Çeviren: Alp Altınörs

Çevirmenin Önsözü

Küba Ulusal Meclisi’nin anayasaya üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti eklemeyi öngördüğü tartışmalar, Küba’da bu sorun etrafında düşünsel saflaşmaları tetiklemiş durumda. Küçük mülk sahiplerini temsil eden kimi yazarlar özel sektörün önünün açılmasını, bunun ülkeyi ekonomik bakımdan geliştireceğini savunurken, kimi sosyalist aydınlar ise bunun ülkede kapitalizmi geliştirerek işçi sınıfı ve yoksullar için yıkım getireceğini belirtiyorlar. Bu tartışmaları yansıtan bu makaleyi rebelion.org’daki İspanyolca aslından, kısmen kısaltarak tercüme ettik. Kısalttığımız yerlere (…) işaretini koyduk. Sayılı dipnotlar (1, 2, 3…) yazara aittir. Biz ayrıca yazıyı Türkiyeli okur bakımından daha anlaşılır kılabilmek için harfli dipnotları (a, b, c…) ekledik. Yazara ait olan başlığa “Küba” ifadesini biz ekledik.

Yazar Hakkında Bilgi

Agustín Casanova, lisansını Brezilya’da Latin Amerika Federal Bütünleşme Üniversitesi (UNILA) Siyaset Bilimi ve Sosyoloji bölümünde yaptı, yüksek lisansını Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi’nde Çağdaş Çalışmalar bölümünde yaptı. Şu anda Küba Oriente Üniversitesi Felsefi Bilimler bölümünde doktorasını yapmaktadır.

 

“Sosyalizmin mükemmelleştirilmesi gerektiği ilan ediliyor. Buna kimse ilkesel düzeyde karşı çıkamaz. Bütün insan emeğine içerilmiş ve sürekli uygulanan bir ilkedir bu. Ama marksizm-leninizmin en temel ilkeleri lağvedilerek sosyalizm mükemmelleştirilebilir mi? Bahse konu reformlar neden kapitalist bir yolda ilerlesin ki? Biz hiçbir zaman, devrimci hareketin kahramanca ve güzel tarihi boyunca savunduğu değerlerin son bayraktarı olmak istemedik, ama kader bize sosyalizmin son savunucularından birisi olma görevini yüklerse, Yanki İmparatorluğunun Hitler’in hayallerini gerçekleştirip dünyaya hakim olduğu şartlar altında, bu siperi kanımızın son damlasına kadar savunmayı bileceğiz.”(Fidel Castro)(1)

“(…) Her kim ki, Avrupa ve Asya’daki deneyimlere rağmen, sınıfsız bir politikadan söz ederse, ya da sınıfa dayanmayan bir sosyalizmden söz ederse, kafese kapatılıp Avustralya kangurusuyla birlikte sergilenmeyi hak eder”(V. I. Lenin)(2)

Geçtiğimiz 6 Temmuz’da, aslen OnCuba portalında yayınlanmış olan “Özel sektör düşman mı?” makalesi Rebelión’da yeniden yayınlandı. Makalenin yazarı, Kübalı küçük esnafın (cuentapropismo) çıkarlarını savunan Oniel Díaz Castellanos’tur. Makale, esasta, Luis Toledo Sande’nin La Jiribilla‘da yayınlanan (ve La Haine tarafından da yeniden yayınlanan) çok iyi makalesi “Küba’da milyonerler bombası zamanı mı?”na bir yanıttır. Burada yazar bize sermaye birikiminin sosyalizm için bir tehdit olduğunu gösteriyor. Díaz’ın düşünceleri, hiçbir biçimde Toledo Sande’nin makalesini çürütemiyor. Ne var ki, bu düşünceler, muhafazakar önkabulleri kamuflajlı biçimde sentezledikleri için oldukça ilginçler. Burada bazılarını paylaşacağız:

1) “Yaşamını güvencelemek ve refah içinde yaşamak bu gezegenin yaşayan herkeste var olan bir kaygıdır. Yoksa bizim devlet işletmelerimizde çalışanlar görevlerini sadece sosyalist eğilimlerinden dolayı mı yerine getirmelidirler?”

“Yaşamını güvencelemenin” ve “refah içinde yaşamanın” sosyalizmle pek bir alakası olmadığını mı kabul etmeliyiz? Sermayenin avukatları için anlaşılır olsa da, bu, sosyalizmin savunucuları için kabul edilmezdir. Kapitalizmde, refah nüfusun ihmal edilebilecek derecede küçük bir bölümü için ayrılmıştır, keza yaşam güvencesi de büyük kitle için yok sayılmıştır. Sosyalizm buna karşı tarihsel bir yanıttır. Sosyalizm, bireysel refahın inkarı olarak doğmaz, tersine, onu mümkün kılan temel olarak ortaya çıkar. Devlet işletmelerindeki emekçilerin bilinci “sosyalist eğilim” doğrultusunda oluşur, çünkü, sosyalizmin bireysel refahlarını geliştirmenin yegane yolu olduğunu bilirler. Bilinç sorunu kapitalist dünyada da bizde olduğu kadar ciddi bir sorundur. Ama bu hiçbir biçimde, hayalî bir refah uğruna, bunun gerçekleşebileceği yegane yolun ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Bilinçteki bir karmaşanın yabancılaşma aracılığıyla çözüleceği savı bir saçmalıktır. Bu sadece sermayenin savunuculuğu bakımından anlamlıdır. Refah ve sosyalizm arasında varsaydığı çelişki, Díaz’ın sosyalizmin temel ilkelerini reddettiğini göstermektedir.

2) “Eğer hepimizin bildiği kusurlara sahip bir özel sektörümüz varsa, bu, gerekli yasal çerçeveyi ve şartları güvenceleyemediğimiz, mantıklı sınırlamaları koyduktan sonra oyunun kurallarını tanımlamadığımız, böylece sağlıklı bir gelişimi teşvik etmediğimiz içindir.”

Doğal olarak, sosyalist bir rejimde özel sektörün “kusurları” vardır, zira onun doğasına yabancıdır. “Özel” olan, sosyalizmde bir kalıntı olarak vardır; her koşulda, taktik veya stratejik geri çekilmenin sonucudur (NEP’te veya Özel Dönem’de olduğu gibi (3)). Özel sektörün “sağlıklı” gelişimi, sosyalizmin derinleştirilmesinin karşıtı olarak işler.

3) “Birkaç haftadır Küba’nın başkanlık ettiği uluslararası kuruluş Latin Amerika Ekonomik Komisyonu (CEPAL), küçük işletmelerin ve özerk işçilerin gelişmeye, refaha nasıl katkılar yapacakları ve bu yöntemin eşitsizlikleri azaltmakta kullanılabileceğini ortaya koyan araştırmalar ve öneriler yapmıştır.”

Öncelikle gözlemler. İlk olarak, Küba’nın başkanlığı resmi bir sorundur ve CEPAL’in (4) özünde bir şey değiştirmez. İkinci olarak, öneriler kapitalist toplumsal oluşumlara yöneltilmiştir ki bu Küba’yı içermez. Üçüncü olarak, CEPAL’in söyledikleri teknik öneriler olarak ele alınamaz, bu önerilere liberal-muhafazakar bir çizgi içerilmiştir, tarihsel rolü Latin Amerika’da hakim olan modeli “teknik bakımdan” meşrulaştırmaktır.(5) (6) Dördüncü olarak, CEPAL Birleşmiş Milletler’e bağlıdır ve bu kuruluşun manevi otoritesi “tartışmalıdır”; İsrail’i kurarken çok hızlı ama Filistin sorununu çözerken çok yavaştır. Ne var ki, Küba’dan bahsetmediğimizi varsaysak dahi, CEPAL’in önerilerinin büyük bir yöntemsel sorun ortaya koyduğunu belirtmemiz gerekir: çalışmasının temeli kapitalizmin ampirik incelenmesi değil, burjuvazinin yanılsama ideolojisidir. Çağdaş tarihi inceleyen herkes bilir ki, küçük işletmelerin “gelişmesini” teşvik etmek bir boş hayaldir. Kapitalizmin tekelci aşamasında, bu küçük işletmeler, ölçek sorunundan dolayı verimsiz kaldıkları için kendi başlarına yürüyemezler.    Proletaryanın (7) yetersiz küçük işletmeleri finanse etmekte hiçbir nesnel çıkarı yoktur. En düşük ücretleri veren ve işçileri güvencesiz çalıştıran işletmeleri ne diye desteklemeli?

4) “Dışımızdaki dünyaya komplekssiz biçimde bakmalı ve değerli her deneyimden öğrenmesini bilmeliyiz. Buna rağmen, Toledo Sande Çin ve Vietnam’daki sonuçları, piyasa ekonomisini ele alışından dolayı tanımıyor ve ona göre Asya tipi üretim tarzı da ‘ülkemizin kültürüne İsveç gerçekliği kadar uzak.’”

Díaz Çin ve Vietnam ile baştan çıkmıştır. Ama bu deneyimler neyi temsil ediyor? Bildiğimiz üzere, her iki ülke de kendilerini “piyasa sosyalisti” olarak tanımlıyor ve son tahlilde Küba’yla aynı sosyalist kamptalar. Ama gerçekte onlar sosyalist mi? Birisinin kendisi hakkında ne söylediği değil, gerçekte ne olduğu önemlidir, havari Matta’nın dediği gibi: “Verdiği meyvelerden onları tanırsınız”.

Sosyalist devletin özellikleri: 1) işçi iktidarı 2) üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti 3) sınıfsal sömürünün var olmaması 4) üretimin nüfusun giderek artan ihtiyaçlarını karşılama amacı temelinde örgütlenmiş olması. Çin ve Vietnam bu tanıma uyuyor mu? Her iki ülkede de Komünist Partileri işçi karakterini yitirdi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet vardır, sonuç olarak sınıfsal sömürü sürmektedir ve üretimin amacı piyasa vasıtasıyla kârın elde edilmesidir. Deng Şiaoping, ünlü benzetmesinde şöyle demişti: “Kedinin beyaz mı siyah mı olduğu önemli değildir; fareleri yakalayabildiği sürece o iyi bir kedidir” (8) Burada söylenmek istenen, ekonomi büyüdüğü sürece karşımızda kapitalizmin mi sosyalizmin mi bulunduğunun önemsiz olduğudur. İçeriğini köklü biçimde değiştirerek başka sözcüklerle şöyle ifade edebiliriz: bir toplumsal oluşumun niteliğini tanımlamak için, kendisi hakkında kapitalist veya sosyalist demesine bakmayın, bunu tanımlayan onun ortaya çıkardığı toplumsal ilişkilerdir.

Deng’in betimleyici “kedi” eğretilemesine bakarak “piyasa sosyalizmlerini” yönlendiren vahşi kedi ruhu da çözümlenebilir. Deng, “kavramları önemsemeyin, gerçekte ne olduğuna bakın” diyerek, solun şarlatanlığından gerçekçilikle çıkmak istemiş gibidir. Bu olumlu bir şey olurdu. Ne var ki, analiz ederken, Deng tam tersini söylemektedir: “ne olduğunu önemsemeyin, neye benzediğini önemseyin”. O söz şöyle demektedir: “eğer ekonomi büyüyorsa (kedi fare tutuyorsa), bunun hangi  ilişkiler aracılığıyla yapıldığına aldırmayın, kapitalist (siyah kedi) veya sosyalist (beyaz kedi).” İşte tuzak tam da buradadır, toplumsal üretim ilişkileri kedinin rengi gibi yüzeysel unsurlar değildirler. Toplumsal ilişkiler, sorunun merkezidir. Dolayısıyla bu benzetmenin özü; “önemli olan burjuva kârıdır, kapitalizmimize sosyalizm dememize takılmayın.”

Çin ve Vietnam’ın analiz edilmesi gereken başka bir sorunu daha vardır: Hangi anlamda model oluşturmaktadırlar? Özel ekonomiyle “refah” sağlamak peşindeki Díaz’ın öngörüleri bakımından örnek mantıklıdır, “piyasa” sözü onun aklını başından almaktadır, dolayısıyla bu kavramı naasıl ele alacağını bilememektedir. Peki ya emekçiler için? Sosyalizm, kapitalizmden özsel olarak farklıdır, ama bazı göstergeleri kıyaslamaya değer. İlk örnek; Küba’nın çocuk ölüm oranı binde 4, Çin’in binde 9,2, Vietnam’ın binde 17,3’tür. Küba’da ömür beklentisi 79,6 yıldır, Çin’de 76 yıl ve Vietnam’da 75,5 yıl. Üçüncü örnek; insanî gelişim endeksinde Küba 68. sıradadır, Çin 90., Vietnam ise 115. sıradadır.(9) Nasıl yani?! Bize model olarak önerilen, 40 yıl boyunca kesintisiz biçimde ve yüksek oranlarda büyümüş olan bu ülkeler, hala yoksul Küba’nın insanî gelişim endekslerini yakalayamışlar mı? Dolayısıyla, acaba, tersi geçerli değil midir? Yani, Küba’nın Çin ve Vietnam işçileri için bir model olması gerekmiyor mu? Sosyalizmin üstünlüğü, tarihsel-coğrafi bağlamlarından soyutlanmış, kapitalist ölçütlerden türetilmiş endeksleri kıyaslamaktan geçmiyor kuşkusuz; ancak bu kıyaslama büyüme üzerinden en gerici çıkarları meşrulaştırmaya çalışan ve sınıf çelişkilerini gizleyen içi boş özürcülüğü teşhir etmek için olumlu veriler sunuyor.

Ayrıca, Díaz’dan, eğer ne anlama geldiğini bilmiyorsa “Asya tipi üretim tarzı” kavramını kullanmaya son vermesini istemek durumundayız. Bu Marx’ın kapitalizm öncesi özel bir üretim tarzını tanımlamak için kullandığı bir teorileştirmedir. Bunun, kapitalist üretim tarzının günümüzdeki Çin-Vietnam biçimiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu açıklığı sağladıktan sonra, söylememiz gerekir ki, Küba, Çin-Vietnam modelini alamaz. Kültürel farklardan dolayı değil, ama, maddi sorunlardan dolayı. (…) Çin ve Vietnam, tarihsel-coğrafi sorunlardan dolayı, Küba bakımından hayal dahi edilemez düzeylerde üretim gerçekleştirebilirler, ki bu durum, ada bakımından (bu modeli almaya dönük, bn.) bütün olasılıkları ortadan kaldırır. Ama Díaz gibi küçük esnaflar bu olanaksızlığa üzülmemelidirler, zira söz konusu model uygulanabilir olsa ve hayata geçirilse, büyük sermaye tarafından hızla tasfiye edilirler.

Özetle, “piyasa sosyalizmi” kapitalisttir, istenmeyen ve uygulanamaz bir modeldir. Hepimiz için bunda ısrar kısırdır, devrimciler bakımından, ilk iki nedenden, küçük burjuvalar için ise üçüncü nedenden dolayı.

5) “Bu ülkenin model aldığı sosyalizm nereden geldi? Gerçekten 1961’in Kübası’nın 19. yüzyıl Almanyası veya Çarlık Rusyası ile herhangi bir benzerliği var mıydı?”

İkisinden biri: a) Díaz bilimsel sosyalizmin tarihi hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyor. b) Díaz Marx, Engels ve Lenin’in görüşlerini neredeyse saldırgan bir üslupla reddediyor. Marksizmi, Marx ve Engels’in 19. yüzyıl Almanyasına yönelik eleştirilerine indirmek gerçek bir orijinalitedir, Díaz’ın bu “yaratıcılığını” selamlamak durumundayız (tabii gerici içerimler için değil). Marksizme en düşman konumdaki liberaller dahi böyle bir şey söylememiştir. Ne var ki, Leninizmi Rusya’ya indirmesindeki “yaratıcılığı”, “övmek” zorunda değiliz. Bu kez, sözkonusu sefil açıklama, uzun bir tarihe sahiptir, II. Enternasyonal döneklerinin Lenin’le tartışmalarında ortaya çıkan propaganda klişesine dayanır. Bu o denli ciddiyetsiz bir savdır ki, burjuva entelektüelleri dahi bunda ısrar etmemişlerdir. Her halükarda, Díaz’ın sınırları Küba Devrimi’ni kuşatıyor. Şu sorulabilir; Marksizm-Leninizmi anlamayan birisinin, bu ideolojinin belli bir toprak parçasındaki uygulamasını anlaması nasıl beklenebilir? Ne var ki, bilgisizlik onu saldırganlıktan alıkoymuyor. Küba sosyalizminin 19. yüzyıl Almanyası veya Çarlık Rusyası için oluşturulmuş fikirlerden esinlendiği savı, Devrim’in hatırasına bir saldırıdır. Sosyalizm, ulusa yabancı bir varlık değildi ve değildir. Başkomutan Fidel’in de dediği gibi: “Küba’da sosyalizmi biz Kübalılar şekillendiriyoruz, özgün biçimde ve kahramanca bir kavgayla”.a

6) “(…) (Toledo Sande) devlet sektörüyle özel sektörü karşı karşıya getirmeyi tercih ediyor ve ‘…rakamsal olarak kamu sektörünün temel olması yeterli gelmeyecektir: aynı zamanda verimli olması da zorunludur, özel sektör ise sembolik bir düzeyin üzerine çıkmamalıdır.’ Bu ‘rekabet’ felsefesi Küba için sağlıklı değildir ve tamamıyla kısır sonuçlar üretecektir. Ne devlet işletmesi zorunlu olarak sosyalizme eşittir, ne de özel işletme kötülüğün timsalidir.”

Toledo Sande burada değerli bir katkı yapıyor. Marksizme dayanarak, ticaret ekonomisinin gelişiminin getireceği tehdidi sergiliyor, dolayısıyla, toplumsal mülkiyetin, sadece özsel bakımdan üstün olmakla kalmamasını, üstünlüğünü pratikte de göstermesini istiyor. Küba için sağlıksız olan, sosyalizmin politik ekonomisinin temel yasalarının yok sayılması ve/veya kapitalizmin restorasyonuna götürecek toplumsal ilişkilerin gelişmesinin teşvik edilmesidir.

Bilimsel açıdan, sınıf çelişkileri, ticaret toplumunda kaçınılmaz bir gerçektir. Piyasanın geliştirilmesi kaçınılmaz olarak sınıf çelişkilerini geliştirecektir. Bu hareketin yok sayılması, açıkça burjuva sınıf çıkarlarına denk düşer, böylece sınıf hakimiyetinin temellerini gizler ve neticede hegemonyası için gerekli toplumsal rızayı elde eder. Diğer taraftan, ticaret toplumunun bağrındaki uzlaşmaz çelişkileri açıkça ortaya koymak devrimci bir eylemdir. İdeolojisinin bilimsel içeriği proletarya için en büyük moral kaynağıdır, insanlık için mümkün yegâne geleceğin komünizm olduğunu ortaya koyar.

7) “Piyasanın rolüne karşı çıkan Kübalı eleştirmenlerin doğru olmayan bir varsayımı da (…) SSCB’nin ortadan kalkışını, bu ülkede Perestroika döneminde uygulanan piyasa yönelimli reformlara bağlamalarıdır.”

“Kübalı eleştirmenlerin” (Díaz, Toledo Sande’den başka kimi kast ettiğini açıkça yazsa daha iyi olurdu) tezi özünde doğrudur, sosyalizm yenildi çünkü Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin maddî temelini aşındıran piyasa mekanizmaları geliştirildi. Açık ki, sözkonusu piyasa Perestroika ile başlamadı. Kanımızca, “Kübalı eleştirmenler”, SSCB’de piyasa ilişkilerinin Perestroika ile doğduğunu savunmuyorlar, bu “doğru olmayan” katkı, Díaz’a özgüdür. Dolayısıyla, özellikle Díaz’a  söylemeliyiz ki, Perestroika, piyasa ilişkilerinin radikal ölçüde derinleştirilmesi olduğu gibi, aynı zamanda, halihazırda var olan bir piyasanın yasallaştırılması ve ideolojik bakımdan meşrulaştırılmasıydı.(10) Başka türlü söylersek, bu program, sadece Gorbaçov veya Yakovlev gibi vasat ve oportünist kadroların soyut fikirlerini hayata geçirmek için geliştirilmedi, bilakis, Sovyet toplumunun bir kesiminin, özel sermaye birikiminden dolayı ihtiyacı haline gelmişti. Gorbaçov, ideolojik bakımdan küçük burjuva olan bir sınıf kesiminin kişileşmesinden ötesi değildir, bu kesim bütün sovyet iktidarı yılları boyunca var olmuştur, ama Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nden sonra atılan adımlarla çok güçlendi. Nilson Araújo de Souza’nın analizini aktarırsak:

“50’li yılların sonlarında başlayan ve sonraki onyılın ortalarına kadar süren ekonomik değişimler Sovyet ekonomisinin yapısını yönetim metodlarını dönüştürmeye başladı, bunu piyasa mekanizmalarının yeniden yaratılması ve planın rolünün bilinçli biçimde azaltılması yolundan yaptı – ki plan, insanların ‘üretici güçler’ üzerindeki bilinçli eylemidir. Tarihsel sıralamayla bu değişimler şöyleydi: Makine-Traktör İstasyonlarının dağıtılması ve ardından makinelerin kooperatiflere satılması yolundan kooperatiflerin (kolhozların) özerkliğinin artırılması; her işletmede yönetim özerkliğinin artırılması, kar-zarar muhasebesinin güçlendirilmesi ve her üretim birimi için öz-finansman şartının getirilmesi; kolektiflerin zararına olarak bireysel teşvik mekanizmalarının geliştirilmesi; işletme yöneticilerinin özerkliğinin, o işletme kolektifindeki işçilerin rolünün zararına güçlendirilmesi, ya da, kolektif yönetimin aleyhine bireysel yönetimin güçlendirilmesi; her işletmenin, merkezi plan organları zararına daha fazla karar verme hakkına sahip kılınması, merkezi ve bölgesel planlama organlarının çoğunluğunun ise dağıtılması; kapitalist dünya ile ticari ve mali ilişkilerin yoğunlaştırılması”.(11)

Bahsedilen bu piyasa reformları, sadece ideolojik bakımdan zarar vermekle kalmadılar, kapitalizm avukatlarının inandıklarının tersine, ekonomiye de bariz olumsuz etkide bulundular. Nikita Hruşçov’unb uyguladığı ilk reformlar 1960’da %8 büyüme getirmişti, 1961’de %7, 1962’de %6 ve 1963’te %4. Aleksey Kosıgin’in 1965 reformundan sonra (Brejnev döneminde) kişi başına üretim 1966-’70 arasındaki 5 yıllık dönemde %33 büyüdü, 1971-’75 döneminde bu %24’e düştü, 1976-’80 döneminde %18 ve 1981-’85 döneminde ise %11 oldu.(12)

(…) SSCB’nin gerçek başarısı merkezi planlamaydı, hiçbir kapitalist ülkede benzeri olmayan bu başarı, bilinçli eylemin (tekeller tarafından muhafaza edilen) piyasa anarşisine, komünizmin kapitalizme üstünlüğünü sergiliyordu. Büyük bir heyecanla (aynı zamanda büyük zorlukların ortasında: emperyalist tehdit, sabotajlar, tecritlik, hayatın bütün alanlarında gerikalmışlık) hayata geçirilen ilk iki 5 yıllık plan döneminde (1928-1937) sovyet ekonomisi üretimi dört katına çıkarttı, kişi başına üretim %370 arttı. Sadece bir istatistik meselesi değil, bahsedilen büyüme halkın yaşam seviyesini de güzelleştirdi. İkinci beş yıllık planın sonlarında, Çarlık dönemine kıyasla, doktor sayısı beş kat, okul çocuklarının sayısı 3.5 kat artmış, okuma yazma bilmezlik oranı %79’dan %10’a düşürülmüştü. Sosyalizm ülkesinde o dönemin ruhunu yansıtan bir sözü bilim alanında bir dahi olan Albert Einstein’dan aktaracağız: “…şu söyleyeceğimle ilgili en ufak bir fikir ayrılığı olabileceğini sanmıyorum: Sovyetler Birliği, günümüzün bütün hükümetleri içinde, bütün yurttaşlarının çıkarı için genel eğitimi ve bilimsel araştırmaları geliştirmeye en tutkulu biçimde adanmış olanıdır.”(13)

Değinmeye değer bir diğer konu, sovyet dış ticaretidir. SSCB diğer kapitalist ülkelerle ilişkilerini derinleştirdiğinde, kendisini uluslararası fiyat hareketlerinin insafına bırakmış oldu. Emperyalizm bu durumu, güçlü ekonomik darbeler indirmek için bir fırsat olarak kullandı, özellikle de petrol fiyatlarının 1970’lerdeki erimesinden sonra. Daha genel bir ifadeyle, sovyet ekonomisinin piyasalaştırılması süreci, öyle bir noktaya götürdü ki, kapitalizmin krizi, sosyalizmin çözülmesinin belirleyici bir etkeni haline geldi. Oysa, 1930’larda bunun tam tersi gerçekleşmişti. Merkezileştirilmiş planlı ekonomiye geçişten sonra, sosyalist devlet, kapitalist ekonomide derin bir kriz konjonktürü yaratmıştı.

Piyasa reformlarının tarihi Stalinsizleştirme yıllarına kadar gitse de, SSCB 1985’e kadar esasen planlı bir ekonomi olarak kaldı. Sovyetler’in krizi, Perestroika’nın başlangıcında da mevcuttu, ancak nihaî bir kriz olmaktan uzaktı. Gorbaçov, piyasa mekanizmalarının kullanılmasının yol açtığı sorunlara piyasacı yanıtın kişileşmiş haliydi. Doğal olarak, piyasa sosyalizmin sorunuydu, çözümü olamazdı. Gelişmeler zaten herşeyi açıklıyor, Perestroyka, sadece Sovyetler’in krizine çözüm olmamakla kalmadı, onu en aşırı noktaya vardırıp, SSCB’nin dağılmasına yol açtı. Díaz ekonomik reformların Perestroyka ile başlamadığını bilmiyor ve piyasanın ülkeyi dağılmaya götüren etken olduğunun ayırdında değil. Özetle, başkalarını düzeltmeye kalkmadan önce Sovyet tarihi üzerine derinleşmesi yerinde olur.

8) “Son bir yılda Küba’da özel ve kooperatif sektörüne yönelik dehşet verici bir korkunun ortaya çıktığı görülmektedir. Bunu Küba için verimsiz bir araç olarak tanımlayanlar, alternatif olarak ne öneriyorlar? Aşırı merkezileşmeyle geçecek 50 yıl daha mı? Bu ülkeye yıllara mal olmuş bir tartışmayla ortaya çıkan bir ekonomik modelin anahatlarını ve kavramsallaştırmalarını bir kenara atmak mı?”

Proletaryanın perspektifinden, özel sektörün genişlemesinin yarattığı büyük tehdit, korkuyla değil ama büyük bir dikkatle ele alınmalıdır. Bu son bir yılın getirdiği yeni bir durum değil, ama Sovyetler’de olduğu gibi, tarihsel deneyimlerin bilimsel incelenmesinin doğruladığı bir veridir.

Díaz piyasanın genişlemesiyle sosyalizmin mükemmelleştirildiğine mi inanıyor? Buradaki sorun, bu soruya yanıt vermek değil, onun sosyalizminin kapitalist olduğunu söylemektir. Eğer sosyalizm bir kedi olsaydı, Díaz’ın sosyalizmi adına “Kedi” denilen bir köpek olurdu. Neticeten, Devrimimizin getirdiği sosyalizme dair düşmanca bir bakış açısı vardır. Tarihimize “Aşırı merkezileşmeyle geçen 50 yıl” olarak bakıyor. Biz ise, Alarcón de Quesada’dan yapacağımız alıntı ile Díaz’a aşırı merkezileşmenin o kadar da “kötü” olmadığını anımsatacağız (en azından Küba halkı için):

“Devrim, latifundia’yac son verdi, sömürüye, okuma yazma bilmezliğe, işsizliğe, ırk ayrımına, kadına yönelik ayrımcılığa son verdi; çürümeyi, yozlaşmayı, fuhuşu ortadan kaldırdı; yoksulluğu, cahilliği, umursamazlığı ortadan kaldırdı; birçok salgın hastalığı yok etti, çocuk ölümü ve doğum esnasında anne ölümü oranlarını ciddi oranda düşürdü; hayat beklentisini yükseltti, emeklileri ve yaşlıları korudu; ülkenin her köşesinde okullar ve hastaneler kurdu; üniversiteleri, kültür ve rekraesyon merkezlerini misliyle artırdı; binlerce kilometre uzunluğunda yollar ve otobanlar yaptı; yüzbinlerce konut inşa etti; ülkeyi elektriklendirdi; Ada’nın her yöresinde yeni sanayiler ve yüzlerce fabrika yaptı; ticaret ve balıkçılık gemilerimiz denizleri dolaşıyor ve sporcularımız dünyanın her yerinden ödülleri toplayarak dönüyor; büyük kitleler her düzeyde eğitime dahil oluyorlar; onlar eskiden küçük bir azınlığın ayrıcalığı olan plajlardan ve kulüplerden yararlanıyorlar; mütevazı insanlar kültür ve sporun en çeşitli alanlarını kendilerine mal ettiler ve bilim ve teknolojiye hakim olmayı öğrendiler.” (14)

Alternatif nedir, diye soruyor Díaz. Devlet mülkiyeti sosyalizm için olmazsa olmaz bir önkoşuldur ama bilinçli eylem tarafından yönlendirilmiyorsa yetersizdir. Díaz’ın öne sürdüğünün aksine, Küba’da, özel sektörün kendisini de aşan, aşırı bir ticari varlık mevcuttur. Verimliliği yükseltmek için merkezileştirme gereklidir. Bu planın uygulanmasını kolaylaştırır, ekonomik genişleme için ihtiyaç duyulacak üretken-olmayan emeği ise serbest bırakır.

Daha fazla merkezileşme aracılığıyla derinleşme alternatifi yeni değildir. 1960’ların büyük ekonomi tartışmasında Che Guevara, sosyalizmi, bilinçli eylemi derinleştirerek örgütlemek gerektiğini söylemişti. Hatalara ve olumsuz eğilimlere karşı başlatılan Düzeltme (rektifikasyon) Süreci’nded Fidel, sosyalist yolu düzeltmek için Che’nin fikirlerinden yararlanmıştı. Özel Döneme aşıldıktan sonra başlatılan Fikirler Savaşı’nda, Devrim’in bu en kritik döneminde, Fidel, 1980’lerde olduğu gibi merkezileşmeyi öne sürdü. Ne var ki, Fidel’in yönetici görevlerden ayrılmasıyla bu süreç yeniden kesintiye uğradı. Bu süreç zorunlu olarak, Özel Dönem’de zenginleşmiş olan kesimlerin çıkarlarına dokunmayı gerektiriyordu ve bu Fidel’in sentezlediği birlik, irade ve açıklık olmaksızın mümkün olamazdı. Güncel bağlam daha zor görünüyor, ama zor olmak imkansız olmak demek değildir. Gerkliliklerin karşılanması her zaman kolay değildir, her zaman karşıt gerekliliklere sahip hasım güçler vardır, herşeyden önce de henüz kapitalizmi aşamamış olan bir dünya vardır.

(…) Merkezileştirmenin üstünlüğü bugünkü Küba’da gözlemlenebilir. Küba ekonomisinin en gelişmiş unsuru nedir? Yanılmıyorsak, en iyi örneklerden birisi, Tıbbî İlaç Sanayii’dir, burada muazzam bir merkezileşme vardır, işleyiş bilinçli eylem tarafından belirlenir, üretimin amacı toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktır. Aynı zamanda kapitalizmde de merkezileşmenin üstünlüğünü gözlemleyebilirsiniz. Sadece kapitalizmde en iyi işleyenin ne olduğuna bakmanız yeter; küçük işletmeler değildir, tekellerdir bunlar. Kuşkuusuz, bunlar halkın ihtiyaçları için çalışmazlar, amaçları kârdır, ama liberallerin söylediğinin aksine, verimliliklerinin sebebi rekabetin basıncı değil, yaptıkları planlamadır. Kapitalizmin en etkin unsuru olan tekellerin, sosyalizmin bir aracıyla, bilinçli eylemle çalıştıklarını görmek, aydınlatıcıdır. Eğer gerçekten kapitalizmin en ileri unsurlarını almak istiyorsak, merkezi planlamayı derinleştirmeliyiz. Che’nin dediği gibi; merkezi planlama “sosyalist toplumun varoluş biçimidir.”(15)

Tabii ki zamanlar baş döndürücü bir hızla değişti. Kuşkusuz Sovyetler Birliği’nin dağılması uluslararası proletaryanın bilincinde belirgin bir gerilemeye yol açtı. Küba’da Özel Dönem, Küba işçi sınıfının kötü biçimde gerilemesine yol açtı. Öznel alandaki zorlukların geçmişe göre nitel anlamda çok daha büyük olduğunu kabul etmek durumundayız. Diğer taraftan, sosyalizmin mükemmelleştirilmesi için olabilecek en iyi koşullardayız. Herşeyden önce, alternatif yok. Ne olacaktı alternatif? Kapitalizm mi? 50 yıldır kuyudan çıkmaya uğraşan bir sistem mi?(16)

İkinci olarak, bilişimin genişlemesi, sosyalizm için muazzam bir olanaktır. Buradan türeyen teknolojilerle planı büyük oranda mükemmelleştirebiliriz, en ileri kesinlik derecesinde kontrol edebiliriz ve hataları en hızlı biçimde düzeltebiliriz. Ayrıca, bu türden teknolojiler bilincin güçlendirilmesi için de pek çok araç sunmaktadırlar. Bir yandan komünist eğitimi kitleselleştirmek için, diğer yandan toplum karşıtı davranışları tespit edip cezalandırmak için.

Yanlışlığın Aşikarlığı

(…) Özetle, Díaz, “solculuğu” gerçekçilik konumundan eleştirme iddiasındadır. Eğer durum gerçekten bu olsaydı, bu kötü bir şey de olmazdı. Ama Díaz aslında tam tersini yapıyor: gerçekçi bir makaleyi (Toledo Sande’nin makalesini) burjuva aksiyomlarından (refah zenginleşmek amacıyla yapılan bireysel özel çabalardan doğar, sosyalist ideal zenginlik üretimine aykırıdır, özel birikim toplumsal mülkiyetle birbirini bütünler, vb.) hareketle eleştiriyor. Yönteminin küçük burjuva çıkarlarının sonucu olduğunu saptamak zorundayız, zira yöntemi açıkça idealizmin bir örneğidir. Díaz, bilimsel yöntemin gereği olan, gerçeklikten hareket etmiyor, tersine idealinden hareket ediyor (refah içindeki milyonlarca küçük mülk sahibinin oluşturduğu bir toplum – ki böyle bir toplum hiçbir zaman var olmamıştır, şu anda da yoktur ve gelecekte de var olmayacaktır). Gerçekliği ise bu idealine göre analiz ediyor. Oysa aynı Díaz, “dünyanın gerçek koşullarına göre düşünün, yaşamak istediğimiz dünyaya göre değil” diyebiliyor. Ne çelişki! Gerçekte ütopik olan “kapitalist sosyalizm”dir.(17)

Tanımlayıcı dönemlerde büyük tehditler kadar büyük imkanlar da vardır. Şu anda savunmadayız ama kazanmak zorundayız, dolayısıyla, tarih bizden bir karşı saldırı talep ediyor. Böylece komünizmin ilk aşamasının derinleştirilmesinden doğru güçlü yanıtlar verebiliriz. Fidel’in bizlere öğrettiği gibi, “gerçekçilik, akıl ve cesaret” ile ilerleyeceğiz.

NOTLAR

(1) CASTRO, Fidel. Discurso pronunciado por Fidel Castro Ruz, Presidente de la República Cuba, en el acto de despedida de duelo a nuestros internacionalistas caídos durante el cumplimiento de honrosas misiones militares y civiles, efectuado en el Cacahual, el 7 de diciembre de 1989, “Año 31 de la Revolución”. Link: http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/1989/esp/f071289e.html, Acceso en: 27 jul. 2018.

(2) LENIN, Vladimir Ilyich. Marx-Engels-Marxismo. Moscú: Progreso, s.d. p. 76

(3) Sovyetler Birliği’nde Yeni Ekonomik Politika (NEP) (1921-8). Küba’da Barış Dönemi Özel Dönemi (1991-6).

(4) BM Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu

(5) Díaz CEPAL’in önerilerini ideolojiden bağımsız saf teknik öneriler olarak ele alıyor. Sonra ideolojiyi bilimin karşısına koyuyor. Açıkçası, tarafsızlık diye bir şeyin gerçekte var olmadığını anlayamıyor. Adolfo Sánchez Vázquez çok aydınlatıcı bir kavram ortaya atmıştı: “ideolojik tarafsızlık ideolojisi”. Filozof, bu kavramla, tarafsız olduğunu ilan edenlerin gerçekte derin biçimde muhafazakar olduklarını sergilemiştir. İnceleyiniz: SÁNCHEZ VÁZQUEZ, Adolfo. La ideología de la neutralidad ideológica. In. Id. A tiempo y destiempo: antología de ensayos. México: FCE, 2003. sf. 485 – 509

(6) CEPAL’in hareketleri, Raúl Prebisch’in kalkınmacılığıyla başlar; Enrique Iglesias döneminde neoliberal bir dönüş yaşanır; nihayet bugün, Alicia Bárcena döneminde sosyal-liberalizmin bir türeviyle son bulur.

(7) Proletarya dediğimizde, ücretlilerden oluşan sınıfı kast ediyoruz. Sıkça yapılan bir hata, bu sınıfı endüstriyel kesimine indirgemektir.

(8) DENG Şiaoping. Wikiquote. Link: https://es.wikiquote.org/wiki/Deng_Xiaoping Erişim: 22 jul. 2018.

(9) Bütün veriler, Birleşmiş Milletler Kalkınma Bölümü’ne sunulan Program Özeti’nden alınmıştır. Bakınız: PNUD. Informe sobre Desarrollo Humano 2016. Nueva York: PNUD, 2016.

(10) Birkaç yıl önce, Ciencias Sociales yayınevi, iki Kuzey Amerikalı marksistin bir eserini bastı. Bu eser, Sovyetler’in yıkılışını tarihsel materyalist açıdan anlamak için büyük öneme sahiptir. İnceleyiniz: KEERAN, Roger. KENNY, Thomas. Socialismo Traicionado: Tras el colapso de la Unión Soviética (1917-1991). La Habana: Ciencias Sociales, 2015.

(11) SOUZA, Nilson Araújo de. Apud CAMPOS, Cláudio. A História Continua. São Paulo: Gráficas Brasileiras, 1992. p. 124-5. Portekizce’den çevirdim.

(12) Apud SOUZA, Nilson Araújo de. Ascensão e queda do Império Americano. São Paulo: Mandacaru, 2001. p. 46.

(13) EINSTEIN, Alberto. Hablan de la Unión Soviética. Futuro: Revista Popular. México, III Época, n. 9, nov. 1936. p. 13.

(14) ALARCÓN, Ricardo. Cuba y su democracia. Buenos Aires: Nuestra América, 2004. p. 49.

(15) GUEVARA, Ernesto Che. Sobre el sistema presupuestario de financiamiento. Bogotá: Ocean Sur, 2007. p. 29

(16) Sistem serbest düşüş içindedir (muhtemelen bu, kapitalizmi nitelemek için ‘serbest’ sıfatını kullanabileceğimiz yegâne bağlamdır), hiçbir şey işlemiyor, zaten ölmekte olan bir şey, sadece intihar etmek isteyenler için çekici olabilir. Sistemin birincil gücü (ABD, çn.) derin bir çürüme sürecinden geçiyor, bu süreç özellikle altyapısında belirgin bir çürüme ile kendisini dışa vuruyor, devasa bir borç yükü altında, askeri-sınaî kompleks burjuvazisi dışında herkesin kaybettiği bitmek bilmez savaş maceraları içinde. Batı Avrupa da benzer bir çürüme süreci içerisinde. Doğu Avrupa durgunluk içinde sürünüyor. Afrika, çok uzun zamandan beri olduğu gibi, sayısız savaş içinde geri bırakılıyor, en gaddar yoksulluk içinde ve kaynakları alenen çalınıyor. Latin Amerika, Yankilerin arka bahçesi olmaya devam ediyor. Kurtuluş kavgaları çok itaatkar burjuvaziler tarafından hızla bastırılıyor, her ne kadar Afrika gibi savaşlardan çekmese de, nüfusu derinden sarsan genel bir suç oranından muzdariptir. Cezalandırılan Orta Doğu’da, Arap milliyetçiliği tarih öncesine aitmiş gibi görünürken, çelişkili biçimde teröristlerin Ortaçağı yükseliyor. Eski Sovyetler Birliği coğrafyası özgül mafyatik biçim alan bir burjuvazi tarafından yönetiliyor. Hindistan demografik bir bomba durumundadır. Japonya 1990’larda takılıp kalmış durumda. Çin iyi bir hızla büyüyor, ama ABD’ye bağımlı bir biçimde, dolayısıyla sakin olamaz, zira ABD İmparatorluğunun çöküşü onun da çöküşü olacaktır, vb.

(17) Tabii ki Díaz burjuvazi kavramını da kapitalizmi de kullanmıyor. Şu an içinde yazdığı ortam nedeniyle bundan sakınıyor da olabilir. Ya da sosyalizmin piyasayla yürüyeceğine inanıyor da olabilir. Niyetleri bizi ilgilendirmiyor. Kategorilerin ciddi tanımlanmasından hareket edersek (zira bu ciddiyet, sadece teorik tartışma bakımından değil, düzgün iletişim kurabilmek bakımından da önemlidir) Díaz kapitalist fikirlerin açık bir savunucusudur, bu fikirleri “sosyalist” ya da “komünist” ya da herhangi bir şekilde adlandırması bizi ilgilendirmiyor.


a    Yazar, Fidel’in 1989 tarihli ünlü bir konuşmasına gönderme yapıyor. Konuşmanın ilgili bölümü şöyledir:

“Sosyalist bir devlet yapay döllenme veya doku nakli ile kurulamaz… Küba, sosyalizmin Kızıl Ordu’nun muzaffer birlikleri tarafından getirildiği bir ülke değildir. Küba’da sosyalizmi biz Kübalılar şekillendiriyoruz, özgün biçimde ve kahramanca bir kavgayla. Devrimimizi yok etmek isteyen, dünyanın en güçlü imparatorluğuna karşı 30 yıllık direnişimiz, politik ve ahlakî güçlülüğümüzü ortaya sermektedir. … Küba’da Devrim, sosyalizm ve ulusal bağımsızlık, ayrılmaz biçimde birleşmiştir.”

(Kaynak: http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/1989/esp/f071289e.html)

b    Hruşçov’un soyadının yaygın biçimde (Kruşçev şeklinde) yanlış yazılmasının sebebi, Sovyetler Birliği’ne dair çevirilerin genellikle İngilizce kaynaklardan yapılıyor olmasıdır. Rusça orijinalinde Хрущёв şeklinde yazılan bu soyadının Türkçe telaffuzu Hruşçov’dur. Ne var ki, İngilizce yazına (İngilizce’nin ses varlığının zayıflığından ötürü bükülerek) Khrushchev şeklinde geçirilen bu telaffuz oradan dolaşarak Türkçe’ye de Kruşçev yanlış telaffuzuyla girmiştir. Benzer biçimde, az aşağıda ismi geçen Kosıgin‘in (Косы́гин) de telaffuzu aynı nedenle dilimize Kosigin olarak hatalı yerleşmiştir.

c    Beyaz sömürgecilerin Fetih’ten sonra bütün Latin Amerika ve Karayipler’de yerleştirdikleri, devasa büyüklükte özel çiftlikler. Bu çiftliklerde geçmişte köle emeği ile iş yapılırdı, yakın tarihte ise mülksüz tarım işçileri bu çiftliklerde çalıştırılmıştı. Küba Devrimi’nin hemen ardından 1959’da latifundiaları ulusallaştırdı. Halen pek çok Latin Amerika ülkesinde latifundia düzeni devam etmekte, bu çiftlikler, halen sömürgecilik dönemindeki sahiplerinin torunları tarafından işletilmektedir. Örneğin Arjantin’in en büyük latifundia sahibi olan Benetton ailesinin elindeki arazinin büyüklüğü 844.200 hektardır, ki bu, Adana ve Mersin’in toplam tarım arazilerinden biraz azdır. (Çevirmenin notu)

d    Rektifikasyon Süreci, Haziran 1986’da başlatılan bir ideolojik mücadele dönemidir. Bu dönem, parti ve devlet içerisindeki bürokratikleşme, yozlaşma, çürüme eğilimlerine ağır bir darbe vurdu. Doğu Avrupa ülkelerindeki halk demokrasisi rejimlerinin yıkılmaya doğru gittiği bu yıllarda Küba ciddi bir yenilenme dinamizmi yakalandı. Rektifikasyon döneminde Che Guevara’nın ekonomik görüşleri canlandırılarak, gönüllü çalışma grupları kuruldu.

e    Özel Dönem: Doğu Avrupa halk demokrasilerinin ve SSCB’nin yıkılmasının ardından, Küba’da başlatılan ekonomik dönem. Kıtlıklarla, yokluklarla baş edebilmek için kitle inisiyatifi, döviz girişi sağlayabilmek için turizm sektörünün geliştirilmesi ve yabancı sermayeye ülkede yatırım izni verilmesi bu dönemin özellikleri arasındadır. 1991’de başlatılan bu dönem 1996’ya kadar sürdü.