Bugünlerde İstanbul’un reklam tabelalarında, metro videolarında ve gazetelerde gözümüze sokulan bir etkinlik var. “İnsani Finans Zirvesi”. MÜSİAD’ın sponsorluğunda ve Cumhurbaşkanlığı’nın himayesinde GPAS İstanbul denen bir “oluşumun” 16-17 Kasım’da düzenleyeceğini anladığımız bu etkinlik, reklam görsellerinde ve haber metinlerinde “Önce İnsan, Sonra Finans”, “İnsana Hizmet Eden Finans” vb. spotlarla tanıtılıyor. Öyle ki, sadece bu PR cümlelerine bakan birisi söz konusu etkinliğin Ekim Devrimi’nin 100. yılı münasebetiyle düzenlenen ve kâr için değil, toplum için üretim demek olan sosyalizmin propagandasının yapılacağı bir konferans sanabilir! Oysa karşımızda duran şey faizsiz/İslami bankacılık dümeninin “janjanlı” ambalajından, yani abdestli kapitalizmin yeni bir dolandırıcılık hamlesinden başka bir şey değil. Peki, bu sefer ne dolaplar dönüyor?

Lafı uzatmadan ortaya koyalım: Saray’daki dilediği kadar faizlerin düşmesi gerektiği konusunda kükreyedursun, Merkez Bankası şahlanan doları dizginleyebilmek için faizleri giderek daha fazla arttırmak zorunda kalıyor. Yüksek faizin yerli burjuvazi için iki zararlı etkisi var. 1) Banka kredisi ile ev alacakların talebini düşürerek inşaat-emlak sektörünün kârlarını baskılıyor, 2) Zaten düşük seyreden kâr oranları sanayicilerin yeni yatırım yapmalarının önünü tıkıyor.

Tekeller kapitalizmi çağında, banka sermayesinin sanayi sermayesi üzerindeki hakimiyeti bir genel kuraldır. Saray’ın daha doğrudan kontrolünde olan “milli” Konya-Kayseri burjuvazisi MÜSİAD grubu her ne kadar devlet ihalelerinde başı çekiyor olsa da, hem sermaye birikim düzeyi işbirlikçi-tekelci İstanbul sermayesi TÜSİAD’a kıyasla daha düşük olduğundan, hem de Türkiye’de banka sermayesi esasen halen ABD ve Avrupa finans sermayesinin Türkiye acenteliğini yapan TÜSİAD’ın ellerinde olduğundan, yüksek faizler MÜSİAD’a darbe vurmaktadır. Bunu MÜSİAD’ın kodamanlarının haftada bir gazetelere verdiği “Bu faiz ile yatırım olmaz” serzenişlerinden de anlıyoruz. Devlet iktidarının ve AKP tabanının destekleriyle kendisini egemen konuma yükseltme çabasının altında bu güç dengesi yatmaktadır.

İşte, bu İnsani Finans Zirvesi denen, ama aslında bir “zırva” olan bu proje, iktidar tarafından palazlandırılmaya çalışılan sermaye grubunun faiz karşılığı sermaye borçlanma derdine bir çözüm, daha doğrusu bir alternatif bulmak için kurulmuş yeni bir dolaptır.

Dolap yeni olabilir ama içindekiler eskidir. Pazarlanan şey sözde faizsiz bankacılıktır. MÜSİAD Başkanı Kaan iktidar medyasına verdiği röportajda her ne kadar sistemin faizsiz bankacılığa indirgenemeyeceğini iddia etse de, sözde İnsani Finans Zirvesi kapsamında “Faizin yükünü azaltacak hatta tamamen ortadan kaldıracak bir sistem üzerinde çalıştıklarından” bahsediyor (Takvim, vurgular bana ait). Faiz yükünün “tamamen ortadan kaldırılacağı” bu sistemin nasıl işleyeceğinin ipuçlarını da veriyor Kaan:

Para vakıfları bundan 700 yıl önce bu topraklardan doğdu. Para vakıfları şu demek: O kadar çok girişimci zengin olmuş ki Osmanlı’da, bu parayı hiçbir yere vermeyip bir vakıf kurulmuş, bu vakfa da demiş ki ben sana 100 lira veriyorum, sen de bana 100 lira ver. Kâr istemiyorum, yeter ki başkaları da bereketlensin, kazansın, onlar da başkalarına yatırım yapsın. (Takvim, vurgular bana ait)

Bunun tek bir anlamı var, o da faizsiz/İslami bankacılık aldatmacasını bir üst seviyeye taşıyarak, işçi ve emekçilerin cebindeki üç kuruşu “Osmanlı’nın dirilişi” arzusunun körüklenmesi ve dini duyguların sömürüsü yoluyla ellerinden alıp kendi kapitalist sömürülerine sermaye etmek ve bu yolla faiz maliyetlerini düşürmek, hatta sıfırlamak! Bu zirve de bu ketenperenin yeni yollarını görüşüp tartışmak için çatılmış bir organizasyon.

Faizsiz Bankacılık, Yumurtasız Omlet

Muhafazakar literatürde faizi kötü yapan şey, insanın para alıp satarak, yani hiçbir somut değer üretmeden “paradan para kazanması”dır. Oysa makbul olan, parayı “alnının teriyle”, yani ticaretle, üretimle ve yatırımla kazanmaktır. Faizsiz bankacılık sistemi de bundan yola çıkarak kâr payı dağıtım modeli üzerinden iş görür. Kitlelerden mevduat toplanır, üretim yapacak olan sermaye sahibine nakdi veya ayni olarak aktarılır. Mevduat sahipleri dönem sonunda sabit sermaye sahibinin kârından ya da zararından payına düşeni alırlar. Para artışı garantilenmediği için, getiri temiz kabul edilir.

Tabi, burada faizsizlik ilkesine konu edilen şey aşırı-faiz, yani tefeci kârı değil, ekonominin rutin işleyişindeki bankacılığın faiz-kârıdır. Tefecilik olgusu her şeyden önce tarihsel olarak faizi önceler, onun ilkel biçimidir de denebilir. Marks’ın deyimiyle, para biriktirmek için para biriktiren tefecilik yerine sermaye için para biriktiren “kredi sistemi, tefeciliğe karşı bir tepki olarak gelişir (…) Bu, faiz getiren sermayenin kapitalist üretim tarzının koşullarına ve gereksinmelerine boyun eğmesinden ne fazla ve ne de az bir şeyi ifade eder” (Marks 1997, 531).

Öncelikle belirtmek gerekir ki faizsiz bankacılıkta örtülen, gizlenen ve hatta aklanan şey kapitalist sömürü sisteminin bizzat kendisidir. Bu yönüyle İslami finans argümanları ile liberal iktisat teorileri aynı camera obscura‘dan faydalanırlar – faiz müstakil bir değer üretim aracı olarak görülür. Marks’ın deyimiyle, Faiz getiren sermayede, sermayenin kendi kendisini üretici niteliği, kendisini genişleten değer, artı-değer üretimi tamamen gizemli bir özellik gibi görünmektedir” (Marks 1997, 542).

Ancak iddia edilenin aksine faiz yoluyla “paradan para kazanmak” diye bir şey mümkün değildir. Faiz yeni bir değer üretmez. Yeni değer sadece ve sadece üretim sürecinde yaratılır. Faiz kârı ve girişimci kârı, üretimde yaratılan artıdeğerin, yani işçiye ödenmemiş emeğin çeşitli bölümlerine verilen farklı adlardan başka bir şey değildir:

[Bu paralar] ne toprak olarak topraktan, ne de sermaye olarak sermayeden gelirler, ama toprak ve sermaye, kendi sahiplerine, sanayici kapitalistin işçiden çekip aldığı artı-değerden kendi paylarını almaları olanağını sağlarlar. İşçinin kendisi için, bu artı-değerin, yani ödenmemiş emeğinin sonucu olan bu artı-değerin tümüyle sanayici kapitalist tarafından cebe indirilmiş olması, ya da bu sanayici kapitalistin artı-değerin bazı bölümlerini rant ve faiz adı altında başka kişilere bırakmak zorunda olması ikincil bir önem taşır. (Marks 1977, 73)

Dolayısıyla;

1) Faiz kârını yaratan şey ücretli emeğin sömürüsüdür ve faiz parçası daha sonraki emek sömürüsü sürecini genişletmek için ayrılmış paydır. Faiz parçasına karşı çıkıp, faizin kendisinden türediği ve faizin genişlettiği emek sömürüsü sürecinin kendisine ses etmemek, hatta bunu yüceltmem en hafif tabirle ikiyüzlülüktür. 

2) Daha da önemlisi, adına ne derseniz deyin, sanayici kapitaliste “işletmesi” için verdiğiniz para-sermayenin getireceği kârı bölüşüyorsanız, aldığınız şeyin adın faiz-kârıdır. Faizsiz bankacılık denilen şey de, önceden ilan etmeden de olsa, yine de artı değerin faiz ve girişimci kârına bölünmesi demektir.

Özetle, faizsiz bankacılık diye bir şey yoktur. Omlet ne kadar yumurtasız yapılabilirse, bankacılık da o kadar faizsiz olabilir. Adını katılım bankacılığı olarak değiştiren faizsiz bankacılık kurumları mütedeyyin kitlelere tutarlı bir ahlaki kavrayış sunmak şöyle dursun, kapitalist üretim tarzını her gün yeniden üreten aygıtlardan biridir.

Kâra ortak olunabildiği gibi zarara da ortak olunabilmesinin de konuyla zerrece bir ilgisi yoktur, zira kapitalizmde ortalama kârlar pratikte her zaman pozitiftir. Nitekim, “Allah’a hamd olsun ki”, 1998’den bugüne Türkiye’de faaliyet gösteren katılım bankalarının gerçekleşen kâr payı dağıtım oranları bir kere bile zarar yazmamıştır! (TKBB veri seti). Bunun sebebi basittir. Sözde faizsiz bankacılık sistemi fonlarını zarar ihtimalini sıfırlayacak şekilde düzenler. İnsanlar da zaten hayır işlemeye değil, “paradan para kazanmaya” gelir. Katılım bankalarının kâr payı getirilerinin mevduat bankalarının faiz getirilerinden az ya da çok olması da durumu değiştirmez: Kâr payı denen şey, faiz kârıdır.

Faiz yasağı dini otoritenin kendi birikimini yaratma çabasında kökenlenir. Marks, Kapital‘inin 3. cildinde yükselen tefeci sermayesi karşısında faizin kilise tarafından yasaklanırken mal-mülk satışlarının yasaklanmadığından ve bunun sonuçlarından bahseder:

Bizzat kilise, kiliseye bağlı topluluklar ve hayır kurumları bu uygulamadan, özellikle haçlı seferleri sırasında büyük çıkarlar sağlamışlardır. Böylece, ulusal servetin çok büyük bir kısmı, “ölü el” denilen bir kurumun tasarrufuna geçmiş oldu; hele Yahudiler, bu gibi tefecilikle uğraşmaktan men edildikleri ve bu gibi gayrimenkul ipotekleri tasarruf etmenin saklanması olanaksız olduğu için, bu servet daha da büyüktü … Faiz üzerine konulan bu yasaklama olmasaydı, kilise ile manastırlar hiç bir zaman bu kadar büyük servet sahibi olamazlardı. (akt. Marks 1997, 542)

Bu açıdan bakıldığında bugün sözde faizden kaçınan ancak kapitalist kâr üretimini yücelten bu proje de siyasi iktidarın kendi haçlı seferi olan “Diriliş”inde kendi özgün birikimini oluşturmaya yarayacak bir aygıt olarak işlev göreceği ortadadır.

Eski Mal, “Sol” Ambalaj

MÜSİAD’ın süslü kelimeler kullanarak sözde insanî bir finans sistemi yaratmaya çalışmasının arkasında Konya-Kayseri burjuvazisinin ana sermaye bloku olma kavgasında finansman maliyetlerini düşürmek olduğunu söylemiştik. Ancak bu, abdestli kapitalistlerin küresel finansal sistem hakkındaki serzenişlerinde hiçbir haklılık payı olmadığını göstermez. Örneğin Zırva’nın broşüründe geçen şu ifadeler adeta Marksist Teori dergisinden fırlamış(!) gibidir:

Dünya finans sistemi tıkandı. İnsanı ve insani değerlerin, parasal değerlerin çok gerisinde kaldığı bir dönemden geçiyoruz. Şartsız, koşulsuz sadece para kazanmayı amaçlayan ve bireyin toplumdaki varoluşunu da sadece bu finansal güce endeksleyen mevcut sistem, dünyanın hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerinde, telafisi zor krizler yaratıyor. Toplumda gelir adaletsizliğine, dolayısıyla huzursuzluk ve belirsizliklere sebep oluyor. Mevcut finansal sistem; fikir sahipleri ve girişimcileri, yatırımcılarla bir araya getirmek, üretimi ve üreteni desteklemek yerine daha çok suni finansal araçlarla para kazanmaya çalışıyor. (GPAS İstanbul)

Bu “sol” serzenişin hikâyesi şudur:

2001 krizinden sonraki canlanma döneminde artıdeğer emmek için mali-ekonomik sömürgelere akan yabancı fonlar bu ülkelerdeki yatırımları ve tüketimleri arttırmış, yerli burjuvazinin kârlarına yalancı bir bahar yaşatmıştı. Ancak 2008 krizi sonrası daralmaya başlayan küresel üretim bu fonların akış hızını durağanlaştırmış; FED’in miktarsal genişleme politikasına son verip faiz arttırımına, ECB’nin de varlık arttırımına gideceğini açıklaması ile birlikte dünyaya saçılmış olan Dolar ve Euro’lar mali-ekonomik sömürgelerden çekilmeye başlamıştı. Bu, ekonomisi tamamen yabancı sermaye girişine bağımlı söz konusu ülkelerin paralarının değer kaybetmesine, döviz borçlarının durduğu yerde katlanmasına yol açınca faizler de yükselmek zorunda kaldı.  Bu da milli burjuvazimizin çok işine gelmedi. Yani emperyalist kapitalizmin mantığı ve uluslararası tekellerin sömürü programlarının “şen” uygulayıcısı rolünü üstlenen AKP iktidarı ile ülkeye giren para, yine aynı mantığın bir gereği olarak çıkıp gidince “sistem” birden adaletsiz, milli burjuvazi de birden anti-emperyalist oluverdi! 

Bu yüksek faiz baskısı milli burjuvazinin ihyası için siyasi iktidarı OHAL aygıtı ve Ortadoğu’daki yayılmacı politikalara başvurmanın yanında, daha az maliyetli ve daha “yaratıcı” finansman yollarını bulmaya sevk etti. Hatırlanacağı üzere Saray daha önce yükselen doları frenlemek ve faiz yükseltme silahını kullanmak zorunda kalmamak için halkından dolar bozdurmalarını istemiş, ancak sonuç döviz mevduat hesaplarının yükselmesi, yani arzu edilenin tam aksine, kitlelerin dolara yönelmeleri ile sonuçlanmıştı. Bu tutmayınca benzer çağrı bu sefer de yastık altındaki altınlar için yapılmıştı. Hülya oydu ki, bu sayede iç tasarruf oranları artacak, faizler düşecekti.

Ancak yine olmadı. Çağrı cevapsız kaldı. “Milli irade” doğal olarak kendi yaşamının maddi koşullarını koruma yönünde hareket etti, etmeye de devam ediyor. Altın ithalatının temel sebebinin kitlelerin küçük birikimlerini “fiyatı artacak” beklentisiyle altına yatırmasının sebebi de bu. İşte, İnsani Finans Zırvası ile canlandırılmaya çalışılan sözde faizsiz bankacılığı halktan sermaye emme girişimlerinin dini-söylemsel düzeyi daha iyi kurgulanmış bir devamı olarak okuyabiliriz.

Zırvanın Beyhudeliği

Ancak ne kadar farklı ve yaldızlı boyalar kullanırlarsa kullansınlar, boyadıkları eşek yine aynı eşek ve bu eşeğin suya ulaşması MÜSİAD’ın da varlık sebebi olan kapitalizmin işleyiş mantığından ötürü mümkün değil.

Küresel sermayenin üretilen artıdeğeri yeniden paylaşıma, henüz üretimemiş artıdeğeri de gasp etmeye dayalı spekülatif piyasalara, yani MÜSİAD’ın “tıkandı” dediği finans sistemine yönlendiren şey zaten kâr oranlarının düşüşünün tetiklediği aşırı-üretim krizi, yani kitlelerin işsizleştirilip yoksullaştırılması neticesinde alımgücünün üretilen artıdeğerin gerçekleşmesini sağlamaya yetmemesidir. Bunu ülkeyi tekellerin mali-ekonomik sömürgesi haline getiren siyasi iktidar da, onun yeni işbirlikçi olma rüyası gören milli burjuvazisi de çok iyi biliyor, zira emperyalizm ligindeki unsurlar olarak halihazırdaki kârlarını zaten emeğin hak ve ücretlerini baskılayarak sağladılar.

Hal böyle olunca “tekrar sanayi üretimine dönelim” demek, sıkışmış sanayi kârlarına bir çözüm bulmak demektir. Sözde faizsiz finans dolabı da emek maliyetlerini baskıladığı yetmiyormuş gibi bir de sermaye maliyetlerini emekten çıkarmaktır. Ancak bu, işçi sınıfının borçluluk düzeyinin %50’lere vardığı, nüfusun yüzde 70’inin yoksulluk sınırının altında aylık gelire sahip olduğu Türkiye’de kitlelerden karşılıksız ya da piyasa ortalamalarından çok daha düşük bir faiz oranı karşılığında fon toplamanın milli sermayenin krizine gerçek bir çözüm oluşturamayacağı anlamına geliyor. Eğer bankaların %14 mevduat faizi verdiği yerde kitlelere “neredeyse sıfır” faiz sunarsanız din ve kültür gibi üst yapı politikaları yoluyla yoksul ve borçlu kitlelerin kenarda sakladığı kalan üç kuruş parayı asla piyasaya çekemezsiniz – ya da ancak bugün çekebildiğiniz kadar çekersiniz. Kısacası MÜSİAD’ın peşine düştüğü ucuz hatta bedava sermayenin kaynağı teknik olarak bu halk olamaz.

“Askıda Ekmek ve Etik Değer Bulunur”

Meselenin bir yönü daha var. MÜSİAD’ın şu aralar en büyük derdi savaş ekonomisinden daha yüksek pay alabilmek. Bunun için üretici güçlerini ve birikimlerini yükseltmek isteyen abdestli kapitalistler devlet yetkilileri ile toplantı üstüne toplantı yapıyor, bütçeden daha fazla pay istiyor.

Ancak düşen konut talebi ile yaşanan zararı savaş sanayisindeki atılımın rüzgarını yakalayarak aşmak için ihtiyaç duydukları sermaye birikimini ucuza mal etmeye yarayacak olan “İnsani Finans”ın bir sıkıntısı daha var. Türkiye Katılım Bankaları Birliği Rehberi’nin 1. Maddesine göre bu finans kuruluşları “Alkollü içecek, silah ve tütün ürünleri gibi toplum için zararlı bulunan konularda bankacılık işlemi yapamaz”. Bu ilkeye dair “toplum için zararlı olmayan silahlar” içtihadını en yakın İslam aliminden alacağına şüphemiz olmasa da, bu midemizin bir kez daha bulanmasına engel olmuyor, haliyle.

İnsani Finans Değil, Sosyalist Üretim!

MÜSİAD’ın bugün şikayetçi olduğu sorun, unsuru olduğu kapitalist üretim tarzının kendisidir. Kapitalizm artık üretici güçleri geliştirememektedir. Yeni yatırım yapmak ve toplam zenginliği büyütmek giderek daha da zorlaşmaktadır. Spekülatif sermaye piyasaları yoluyla geleceğin gaspının ve tüm coğrafyaların mali-ekonomik sömürgeleştirilmesinin sonuna gelinmiştir. Kapitalizm kendi yapısal kısıtlarından dolayı büyüyemedikçe de kendi kurduğu dünyayı tüm unsurlarıyla yiyip bitirmeye, çürümeye ve çürütmeye yönelmektedir.

İnsani Finans diye kitlelere pazarlanan şey ise sermaye gruplarının birbirine üstünlük sağlama yolunda işçi sınıfının daha yaratıcı bir yoldan mülksüzleştirilmesinden başka bir şey değildir. Kepazeliktir. Bunlar insanlığın üretici güçlerinin asalakları, emek hırsızlarıdır. Kendilerine rakip gördükleri sermaye bloku ne kadar sömürücü ise, bunlar da o kadar sömürücüdür.

“İnsani” olan ve bu üretim krizinden çıkışı sağlayacak olan şey MÜSİAD ve şürekâsının zannettiği gibi işçi ve emekçilerin kuşa dönmüş birikimlerini daha düşük bir karşılıkla yağmalayıp tekrar kâr için üretime sevk etmek değil, toplum için üretime, sosyalizme geçmektir. Sosyalizm bu kan emicilerin mülksüzleştirildiği, üretim araçlarının mülkiyetinin merkezileştirilip toplumsallaştırıldığı, bu sayede üretimin bizzat üretenler tarafından ve üretenlerin ihtiyaçları ve tüketimleri doğrultusunda planlanması demektir. Böylece kapitalist üretim tarzının aksine hem üretenlerin refahı yükselir, hem de yaşamın maddi temellerini geliştirecek yatırımlar kapitalist üretim tarzına kıyasla çok daha yüksek oranda yapılabilir. Ekim Devrimi bu gerçeği bizzat göstermiştir.

KAYNAKLAR

GPAS İstanbul Tanıtım Broşürü, https://www.gpasistanbul.com/themes/app/GPAS.pdf 

K. Marks (1977), “Ücret, Fiyat ve Kâr”, Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, Cilt: II, Birinci Baskı, Sol Yayınları

K. Marks (1997), Kapital, Cilt: III, Sol Yayınları

Takvim Gazetesi, 1/11/2017, https://twitter.com/musiadgnlmrkz/status/925687110488780800j

Türkiye Katılım Bankaları Birliği Rehberi  http://www.tkbb.org.tr/Documents/Brosur/%C4%B0lk%20sayfa%20KATILIM_BANKACILIGI-2.pdf

Türkiye Katılım Bankaları Birliği Veri Seti http://www.tkbb.org.tr/veri-seti