Ekim Devrimi; 7 Kasım 1917 tarihinde Petrograd’da toplanan İkinci Tüm Rusya Sovyetler Kongresinin iktidarı ellerine alması olayıdır, kısaca böyle özetleyebiliriz. Neden Ekim Devrimi diyoruz? Eski Rus takvimine göre 25 Ekim’de gerçekleştiği için. Bu kongrenin toplanması, öncesinde yaşanan olaylar, sonrasında yaşanan olaylar ve bu kongrenin bütün iktidarı Sovyetlerin ellerine aldığını ilan etmesidir Ekim Devrimi.

Sovyet, Rusça “konsey” demektir. İşçi Temsilcileri Konseyi, ilk olarak 1905 Devrimi esnasında o dönemki ismiyle Sen Petersburg’da ortaya çıktı. 1905 Devrimi, işçilerin maruz kaldığı ağır sömürü karşısında “Çar babalarına” bir dilekçe vermek istemeleri üzerine başlamıştı. Papaz Gapon ve onun öncülüğünde Zubatov Derneği, büyük bir işçi gösterisi organize etti. Yüzbinlerce işçi Çar’ın sarayına yürüyüp Çar 2. Nikola’ya bir dilekçe sunmak istediler; çünkü işçilerin o günkü bilinci, bu sömürüden Çar’ın sorumlu olmadığı yönündeydi. Çar babalarına bu yaşadıkları ağır sefaleti bir dilekçeyle duyururlarsa, onun mutlaka bu sorunlara el atıp çözeceğine inanıyorlardı. Ancak sarayın önüne ulaşan işçileri vahşi bir katliam bekliyordu. Çarın askerleri, işçilerin üzerine ateş açtılar, yüzlerce işçi katledildi. “Kanlı Pazar” olarak anılan ve 22 Ocak 1905’te gerçekleşen bu olay, 1905 Devriminin de başlangıcı oldu.

Sen Petersburg’un 96 fabrikasını temsilen işçiler delege seçilerek Sen Petersburg İşçi Temsilcileri Konseyini oluşturdular. Bu konsey, 400-500 üyeli bir konseydi ve toplamda 200 bin kadar işçinin oyunu temsil ediyordu. Sen Petersburg İşçi Konseyi, 8 saatlik işgünü için bir grev başlattı ve bu grev giderek politikleşti, bir silahlı ayaklanmaya doğru dönüştü. 1905 Devriminin merkezinde Sen Petersburg İşçi Konseyi vardı. Diğer sanayi şehirlerinde de hızla işçi konseyleri kuruldu ve 1905 Devriminin merkezinde örgütleyici, yönetici merkez olarak bu konseyler bulunuyordu.

1905 Devrimi, esasen kentlerde gerçekleşen bir devrim oldu. Tabii kırlara da bunun yansımaları oldu; malikanelere saldıran köylüler oldu, toprak ağalarının öldürülmesi, toprakların köylüler arasında paylaştırılmasının ilk örnekleri 1905 Devriminde yaşandı, ama köylülüğün ana kitlesi esasen hareketsiz kaldı ya da çarı destekledi. Dolayısıyla 1906 yılından itibaren yavaş yavaş devrim gerilemeye başladı ve yenildi.

Ancak 1905 Devrimi, Lenin’in tabiriyle Rusya’daki proleter devriminin kostümlü provasıydı, yani bir tiyatro oyunu sergilenmeden önce yapılan son provaya benziyordu. 1905 Devriminde açığa çıkan İşçi Temsilcileri Konseyi, 1917’de Şubat Devrimi yaşanıp çar devrildikten hemen sonra tekrar o dönemki adıyla Petrograd’da ortaya çıktı.

1917 Şubat Devrimi, yine bir takvim sorunundan dolayı, aslında bugünkü takvimle 8 Mart’a denk gelen bir devrimdir. Emekçi yoksul kadınların 8 Mart gösterilerinden başlamıştır. Ekmek talepli kadın gösterileri, Putilov fabrikalarındaki işçilerin ve sonra tüm Petrograd proletaryasının katılımıyla bir halk ayaklanmasına dönüştü ve bin yıllık bir hanedan ve onun üzerinde yükselen çarlık rejimi, bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde yerle bir oldu.

Çarlık rejimi devrilirken, çar, yerine başka bir çar atadı ve Devlet Duması içerisinden bir geçici hükümet seçti. Bu geçici hükümet, yeni çara da “Biz senin güvenliğini sağlayamayız” dedi ve dolayısıyla çarlık bir bütün olarak ortadan kalkmış oldu. Bir tarafta sokaklarda işçi ve asker konseyleri, onların iktidarı, bir taraftan da geçici hükümet; yürütme yetkilerini bu iki organ paylaşıyordu. Lenin, Nisan ayında Rusya’ya döndüğü zaman, Nisan Tezlerinde bir ikili iktidarın varlığını tespit etti. Bir taraftan işçi ve asker sovyetleri, bunlar gerçek iktidar, fakat henüz ülke çapında iktidarı ele alacak bir olgunluğa sahip değiller, proletarya henüz yönetmeye hazır değil, sınıf bilinci olgunlaşmış değil. Bundan dolayı son derece güçsüz bir sınıf olan Rusya burjuvazisine Geçici Hükümet yoluyla aslında iktidarın resmi yürütücülüğünü teslim etmiş durumda.

Ancak Petrograd Sovyeti, oldukça güçlü bir iktidar odağıydı. Örneğin Petrograd Sovyetinin Şubat Devriminden sonra yayımladığı 1 numaralı emir şöyle: Diyorlar ki, “Askerler Geçici hükümet tarafından yayımlanan emirlere ve subaylarına uymalıdır, ancak Sovyet tarafından yayımlanan emirlere ve kararnamelere ters düşenler hariç.”1 Yani aslolan bizim sözümüzdür, Petrograd Sovyetinin yayımladığı emirlerdir. Fakat eğer bunlarla çelişmiyorsa, geçici hükümetin de talimatları dinlenebilir.

Petrograd Sovyetinin 1 No.lu Emir’i, bütün kışlalarda asker komitelerinin kurulması ve sovyet delegelerinin seçilmesi çağrısını da yapıyordu. Bu da Sovyet iktidarının maddi temelini oluşturuyordu; çünkü asker komiteleri, çoğunlukla rütbesiz askerlerden meydana geliyordu ve kışlalardaki subayları da bunlar yönetiyorlardı. Dolayısıyla o kışlada bir general var, albay var, bunların hükmü geçmiyordu, asker komitesi, örneğin 2 er 1 onbaşı toplanıp kışla yaşamı hakkında karar alıyorlardı. Dolayısıyla askeri birlikler esasen Sovyetlerin denetimi altındaydı.

Tabii işçi ve asker sovyetleri derken şu ayrıntıyı da belirtmek gerekiyor: O devirde Rusya’da işçiler askere alınmıyordu. Çok az sayıda işçi olduğu için, sadece köylüler askere alınıyordu ve Petrograd’da o dönemde var olan askerler, aslında sırtına asker üniforması giymiş köylülerdi. Bunların hepsi kırlık bölgelerden geliyorlardı. Bu anlamda işçi ve asker sovyetlerini Lenin, “işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” olarak tanımlamıştır.2 Lenin, Nisan Tezleri’nden itibaren bu ikili iktidarın kesinlikle süremeyeceğini, sovyetlerin bütün iktidarı eline alması gerektiğini söylemiştir.

Lenin bunu söylediği zaman, Nisan ayında sovyetlerde Bolşevikler çoğunluk değildi, bunun da altını çizmek istiyorum. Yani Lenin, dolaysız bir Bolşevik iktidarı önermemiştir, Sovyet iktidarını önermiştir. O tarihte Sosyalist Devrimciler Partisi (SR’lar) ve Menşevikler, Sovyetlerde çoğunluğu oluşturuyorlardı. Buna rağmen Lenin, “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganını önde tutmuştur. Birinci Tüm Rusya Sovyetler Genel Kurulu’nda, ki bu 16 Haziran’da toplanmıştı, 1090 delege var, bunların 285’i SR, 248’i Menşevik ve sadece 105’i Bolşevikti. Yani Bolşevikler Sovyetler Genel Kurulu’nda yüzde 10 civarında bir azınlığı meydana getiriyorlardı. Buna rağmen Lenin, Sovyet iktidarı demiştir; çünkü işçi sovyetlerinin yönettiği bir ülkede burjuvazinin iktidardan tümüyle devrileceğini, sömürücülerin bütün devlet organlarından atılacağını, Sovyetlerin yetki vereceği bir hükümetin yöneteceğini biliyordu; dolayısıyla devrimin 3 temel sorununun; barış sorununun, (yani emperyalist savaştan Rusya’nın çıkartılmasının), toprak sorununun, (yani malikanelerin yok edilip köylüye toprağın dağıtılmasının) ve ekmek sorununun, (yani üretim üzerinde işçi kontrolü kurulmasının ve ekmeğin dağıtımında işçilerin belirleyici olmasının) ancak bir sovyet iktidarı tarafından çözülebileceğini söylüyordu.

Haziran ayında, temmuz ayında giderek başkentte devrimci bir hava oluşmaya başladı ve 16 Temmuz’da erken bir proleter ayaklanma meydana geldi. Bolşevikler Sovyetlerde henüz çoğunluk olmadıkları için, Temmuz Olaylarında iktidarı almaya yeltenmediler ve bu ayaklanmayı barışçıl gösterilere dönüştürmeye çalıştılar. Hatta bu eylemlerden birisinde denizciler ve işçiler, Petrograd Sovyetini bastı, Sovyet üyelerini tutuklamaya kalktılar. Bolşevikler bunlara engel olmaya, barışçıl gösteriye dönüştürmeye çalıştılar. Buna rağmen Geçici Hükümet, Bolşevik Partisini yasadışı ilan etti ve liderleri hakkında yakalama kararları çıkarttı. Hatta Kolontay, Kamanev, Troçki, Lunaçarski tutuklanarak hapishaneye konuldu, Lenin yeraltına geçti. Hakkında yakalama kararı olmayan Bolşevikler, sovyetler bünyesinde çalışmaya devam ettiler. Bolşevik Partisinin 6. Kongresi, bu koşullarda yeraltında gizli bir biçimde örgütlendi ve artık “Bütün iktidar sovyetlere” sloganının ancak Bolşevik Partisi tarafından hayata geçirilebileceği, somut bir gerçeklik olarak ortaya çıktı. Temmuz olayları Bolşeviklere bir darbe vurdu ama ancak geçici ve sınırlı bir darbe.

Eylül ayına gelindiğinde, artık Rusya’da ikili iktidarın devam edemeyeceği net bir biçimde ortaya çıkmıştı. Bir tarafta Kerenski Başbakanlığında bir geçici hükümet, ama hiçbir şekilde ülkeyi yönetemiyor ve bir tarafta da sovyetler giderek iktidara doğru ilerliyor, ama henüz iktidarı alacak belirleyici hamleyi yapacak durumda değiller. İşte bu şartlarda, 10-13 Eylül 1917’de Kornilov Darbesi3 meydana geldi. Kerenski tarafından atanmış olan Genelkurmay Başkanı Lavr Kornilov bir askeri darbe girişiminde bulundu ve bu askeri darbe girişimi, Bolşeviklerin kışlalardaki askeri güçleri tarafından bloke edildi. Dolayısıyla burjuvazinin askeri inisiyatifi önemli oranda Kornilov darbesiyle birlikte tükenmiş oldu. Hapisteki Bolşevik liderler de Kornilov darbesinin püskürtülmesiyle özgürlüklerine kavuştular. Sovyetler adım adım bu şekilde iktidara yürümeye başladı.

Bolşevik Partisi 2 büyük kentte, Petrograd ve Moskova’da sovyetlerde çoğunluğu oluşturdu ve 10 Ekimde Bolşevik Partisi Merkez Komitesi, Finlandiya’da yaptığı gizli toplantıyla 2’ye karşı 10 oyla silahlı ayaklanma kararını aldı. Bu karşı çıkan iki kişi, Kamanev ve Zinovyev’di. Bu ikisi, Bolşevik Partinin ayaklanmayla ilgili aldığı gizli kararı, felaket getireceğini düşündükleri için basına sızdırdılar. Bunun üzerine Başbakan Kerenski, son bir çare olarak Başkent Petrograd’ı Almanlara vermeye girişti. Alman Genelkurmay ile bir temas kurdu. Tıpkı Paris Komünü’nde Fransız burjuvazisinin Paris’i Alman ordusuna teslim ederek proleter devrimi ezdirmesi gibi, Kerenski hükümeti de Başkent Petrograd’ı Alman ordusuna vererek proleter devrimi, sovyetleri yok etmeye niyetlendi, ama bu, onların son ihaneti olacaktı. Bolşevik Partisi, bunun haberini alarak, Petrograd Sovyeti bünyesinde, Başkenti savunmak üzere bir Devrimci Askeri Komite oluşturdu.

Devrimci Askeri Komite, Petrograd’daki bütün birliklere kendisine bağlı olması talimatını verdi. Bir taraftan da, Sovyetler Merkez Yürütme Kurulu tarafından 2. Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’nin toplanması için çağrı çıkartıldı. 2. Tüm Rusya Sovyetler Kongresi çalışmaya başlamadan önce, Başkent Petrograd’da Kızıl Muhafızlar tarafından postane, demiryolu gibi bütün stratejik noktalar tutuldu. Kışlık Saray basılarak geçici hükümetin üyeleri tutuklandı. Yani 7 Kasım sabahı Sovyet Kongresi açıldığında, Geçici Hükümet tutuklanmıştı. Bu tabii Sovyet Kongresinde büyük bir krize sebep oldu; çünkü Geçici Hükümetteki kimi bakanlar, aynı zamanda Sosyalist Devrimci ve Menşevik Parti üyeleriydi ve o kongrede Sosyalist Devrimci ve Menşevikler de yer alıyordu. Dolayısıyla büyük bir krize yol açtı. Menşeviklerin protestoları, Sosyalist Devrimcilerin protestoları yaşandı. Sosyalist Devrimci Parti karar aldı, “Kongreyi terk ediyoruz” diye, fakat 160 delegelerinden 100’ü kongreyi terk etmedi. Bir Sol SR Grubu oluştu, Maria Spridonova liderliğinde. Lenin’in sunduğu bir tasarı kongre tarafından kabul edilerek Geçici Hükümetin tutuklanmış olması, bütün iktidarın Sovyetler tarafından artık ele geçirilmiş olması dünyaya ilan edildi.

Bu sol grup, esasen kırlarda keskinleşen sınıf savaşımının bir yansımasıydı. Çünkü SR Partisi, Narodnik kökenlerden gelen ve köylü sınıfları temsil eden bir parti. Tabii köylü sınıflar derken, zengin köylüler var, orta halli köylüler var, yoksul köylüler var. Kırlarda malikaneleri basmaya başlayan, toprak ağalarını öldürmeye, topraklarına el koymaya başlayan yoksul köylülerin hareketi hız kazanmıştı o günlerde. Bolşevik Parti, bu hareketi destekleyen yegane partiydi. SR Partisi, ki Tarım Bakanı Sosyalist Devrimcilerden olmasına rağmen, bu harekete karşı koyuyordu. Normalde Sosyalist Devrimci Partinin programı, köylüye toprağın dağıtılmasıydı. Tarım Bakanı Çernov, neden bu programı uygulamadıkları sorusuna yanıt veremiyordu. Dolayısıyla bu bölünme, esasen Bolşevik Partisinin köylünün toprak sahibi olması yönündeki tavrı ve politikası sebebiyle meydana gelmiştir.

7 Kasım’da açılan kongrenin bileşiminden de bahsetmek istiyorum. Bir önceki kongrenin bileşiminde SR ve Menşeviklerin büyük çoğunluğu oluşturduğunu görmüştük. İkinci Kongrede, 318 yerel sovyeti temsil eden 649 delege vardı. Bu 649 delegenin 390’ı yani yüzde 60’ı Bolşevikti. 100 delege Sol SR’lardandı. Bu 649 delegenin 505’i, bütün iktidarın sovyetler tarafından alınması lehinde oy kullandı, yani yüzde 78’lik bir çoğunluk iradesi söz konusuydu. Menşevikler ve Sağ SR’lar kongreyi terk edip gittikleri zaman, sadece 132 delegeyi beraberlerinde götürebildiler.4

Bu kongrede Barış Kararnamesi kabul edildi. Bu kararnamede, Sovyet Rusya, bütün dünya halklarına tazminatsız, ilhaksız bir barış öngörüsüyle savaştan en kısa sürede çekilme ve barış görüşmelerini yürütme kararı aldı. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, bir kan banyosuydu, milyonlarca işçinin ve köylünün cephelerde birbirini kırdığı korkunç bir paylaşım savaşıydı. Bu savaşın ilk gününden itibaren, bu savaşa karşı net ve devrimci tavır alan yegane sosyal demokrat parti, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisiydi, Lenin liderliğinde. Diğer sosyal demokrat partilerin tümü, kendi devletlerine tabir-i caizse “asker yazılmışlardı”. Alman Sosyal Demokrasisi Alman Devletini, Belçika Sosyal Demokrasisi Belçika Devletini ve diğerleri de her biri kendi devletini destekliyordu ve 2. Enternasyonal bu yüzden darmadağın olmuştu.

Lenin, savaşın ilk günlerinde biraz çılgın muamelesi gördü bu tavrı yüzünden, epeyce tecrit de edildi. Ancak Ekim Devrimiyle birlikte, Emperyalist Dünya Savaşının içerisinde ilk kez bir ülkede halk, barış kararı aldı ve bunu da Sovyet İktidarı başardı. Sovyet iktidarı dışında burjuvazinin geçici hükümeti asla böyle bir karar almazdı, zaten savaşı olduğu gibi devam ettirdiler.

Şubat Devrimi, Rusya halklarının savaşa karşı bir devrimiydi. Buna rağmen, Şubat Devriminden sonra iş başına gelen geçici hükümet, hiçbir şey olmamış gibi, sadece savaşın adını değiştirerek, “devrimci savaş” diyerek emperyalist savaşı sürdürdü. Dolayısıyla barış kararı almak, ancak Sovyet Kongresinin alabileceği bir karardı. Yine Toprak Kararnamesiyle birlikte toprak ağası sınıfın resmi tasfiyesi gerçekleşti. Bir kararla bin yıllık bir toprak ağalığı sistemi yerle bir edildi ve Ekim Devrimi, sadece kentlerde işçi sınıfının bir sosyalist devrimi değildir, aynı zamanda köylerde emekçi ve yoksul köylülerin köylü savaşıdır. Bolşevikler, Sovyet iktidarı, eğer yoksul köylülüğün bu devrimci savaşımına dayanmasalardı, kesinlikle ayakta kalamazlardı. O anlamda Rusya’da Sovyet iktidarı, işçi sınıfının hegemonyası altında bir işçi-köylü iktidarıdır. Sol SR’ların katılımı, Sovyet iktidarına yoksul köylülüğün katılımı anlamına geliyordu.

Halk Komiserleri Konseyi (Sovnarkom) seçildi bu Sovyet Kongresinde. Halk Komiserleri Konseyi ifadesi biraz garip gelebilir; fakat Lenin, özellikle Bakanlar Kurulu ifadesini istemediği için bu isim konulmuştu. “Eski devletten, burjuva devlet aygıtından kavramsal düzeyde de olsa, ne kadar kopabilirsek o kadar iyi.” Yani Lenin, “Bakan kelimesi kullanılmasın da, başbakan kelimesi kullanılmasın da ne olursa olsun” demiştir. İşte Halk Komiserleri Konseyi ve onun Başkanı Lenin. Her bir bakanlığın yerine bir halk komiserliği geçirildi, bunu öyle ifade etmiş olayım.

Sol SR’lar Halk Komiserleri Konseyine katılmasalar da, Sovyetler Merkez Yürütme Kurulu’nda yer alıyorlardı. MYK Köylü Bölümünün başkanı Maria Spiridonova’ydı. Dolayısıyla ilk Sovyet iktidarına baktığımızda, 2 partili bir iktidar, 4 partili bir sovyet görüyoruz, yani iktidar Bolşevikler ve Sol SR’lar arasında paylaştırılmıştı. Menşevikler ve Sağ SR’lar da Sovyet Kongrelerindeki yerlerini korudular.

Aslında Bolşevikler iktidarı alma kararını verirken, daha doğrusu bütün iktidarın sovyetlere devredilmesi kararını verirken, bir dünya devriminin fitilini ateşlemeyi amaçlıyorlardı. Nitekim Lenin’in de öngördüğü üzere, emperyalist paylaşım savaşının hemen ardından Avrupa çapında bir devrimci kriz meydana geldi. 1918 Kasımında Almanya’da bir demokratik devrim gerçekleşti, Kayzerlik devrildi, yine 1918 Kasımında Macaristan’da bir demokratik devrim gerçekleşti. Bunları 1919’da Macaristan’da bir proleter devrimi izledi, bir sovyet iktidarı kuruldu. Almanya’da ise Ocak 1919’da Berlin ayaklanması (Spartakist ayaklanma) ezildi, Rosa Luxemburg, Karl Liebckneicht sosyal demokratlar tarafından katledildiler. Nisan 1919’da Bavyera’da bir sovyet iktidarı kuruldu. Ne var ki bu da bir ay sürebildi.

Macaristan ve Bavyera örneklerinde, özellikle Komünist Partisinin cılızlığı, öncü rolünü oynayamaması, olgunlaşmış olmaması, sovyet iktidarının da tutunamamasını beraberinde getirdi. Sovyet Rusya’da ise Lenin önderliğinde teorik bakımdan da kaynaşmış, farklı siyasal durumlara farklı taktiklerle yanıt verebilme kapasitesine sahip bir Komünist Partisi vardı ve iç savaştan sovyet iktidarının zaferle çıkmasına sebep oldu bu durum.

Tabii burada sovyet ve parti kavramları üzerinde de bir tartışma yürütmek gerekiyor. Mesela Lenin, 1917 Nisanında sovyet iktidarı sloganı attığında, Bolşevik Partisi dışında hiçbir parti bu sloganı hayata geçirmeye cesaret edemedi. Yani Menşevikler, SR’lar, iktidarı burjuvazinin eline bıraktılar. İktidar burjuvazinin eline kaldığı için, (her ne kadar reformist sosyal demokratlar da hükümete katılmış olsalar dahi) toprak sorunu, barış sorunu, ekmek sorunu çözümsüz kaldı. Bu sorunlar, ancak bir Sovyet hükümeti tarafından çözüme bağlanabildi.

Diğer taraftan Bavyera ve Macaristan deneyimlerinde de cılız bir Komünist Partisinin, cılız bir devrimci partinin bir sovyetler iktidarını ayakta tutamayacağı da net olarak görülmüş oldu. Fakat daha sonraki deneyimler de yine Sovyetler Birliğinde partinin sovyetin yerine ikame edilmesinin de bir bürokratikleşme ve durgunlaşma eğilimini doğurduğu net olarak görülmüş oldu

Son olarak sovyet iktidarının mutlaka ilkesel anlamda tek partili bir iktidar olmasının gerekmediğini de vurgulamak istiyorum. Yani Sovyetler Birliğinde Ekim Devrimi, demin de vurguladığım gibi, 2 partili bir iktidar, 4 partili bir sovyet yaratmıştı. Fakat somut gelişmeler bunun devam etmesine izin vermedi. Sol SR’lar, Almanya’ya Brest Litovsk Anlaşması’nın imzalanmasını engellemek için 1918 Temmuzunda bir askeri darbe gerçekleştirdiler, fakat bu darbe kısa sürede püskürtüldü ve Sol SR Partisinin dağılmasıyla sonuçlandı bu durum. Sağ SR Partisi, Lenin’e yönelik suikastın failiydi. Bundan sonra Sağ SR Partisi darmadağın oldu. Menşevik Parti, bunların içerisinde biraz daha uzun süre siyasal faaliyetini yürüttü. İç savaşta, özellikle Gürcistan’da ve başka bölgelerde beyaz ordularla işbirliği yaptığı için bir dönem kapatıldı, ama 1921’de Lenin, Menşeviklere yeniden legalite verilmesi gerektiğini savunuyordu.

Kısacası, Sovyetler Birliğinde ortaya çıkmış olan tek partili sovyet iktidarı olgusu, Sovyetler Birliği’ndeki somut sınıf savaşımının bir neticesiydi. Örneğin sosyalizmin uluslararası anlamda çok daha güçlü olduğu, bir uluslararası güç haline geldiği dönemde, Bulgaristan’da 4 partili bir proletarya diktatörlüğü deneyimi de var. Vatan Cephesi bileşenleri olan Komünist Partisi, Çiftçi Birliği, Sosyal Demokrat Partinin sol kanadı ve demokrat aydınların oluşturduğu Zveno Birliği, hem demokratik devrimi birlikte gerçekleştirdiler hem de sosyalist inşayı. Yani sadece ’44-’47 arasındaki demokratik devrim döneminde değil, ’47-’51 arasındaki sosyalist devrim döneminde de 4 partili bir iktidar vardı. Örneğin Bulgaristan’da kolhozları doğrudan doğruya Çiftçi Birliği kurdu, kolhoz inşasını Çiftçi Birliği büyük oranda gerçekleştirdi. O anlamda proletarya iktidarının güç düzeyine, ulusal ve uluslararası dengelere bağlı olarak tek parti, çok parti durumu, özgünlükler ve değişimler sergileyebilir. 20. yüzyıl sosyalizminde gerçekleşmiş politik formlar, bugün için mutlak bir kural oluşturmuyor, bir referans noktası olarak ele alınması gerekiyor. 21. yüzyıl sosyalizminin, sovyetlerin durgunlaşması, gerçek iktidar gücünü yitirmesi deneyiminden gerekli dersleri çıkartacağından hiç şüphem yoktur. Örneğin, daha bugünden, Küba’da Halk İktidarı Meclisleri’nde partinin aday göstermemesi ve kimsenin de parti adına aday olamaması, her bir adayın kendisi adına aday olması, Halk Meclislerini güçlendiren ileri bir adım olmuştur. Sovyetler Birliği’nde sovyet delegeliğine aday olmak için bir toplumsal örgütün sizi aday göstermesi gerekliliği kitle inisiyatifini kıran bir rol oynamıştı. Kuzey Suriye Federasyonu’nda da yapılan Halk Meclisleri seçimlerinde de %60 oranında halkın aday olmasıyla oluşturulan bir delegasyon, %40 ise partilere, halklara, inançlara ayrılan kontenjanlar söz konusudur.

Günümüze geldiğimizde, bugün Halk Meclisleri formunda yeniden belirmeye başlayan bir mücadele aracı görüyoruz. Halk Meclisleri, Rojava’da, Latin Amerika’da, başka bölgelerde devrim dönemlerinde ortaya çıkan ve halkın doğrudan doğruya yönettiği biçimler olarak sovyetik organlardır ve geleceğin demokrasisi, kesinlikle halk meclislerinin üzerinde yükselecektir. Üretenlerin, işçi sınıfı ve emekçilerin, kadınların, gençlerin yöneteceği bir doğrudan demokrasinin ancak Halk Meclisleri aracılığıyla kurulabileceğini; burjuvazinin temsili demokrasisinin bugün artık en dolaylı, en çürümüş ve en soyut biçimine büründüğünü; kapitalizmin varoluşsal kriziyle birlikte yeni bir demokratik mücadelenin ancak Halk Demokrasisi çerçevesi içerisinde gelişebileceğini vurgulamak istiyorum.

Türkiye’de de özellikle 7 Haziran sonrasında geliştirilen saray darbesi süreciyle bir “Başkanlık rejimi” inşa edildi. Bu başkanlık rejiminin karşısında bir Meclisler Sistemini savunmak, en geniş demokratik güçlerin mahalleden, köyden başlayarak, oradan ilçe ve il düzeyine, oradan demokratik özerk bölgeler düzeyine, oradan da ülke düzeyine varan halk meclislerini örgütlemek ve bu temelde bir meclisler sistemini bugünkü başkanlık sistemine alternatif olarak geliştirmek gerektiğini düşünüyorum. Gelecek Halk Meclislerindedir.

*(4 Kasım 2017 tarihinde İstanbul’da BEKSAV tarafından düzenlenen Ekim Devrimi Sempozyumu’nda yapılan konuşmanın düzenlenmiş halidir.)

NOTLAR

1https://en.wikipedia.org/wiki/Petrograd_Soviet_Order_No._1

2“Proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü şimdiden gerçekleşmiş bulunuyor, ama olağanüstü özgün bir biçimde ve çok önemli birçok değişikliklerle. … Önümüzde, yan yana, bir arada, aynı zamanda, hem burjuvazinin egemenliği (Lvov-Guçkov hükümeti), hem de kendi isteğiyle iktidarı burjuvaziye bırakan, isteyerek burjuvazinin kuyruğuna takılan proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünü görüyoruz. Çünkü, unutmamak gerekir ki, Petrograd’da, fiilen iktidar, işçilerin ve askerlerin elindedir; yeni hükümet, onlara, hiç bir şeyi zorla kabul ettirmez, ettiremez de, çünkü ne polis, ne halktan kopmuş bir ordu, ne de halkın üstünde yer alan güçlü bir bürokrasi vardır. … Mart 1917 Rus devrimi, yalnızca çarcı krallığı silip süpürmekle ve tüm iktidarı burjuvaziye teslim etmekle kalmamış, proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğüne de çok yaklaşmıştır. Petrograd ve başka yerlerdeki işçi ve asker vekilleri Sovyetlerinin temsil ettikleri diktatörlük (yani yasaya değil, ama silahlı yığınların doğrudan gücüne dayanan iktidar), bu sınıfların diktatörlüğü olan bir diktatörlüktür işte. ” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, kaynak: http://www.kurtuluscephesi.com/lenin/nisanekim1tr.html#b7)

3https://en.wikipedia.org/wiki/Kornilov_affair

4https://en.wikipedia.org/wiki/All-Russian_Congress_of_Soviets