Radikal Demokrasi kavramı ve söylemi, 1980’li yıllarda Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un kaleme aldığı Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru başlıklı çalışmayla siyasi ideolojik alana girdi. “Marksizmin krizde olduğu” tespitini yapan yapısalcıların ve post-yapısalcıların tartışmalarını sürdüren bu iki post-marksist yazar, radikal demokrasi tezini bu “krize” yanıt veren, alternatif bir sosyalist strateji olarak önerir ve içeriklendirir.

Siyasal ve İdeolojik Arka Plan

Bu tezin beslendiği siyasal kaynakların başında Avro-komünizm gelir. SSCB’nin kapitalist restorasyon sürecine sokulduğu, sosyalist devletin “bütün halkın devleti” olarak tanımlandığı, “barış içinde bir arada yaşama” stratejisinin ilan edildiği koşullarda SBKP’nin ideolojik etkisi altındaki belli başlı Avrupa ülkelerinin komünist partileri, Marksizmde ciddi revizyonlara gittiler. Bu kapsamda sınıf egemenliği, sınıflar mücadelesi, proletarya diktatörlüğü anlayışları ve ilkeleri terk edildi, yerine burjuva demokratik ölçüleri aşmayan genel demokrasi söylemi ve silahsız-barışçıl mücadele yöntemi benimsendi.

Yapısalcıların ve post-yapısalcıların ekonomi ile politika ve ideoloji arasındaki bağı kopararak ele alan yaklaşımları ise radikal demokrasi tezinin ideolojik arka planını hazırladı. 1960’lı ve ’70’li yıllarda gelişen ve doğrudan ekonomik, sınıfsal çelişkilere indirgenemeyeceği vurgulanan toplumsal, siyasal mücadelelerin (’68 gençlik hareketi, feminizm, çevre hareketi, nükleer karşıtı hareket, barış eylemleri vd.) öne çıkmaları sebebiyle, bu hareketlerin stratejide ağırlığı oluşturacağı bir halk ittifakı ve demokratikleşme perspektifi savunuldu. Marksizmin dar sınıf siyasetinden ibaret olduğu, ideolojik, politik gelişmeleri ve mücadeleleri ekonomik ilişki ve çelişkilere indirgeyerek ele aldığı biçimindeki yanlış ve temelsiz iddialar yeniden dolaşıma sokuldu. Sosyalist hareketin yeni gelişen toplumsal, siyasal ilişkileri ve mücadeleleri kavramadığı ve kapsayamadığı; Marksist teorinin ve deneyimin tıkandığı ve buna uygun bir stratejisinin olmadığı öne sürülerek Marksizmin krizde olduğu ilan edildi.

Post-Marksist Radikal Demokrasi Tezi

Laclau ve Mouffe’un radikal demokrasi tezi ise bu yaklaşımları politik bir strateji olarak kurma girişimidir ve özel bir yerde durur.

Laclau ve Mouffe’un söz konusu “Marksizmin krizi” tezini temel alır ve Marksizmi eleştirmekle işe başlarlar. Ancak ele aldıkları konularda Marks, Engels ya da Lenin’le bir tartışma yürütmezler. Onların söylemleri, eylemleri ve eserlerinden yola çıkmazlar. Hatta bundan özellikle kaçınırlar. Marksizmin ikinci, üçüncü el yorumcularının kaba indirgemeci, revizyonist, çarpık söylemlerini esas alarak, bu hataları Marks, Engels ya da Lenin’e atfederek kendi eleştirilerine dayanak yapmaya çalışırlar. Dolayısıyla Marksizm okumaları ve buna dayandırdıkları konumlar, keyfi ve seçmeci (eklektik) bir tarzdadır.

Mouffe ve Laclau, bu çalışmalarında radikal demokrasiyi sözde sosyalist bir strateji olarak önerir. Bunu yaparken de evvela işçi sınıfı ile sosyalizm arasındaki bağı keser. Gelişen işçi sınıfı dünya devrimine yürüyemeyip bozguna uğramış ve aksine kimlikçi hareketler yükselmişse, demek ki sınıf çelişkisi ile politika ve ideoloji alanları arasında zorunlu ve belirleyici bir ilişki yoktur – her biri özerk alanlardır. Bundan hareketle, sosyalizmde temel çıkarların ekonomik süreçlerdeki belli konumlardan (mesela ve özellikle işçi sınıfının üretim sürecindeki yerinden) mantıksal olarak çıkarılamayacağını iddia edilir. Dolayısıyla işçi sınıfı ile sosyalizm arasında doğrudan ve tarihsel olarak ortaya çıkmış, nesnel çıkarlara dayalı bir ilişki kurulamayacağı sonucuna varılır. Diğer yandan, gelişen ve karmaşıklaşan kapitalist üretim süreçlerinin işçi sınıfını parçaladığı, alt kimliklere (özne-konumlarına) böldüğü ve işçi sınıfının artık ortak sınıf çıkarlarını birleştiren bir sınıf olmaktan çıktığı, dolayısıyla nesnel çıkarı sosyalizmde olan bir proletaryanın olamayacağını savunulur.

Politikanın öznesi olan bu özne-konumları, barış eylemleri, LGBTİ’ler, çevreciler, feministler, etnik azınlıklar, inançsal topluluklar, öğrenci gençlik gibi doğrudan temel sınıf çıkarlarına karşılık gelmeyen değişik toplumsal grupları içerir. Bu özne konumlarının/kimliklerin karakteristik özellikleri nesnel çıkarları temelinde oluşmaz. Zaten ezilen kimliklerin ve toplumsal kesimlerin mücadeleleri ve talepleri de onların evrimleriyle ilişkili değildir. Mücadeleleri, üzerlerindeki tahakkümü baskı olarak hissetmelerine sebep olan söylemsel bir pratikte ortaya çıkar. Diğer bir deyişle, mücadele ve kimlikler söylem ile kurulur. Diğer toplumsal mücadeleleri birleştiren bir hegemonik söylem olarak sosyalizm ile işçiler arasında doğrudan bir ilişki olmadığı savunulurken, sosyalizm söylemlerini hegemonik hale getiren diğer özneler ile işçi sınıfı arasındaki fark görülmez. Zira onlara göre toplum da sosyalizm de söylem yoluyla kurulan bir olgudur ve her özne diğerleriyle girdiği hegemonik ilişki içerisinde tanımlanır. Toplumsal, siyasal varlığından koparılmış ve hiçbir zaman tam olarak oluşamayan kararsız, ilişkisel/göreceli bir toplum ve toplumsal kimlik tarifi yapılır.

Bu çerçevede, Laclau ve Mouffe, radikal remokrasi tezinin merkez kategorisi olarak hegemonya kavramını yeniden kurarlar. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ve kuramını kendilerine daha yakın bulan yazarlar, kavramın içeriğini ve işlevini bütünüyle değiştiren iki temel revizyon yaparlar. İlk olarak, Leninist hegemonya anlayışını esas alan Gramsci’nin hegemonya perspektifinde temel ve merkezi rol oynayan işçi sınıfı ayrıcalıklı konumundan indirilir ve toplumdaki diğer öznelerden herhangi biriyle aynı düzeyde sosyalizm söyleminin eklentisi haline getirilir. İkinci olarak, hegemonyayı kuran burjuva devlet ve kapitalist rejimin zorunun belirleyici olduğu koşullarda karşı-hegemonya kurmanın ve geliştirmenin yolunun devrimci zorun örgütlenmesinden geçmesine rağmen, sosyalist bir strateji olarak devrimci zor reddedilir.

Laclau ve Mouffe’un, Marksist-Leninist hareketlerin, dünden bugüne, ne teorik-ideolojik zeminde ne de politik bazda görmezden gelmediği, aksine bütünsel bir strateji ve programla, kapsayıcı temelde ilişkilendiği ezilenlerin devrimci, demokratik ve ortaklaştırıcı mücadele deneyimlerini inkâr ederler. Lakin önerdikleri radikal demokrasi stratejisi ve hegemonya anlayışı bu toplumsal mücadele dinamiklerinin nasıl bir araya getirileceğini söylemez. Kendiliğindenciliğe bırakır.

Radikal demokrasi stratejisi özerklik, özyönetim, otonomi gibi vurgular da taşır. Bir sosyalist strateji olma iddiası taşısa da, işçi sınıfına vaadi yerel “işçi özyönetimleri”dir. Bu bahiste devrim yoktur. Politikayı ve ideolojiyi ekonomiden kopartarak ele alıp, sermayeyi, burjuva devleti ve sömürü ilişkilerini, özel mülkiyetçi düzeni politik mücadelenin ufkundan çıkartırlar. Sosyalist siyasetin özel hedefinin kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması olduğu ve bunun politik bir devrimle yapılmasının zorunluluğu da reddedilir. Burjuvazinin işçi sınıfı ve ezilenler üzerindeki diktatörlüğü olan burjuva devlete ve genel olarak devletin sınıfsal temeline dokunmayan yazarlar, burjuvazinin devlet aygıtının parçalanarak yerine proletaryanın devrimci diktatörlüğünün kurulmasını da demokrasiyle uzlaşmaz karşıtlık biçiminde tanımlarlar ve olumsuzlayarak reddederler. Kapitalist sisteme dokunmayan, sermayenin egemenliğini sürdürdüğü, ufku kapitalizmle sınırlı bir sosyalizm söylemi geliştirirler. Bu yönüyle, bu fikirler, 1989-90 gerici olaylarının ardından insanlığın ufkunun kapitalizme daraldığı dönemin damgasını taşırlar.

Radikal demokrasi esasen liberal demokrasinin ezilenler, yönetilenler konumundan savunumudur ve ufku sivil toplumculukla sınırlıdır. Devlete, iktidara bulaşmadan demokratik mücadeleler alanının bütün sivil topluma ve devlete doğru genişletilmesini savunur. Çelişki ve çatışmaları yumuşatma ve uzlaşma stratejisi izler. Sınıf siyasetini radikal demokrasinin gerektirdiği çoğulluk ve açılımla bağdaşmayan bir perspektif olarak görür. Sosyalizm de emeğin kurtuluşu mücadelesinden koparıldıktan ve politik çepere hapsedildikten sonra radikal demokrasi söylemine eklemlenir. Sosyalistlere liberal demokratik ideolojiyi reddetmeyi değil; tersine onu radikal ve çoğulcu bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmeyi önerirler. Oysa buradan sosyalizme değil, olsa olsa biraz daha demokratikleşmiş bir kapitalizme varılabilir.

Laclau ve Mouffe’un bu tezleri 1980’li yıllarda aydınlar arasında epey tartışılmış, 90’lı yıllarda coğrafyamızda da eleştirilere ve tartışmalara konu edilmiştir. Ancak 2008’de başlayan ve günümüzde hala süren dünya kapitalist krizi, kapitalizmin girdiği varoluşsal bunalımı ortaya sererek, Laclau ve Mouffe’un bu fikirlerini uluslararası düşünce dünyasında geri plana düşürmüştür.

Öcalan’da Radikal Demokrasi

PKK lideri Abdullah Öcalan ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi’nin (KUÖH) radikal demokrasi tezini bir siyasal strateji olarak öne çıkardığını görüyoruz. Bu tez, KUÖH’ün ağırlık merkezini oluşturduğu, sol, sosyalist örgütler ve bireylerin de yer aldığı, halkçı demokratik cephe örgütlenmeleri olan HDK-HDP ile Kürdistan’da demokratik özyönetimlerin inşasını merkeze koyan DTK-DBP’nin siyasal söyleminde ve yöneliminde de önemli bir yer tutmaktadır. Gelgelelim, radikal demokrasi stratejisi bugün coğrafyamızda sosyalist ve devrimci-demokratik hareketin gündemine bu tartışmalar dolayımıyla gelmiyor. Bizde bu strateji, toplumsal mücadelenin farklı kesimlerini ve dinamiklerini bir arada örgütlenmesi ve demokratik toplumun inşasının siyasal yol haritası olarak işlev kazanıyor.

Evet, Öcalan’ın teorik ve programatik olarak geliştirmeye çalıştığı “demokratik sosyalizm” kavramı ile alternatif bir model olarak önerdiği “ekolojik, demokratik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması” ve pratik olarak Bakûr ve Rojava’da uygulanmaya çalışılan komünal ekonomi perspektifi ve bunun siyasal yolu olarak radikal demokrasi stratejisi, Laclau ve Mouffe’un post-marksist fikirlerinden izler taşır. Fakat Öcalan’ın tarif ettiği radikal demokrasi stratejisi tek başına Laclau ve Mouffe’un söylemlerinden ibaret değildir. Bu kurulumda Murray Bookchin’nin ekolojik, anarşizan komünalist fikirleri, Proudhon’un komünalitesi, Mao’dan köy komünleri ve dünyanın farklı yerlerinden özyönetim deneyimleri ile anarşist otonomculuğun tecrübe ve tezleri de önemli bir yer tutar ve Öcalan’ı esinler. Öcalan, bütün bu pratik-politik ve teorik birikimin anın ihtiyacına uygun bir sentezini yapmaya çalışmakta, Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu bölgesel siyasetinde ve toplumsal yapının inşasında işlevli olacak bir yol haritası sunmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Öcalan’ın ve KUÖH’ün izlediği ve önerdiği radikal demokrasi stratejisi, Laclau ve Mouffe’un teorik/söylem düzleminden çıkarılmış; pratik politikanın ve toplumsal gerçekliğin zemininde yeniden işlev ve içerik kazanmıştır.

Öcalan’ın Marksizme ve sosyalizme dair sorgulamaları SSCB’nin çöküşüyle başlar. Ancak yeni paradigma olarak tarif edilen ideolojik konumlanma ve politik, programatik yönelim, Öcalan’ın uluslararası komplo ile esir edilmesinden sonra, İmralı’da tutsaklığı sürecinde geliştirilmiştir. Bu paradigma KUÖH’ün politik yenilgisinin üzerine ideolojik bir geriye çekilmedir. Hareketin yaşadığı siyasi, örgütsel ve ideolojik tıkanma koşullarında günün ihtiyacına uygun bir teori oluşturma ve bir çıkış yaratma çabasıdır. Bu dönemde Öcalan sosyalizme dair savunularını geri çeker. Sosyalizme ve Marksizme dair post-marksist tezlere alan açar. Örneğin Marksizmdeki alt yapı-üst yapı ilişkisini yetersiz görür. Üretim ilişkileri ve üretim biçimlerinin belirleyiciliğini ve bunu temel alan Marksist tarih anlayışını ve toplum tarifini kabul etmez. Yerine, devletin sınıfları yarattığı, idealist bir tarih okuması geliştirir. Proletarya diktatörlüğünü olumsuzlar. Devleti ve iktidarı hedeflemeyi yanlış bulur. Devleti yıkmayı ya da yeni bir ulus-devlet kurmayı hedeflemediğini, iktidarı almayı amaçlamadığını ilan eder. Üçüncü Alan diye tarif ettiği sivil toplum alanında devlete bulaşmayan, devletten talepte bulunmayan, devleti sınırlandırıp kuşatarak kendi sorunlarını çözen, devleti uzlaşmaya zorlayan, ezilenler cephesinden alan açmaya çalışan bir siyasetin toplumsallaştırılması anlayışını geliştirir. İşçi sınıfının dışında başka herhangi bir toplumsal öznenin de sosyalizmi hegemonik bir söylem olarak geliştirebileceği tezini arkalayarak kendi “demokratik sosyalizm” söylemini geliştirmeye girişir. Kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite, demokratik ulus ve demokratik sosyalizm söylemiyle, ufku demokrasiyi aşmayan bir teori ve buna uygun bir stratejik-taktik hat çizer. Bunu, “demokratik konfederalizm” programatik hedefine bağlar.

Reel-politik durumu veri alan Öcalan devlet, devrim, sosyalizm, demokrasi, demokratik cumhuriyet ve sivil toplum alanı üzerine reformcu söylemlerini hareketin ve anın ihtiyaçlarına uygun, pratik-politikanın önünü açacak faydacı bir teori-pratik diyalektiğiyle kurar. Kürdistan’ın dört parçaya bölündüğü Ortadoğu gerçekliğinde, Kürdistan’daki ulusal, inançsal, toplumsal, sınıfsal farklılıklardan ve çelişkileri dikkate alan ve her kesimin kendine yer bulabileceği esnek, birleştirici ve politik mücadeleyi geliştirici bir strateji halinde kurar. Üstelik Laclau ve Mouffe’un bir söylem düzeyinde tarif ettiği radikal demokrasi ve hegemonya anlayışı devrimci, demokratik hareketleri, ezilenlerin taleplerini ve mücadele güçlerini bir araya nasıl getireceğini açıklayamazken, Öcalan’ın ve KUÖH’ün bunu pratik olarak başardığı ve ilerlettiği görülür. (Ki, KUÖH’ün bu vasfını tabanı ve kadrosuyla esasen emekçi sınıflara dayanıyor olmasına borçlu olduğu da ayrıca vurgulanmalıdır).

Keza Laclau ve Mouffe’un hegemonya anlayışında dışarıda bırakılan devrimci zor, KUÖH’ün meşru savunma stratejisi içerisinde hegemonyayı kuran ve geliştiren önemli ve temel unsurlardan biri olarak örgütlenmektedir. Bakûr’daki devrimci durum ve sömürgeciliği alabildiğine sınırlayan, devrimci sonuçlar üreten pratik-politik düzey, Halk Meclisleriyle özyönetim deneyimlerinin açığa çıkartılması; Rojava’da Halk Meclisleri temelinde gelişen komün deneyimi, başarıya ulaşan ve genişleyerek ilerleyen devrim; Türkiye’de HDP etrafında oluşturulan ezilenlerin devrimci-demokratik ittifakı değerlendirildiğinde şu net ayrım ve tespiti yapmak yerinde ve gerekli olacaktır: KUÖH’ün ve Öcalan’ın tarif ettiği ve işlev kazandırmaya çalıştığı radikal demokrasi stratejisi ve anlayışı bir sosyalist stratejiden ziyade, toplumsal, siyasal düzlemde devrimci demokratik bir program ve stratejisine denk düşmektedir. Bu yönde bir rol oynamakta ve esasen bu anlam ve içerikle dile getirilmektedir.

Laclau ve Mouffe, hali hazırda burjuva demokrasisiyle yönetilen ileri kapitalist ülkelerde, işçi sınıfı ve ezilenlere liberal demokrasinin sol kanadı olmayı öğütlediklerinde, statükoyu korumaktan başka bir şey önermiyorlardı. Öcalan, faşist diktatörlük altındaki bir ülkede, sömürge bir halka her yerde Halk Meclisleri kurmayı, özsavunmayı geliştirmeyi, özgürlük uğruna savaşmayı, kadını örgütlemeyi ve önderleştirmeyi öğütlediğinde ise son derece ilerici bir yol önermiş oluyor. Onun Marksizm Leninizm’i aştığına dair söylemleri, idealist tarih tezi, iktidarı almayı reddedişi, toplumsal mülkiyete dayanan planlı sosyalist ekonomiyi reddederek ekonomiyi gerçekte fiilen tekellere terk etmesi bu pratik-politik gerçekliği değiştirmemektedir. Bu anlamda, Öcalan’ın “radikal demokrasi” kavramı, pratik-politik zeminde komünistlerin “devrimci demokrasi” kavramına yakındır. Laclau ve Mouffe’un eseri Batı ülkelerinde likidasyon dışında bir iş görmemiş ama Öcalan’ın tezleri Rojava’da, Şengal’de, Nusaybin’de, Cizre’de devrimci pratik sonuçlara varmıştır.

Ne var ki Öcalan’ın ortaya koyduğu kapsamıyla “radikal demokrasi” stratejisi, Kürdistan’da açığa çıkardığı devrimci sonuçlar, oynadığı pratik politik işlev ve geliştirmeye çalıştığı toplumsal, siyasal mücadeleler çerçevesinde tartışılmıyor. Laclau ve Mouffe’un post-marksist tezleri ya da bu tezlerin KUÖH’ün söylemlerine taşınan biçimlerine karşı ideolojik konum belirleme tartışmalarına dümen kırılıyor. Bu pozisyonun vardığı (a)politik rahatlığa ve kolaycılığa kaçılıyor.

Elbette Marksizm-Leninizmin ideolojik-teorik ilkelerini ve temel tezlerini ortaya koymak ve savunmak zorunludur. Öcalan’ın sosyalizmi reformcu bir yönde bozunmaya uğratan tezleriyle ideolojik mücadele de önemsiz değildir. Keza, iktidar mücadelesini reddeden, politik mücadeleyi yerel iktidarlar hedefine daraltan (politik) bakış açısının pratik eleştirisi ve aşılması da temel önemdedir. Fakat bu duruş, ileriye doğru atılmış devrimci-demokratik adımları, ezilenlerin mücadelesini geliştirici imkânlar yaratan pratik-politik süreçleri kavramayı ve kapsamayı da bilmelidir.

Bu bahiste ideolojik ayrım noktalarını politik ayrışmalar biçiminde örgütlemek yerine, Marks’ın “İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir” (Marks, 1999) yaklaşımıyla KUÖH’ün radikal demokrasi kavramı çerçevesinde geliştirdikleri devrimci adımları gerçek toplumsal, siyasal hareket içinde ele almakta yarar vardır. Halkların demokratik cephe örgütlenmesinde ideolojik-örgütsel birlik olmasa da ancak ortak düşmana karşı günün koşullarının el verdiği demokratik bir ittifak kurmuştur. Emekçi sınıfların aşağıdan devrimci girişkenliğine dayalı bir demokratik devrimin örgütlenmesi çerçevesinde gerçekleşen bu ittifak, teorik düzeyde, “radikal” ve “devrimci” demokrasi kavramlarının bir sentezidir. Bu, sosyalizm yolunda Türkiye/Kürdistan gerçekliğinde aşılması gereken birinci aşama olan, demokratik devrimin zaferine bağlı bir ittifaktır. Ki, halklarımızın birleşik demokratik devrimi, bu toprakların kahramanca yaratımında, sosyalizmin şafağı olacaktır.

KAYNAKLAR

Laclau E., Mouffe C. (2015) Hegemonya ve Sosyalist strateji: Radikal Demokratik Bir Siyasete Doğru, İletişim Yayınları

Marks, K. (1999) Critique of the Gotha Programme, Marxist.org, https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/Marx_Critque_of_the_Gotha_Programme.pdf