İngilizcesinden çeviren: Güney Işıkara
Click here to read the article in English

Geçtiğimiz 10 Kasım’da Erdoğan, Türkiye’deki İslamcı çevrelerin favori tartışma konularından birini – cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişi – tekrar alevlendirdi. Uzun zamandır süren bu tartışma kesinlikle yalnızca bir dilbilimi meselesi olarak ele alınıp, sonuca bağlanamaz. Fakat tartışmanın her iki tarafının da doğruların kendi yanında olduğunu iddia etmesinden ötürü gerek Osmanlı alfabesinin gerek de mevcut Latin alfabesinin Türkçeye uygunluğuna getirilen eleştirilerin kısmî haklılığını tartışmak önemli. Bu yazıda öncelikli olarak Türkçe özelinde Latin ve Arap alfabelerine dair ortaya atılan belli başlı şehir efsanelerini çürüteceğim. Aynı zamanda, Türkçede gerçekleşen dönüşümü yirminci yüzyıldaki başka ortografik (yazım ve imlaya dair) reformlarla kıyaslayarak meseleyi politik-kültürel-ideolojik hegemonya üretimi bağlamına yerleştirmeye çalışacağım.

 

Türkçenin Arap ve Latin Alfabeleri

Erdoğan, yıllardır İslamcı kanaat önderleri tarafından dile getirilen bir iddiayı tekrarladı ve “harf devrimiyle adeta her şeyin sıfırlandığını”, okuma-yazma oranlarının dibe vurduğunu öne sürdü (OdaTV 2019). Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçe konuşan ve okuryazar olanların çoğu Arap alfabesini kullanıyordu. Fakat bunun küçük bir azınlık olduğunu, nüfusun büyük bir kısmının cumhuriyetin ilanının arifesinde okuryazar olmadığını belirtmek gerekir. Cumhuriyet döneminde okuryazarlık oranındaki artışın Kemalistlerce Lâtin alfabesine geçişle ilişkilendirilmesinin altında da bu yatıyor.   

(Avrasya’da yaşayan ve Türk dillerinin çeşitlerini konuşan) Türk halklarının yüzyıllar önce İslamı benimsemesiyle beraber, Türkçe konuşan okuryazar kesimlerin kullandığı alfabe çoğunlukla Arap alfabesi olagelmiştir. Bu, yalnızca dinî kimlikle açıklanamaz. Bu insanların eğitim dili de ağırlıklı olarak Arapça etkisine maruz kalmış Farsçaydı. Kendi dillerinde, yani Türkçe yazdıkları zaman dahi, bu Arapça etkisindeki Farsçadan yoğun bir şekilde esinlenmiş bir Türkçeyle yazıyorlardı. Sonuç ise, yüksek sesle okunduğu zaman ortalama bir Türkün anlaması imkansız olan bir yazılı dildi. 

Ancak, sözcük seçimi ve dilbilgisi alanındaki Arapça ve Farsça etkisini alfabe konusundan ayırmamız gerekiyor. Bu çok daha geniş tartışmanın hangi alfabenin kullanıldığıyla pek ilgisi yok. En nihayetinde yazılı Farsça da aynı şekilde Arapça etkisine maruz kalmıştı. Yine de, Afganistan ve İran’da milliyetçiler Farsça konuşurken Arapça sözcüklerden sakınmalarına rağmen Arap alfabesini kullanmaktan imtina etmezler. Bir başka örnek de, Tacikistan’ın resmi dilinin Kiril alfabesiyle yazılmasına rağmen çok sayıda Arapça sözcük içermesidir. Alfabe ve dildeki yabancı sözcüklerin ağırlığı birbirinden bağımsız iki meseledir.

Benzer şekilde Türkiye’de de dil açısından muhafazakarlar Latin alfabesiyle yazmalarına rağmen sıklıkla Arapça ve Farsça ifadelere başvururlar (burada yalnızca İslamcılardan bahsetmiyoruz – örneğin Foti Benlisoy’un yazılarına bakılabilir). Peki Türkiye’nin resmi dili için Arap alfabesi kullanılmaya devam edilebilir miydi ve bu durumda ortalama bir öğrenci daha çok zorluk çeker miydi?  

Öncelikle tartışmanın tarihsel bağlamını açalım: Kemalistler bu meseleyi İslamcıları kızdırmak için icat etmedi. Bunun tersi de geçerli değil. Arap alfabesinin Türkçedeki kullanımının doğurduğu zorluklar Osmanlı İmparatorluğu döneminde on dokuzuncu yüzyılın ortalarında fark edilmişti (Lewis 1999: 28). Dönemin bilim insanları sıklıkla, Latin alfabesine geçmek yerine kullanımdaki Arap alfabesinde değişiklikler yapılmasını savunuyorlardı. Bu tür değişiklikler Osmanlı döneminin meşhur sözlüğü olan Şemseddin Sami’nin hazırladığı Kamus-ı Türki’de gözlemlenebilir.

Türkçeye Mehmet Fatih Uslu tarafından çevrilen “Trajik Başarı: Türk Dil Reformu” isimli, hayli anlaşılır bir dille yazılmış kitabında son dönemin tanınmış Türkçe uzmanlarından Geoffrey Lewis, 19. Yüzyılda İranlı Azeri bilim insanı Axundov’un Latin alfabesine geçişi önerdiğini, meselenin Osmanlı’da Birinci Dünya Savaşı esnasında da tartışıldığını yazar (Lewis 1999: 29). Lewis hatta, Kılıçzade Hakkı’nın birlikte anıldığı düşünce özgürlüğü savunucularının konuyu dönemin dini yetkililerine İslam zemininde açtığını yazar (Lewis 1999: 30).

Değindiğimiz gibi, Lewis’in dil reformunun tarihini konu edinen (bu makaledeki bütün alıntıların kaynağı olan bölüm haricinde alfabe meselesine odaklanmayan) kitabı dilbilimi alanında eğitilmemiş okuyucular için oldukça anlaşılabilir. Kitabın Türkçe çevirisi de kitapçılarda bulunabilir. İlgili okuyucu, Türkçe açısından Arap alfabesinin (kullanıldığı dönemdeki halinin) kusurlarını ve Türkçeyi Latinleştirmenin dramatik başarısını anlamak için bu esere başvurabilir. Ancak kitap, okuyucuya yalnızca sorunun ne olduğunu anlamak açısından yardımcı olabilir. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl kaynaklarında bulunan görüşleri olduğu gibi kabul etmektense, Arap alfabesine dair o dönemde nelerin tartışıldığına bakmak daha yararlı olacaktır:

Arap alfabesi elbette temsil etmek için yaratıldığı Arapçaya kusursuzca uyar. Bizi ilgilendiren iddia ise şu: Arap alfabesi, öz Türkçe sözcüklerin yazımı için çok kullanışsızdır. Bu, önemsiz bir konu değildir. Özellikle Osmanlı döneminde yabancı dillerin yoğun etkisine maruz kalmış olmasına rağmen, günlük Anadolu Türkçesi Uygurca, Tatarca, veya Kazakça kadar “Öztürkçe” sözcük kökleri içerir. Arapça alfabe özelindeki temel meselelerden biri Türkçede birçok sözcük kökünün ince ya da kalın ünlü kullanımına ve harflerin üzerinde nokta bulunmasına göre (ı/i, u/ü) ayrışması, Osmanlı’daki okuryazarların eğitildiği Arapça ya da Farsçadaysa böyle bir ayrımın bulunmamasıdır.  

Bu ayrımları belirtmek için erken dönemlerden itibaren belli uzlaşılar kullanılmıştır. Örneğin, Arapçada gırtlağa daha yakın olmaları (ya da ilave gırtlaksı sesler) nedeniyle ayırt edilen bazı sessiz harfler, bitişikteki sesli harflerin nasıl telaffuz edileceği konusunda yardımcı olmuştur. Arapça /k/ ve /q/ seslerini düşünün (ki bunlar, Türk dillerinin doğu çeşitlerini de “arka” ve “ön” /k/ sesleri olarak ayrılırlar). “O” ve “ö” sesleri Arapça alfabe kullanan Osmanlıcada aynı harfle (wāw (و)) ifade edilse de, “kor” ve “kör” sözcükleri “k” harfinin yardımıyla farklı olarak yazılabiliyordu: kör için “k” ile کور ve kor için “q” ile قور.

Ancak ne yazık ki, Arapçada bir sesin /q/ ve /k/ seslerinde olduğu gibi ön ve arka türevleri yoksa, okuryazar Türk için bu ayrımı yazmanın bir yolu yoktu. Örneğin, “bol” ve “böl” Arap alfabesiyle aynı şekilde yazılır (بول). Sıklıkla verilen bir başka örnek ise, “olmak” ve “ölmek” sözcüklerinin Arap alfabesinde aynı şekilde yazılmasıdır.  

Latin alfabesine geçilir geçilmez, yuvarlak ünlülerin (ö ve ü) noktalı harflerle ifade edilmesiyle, ve “i” sesine denk bir kalın ünlü icat edilmesiyle (“ı”) beraber bu sorunlar ortadan kalktı. 

Ancak dikkatli okuyucu şunu fark edecektir: Bu noktalı ünlüler Latin alfabesinde aslında mevcut değildiler. Türkçedeki sesleri yazılı olarak ifade edebilmek için Latin alfabesine ek olarak icat edildiler. Bir başka deyişle, Latin alfabesinin öz itibarıyla Türkçeye Arap alfabesinden daha uygun olması gibi bir şey söz konusu değildir. 

Nitekim aynı dönemde, Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok başka toplumda dil modernleşmesi kullanımdaki Arap alfabesinde değişiklikleri beraberinde getirdi. Örneğin Farsçada da (Türkçede olduğu gibi) Arapçada bulunmayan bazı sessiz harfler vardır (mesela çok yaygın kullanılan /p/ harfi gibi). Bu ve benzeri sesler, modern dönem öncesinde geleneğe bağlı olarak çok yaygın kullanılmamakla beraber, modernleşme sonrasında yeni harfler olarak daha sık yazılmaya başlamıştır. Irak ve İran’da yazıldığı haliyle Kürtçe, kendi alfabesini reforme ederek Latin alfabesinde olduğu gibi sesli ünlüleri ifade etmek için yeni harfler kullanmaya başladı. Daha önce değindiğimiz gibi, Osmanlı dönemi Türkçe sözlüğü Kamus-ı Türki de wāw sesine belli işaretler ekleyerek Türkçedeki yuvarlak ünlüleri ayırt etmeye başlamıştır. 

Ayrıca, bugün kullanımda bulunan Latin alfabesinde de Türkçe açısından kusurlar tespit etmek mümkün. Bunlardan en kayda değeri, başka dilden aktarılan seslilerle eşleşmeyen ön ve arka sessizlerine yapılan muameledir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, damaksıl sessizlere yakın sesleri ifade etmek için şapkalı a “â” kullanılıyordu (örneğin damaksıl k için “kâr”, damaksıl l için “hâl”, ya da “âşık” sözcüğünde olduğu gibi uzun ünlüleri ifade etmek için). Nitekim bu karışıklık sonucunda, aslında uzun bir “a” ve normal bir arka “k” içeren Hz. Ali’nin kılıcı “Zülfükar”, mevcut yaygın kullanımındaki damaksıl “k” içeren “Zülfükâr” telaffuzunu almıştır (ki bu, modern standardın aksine, Arapçayı andıran bir /q/ kullanan kırsal Alevilerin telaffuzundan oldukça farklıdır). Bu durum, yalnızca kullanımdaki harflere dair bir belirsizliğe işaret etmekle kalmaz. Aynı zamanda bu mantığın doğal sonuçlarına dek takip edilmemesi nedeniyle de sorunludur: Örneğin, neden “o” sesi etrafında zaman zaman gerçekleşen damaksıllaşma için ayrı bir harf yoktur? Fransızcadan Türkçeye geçen “rol” sözcüğünü düşünün ve buradaki “l” sesini  “yol” sözcüğündeki arka “l” sesiyle karşılaştırın. Lewis, “a” harfi dışındaki seslerdeki damaksıllaşmanın yazılı temsilindeki sorunlara özellikle dikkat çeker (age: 33-36).

“L” harfinin damaksıllaşması (/k/ sesinin ön ve arka formlarından farklı olarak) Arap alfabesinde de yazılı ifadesini bulmamıştı. Günümüzde diğer Türk dillerinde yalnızca Kiril alfabesinde ayırt edilir. Ancak yine de, Kürtçede kullanılan Arap alfabesi ya da İspanyolcada kullanılan Latin alfabesi özelinde gördüğümüz gibi, böyle bir niyet olması halinde seslerdeki bu nüanslar her iki alfabede de yapılacak değişikliklerle ifade edilebilir. 

Özetle, teknik bir noktadan bakacak olursak, Kemalistleri Latin alfabesine iten yalnızca ideolojik sebepler değildi. Kemalist projenin geri kalanına dinî sebeplerle itiraz eden gruplar da alfabedeki değişimi desteklemişlerdi. Diğer yandan, Latin alfabesine itirazın ortaya koyduğu tek alternatif Osmanlı nostaljisi (mesela Arap alfabesinin reforme edilmesi) de değildir. Gördüğümüz gibi tarih, bu noktada birden fazla farklı yöne doğru yol alabilirdi. Şimdi Türkçeye ilişkin teknik detayları bir kenara bırakarak daha genel bir düzeyde alfabe değişimlerinin nasıl meşrulaştırıldığını ele alacağım.   

 

20. Yüzyılda “Şarkî” Alfabe Değişiklikleri ve Reformlar

Hangi alfabenin dile daha uygun olduğuna dair soyut tartışmanın ötesinde, standart Kemalist tarihyazımı bize şunu söyler: Osmanlı geriliğinden ve onun temsil ettiği doğudan kopuşun, yani modernleşmenin sonuçlarından biri olarak, Latin alfabesine geçişle beraber okuryazarlık oranında belirgin bir artış meydana gelmiştir.  

Sanayi kapitalizminin bütün güçlerini kuşanmış batılı emperyalist güçlere nazaran Osmanlı Devletinin sosyo-ekonomi ve diğer alanlarda geri kalmış olduğu yadsınamaz. Aynı şey şüphesiz Türkiye’nin doğusunda kalan, farklı alfabeleri kullanan ve farklı dinlere mensup diğer ülkeler için de söylenebilir. Peki gerçekten Arap alfabesinin ya da diğer “şarkî” alfabelerin uygunluğunun artan okuryazarlık oranları açısından bir önem teşkil ettiği söylenebilir mi?

Yukarıda belirttiğimiz gibi, her dilin kendine has özellikleri vardır ve bunun neticesinde belirli bir alfabe (ya da bir alfabenin belirli bir uyarlaması) onun için daha uygun olabilir. “Ol” ve “öl” sözcüklerinin telaffuzuna dair herhangi bir ipucu vermeyen bir alfabe şüphesiz ki Türkçe için yeterli değildir. Bu noktadan hareketle Kemalist “harf devrimi”ni savunan biri, Arap alfabesinin Kürtçede, Farsçada ya da Pakistan dillerinde muhafaza edilmiş olmasının Türkçe açısından bir ölçüt teşkil etmeyeceğini ileri sürebilir. Nitekim Sovyetler Birliği de Arap alfabesinin kullanımda olduğu bütün Türk dillerinde (Kırgızistan, Azerbaycan, Özbekistan’da) önce Latin, sonra Kiril alfabesine geçmemiş miydi? Bu argümana göre, Kemalistler ya da başkası tarafından, reforme edilmiş ya da edilmemiş, her durumda Türkçe sesdizimi (fonoloji) modern okuryazarlık standartlarının tesis edilmesi için Arap alfabesinden vazgeçilmesini şart koşar.   

Başka bir deyişle, (uyarlanmış) Latin ya da (uyarlanmış) Arap alfabesi arasındaki tercihin teknik açıdan tamamen keyfî olduğunu öne sürmek istiyorsak şunu ispat etmemiz gerekir: verili bir alfabeyi uyarlayarak (reforme ederek) onu dil için uygun hale getirmek mümkündür ve öte yandan, Kemalistler cumhuriyetin ilk yıllarında okuryazarlık oranındaki artışı Latin alfabesinin mantıksal uygunluğuna atfederek yanlış bir varsayımdan hareket ediyorlar.

Bu sorulara cevap vermemizi kolaylaştıracak örnekler İran ve Pakistan’ın dahi doğusunda, Türkiye’dekine benzer alfabe tercihi sorunlarıyla karşılaşmış ve aynı dönemde hızla modernleşmiş ülkelerde mevcut. Genellikle “Doğu Asya” olarak bilinen bölgeyi, daha açık olmak gerekirse, bahsi geçen dönemde Çince karakterleri kullanan (veya hala kullanmaya devam eden) ülkeleri kastediyorum. 

Bilindiği gibi, sayısı binlerle ölçülen Çince karakterler oldukça karmaşık bir yapıya sahip. Her bir tekil karakter takriben bir sözcüğe denk düşüyor. Bunun da ötesinde, karakterlerin görsel yapıları sese olduğu kadar sözcük anlamına da dayanıyor, ve ses, herhangi bir alfabe yapısında olduğu kadar açıkça anlaşılmıyor: Çince karakterleri Türkçe harfleri tek başlarına seslendirdiğimiz gibi yüksek sesle okumak mümkün değildir. Bir karakteri telaffuz edebilmek için, onun temsil ettiği sözcükle özdeşleşen ve zamanla hafızaya kazınan sesi de bilmek gerekiyor.  

Bu durumda, eğer alfabeler özelinde kolaylığın okuryazarlık oranına olumlu yansıdığı doğruysa, herhangi bir alfabenin kullanıldığı herhangi bir ülkenin Çin ve Çince karakterler karşısında avantajlı olduğu sonucuna varmamız gerekir. Yirminci yüzyılın başlarında Latin alfabesine geçmesinin ardından, özellikle de komünist hareketin köylülerin eğitimine verdiği önemle beraber okuryazarlık oranında kitlesel bir artış gösteren Vietnam ile komünist partinin karmaşık karakter yapısını – öğrenimindeki zorluklara rağmen – muhafaza ettiği Çin’i kıyaslayarak bu bağlamda bir sonuç elde edebilir miyiz?

Günümüzde her iki ülkede de okuryazarlık oranı yüksek olmasına rağmen, (Latin alfabesine geçmiş olan) Vietnam’da (karakterleri kullanmaya devam eden) Çin’e kıyasla bu oranın daha düşük olduğunu görüyoruz. Bir alfabetik yazım sisteminin yokluğunun Çin’de ne kitlesel okuryazarlığa engel olduğu, ne de bu ülkenin Vietnam’a kıyasla geri kalmasına sebep olduğu açıktır. Peki bu, Latin alfabesine geçişin Kemalistler tarafından savunusunu boşa çıkarmak için yeterli mi? 

Kendi tecrübem, en katı Kemalistin dahi herhangi bir alfabenin Türkiye toplumuna öğretilebileceğini er ya da geç kabul ettiği, ancak yine de Latin harflerinin okuryazarlık oranındaki artışı hızlandırdığı noktasında ısrar edeceği yönünde. Kemalist argümana göre, okuryazarlık oranındaki bu sıçrama ve bunun kilit bir öneme sahip olduğu ülkenin gelişimi yalnızca Latin alfabesiyle mümkündü. Benim iddiam ise alfabenin burada tali bir rol oynadığı yönünde: Ülke sosyo-ekonomik açıdan geliştikçe devlet, okuryazarlık oranını artırma amacıyla eğitim seferberliğini topluma yayma imkanı bulmuştur. Tüm bunlar (Irak ve İran’da olduğu gibi) reforme edilmiş bir Arap alfabesiyle, ya da Kiril alfabesiyle de gerçekleştirilebilirdi. Benzer süreçlerden geçmiş başka toplumlarla kıyaslama yaparak bu savları test etmek mümkün müdür?

Yirminci yüzyılın başında Türkiye’deki düşük okuryazarlık oranının küresel anlamda bir istisna olmaması buradaki tartışmamız açısından bir fırsat.  Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’daki emperyalist hasımlarına kıyasla geri kalmış olmakla beraber, dünyadaki diğer birçok ülkeye göre az gelişmiş değildi. Latin alfabesinin kabul edildiği yıllarda harita üzerinde Türkiye’den doğuya ve güneye doğru yapılacak bir yolculuk, gözlemciyi görece daha az gelişmiş toplumlarla tanıştırırdı. Bugün Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’dan sonra en gelişmiş bölgelerden biri olarak öne çıkan Doğu Asya da yirminci yüzyıla “az gelişmiş” olarak girmişti. Peki bu benzerlikten biz ne öğrenebiliriz? Sanayi kapitalizminin yayılmasıyla beliren yeni öğretim modeli insanlığın daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir kesimine okuryazarlık yolunu açarken farklı alfabeler yirminci yüzyılda nasıl bir rol oynadı?  

Çin’de 1949 itibarıyla nüfusun yalnızca yüzde 20’si karmaşık karakter sistemine hakimdi (Peterson 1994: 108). Bunun, 1950 yılında kadınların yaklaşık yüzde 20’sinin okuryazar olduğu Türkiye ile yakın olduğunu söyleyebiliriz (Taeuber 1958: 101). Aynı dönemde Türkiyeli erkeklerin okuryazarlık oranının bunun yaklaşık iki katı olduğunu gözeterek, ilk bakışta karakter sisteminin Çin’deki okuryazarlık oranının önünde bir engel olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak karşılaştırma için bu yılı seçmemizin özel bir sebebi var. Çin Komünist Partisi (ÇKP) tam da 1949 yılında iktidarı alarak, yeni sosyalist yaşamı kurma girişimlerine başlamış, buna da uygun bir sosyalist eğitim sistemi tesis etmişti. Türkiye’deyse 1950’lere gelindiğinde Latin alfabesine geçişin ve modern halk eğitiminin başlangıcının üzerinden on yıllar geçmişti.

Buna rağmen Latin alfabesinin Türkçe için kullanılandan yaygın kanıya göre daha zor bir biçimini kullanan (Negroponte 1995: 145) Amerika Birleşik Devleteri’nde okuryazarlık oranı daha yüksek olagelmişti. Aynı yıllarda Çin, kendi yazım reformunu gerçekleştirmek üzereydi: Okuryazarlık oranını artırmak amacıyla ÇKP karakterleri basitleştirdi ve böylelikle günümüze dek kullanımda kalan Geleneksel Karakterler ve Basitleştirilmiş Karakterler olmak üzere iki ayrı karakter kümesi oluştu.

Kimi kaynaklara göre bu reformlardan neredeyse hiçbir sonuç elde edilemedi (Seeberg 1990). Yabancılar tarafından yapılan araştırmaları ve sürgündeki Çinli akademisyenleri bir kenara bırakıp, (Kültür Devriminin geride kaldığı, 1980 tarihli yeni Çin Halk Cumhuriyeti anayasasının yürürlükte olduğu) 1982 yılı nüfus sayımı sonuçlarına baksak dahi “düşük okuryazarlık oranının ve genel eğitim düzeyinin yaygın olduğunu” görürüz (Peterson 1994: 96). Çin’de günümüzdeki yüksek okuryazarlık oranı yalnızca diğer alfabelere kıyasla daha karmaşık karakter sistemiyle tesis edilmekle kalmamış, aynı zamanda 1980 sonrasındaki görece kısa dönemde, on yıllarca süren yatay seyrin ardından gerçekleşmiş,Türkiye gibi kullanımı kolay Lâtin alfabesinin yürürlükte olduğu ülkelerin üstüne çıkmıştır. Dolayısıyla her iki ülkedeki okuryazarlık oranıyla ilgili şunu söyleyebiliriz: Artış, kullanımı görece kolay bir alfabeden değil, modern bir eğitim sistemini merkez alan kalkınma ve kamu politikasından kaynaklanmıştır.   

İlginçtir ki, tüm bu olgulara rağmen Çin Halk Cumhuriyeti’nde de okuryazarlığın (Kültür Devrimi’nden ve 1980’lerde yapılan eğitim reformlarından önce oluşturulan) basitleştirilmiş karakterler sayesinde arttığı efsanesine olan inanç sürmekte. Komünistler Taiwan’ı KMT/Guomindang’dan, Hong Kong ve Macau’yuysa Britanyalılardan ve Portekizlilerden özgürleştiremedikleri için bu bölgeler geleneksel Çince karakterleri kullanmayı sürdürdü. Buna rağmen bu topraklardaki okuryazarlık oranı Çin Halk Cumhuriyeti’ne kıyasla daha yüksekti ve günümüzde de böyle olmayı sürdürüyor.

Tüm bunlar bize, bir alfabeyi basitleştirmenin ya da alfabe değiştirmenin okuryazarlık oranı üzerinde kayda değer bir etkisi olmadığını gösteriyor. Daha ziyade, bir ülke sosyo-ekonomik olarak geliştikçe nüfusuna kendi dilinde daha kapsamlı ve yaygın bir eğitim verme imkanına erişiyor ve okuryazarlık oranı, eğitim düzeyi de buna bağlı olarak artıyor. Dildeki anlam bulanıklıkları, sözcük seçimleri, yazım belirsizlikleriyse alfabe değişikliğiyle olduğu kadar verili bir alfabe içinde yapılacak değişiklikler yoluyla çözüme kavuşturulabilir. Bunun için hakim sınıfların irade koyması ve devletin eğitim aygıtlarının mevcut olması yeterli.  

 

Sonuç: Türkiye’de ideoloji ve alfabe gerçekliği

İfade etmeye çalıştığım gibi, Arap alfabesinden Lâtin alfabesine geçişi sadece teknik dilbilimsel gerekçelere dayandıran açıklamalara en iyi ihtimalle şüpheyle yaklaşmak gerekir. Arap alfabesinin Türkçe sözcükleri temsil etme konusundaki eksiklikleri, tıpkı Türkçeye uyarlanırken Lâtin alfabesinde yapılan değişikliklere benzer adımlarla giderilebilirdi. İslamcılar, başından itibaren alfabe değişikliğinin altında yatan asıl nedenin Kemalistlerin iktisadî olarak daha gelişkin batıya yönelme isteğinin ve kendi “şark” kültürlerinden duydukları mahcubiyetin olduğunu biliyorlardı.  

Öte yandan, yeni ve seküler eğitim sistemi okuryazarlık oranını artırma özelinde (Lâtin alfabesine geçişten dolayı değil, sosyo-ekonomik sebeplerle) öncekine göre uzak ara daha başarılı olmakla beraber, bu eğitimi belli gruplardan esirgemiştir: Türk ulus devletinin dile ilişkin yeni yasaları, Kürtçede okuryazarlığın yayılmasına izin vermiyordu. Dilsel açıdan bir azınlığa mensup olma ve ana dilinden başka bir dilde eğitim almaya mecbur edilmenin doğurduğu sonuçlar gerek Türkiye, gerek diğer ülkeler bağlamında çokça belgelenmiştir (örneğin, Kırdar 2009).

Elbette aynı şeyi dili, kültürü ve alfabesi azgelişmişlik sebebi olarak gösterilen Türkiye’deki Arap azınlık için de söyleyebiliriz. Türkiye’deki Araplar günümüzde (bu dili konuşabilseler dahi) çoğunlukla Arapça okuyup yazamazlar. Böylelikle önemli bir dünya dilinden ve onun edebiyatına erişimden yoksun kalmışlardır. 

Siyasal İslamcıların söylemi tam da bir turnusol kağıdı olan azınlık hakları konusunda boşa düşmektedir. Nitekim kökleri Necip Fazıl Kısakürek’e dayanan bu söylem, Kemalistlere karşı giriştiği kültürel mücadelede tıpkı rakibi gibi şehir efsanelerine dayanan ve Arapçayı özsel olarak üstün gören bir konuma düşer. Necip Fazıl, “Türk[lerin] İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başladığını”, (!) “Arapçanın İslam alfabesi olduğunu” ve bu sebeple Arapça yazmaları gerektiğini iddia ederken tam da Kemalistlerin batıya öykünürken geliştirdikleri özcü kültürel savı tersinden kullanır (Kısakürek, 2014). Buna göre Türkler ya “Arap ve Fars ağaçlarının meyveleri”ni ya da “Batılı” olanı taklit etmeyi, “Yunan ve Lâtin kaynakları” özümsemeyi seçmeli, alfabe tercihini de buna göre yapmalıdır. Erdoğan’ın ve diğerlerinin aslında NFK’yi tekrarlamaktan başka bir şey yapmadığını da belirtelim.

Modernitenin kapısının yalnızca Lâtin alfabesi ve batı kültürü yoluyla aralanacağına dair Kemalistlerin taşıdığı inanç ise, kültürel ve toplumsal gelişimin kökenlerine dair Avrupa merkezci, sığ ve basmakalıp bir görüşün sonucudur. İslamcılar buna dinsel milliyetçiliği ve gerici statükoculuğu harmanlayarak, yalnızca duygulara hitap ederek, kendilerine meydan okunan zeminin bütünlüğünü anlamadan cevap verdiler. Teoride her iki yaklaşım da yirminci ve yirmi birinci yüzyılda kültürün ne olabileceği ve diğer kültürlerle nasıl ilişkilenebileceği oldukça indirgemeci. Fakat pratikte, Kemalistler bu kültürel savaşın ideolojik zeminde olduğu kadar maddi zeminde de gerçekleştiğinin farkındaydılar ve buna uygun olarak Türkiye toplumunu dönüştürmek amacıyla politik bir program geliştirdiler.

İslamcılar ise, bir yandan gerek Kemalistlerin, gerek de Türkiye ve başka toplumlardaki İslamcı olmayan diğer çevrelerin öznesi olduğu sosyo-ekonomik gelişmelerden faydalanırken, diğer yandan da Türklerin kendi kültürlerini yitirdiğinden hayıflanıp durdular. Modern Türkçenin hangi alfabeyle yazılacağı tartışması bunun en iyi örneklerinden biri: Siyasal İslamcılar hiçbir zaman Arap alfabesinin Türkçe için olası uyarlamaları üzerine kafa yormadılar, kenarda durup Kemalizmi İslama ihanetle suçlamakla yetindiler. Böylesine zayıf bir düşünsel çabanın bu muharebede Kemalizme nasıl yenildiğini anlamak çok zor değil. 

 

KAYNAKÇA 

Kırdar, M. G. (2009). Explaining ethnic disparities in school enrollment in Turkey. Economic Development and Cultural Change, 57(2), 297-333.

Kısakürek, N. F. (2014). İdeolocya örgüsü. Büyük Doğu Yayınları Basım Yayın 

Lewis, G. (1999). The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success. Oxford: OUP.

National Center for Education Statistics: “Literacy from 1870 to 1979”, https://nces.ed.gov/naal/lit_history.asp, erişim tarihi: 15 Aralık 2019

Negroponte, N. (1996). Being digital. London: Hodder & Stoughton

Peterson, G. (1994). “State literacy ideologies and the transformation of rural China”, The Australian Journal of Chinese Affairs, (32), 95-120.

Rye, J.B. (2007). “SPELLING REFORM And the Real Reason It’s Impossible”, http://jbr.me.uk/ortho.html, erişim arihi: 15 Aralık 2019

Seeberg, V. (1990) “Literacy in China-The Effect of the National Development Context and Policy on Literacy Levels. 1949-79”.

World Population Review: “Literacy Rate by Country”, http://worldpopulationreview.com/countries/literacy-rate-by-country/, erişim tarihi: 14 Aralık 2019.