“İnsan pek mecnundur. Bir sinek kurdunu nasıl yaratacağını bilmez,

ama gider düzineyle Tanrı yaratır”  (Montaigne)

Gündelik koşuşturmanın biraz dışına çıkıp, doğayı ve toplumu sorgulayıp, onu kendi süzgecimizden geçirmeye başladığımızda belli zorluklar karşımıza çıkar. Bunlardan en temeli kelimelerin kullanımının farklılaşmasıdır. Kavramlar konu içerisinde gündelik yaşamdan farklı noktalara işaret edebilmektedir. Bu durum ekonomi politikten psikanalize, tıptan mühendisliğe birçok alanda geçerlidir. Bugünlerde evrim konusunda yazılanlar ise kavramların kullanımından doğan zorluklardan ziyade bilinçli bir çarpıtmanın ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

Nuray Mert geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde  “evrim teorisinin bilim yerine konmasına” karşı olduğunu yazdı ve “bilimsel kesinlik” kazanmasının mümkün olamayacağını söyledi. Onun için evrim teorisi de, en nihayetinde yaratılış teorisi gibi “insanın oluşumuna dair bir akıl yürütme.” Gelen tepkiler üzerine çıtayı biraz daha yukarı taşıyarak “bilimsel düşüncenin insanın var oluşuna dair sorulara cevap vermesi beklenemez” dedi. Evrim teorisini bir dogma olarak belleten sığ pozitivistlere karşı otoritenin sarayında bir ampul yaktı!

Peki, evrim teorisi, yaratılış teorisi gibi bir teori midir? Kesinlik kazanmaya ihtiyacı var mıdır? Yoksa zaten ikisi de bilim dışı bir teoridir ve ispata ihtiyaç duymazlar mı? Konuya aşina olanlar için bu sorular sıkıcı olabilir. Fakat Milli Eğitim müfredatının değiştirildiği ve bilimsellikten giderek uzaklaştırıldığı günümüzde, bu kafa karışıklığını gidermek daha da önem kazanıyor. Bu bağlamda evrimi, bilim-felsefe-din ilişkisi içerisinde anlatmak yerine, yaratılış teorisi ve benzerlerinin onun karşısına nasıl çıktığını kısaca açıklamaya çalışacağım.

Bilimsel düşüncenin gerçek hikâyesi, mitolojiden vazgeçmesi ve tanrıları araya karıştırmadan, doğayı anlamak için çaba göstermesiyle başlar. Evrimin bilim tarihi içindeki yeri de günümüze kadar böyle uzanır. Yunan filozof Anaksagoras (İ.Ö. 500-428) insanın zihinsel gelişiminin ellerini kullanmasına bağlı olduğunu söylerken evrime dair günümüze gelen ilk notu düşüyordu. Ortaçağ’da İslam düşünürlerinden İbn-i Haldun Mukaddime adlı eserinde insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikleri yazıyordu. Kuşkusuz, Darwin ile birlikte canlı çeşitliliğine ve yok olan türlere dair sistematik bir açıklama geliyordu. Darwin din sorunundan özenle kaçınıyor ve bunu şöyle ifade ediyordu: “Bana (doğru ya da yanlış) öyle geliyor ki, Hristiyanlığa ve Tanrıcı’lığa karşı yürütülen dolaysız tartışmaların halk üzerinde hemen hemen hiçbir etkisi olmuyor. Düşünce özgürlüğünün yaygınlaşmasının en etkili yolu, insan aklının bilimin ilerlemesini izleyerek adım adım aydınlanması olacaktır. Bu nedenle din hakkında yazmaktan her zaman kaçındım ve kendimi hep bilimle sınırladım.” Fakat canlıların çeşitliliği ve insanın evrimine dair olan bu yaklaşım kutsal kitaplarla ters düşüyor ve onun alanını daraltıyordu. Bu durum, din öğretiminin devlet okullarında yasaklanmasının anayasalara girmesine kadar uzandı. Yaratılışa inananların, kendilerine alana açmak için başka çaresi yoktu: Kendini “bilime” dönüştürmeyi denemek. Bunu da bir şekilde başardıklarını söyleyebiliriz. Akıllı tasarım dahil olmak üzere kendilerini bir çok şekilde “teori” olarak sunup tartıştırdılar ve tartıştırmaya devam ediyorlar. Sadece evrim konusunda değil, örneğin büyük patlama teorisi konusunda da bu yönde bir yaklaşım geliştirdiler. Bütün evrenin tek bir noktadan çıkması ve evreni doldurması yaratılış için büyük bir ispattı. Büyük patlamanın başladığı varsayılan tekilliğin bilimsel bir sorun olmaya başlaması ve bilim insanlarının yeni teoriler üretmeye çalışması yaratılışçıları üzmüş olsa da bilim dünyası bir şey kaybetmedi.

Buraya kadar anlatılanın Nuray Mert’in söylediği ile ne alakası var diye soruyor olabilirsiniz. Çünkü genelde olan, yaratılışçıların bilimsel olgulara dayanarak bir “teori” geliştirmeye çalışması ve evrime karşı çıkmasıdır. Oysa Nuray Mert aynı karşı karşıya gelişi tam tersinden savunuyor. Eğer evrim insanın var oluşunu açıklama çabası ise onu bilim dünyasından atalım gitsin.

Elbette günlük yaşamda ‘teori’ denince, doğruluğundan emin olunmayan, asılsız olabilecek iddia veya düşünce kastedilir. Bilimsel anlamıyla teori ya da diğer adıyla kuram ise bilimsel gerçekleri kullanarak olay ve olguların kapsamlı açıklaması demektir. Bir doğa yasası olarak evrim zaten doğadaki olguların-olayların, güncel ve tarihsel verilerin ne olduğunu söyler. Evrim teorisinin “bilimsel kesinlik” kazandırılmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü bilimsel bir tartışmanın içinde teorilerin böyle bir amacı yoktur. Teori eğer yanlış veya eksik ise değişerek yoluna devam eder. Kaldı ki, doğa bilimlerinde kanunlar/yasalar dahi değişmez değildir. Bugün geçerliliği kabul edilmeye devam edilen kimi yasalar bile her koşulda geçerlilik sağlamamaktadır. Yaratılışçı “teoriler” ise olay ve olguları bir yaratıcının işi olduğunu söyler. Tam da bu yüzden asılsız olabilecek iddia olmanın ötesine geçemeyip safsata olarak kalırlar. Bütün o ısrarcı ispat çabaları da bundandır.