesi:

Biz, burjuvaziye karşı kendi iç savaşımızda, ulusları, ruble zoruyla değil, sopa zoruyla değil, şiddetle değil, ama sömürücülere karşı emekçi halkın gönüllü anlaşması ve dayanışması yoluyla birleştirecek ve kaynaştıracağız. Bütün uluslar için eşit haklar ilanı, burjuvazinin elinde bir aldatma aracı olmuştur, bizim açımızdan ise bu, bütün ulusların saflarımıza geçişini hızlandırma ve kolaylaştırmanın gerçeği olacaktır. Uluslar arasında etkin bir biçimde düzenlenmiş demokratik ilişkiler olmadıkça -bunun sonucu olarak ayrılma özgürlüğü tanınmadıkça- genel olarak tüm ulusların işçilerinin ve emekçi halkının burjuvaziye karşı iç savaş vermesi olanaksızdır. (2008: 24)

Ezen ulusun sosyalistleri ezilen ulusun kurtuluşunu devrim sonrasının değil, devrim öncesinin de konusu haline getirmelidir. Zira kapitalist emperyalizmin sebep olduğu sömürgeciliğin çözümüne kapitalizm koşullarında da başlanabilir:

Ezen ulusların sosyalistlerinin ikiyüzlülüğü ve korkaklığı üzerinde özellikle duran açık ve tam bir ifade ile kaleme alınmış bir programda, ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz, ve bu, havada, ge­nel sözlerle, içi boş lafebelikleriyle ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana “erteleyerek” olmamalıdır. (1992: 127)

Şu anda, devrim sırasında ve devrimin zaferinden sonra, köleleştirilmiş ulusları kurtaracaklarını ve onlarla serbestçe birleşme esası üzerinde (ve serbestçe birleşme, ayrılma hakkını içermezse boş bir sözdür) ilişkiler kuracaklarını eylemde göstermemiş olan sosyalist partiler, sosyalizme ihanet ederler. (1992: 124)

Demokratik programdaki maddelerden birini, örneğin ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilgili maddeyi, emperyalizm koşullarında “gerçekleştirilmez” ya da ”hayaldir” gerekçesiyle çıkarmaya kalkışmak daha az hatalı bir tutum olmaz (…) bu iddia, teori bakımından kesin olarak yanlıştır. İlkin, örneğin, emek-para, bunalımların ortadan kaldırılması vb. gibi şeyler, kapitalist sistemde gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Ama ulusların kaderlerini tayin hakkının uygulanmasını aynı şekilde olanaksız saymak kesin olarak yanlıştır. (1992: 124-125)

O halde ezen ulus proletaryasının görevi bellidir. Mücadele ezilen ulusa karşı değil, onlarla yan yana, devlete karşı verilecektir:

Proletarya, ulusal baskı üzerinde kurulmuş bir devletin sınırlan sorununda, emperyalist burjuvazi için çok “tatsız” olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırlan içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır. Proletarya, “kendi” ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı, ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu, ve bir yandan ulusların kaderlerini tayin hakkım savunurken, öte yandan ”kendi” uluslan tarafından ezilen ve ”kendi” devletleri sınırlan içinde zorla tutulan ezilen ulusların durumu konusunda susan reformistlerin ikiyüzlülüğü sergilenmemiş olurdu. (1992: 128)

Ya ezilen ulusların özgürleşmesi emperyalizmin işine yarıyorsa? Lenin açık bir şekilde bunun herhangi bir şeyi değiştirmeyeceğini, sosyalistlerin bir gelişmenin kime yarayacağı üzerinden değil, ilkelerine göre hareket etmeleri gerektiğini belirtir:

Nasıl ki, örneğin Latin ülkelerde olduğu gibi cumhuriyetçi sloganların halkın aldatılması ve mali soygun amacıyla burjuvazi tarafından kullanılması durumları, sosyal-demokratların [komünistlerin – b.n.] cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir neden olmazsa, aynı şekilde bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka “büyük” devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçlar için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz. (1992: 128)

Peki, Leninizmin bu ilkelerini kabul eden sosyalistlerin yine de yaşadığımız coğrafyanın ve belki de dünyanın en tarihsel ve çok uluslu sömürgelerinden biri olan Kürdistan’ın özgürlük ve demokrasi mücadelesini sınıf siyasetinin baş gündemlerinden biri yapmamaları ve Kürdistan’da başlamış olan ulusal devrim ile birleşik bir demokrasi mücadelesi yürütmekten imtina etmeleri neyle açıklanabilir?

Bu “inceltilmiş şovenizme” genel olarak iki hatalı kabulün sebep olduğu söylenebilir. Bunlardan biri Kürt sorunun ezilenler için güncel politik önemini yadsımaktır. İkincisi ise Kürt hareketi üzerinde hegemonik bir konuma ulaşmadan onunla birleşik mücadelenin kendi ajandasını boğacağına, Kürt hareketinin peşine takılmanın “kuyrukçuluk” olacağına inanmaktır.

Öncelikle, Kürt halkının dört parçadaki devrim ve özgürlük mücadelesinin rejimin tarihsel varoluşunu krize sokan en ileri unsur olduğunu, rejimin tam da bu yüzden sınıfı ırkçılık ve şovenizm ile zehirleyerek gerici politikalarına rıza ürettiğini ve demokrasi ve özgürlük mücadelesi adına ne varsa hepsini yine Kürt direnişi için çıkarlan “terörle mücadele” yasaları ve politikaları ile ezdiğini “görmemenin” epey bir yoğun çaba istediğini söylemek gerekiyor. Bugün Kürt sorunu sadece ezilen bir ulusun özgürlüğünü kazanma sorunu değil, topyekûn demokrasinin kazanılması sorunudur. Bu yüzden Kürt sorunu en çok Türkiye işçi sınıfının sorunudur.

İkinci olarak da kuyrukçuluk kavramının tarihsel ve mantıksal içeriğinin iddia edilenin tam tersi olduğunu bıkmadan tekrarlamak gerekiyor. Lenin, kuyrukçuluk (hvostizm) eleştirisini işçilerin ekonomik-sendikal mücadelesinin peşine takılıp onların kafasını otokrasinin yıkılması gibi “tehlikeli” fikirlerle doldurmayan, işçi hareketinin kendiliğinden unsuruna tapan ekonomistler için sarf etmiştir. Kuyrukçuluk egemen ideoloji ile kurulan bir ilişkidir. Yani asıl kuyrukçuluk, rejimin antidemokratik yapısının sömürgecilikte somutlandığı gerçeğinden yüz çevirmek, kitlelere “terörist” olarak gözükmemek için Kürt sorununda düşük bir profil sergileyerek fiilen egemen ideolojiye yedeklenmektir. Demokrasi hedefiyle mücadele eden ezilenler arasında olan şeye kuyrukçuluk değil, dayanışma, birleşik mücadele denebilir.

İster en kalın, isterse en inceltilmiş şekliyle olsun, bugün, Kürt sorunu ve onun siyasi öncüsü ile aktif olarak ilişkilenmeyerek ve hatta birleşik mücadeleyi gündemine almayarak sosyal-şovenizme saplananlar Leninizmin pratisyenleri değil, eleştiri odağı olmaktan kurtulamayacaklardır.

Yeni Ekonomist Eğilim

Sınıf mücadelesinde demokratik görevlerini ikincilleştiren ya da unutan sosyalistler arasındaki diğer bir eğilim de yeni ekonomist eğilimdir. Bu eğilime göre, Lenin’in o dönem tarihsel bir patlama yaşayan işçi hareketini ekonomik mücadele ile sınırlayan Rus ekonomistlerine getirdiği eleştiri yerinde olsa da, işçi hareketinin durma noktasına geldiği bugün için durum farklıdır. Bugün işçi sınıfını bağımsız ve önder bir siyasal güç haline getirmek için öncelikle gerilemiş olan işçi hareketinin yükseltilmesi gereklidir – demokrasi sorun ve mücadeleleri sosyalistler için tâli olmak durumundadır.

Evet, işçilerin ekonomik mücadeleleri sonucu edindikleri deneyimlerin, komünistlerin işçilere politik sınıf bilinci taşımalarına muazzam derecede yardımcı olduğu inkâr edilemez. Zira işçiler esas olarak fabrikadaki mücadeleleri yoluyla düşmanlarının kapitalizm olduğunu ve kendilerinin de yekpare bir sınıf olduklarının farkına varmaya başlarlar. Bu gelişim sonucunda bir bütün olarak hareket etmeleri de bağımsız siyasal bir güç olmalarını çok kolaylaştırır. Bu sebeple komünistler işçi hareketi içinde etkince var olmayı asla ve asla terk edemezler. Ancak bugün işçilerin iş yerlerindeki ekonomik mücadelelerinin gerilemesinin sebeplerini doğru tahlil etmeden ve bu gerilemeyi yaratan sebeplerin diyalektik olarak işçi kitleleri farklı bir yönden politize ettiğini görmeden, büyük bir gayretkeşlik içerisinde eski örgütlenme ve politika yapma biçimlerini yeniden üretmek ne derece verimli olabilir?

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde emperyalist küreselleşme evresine geçen kapitalizm, azalan kâr oranları ile mücadele edebilmek adına meta ve sermaye ihracının ötesine geçerek üretim sürecini parçalara ayırıp tüm üretimi küreselleştirdi. Geçmişin kent merkezinde bulunan ve çok sayıda işçi istihdam eden büyük fabrikaları bölünerek şehir dışına sürüldü, böylece tekil işletmelerin üretim ölçeği dramatik olarak düştü. Kent merkezinde bulunan ve işçi sınıfının yüzde 60’ını oluşturan hizmetler sektöründeki işçiler sektörün nesnel yapısı gereği olabilecek en dağınık ve en güvencesiz biçimde istihdam edilmeye başlandı. Kadrolu-taşeron işçiler arasındaki statü farkı ve aynı bantta çalışan taşeron işçiler arasındaki rekabet, ortak eylem ve birlik duygusu yerine ayrışmayı körüklemeye başladı. Çeşitli kanuni barajlara takılan ve yeni üretim sürecine uygun örgütlenme modelleri geliştiremeyen sendikaların işlevleri büyük oranda azaldı, net sendikalaşma oranı yüzde 10’ların altına geriledi. Kayıt dışı istihdam arttı, güvencesizlik yeni norm haline gelerek işsizlik kaygısını körükledi. Ücretin artık aylık geçim masraflarının yarısını bile karşılayamadığı böylesi bir ortamda işçilerin borçluluğu arttı. Geçmişten farklı olarak sadece bugünü değil, gelecekleri ve hatta çocuklarının da geleceği ipotek altına alınan işçilerin sömürüye isyan kabiliyetleri sınırlandı. 

Tüm bunlar yaşanırken, dünyanın üçte birinde hüküm süren sosyalizmin kapitalist restorasyona uğraması ve 90’ların başında çökmesi dünya işçilerinin (ve hatta öncülerin) zihninde büyük yarılmalara sebep oldu. Yaşanan inanç yitimi, burjuva ideolojisinin saldırıları ile birlikte sınıf bilinci ve sosyalizm ülküsüne en büyük zararı verdi diyebiliriz. Darbeler ve gerici iç savaşlar yoluyla ezilen öncü işçiler ve devrimciler iş yerlerinden uzaklaştırıldı, devletin hem sendikal, hem de siyasi alandaki örgütsüzleştirme terörü ile birlikte iş yerinde sosyalist bilincin kuşaklar arasında aktarımı neredeyse koptu. Sonuç olarak fabrikalar siyasetsizleşti.

Emperyalist küreselleşmenin bir diğer sonucu da ulus-devletin ekonomik-sosyal etkinliklerinin piyasalaştırılması oldu. Böylece işçi sınıfı sadece ekonomik olarak değil, kültürel, sosyal, hukuki tüm yönlerden mülksüzleştirilmeye başlandı. Kentler, doğa ve gündelik yaşamın her alanı sermaye yağmasına açıldı, özelleştirmeler ile kamusal hizmetler ve sosyal haklar geriledi, basın özgürlüğünün önüne engeller çıkarılmaya başlandı. Kitlelerin bu mülksüzleştirme talanına karşı gösterdiği tüm tepkilerin devletin zor aygıtları ile ezilmeye çalışılması ve toplumsal denetimin sağlanması için yaşamın her alanının tek tipleştirilmesine hız verilmesi 90’lardan bugüne sınıf bilinci ve örgütlülüğü akamete uğramış olan işçi sınıfının ezilen kimlikleri zemininde isyan etmesine yol açtı. Sınıfın en güvencesiz ve yoksul kesimleri olan kent yoksulları, işsizler, Kürtler, Aleviler, gençler, kadınlar, LGBTİ’ler demokrasi ve özgürlük talebi ile kent meydanlarında Gezi İsyanı’nı yükseltti. Öte yandan, Kürt halkının kendisine dayatılan ve Kürt Sorunu’nun bireysel-kültürel haklar düzleminde çözülmesini öngören burjuva değişim programını reddederek ulusal-kolektif haklarında ısrarcı olması, Rojava Devrimi’nin tüm ezilenler için bir güç merkezi yaratmaya başlaması ve nihayetinde Kürt halk direnişi ile Gezi İsyanı’nın HDP’de buluşarak politik İslamcı iktidarın tek parti saltanatına son vermeleri ile birlikte rejim krizi zirveye ulaştı. 

Kapitalizmin krizi ile rejim krizinin üst üste bindiği bu zemin, egemenleri gerici iç savaşlar stratejisini daha sert bir şekilde devreye sokmaya sevk etti. Sınıf şovenizm ve dinsel gericilik propagandası ile çok daha yoğun bir biçimde zehirlendi ve bir kez daha devlet eliyle tertiplenen Türk-Kürt, laik-muhafazakar ve Alevi-Sünni saflaştırmaları yoluyla bölündü. Türk, sünni, muhafazakar kitleler “millet” olarak yüceltilirken, Kürt halkı, Aleviler ve laik kitleler ise “terör yanlıları” olarak marjinalleştirilerek topyekûn savaşın hedefi haline getirildi. Ezilenler için söz-eylem-örgütlenme özgürlüğü ve parlamenter demokrasi neredeyse tamamen yok edildi. Katliamlar, siyasi soykırım ve tutuklama terörü devletin gündelik politika enstrümanları haline geldi. Emek-sermaye çelişkisinin kendini giderek daha keskin bir biçimde devlet-halk çelişkisi zemininde gösterdiği günümüzde sınıf savaşının temel gündemi böylece faşizme karşı özgürlüğün kazanılması oldu.

Gerileyen işçi hareketini canlandırmanın ve sınıfı yeniden bağımsız bir siyasal güç haline getirmenin yolu “yeni bir kendiliğinden hareket” yaratmaktan değil, bu çelişkide işçileri özgürlük cephesinde saflaştırmaktan geçecektir. Böyle bir saflaştırma ise taşeronluk, örgütsüzlük, bilinç yarılması, umutsuzluk, devlet fetişizmi ve siyasi gericilikten muzdarip işçileri esas olarak ekonomik mücadeleye zorlamaya değil, onları çoğunluğu işçi sınıfının bir parçası olan ya da toplumsal tabanı işçi sınıfı içine eriyen Kürt halkının, kadınların, LGBTİ’lerin, gençlerin, Alevilerin yükselttikleri mücadelelerde de var etmeyi, işçilerin ve ezilenlerin taleplerini burjuva-faşist rejimin bizzat kendisini hedef alan ortak bir “politik özgürlük” programında birleştirmeyi gerektirir. Bu, her şeyden önce pratik bir sebebe dayanır: Yakın tarihin de gösterdiği üzere, burjuvazinin bir cephe savaşı mantığıyla kuşattığı fabrikalara nazaran işçinin fabrika-dışı alanları üzerindeki kontrol görece çok daha az, ayaklanma ihtimali ise çok daha fazla olmuştur. Yani kendiliğinden kitle hareketi  (en azından) bugün buradadır. Diğer bir ifadeyle, Lenin’in bahsettiği politik sınıf bilincinin en acil olan ayağı halihazırda bu mücadelelerde kurulmaya başlanmış durumdadır. 

Sınıf savaşının koşullarındaki nesnel değişimleri ve yeni özneleşme süreçlerini görmezden gelmek ve/veya an itibariyle toplumsal öncülüğü yükselen bir işçi hareketinin yap(a)mıyor diye ezilen toplumsal kesimlerin rejime karşı yükselttiği demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile aktif bir şekilde ilişkilenmemek, en iyi ihtimalle, sınıfa güncel çelişki ve politikadan “uzak durmaktan” başka bir şey önermemek anlamına gelir. Bu da demokratik devrim yolunda temel meselesi işçi sınıfını ve ezilenleri rejime karşı politikleştirmek, acil görevi de “anın koşulları sayesinde ve toplumsal gelişmenin nesnel seyri sonucunda ciddi politik önem kazanan sorunları ele almak” olan Leninizm’in reddinden başka bir yere varamaz.

Zaten gerçek hayatta güncel politikadan uzak durmak diye bir şey de yoktur. Komünistler işçileri ezilenler ve egemenler arasındaki güncel çelişki üzerinden özgürlüğün lehine saflaştıramıyorlarsa, onları faşizmin kitle tabanı ya da en iyi ihtimalle yedeği olmaya terk ediyorlar demektir. Politik olarak gericileşen ya da yalıtılan işçiler emperyalist küreselleşmenin sınıf bilincini ve örgütlenmeyi dinamitleyen sonuçları yetmiyormuş gibi, üstüne bir de egemenlerin emek-sermaye çelişkisini örtmek ve sınıfı bölmek için kullandığı gerici iç savaşlar tuzağına düşerler. “Korunması gereken bir üstünlük” olarak gelişen ümmet ve/veya millet olma duygusu hızla sınıf öfkesi ve bilincinin önüne geçer, kitlelerde burjuva devlete dair aidiyet ve ortaklık duygusu artar. İşçiler böylece “devletin bekaası”, “Milli ve dini birlik” ve “teröre karşı savaş” safsatalarıyla zehirlenerek egemenin dizginsiz sömürüsüne rıza gösterir (hatta haklı bulur) hale gelir ve sadece politik değil, ekonomik mücadeleye girişmekten de büyük oranda geri dururlar. Artık sefaletlerinin sebebi bu yüce savaşı yürüten devlet ve onun sınıfı değil, “ötekilerdir”. Bu durumda işçiler en iyi ihtimalle demokrasi savaşımını hiçbir zaman rejimin krizine yöneltemeyecek olan burjuva partilerin güdümüne girer ve “devletin solu” konumunda kalırlar. Egemen sınıfın çıkarlarını savunur duruma gelen bir işçi sınıfın bu sorunları tam da sınıf savaşımının en acil konusu değil midir?

Yeniden Demokratik Görevler

Türkiye’de demokratik devrimi öncelikli ve zorunlu kılanın, sosyo-ekonomik gerilik değil, sosyo-politik koşullar olduğunu, bu nedenle demokratik devrimin zaferinin, kesintisiz devrim yoluyla hızla sosyalist devrime geçişin koşullarını yaratacağını söylemiştik. Demokratik devrimi hedeflemek, devleti ve rejimi yıkmayı hedeflemek, “devlet fetişizmi” ile mücadele etmektir. Bu kapsamda sınıf siyasetinin içeriği demokratik görevleri yok saymak ya da ikincilleştirmek olamayacağı gibi, işçi sınıfının evrensel niteliğini ve tarihsel rolünü reddeden, ezilen kesimlerin mücadelelerinin her birinin tekil olarak mümkün olduğunca çok hak ve özgürlük kazanmasının (reformların) yapılabilecek tek şey olduğunu vaaz eden, “kimlikler demokrasisini” ve STK’cılığı kutsayan, dolayısıyla faşist-burjuva rejimi zor yoluyla yıkmayı ve sosyalist devrime yürümeyi gerçek bir plan olarak önüne koymayan burjuva / küçük burjuva ideolojilerinden medet ummak da olamaz. Komünistler politikasızlığa da, düzen içi çözümlere de karşı olanlardır.

Bugünün ve bu coğrafyanın sosyalistleri için Leninist siyaset, işçilerin ekonomik mücadelelerinde yanında olup, ileri işçileri sosyalist bilinçle örgütlemek olduğu kadar, işçi sınıfının bir parçası olan ve toplumsal tabanı işçi sınıfı içerisine eriyen tüm ezilenlerin güncel mücadelelerinde de aktif olarak var olmak; ezilen ulus gibi tarihsel ittifaklar ile  ve bölgedeki demokratik devrimlerle en ilerici ilişkileri geliştirmek ve egemenlere karşı tüm mücadeleleri politik özgürlük hedefi ile ortak demokrasi ve devrim cephelerinde birleştirerek her araç ve biçimle burjuva-faşist rejimin yıkılmasına yöneltmek olmalıdır. Bunun için bir yandan toplumun tüm kesimlerine gidilerek rejimin sınıfsal yapısı ve işleyişi tüm ezilenlere açık bir şekilde gösterilmeli, diğer yandan da politik ajitasyon işçilerin çalışma alanlarına da sokularak rejimin baskıcı niteliği çok yönlü politik teşhirlerle gözler önüne serilmeli ve gericileştirilmiş işçilere demokrasi bilinci taşınarak onları rejimden kopartmakta çok daha öncü bir rol üstlenilmelidir.

Bu özgürlük ve demokrasi dalgası, gerici yasa ve politikaların işçiler ve sendikalar üzerindeki etkisini zayıflatacak, parçalanmış üretimin iş yerinde yalıttığı ve güvensizleştirdiği işçiler arasında iş yeri dışında ortak bir mücadele duygusu uyandıracak, sonuçta onlara politik sınıf bilinci, moral, meşruiyet bilinci ve cesaret taşıyacaktır. Bunun doğrudan işçi direnişlerini ateşleyici etkisinin yanında sosyalizm fikrinin geniş kitlelere taşınmasında bize yeni zeminler sunacağı da aşikardır.

Peki, bugün somut olarak ne yapmalı? Öncelikle bugünün sorununun faşizme karşı özgürlük mücadelesi olduğunu teslim etmek, bu mücadelenin güncel odaklarının da Kürt halkının tarihsel direnişi ve Gezi Ayaklanması ruhunun mümkün kıldığı, ezilenlerin birleşik demokratik cephesi olan HDP ve diğer alanlardaki birleşik cepheler olduğunu görmek gerekir. Bunlar demokratik devrim aygıtları değil, ancak onu hazırlayacak politik kurumlardır. Öte yandan, Rojava Devrimi de sadece bölgenin değil, dünyanın demokratik devrim merkezlerinden biri olmuştur. Bu kapsamda acil görev de, mevcut birleşik cepheleri büyütmek ve işçilere kendi kurtuluşlarının ve Kürt halkının kurtuluşunun birbirine bağlı olduğunu anlatarak onları birleşik devrimin en öndeki savunucusu haline getirmektir. Bu, kuyrukçuluğun değil, bilakis, egemen ideolojinin kuyruğundan kopmanın gereğidir. Türkiye işçi sınıfı ile ezilen Kürt halkının birliğini sağlayacak temel halka, birleşik devrim bilinciyle mücadele yürüten öncü işçiler olacaktır.

Krizle birlikte emek-sermaye arasındaki çelişkilerin daha görünür hale gelmesi ve kendiliğinden ekonomik mücadelenin yükselişe geçmesiyle birlikte, öncesinde politik sınıf bilincini ilerletmiş olan işçi sınıfının demokratik ve sosyalist devrimi gerçekleştirecek önder siyasi güç haline gelmesinin koşulları daha da olgunlaşacaktır.

Tarihçi E.Hallett Carr ünlü Bolşevik Devrimi serisinde Rusya’da Menşeviklerin Marks’ın Burjuva Demokratik Devrim – Sosyalist devrim sıralamasını şabloncu bir biçimde okuduklarını, bu yüzden de yaklaşan devrimde kendi paylarına “burjuvazi devrimi yaparken bir kenarda durmak” düştüğü sonucunu çıkarttıklarını söyler ve şu tespiti yapar:

[Menşevikler için] Sorun, Rusya şartlarının Batı’daki devrim dramını oynamaya henüz elvermemesi değil, dramın önce Batı’da oynanmış olması ve artık başka bir yerde yeniden oynanamayacağıydı. Rusya’da şartların olgunlaşmasını bek­leyen Menşevikler’in umutları boşa gitmeye mahkumdu (Carr, 2012: 50).

Bolşevikler ise yaklaşan devrimin burjuva karakterini reddetmeseler de otokratik ve faşist rejimler karşısındaki tayin edici zaferin artık burjuva demokratik devrim ile değil, proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü ile mümkün olacağını görmüşler, yani Marksizmin yöntemini somut duruma uyarlayabilmişlerdi.

Tarih, şimdi de bu çağın ve bu toprakların Leninistlerinin omuzuna benzer bir yük yüklemektedir: İşçi hareketinin gelişimini beklerken ya da onu iradi bir şekilde yükseltmeye çabalarken yıkmaları gereken rejime fiilen yedeklenecekler midir, yoksa rejimin krizini doğru kavrayıp, işçileri demokratik devrimin öncüsü haline getirmeye mi çalışacaklardır? Yani bir önceki devrim dramının oynanmasını mı bekleyecekler, yoksa Leninizm’i seçip yeni bir oyun mu yazacaklardır?

KAYNAKLAR

Carr, E.H. (2012). Bolşevik Devrimi Cilt 1, Ankara: Metis Yayınları

Marks, K., Engels, F. (1991) Marks’tan Sigfried Meyer Ve August Vogt’a Mektup, 9 Nisan 1870, Marks-Engels Seçme Yazışmalar Cilt 2, Sol Yayınları,

Lenin, V.I.(1990). Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?, Eriş Yayınları

_______ (1992) Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları

_______  (1993A) V.I. Lenin Seçme Eserler Cilt 1, İnter Yayınları

_______  (1993B) V.I. Lenin Seçme Eserler Cilt 2, İnter Yayınları

_______ (1994) Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, İnter Yayınları

_______  (1997) Ne Yapmalı?, İnter Yayınları

_______  (2008) Emperyalist Ekonomizm Marksizmin Bir Karikatürü, Sol Yayınları

_______ (2005) “Under a False Flag”, Lenin Collected Works, Progress Publishers, Çev: Mehmet Karaoğlu, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1915/mar/x01.htm