Çin’in Marksizm-Leninizm tarihi açısından önemi yadsınamaz. Türkiye ve Kürdistan’ın Çin’le arasındaki çok büyük kültürel ve coğrafi mesafeye rağmen, Çin ve komşuları, Türkiye’de komünistlerin politik tartışmalarında büyük bir rol oynamaya devam ediyor. Türkiye’de az sayıda komünistin Çin tarihi ve felsefesiyle yakından tanışık olmasına karşın, Çin’de 20. yüzyılda gerçekleşen mücadeleler tarihi, politik söylemimizde olumlu ve olumsuz pek çok iz bırakmıştır. Bu yazı, modern-öncesi politik felsefe eğilimlerinin Çin siyasetinde oynadığı rolü, Çin Komünist Partisi içindeki şahsiyetlere ve onların komşularıyla kurdukları etkileşimlere atıfla açıklamaya çalışacaktır.

Tarih”

Modern-öncesi Çin kültürü, Himalaya dağlarının doğusundaki kültürler içinde muhtemelen en etkilisidir. Birçok farklı devletin birbirleriyle çatışmaları süreci içerisinde, kendi dilinde “orta ülke” (“, “zhōng guó”1) olarak bilinen Çin, farklı kültürler için bir buluşma noktası haline gelmiştir. Bu bölge, Kuzey Asyalı göçebe aşiret hanedanları tarafından yönetilmiştir, yerel dinsel gelenekler ise büyük ölçüde Güney Asya Budizmi’nin etkisi altında kalmıştır. Han halkı (Hanlar, “Çinliler” dediğimizde bahsettiğimiz millettir) Çin tarihinden büyük gurur duyar, bilindik milliyetçi bir duyguyla, bu tarihin, çeşitli yönleriyle, barbarlara (Çin’de yaşayan veya yaşamayan Han-olmayan halklara) medeniyeti öğrettiğini öne sürer. 20. yüzyıl Çin tarihi, kendisinden önce gelen binlerce yıllık Çin tarihine edebi, felsefi ve politik göndermelerle doludur. Kültür Devrimcilerinin bütün çabalarına karşın, Çin’de de, “bütün ölmüş kuşakların geleneği büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker” (Marx)

Çoğu okuyucunun modern-öncesi Çin tarihinin, modern Çin tarihi ve bu ikisi arasındaki etkileşime yabancılığına karşın, neredeyse hepimizin bildiği bir örnek üzerinden Çin’in modern-öncesi tarihinin kolektif bugünümüzde oynadığı rolün önemine dair bir anlatım yapılabilir. “Savaş Sanatı”, Sun Tzu’nun askeri strateji ve taktikler üzerine iyi bilinen bir çalışmasıdır. Bu çalışma, sonradan Carl von Clausewitz’in 19. yüzyılda geliştirdiği birçok fikrin de kaynağıdır. Clausewitz ise Lenin tarafından derinlemesine çalışılmıştır. Doğu ve Güneydoğu Asya’da “Savaş Sanatı” gerillalar tarafından büyük ölçüde okunmuştur, buna Vietnam da dahildir (ki Vietnam’da böylesi modern-öncesi “Çinli” edebiyatı, yerel edebi kültürün bir parçası sayılmaktadır, tıpkı Türklerin erken Arap ve Fars kültürünü kendilerine yakın görmeleri gibi.) Pek çok Türk ve Kürt Marksistinin Vietnam ve Çin’de yürütülen mücadelelerden esinlenmeleri nedeniyle, “Savaş Sanatı” bugünkü Türkiye’de yaşayan devrimciler tarafından da okunmakta ve referans kitap kabul edilmektedir.

Doğu Asya’da “Savaş Sanatı”, Bahar ve Sonbahar Dönemi ve Savaşan Devletler döneminde ortaya çıkan, çok farklı politik şahsiyetler ve entelektüellerin göndermeler yaptığı, politik eğilimi olan geniş bir edebi kültürün örneğidir. Bu döneme ait eserlerin bazılarını okuyarak bu uzak bölgenin siyasetini anlamaya başlayabiliriz. Böylece buradan kendimiz için bazı dersler çıkartabilir ve geniş bir tarih içinden insan toplumunun dinamikleri ve çelişkileri hakkında önemli şeyler öğrenebiliriz.

Taoizm ve Kültür Devrimi

Taoizm”, Çin’de Lao Tzu ile başlayan felsefi-dinsel geleneğe verilen görece çağdaş bir isimdir. Lao Tzu’nun Tao Te Ching adlı metinin yazarı olduğu varsayılmaktadır. Bu metin, “mutlak yol”u, “isimlendirilemeyen bir yol” olarak tanımlar. “Yol” (Çince’de “道”, “dào”) evrenin her şeyi kapsayan bir kavranışıdır, ve çoğu kez Hegel’in “diyalektik” anlayışıyla eşitlenmiştir. Diyalektikçiler gibi, Taocular da varlığın bütününü bir güçler ikiliğine dayanmış şekilde kavrarlar, bunu varoluş ve yokoluşun diğeriyle birlikteliğine kadar vardırırlar, bu ikisi birlikte var olur ve birbirinin içine nüfuz ederler; ünlü yin-yang sembolünde resmedildiği gibi. Diyalektikçiler, nitelikteki değişimlerin nicelik değişimler tarafından hazırlandığını (ve tersini) söylerken, Taocular, bireysel iradenin değişimleri yaratmadığını, ama birisinin eğilimlerini (“niteliksel” anlamda kavrayabileceğimiz bir kavram olarak) anlayarak, doğrudan müdahale etmeksizin niteliksel değişimleri etkileyebileceğini vurgularlar, ki bu kavram “(“wú wéi”, “çabasız eylem”) olarak anılır.

Taoizm, Hegelci yöntemin antik bir selefi midir? Hegel kesinlikle bazı ortaklıklar olduğunu kabul etmiştir, özellikle de Tao Te Ching’de geçen (nitelikle bağlantılı karşıtlık kavramıyla ilgili olarak): “Dao Biri üretti; Bir İkiyi üretti; İki Üçü üretti; Üç Bütün şeyleri üretti. Bütün şeyler (içinden çıktıkları) Karanlığı arkalarında bıraktılar ve (içinde su yüzüne çıktıkları) Aydınlığı kucaklamak üzere ileri gittiler.” (Tao Te Ching, 42. mesel, bu eserin Türkçesi, Tahsin Ünal’ın çevirisiyle Notos Yayınları’nca yayımlandı.)

Ne var ki, Hegel aynı zamanda Taoizm’in yadsıma yoluyla belirlenim-üstücülüğüne karşı da sert eleştiriler yöneltmiştir: “Çinlilerin en üstte tuttuğu ve onlara göre her şeyin kökeni olan hiçliktir, boşluktur, tümüyle belirlenmemiş olandır, soyut evrenseldir ve bu da Tao veya mantık olarak adlandırılmaktadır. Yunanlılar mutlağın bir olduğunu söylediklerinde, veya çağdaş zamanların insanı bunun en yüksek varoluş olduğunu söylediklerinde, bütün belirlenimler feshedilir, ve sadece soyut Varlık ile, bu aynı yadsımayı olumlu bir onaylama ile kabul etmek dışında, hiçbir şey söylenmemiş olur.” (Felsefe Tarihi Üzerine Dersler, Doğu Felsefesi, “Tao-See Tarikatı”, çeviri bize ait.)

Gerçekten de, Taoizm’in eğilimlere ve karşıtlıklara vurgusu, gelişmeyle ilgili (kavramsal veya maddi) bir kaygıyı yansıtmaz. Taoist “irfan” anlayışı, her şeyi bir kenara bırakmak ve bir tür ilksel enerjiyle birleşmek üzerine kuruludur, ki bu da Budizm’deki “aydınlanma” kavramının daha doğa-merkezli bir versiyonudur. (Budizm, Çinli-olmayan bir dindir, ama Çin’de gelişen Taoizmle geniş ölçüde etkileşim içinde olmuştur.)

“Az nüfuslu küçük bir devlette, on ya da yüz adamın yeteneğinde olan bireyler olsa da, onların istihdam edilmemesini emrederdim; insanların, ölümü ne denli ıstırap verici görseler de ondan kaçmak için başka yere gitmemelerini sağlardım. Tekneleri ve taşıtları olduğu halde, onlarla seyahat etme koşulları olmamalıydı; deri zırhları ve keskin silahları olduğu halde zırhları giymeye ve silahları kullanmaya fırsatları olmamalıydı. İnsanların (yazı harfleri yerine) düğümlü ip kullanmaya dönmelerini sağlardım. Onlar (bayağı) yemeklerini tatlı sanmalı, (basit) giysilerini güzel sanmalı, (fakir) evlerini huzur dolu saymalıydı; ortak (basit) yordamlarını eğlence kaynağı sanmalıydılar.” (Tao Te Ching, 80. mesel)

Marksistler olarak bu çağrı, bizim açımızdan, Marx’ın “ilkel komünizm” dediği şeye denk düşmektedir. Benim iddiam, Mao’nun köy yaşamını romantize etmesinin rastlantı olmadığıdır, tıpkı Kamboçya’da Pol Pot’un yaptığı gibi. İkisi açısından da sosyalizmin üstünlüğü kapitalizmi aşan bir toplumsal düzen olmasında, insan varoluşunun daha üst bir düzeyini ortaya çıkarmasında değil, az çok açık biçimde kapitalizm öncesi (pre-kapitalist) üretim ve toplumsallaşma yöntemlerini kucaklayan bir şey olmasındaydı. Tabii feodalizmin sömürücü sınıfları tasfiye edildikten ve toplumsal ilişkiler parti ve onun liderliği tarafından kamu yararına yönetildikten sonra.

Hem Taoizm hem de “Mao Zedong Düşüncesi”nde olumsuzluğa yapılan sürekli gönderme, benim icat ettiğim yüzeysel bir paralellik değildir. Bunu, Mao’nun belli bir aşamada Hegelci metoda karşı çıktığını öne sürmek için uydurmadım. Mao, tercihini Adorno’nun benimsediği türden bir “negatif diyalektik” yönünde açıkça belirtmişti (Umarım bunu öne sürdüğüm için ‘oryantalist’ olmakla suçlanmam ─Adorno, bir Marksistin tanımlayabileceği anlamda “Batılı”ydı, bu, onu açıklamakta kullanacağım kültürel bağlantılardan bağımsız olarak ontolojik bir hata olur):

Engels üç kategoriden bahsetmişti, ama ben bunlardan ikisine inanmıyorum. (Zıtların birliği en temel yasadır, nitelik ve niceliğin birbirlerine dönüşmesi iki zıt olarak nitelik ve niceliğin birliğidir, ve yadsınmanın yadsınması gerçekte yoktur.) Diğer yandan, niteliğin ve niceliğin birbirlerine dönüşümü, yadsımanın yadsınması, ve zıtların birliği yasasının yan yana, birlikte aynı seviyede bulunması, bircilik (monism) değil ‘üççülük’tür (triplism). En temel şey zıtların birliğidir. Nitelik ve niceliğin birbirlerine dönüşmeleri iki zıt olarak nitelik ve niceliğin birliği demektir. Yadsımanın yadsıması diye bir şey de yoktur. Olumlama, yadsıma, olumlama, yadsıma… şeylerin gelişiminde, olaylar zincirindeki her bir halka, hem olumlama, hem de olumsuzlamadır. Köle-sahibi toplum ilkel toplumu yadsımıştır, ama feodal topluma referansla, o, olumlamayı oluşturmaktaydı. Feodal toplum köle-sahibi topluma göre yadsımayı oluşturuyordu, ama o da, kapitalist topluma göre olumlamaydı. Kapitalist toplum feodal topluma göre yadsımaydı, ama sosyalist toplumla ilişkisi içinde o olumlamadır.” (Mao 1964)

Bunun da ötesinde, Mao aynı konuşmada, diyalektik anlayışını açıklamak için Chuang Tzu’ya, yani Lao Tzu’dan sonra en iyi bilinen Taocu düşünürlerden birisine açık gönderme yapıyordu:

“Chuang Tzu’nun yaklaşımını benimsiyorum. Eşi öldüğü zaman, bir çanağa vurarak şarkı söyledi. İnsanlar öldüğünde diyalektiğin zaferini, eskinin imhasını kutlamak için partiler yapılmalıdır.” (aynı yerde)

Bunların hiçbirisi, Mao’nun o dönemin Marksist-Leninistleri arasında yegâne sapma olduğu anlamına gelmez. Gerçekte, belirli bir anlamda o, kendine özgü biçimde Hegel’e, Marx’a ve Lenin’e kendi tarihsel çerçevesinde yakındı. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu döneminde birçok sosyalist ülkedeki yönetici partiler, devrimden sonra diyalektiği ihmal etmeye başlamıştı. Teorik düşünceler yerini, neredeyse tek-yanlı olarak büyük emperyalist güçleri geçmeye odaklanmış bir zihniyete bırakmıştı. Sanki sosyalizm, kapitalist üretkenlik ve verimlilik fikirlerinin bağlandığı kâr amacını söküp atan ve yeni bir toplumsal ilişkiler toplamı değil de, basitçe kapitalizmin rekabetçi bir biçimiydi. Mao (Rosa Luxemburg gibi), hatalarından bağımsız olarak, revizyonizme karşı en büyük mücadeleyi verenlerden birisiydi. Enver Hoca ile birlikte Mao (özellikle giderek devlet kapitalizmine doğru evrilen Sovyetler Birliği’nin hegemonyasıyla) sosyalist toplumda çelişkilerin devam ettiğini tanımasıyla övgüyü hak eder.

Gerek Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nde, gerekse Çin Halk Cumhuriyeti’nde de yönetici konumundaki komünist partiler halkın kazanımlarını savunmanın peşinde olmuştur. Ne var ki, Arvanutluk’taki Kültürel ve İdeolojik Devrim’in aksine Çin’deki Kültür Devrimi, ülkenin geçmişiyle negatif bir ilişki kurdu ve tarihsel birikimi daha ileri bir aşamaya taşımak çerçevesinde yaklaşmadı. “Dört eski”nin ezilmesi Kültür Devrimi esnasında birincil bir mücadele aracıydı, molozların arasından yepyeni bir toplum yükseltilecekti.

Her ne kadar Kültür Devrimi dinsel Taoizmi bir kenara ayırmasa da, onun birincil hedefinin Konfüçyüsçülük olduğunu belirtmek gerekir. Konfüçyüsçülük, Çin tarihi ve karşılaştırmalı dinler çalışan akademisyenler tarafından genelde Taoizme karşıt olarak ele alınan bir diğer yerli Çin felsefi geleneğidir. Taoizm, etiği, idealize edilmiş bir ilkel yaşam doğrultusunda toplumdan geri çekilmekte görürken, Konfüçyüsçülük, var olduğu biçimiyle medeniyetin koşulları altında bir etik toplum yaratmanın peşindedir.

Taoizm tefekkürcü Stoacılığı salık verirken, Konfüçyüsçülük ise aktif devlet müdahalesini önerir. Kültür Devrimi’nin bitiminin ardından, Çin’de Konfüçyüsçülüğün tekrar canlanmasına tanık olunmuştur. Taoizm hiçbir zaman Mao döneminin aktif bir parçası olmazken, Konfüçyüsçülük ise Mao sonrası dönemde çok aktif bir rol oynamıştır. Bu rol, revizyonist Çin Komünist Partisi tarafından teşvik edilmiştir.

Konfüçyüs, Mensiyüs, Deng Xiaoping

Mao’nun çeşitli vesilelerle, Konfüçyüs’ün sorgulayıcı tutumuna olumlu göndermeler yapmış olduğu kayda değerdir. Örneğin, Konfüçyüs’ün metinlerine sonradan yapılan saldırılara rağmen, Konfüçyüs eleştirel, maddeci düşünürler için bir model olarak gösterilmiştir:

Konfüçyüs’ün yaptığı gibi, ‘her şeyi sorgulayın’, böylece yeteneğiniz ne kadar az olursa olsun, sorunları çözebilirsiniz.” (Mao 1930)

Ne var ki, Kültür Devrimi’nin en yüksek noktasında, Lin Biao saldırı altındayken, Dörtlü Çete ve Mao Konfüçyüs’ü Lin Biao ile karşılaştırılacak figür olarak yeniden öne sürmüştür. (Buraya “Lin’i Eleştir, Konfüçyüs’ü Eleştir” afişinin bir örneğini koyuyorum.)

Mao Zedong’un, 20. yüzyıl devrimci mücadelelerinin yoğun bir anında binlerce yıl boyunca feodal statüko ile özdeşleştirilmiş bir şahsiyete saldırdığı için eleştirilmesi oldukça güçtür. Yaşadıkları dönemde dahi, Konfüçyüs ve takipçileri muhafazakar reformcular olarak görülüyorlardı. Çin’in erken dönemlerde daha iyilikçi ve istikrarlı bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Konfüçyüs ve takipçileri, toplumunun önderliğini o dönemin etiğiyle eğiterek, sosyal sınıflar arasında yönetici elitin çıkarlarına hizmet eden bir uyum inşa etmeye çalışmışlardı.

Konfüçyüs’ün takipçilerinden birisi, Mensiyüs, sosyal demokrat prototipe uygundu. Mensiyüs’ün yazıları, Konfüçyüs’ünkilerden sonra, Konfüçyüsçü kanon içinde en zengin örnektir. Yazılarındaki olumlu nitelikleri kaydetmek önemlidir; tıpkı olumlu eğilimler sosyal demokratlar tarafından bile ortaya konulsa kaydetmek gerektiği gibi: Mensiyüs, öğretilerindeki faydayı tespit etmek için kendisini himaye altına almak isteyen bir kralı azarlamış ve ona kâr hırsına bürünmüş bir liderliğin sömürülen sınıfları memnuniyetsizliğe sürükleyerek kendi sonunu hazırlayacağını söylemiştir. Mensiyüs’e göre, insanlar genel olarak birbirlerine karşı merhametlidir ancak maddi koşullar bizi çevremize yabancılaştırır ve etik olmayan davranışlara yol açar. Sonuç olarak, Mensiyüs, iyi bir liderin kendi halkına sadece temel yaşam ihtiyaçlarını değil, fakat manevi gelişmesinin araçlarını da sağlaması gerektiğinde ısrarcı olmuştur. Kralın debdebeli zevk bahçeleri varken ona hizmet eden halkın bunlardan neden mahrum kaldığını açıkça sormuştur.

Mensiyüs bir devrimci miydi? O, kesinlikle kendi tarihsel çağı açısından ortalamadan daha materyalistti ve onun fikirleri son birkaç yüzyılın muzaffer burjuva devrimlerinde yankısını bulacaktı. Ne var ki, 21. yüzyıldan geriye bakınca bu vizyonun sınırlarını da görmüş bulunuyoruz, Mensiyüs’ün yazılarında görülen en halkçı Konfüçyüsçülüğün dahi, saldırganlığı biraz törpülenmiş sınıflı toplum statükosunun ötesinde bir şey olmadığını söylemek gerekir. Bir liderin kâr tutkusuna kapılmaması, üretimin temel saiki olarak kârın ortada kalktığı anlamına gelmez. ’80’lerden bu yana revizyonist Çin liderliğinin Mensiyüs’ü benimsemesi rastlantı değildir: Mensiyüs, karşıt çıkarlara sahip taraflara sürekli tavizler vererek sınıflı toplumu umutsuzca ayakta tutmaya çalışan sosyal demokratları temsil etmektedir.

Bugünkü Çin devletinin Mensiyüs’ün öğretilerini halk sınıflarına yaymak için muazzam fonlar ve enerji harcaması (ki Mensiyüs’un fikirlerinin Çin’de bu ölçüde bir yayılması, daha önce de 19. yüzyılda, sanayi kapitalizminin Çin pazarlarına açıkça nüfuz ettiği dönemde görülmüştü) Çin liderliğinin uzak görüşlü kapitalistlerden oluştuğunu gösteriyor. Kriz derinleştikçe, burjuvazinin kendi konumunu ve sınıflı toplumu muhafaza etmek için tavizler vermek durumunda kalacağını biliyoruz. Kriz derinleştikçe “Çinli karakterde sosyalizm”, hisse senetleri borsasında alınıp satılan bir sosyalizm, McDonald’s’a ev sahipliği yapan bir sosyalizm, Sahara-Altı Afrikası’na emperyalist erişimini genişleten bir sosyalizm, diğer emperyalist ülkelerdeki kapitalistler için giderek popülaritesi artan bir sosyalizm oluyor!

Sonuç

Mao, Büyük Proleter Kültür Devrimi döneminde Konfüçyüsçülüğü özel olarak hedeflemekle doğru mu yaptı? Burada basit bir yanıt verilemez. Bir taraftan, Konfüçyüsçülük, özellikle de onun Mensiyüs tarafından vaazedilen halkçı versiyonu, Çin’de modernleşme eğilimleriyle birlikte popülerleşti. Konfüçyüsçülüğün muhafazakarlığı 20. yüzyılın zirvesinde Çin’in göreli geri kalmışlığı için olağan günah keçisi ilan edilirken (İslam’ın Osmanlı Devleti açısından günah keçisi ilan edilmesine benzer biçimde) belli bir anlamda, toplum ve alt sınıfların çıkarları hakkında çok önemli fikirleri de ayakta tuttu. Aynı zamanda ataerkil değerleri de yaşattı ve feodal sınıflar için müthiş kullanışlı bir araç olageldi. Dolayısıyla Çin’de Konfüçyüsçülüğün mirası, saf biçimde olumlu veya olumsuz özelliklere sahip, tarih dışı bir öğe olarak ele alınamaz. Devrimcilerin ona karşı veya ondan yana takındığı idealist duruş bir yana, bu felsefenin Modern Çin’de bir biçimde reddedilmesi zorunluydu.

Aynı zamanda, Konfüçyüsçülük veya Taoizm’in hangi olumlu öğelerinin (Çin’de veya başka ülkelerde) Marksist-Leninistler tarafından mevcut düzenin çelişkilerini açıklamak üzere kullanıldığından bağımsız olarak, her ikisinin de diyalektik anlayışlarında önemli hakikatlerden yoksun olduğu kaydedilmelidir. Konfüçyüsçülüğün açık muhafazakarlığı, onun sınıflı toplumun ötesini göremediği anlamına gelmektedir. Kültür Devriminin yenilgisinden bu yana Konfüçyüsçülük, en iyi haliyle dahi, yüksek sömürü oranına zemin hazırlayan bir toplumsal sözleşme olarak işlev görmektedir. Konfüçyüsçü mantık, en sol yorumuyla bile, hayırseverliğin mantığı olabilir, insan toplumundaki ezenle ezilen, sömürenle sömürülen arasındaki ilişkiyi sonlandırabilecek bir mantık olamaz.

Benzer biçimde, Taoizm (Budizm gibi) aydınlanmış kesime dünya işlerinden vazgeçmeyi öğütlerken, kendilerini sınıf-dışılaştırmayı önerirken, gelişmeyi, yadsımanın yadsınmasının üstüne inşa edilmiş olumlamalar olarak (yerinden etme terimleriyle) anlamayı başaramaz. Mao Zedong da bu hatayı paylaşmıştır. Kültür Devrimi’nin en kaotik yıllarında bu anlayış, neredeyse nihilist bir sonuca kadar vardırılmıştır. (Burada benzer bir sürecin Kamboçya’da Pol Pot döneminde yaşandığını da ekleyeceğim. Çin, Pol Pot Kamboçyası için, Vietnam’a karşı en yakın müttefikti – ki Çin’in ABD’yle barış yapmasının ardından buna batılı emperyalist güçler de eklendi.)

Bu yılların kaotik ve negatiflikle belirlenen niteliği, sıradan Çinlilerin neden Deng Xiaoping’in liderliğini bu denli hızla kabul ettiklerini açıklar. Deng Xiaoping, kapitalist piyasayı yüceltmiş, böylece evsizliği ve işsizliği Çin sokaklarında yeniden alelâde görüntüler haline getirmiştir. Çin’de Han milleti ve azınlıklar arasında yeni düzeyde bir şovenizmi kışkırtarak Çin’de “sosyalizmin” iddialarının altını başka bir açıdan boşaltmıştır ─ ki bu geç Sovyetler Birliği’nde de görülen bir durumdur (Iliriani)

Dörtlü Çete, yürüttükleri mücadelenin gaddarlığını savunmaya çalıştıkları zaman, sağır kulaklarla karşılaştılar. Kitleler kendilerini Deng Xiaoping’in ekonomik politikalarıyla özdeşleştirebildikleri için değil (ki bu politikalar Çin’in çoğunluğu için hızla yükselen sömürüye karşı dar bir elit tabakayı kayırıyordu) ama kitleler o dönemde rastgele politik şiddet olarak görünen şeye karşı, bu şiddetin bir kurbanı olarak Deng’in pozisyonuyla özdeşleşebildiği için Deng bu desteği sağlayabildi. Çinli kitleler Kültür Devrimi’ni artık, Kızıl Muhafızların birbiriyle savaşan fraksiyonlarının biçimsel sadakatsizlik gösteren bireyleri yerinden etmek için yürüttükleri bir çatışma olarak görüyorlardı; ki diyalektikçiler olarak, biçimciliğin (formalism) çürük bir pozisyon olduğunu görmemiz açısından bu örnek önemlidir. Ne eski kültlere saldırı ne de yeni kültler benimsemek bizim temel mücadelemizin yerine geçemez yani: var olan toplumsal mücadelelerimizin ve ilişkilerimizin içinden, ihtiyaçlarımızı ve hayatlarımız üzerinde öz kontrolümüzü yansıtan yeni bir koşullar toplamı inşa etme, zorunluluğun ötesine, gerçek özgürlüğe geçme mücadelesi.

English translantion is here

NOTLAR

1 Yazının içinde bununla beraber üç ayrı yerde Çin karakterleri kullanılmıştır. Yazının merkezinde geleneksel Çin yazını bulunduğu için bu yazına ait geleneksel karakterleri kullanmayı uygun gördüm. Yirminci yüzyılın ortasından itibaren Çince metinlerde bu karakterlerin sadeleştirilmiş bir versiyonu kullanılmaktadır. Çince’yle ilgilenenlerin dikkatine arz ederim.

KAYNAKLAR

Iliriani (1987), “Some Manifestations of National Oppression in the Soviet Union Today”, https://www.marxists.org/history/erol/albania/al-national-opp-87.pdf, indirilme tarihi: 17 Eylül 2017.

Lao Tzu (2012), Tao Te Ching, çev. T. Ünal, İstanbul: Notos.

Mao Z. (1930), “Oppose Book Worship”, https://www.marxists.org/reference/archive/mao/selected-works/volume-6/mswv6_11.htm, indirilme tarihi: 17 Eylül 2017.

Mao Z. (1964), “Talk On Questions Of Philosophy”, https://www.marxists.org/reference/archive/mao/selected-works/volume-9/mswv9_27.htm, indirilme tarihi: 17 Eylül 2017.

Marx, K. (1973), Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, çev. S. Belli, Ankara: Sol.