Kapitalizm ve ücret sistemi egemen olduğu sürece, yalnızca, artık değer üreten, kapitalist kâr sağlayan çalışma türü, üretken sayılacaktır. Bu açıdan bakıldığında, bacaklarını oynatarak patronunun ceplerini parayla dolduran bir müzikhol dansözü üretken bir işçi sayılırken, dört duvar içinde kalan proletaryanın kadınlarının tüm çabası, üretken olmayan iş sayılacaktır. Bu, gaddarca ve akıl dışı bir şey, ama bu durum, bugünkü kapitalist ekonominin gaddarlığını ve akıl dışılığını tam olarak göstermektedir ve bu acımasız gerçeği açık ve kesin olarak görmek, proleter kadının ilk görevidir. Çünkü olaya ancak böyle bakıldığında, proleter kadınların eşit siyasal hak talebinde bulunmaları, sağlam bir ekonomik temel kazanmaktadır.

Rosa Luxemburg, Siyasal Yazılar

 

Ev kadınları bütün gün yemek yapar, sofra kurar, sofra kaldırır, çocuk bakar. Evin temiz ve düzenli olmasının sorumlusudur. Bazen on dakika dinlenmeden gelir akşam… Kocaya yoruldum demek olmaz, çünkü cevap bellidir. “Bütün gün evde boş boş oturuyorsun, ne yorulması?” Ev işlerinin ne parasal karşılığı vardır, ne de manevi değeri… Yaparsınız, yaparsınız görünmez. Sizin yaptığınız köfteyi dışarıdan satın almaya kalktığınızda ise para ödemeniz gerekir. Ev işleri nankördür. Görülmez…”

“Bugüne kadar binlerce çocuğu büyüttük besledik kimse ‘yeter’ demedi. ‘Üç çocuk daha’ dediler. Binlerce kişilik çorba pişirdik. Kimse bize aşçı demedi, bu bizim vazifemiz olarak görüldü. Binlerce sökük diktik, kimse terzi demedi aksine ‘çalışmaya devam’ dediler. Binlerce bütçe denkleştirdik, kimse bize ekonomistsiniz de demedi, ‘suyu biriktirin, ekmeği evde yapın’ dedi. On binlerce dert dinledik, kimse ‘psikolog’ demedi, daha fazla anlayış istediler. Biz de onların bu söylediklerine karşı Günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı, emeğimizin karşılığını, hayatımızı istiyoruz”.

İki ayrı yazıdan aktardığımız bu iki pasaj çok tanıdık değil mi? Herhangi bir emekçi semtte ev emekçisi kadınların sohbetleri de bu minval üzerinedir. Hatta onlar daha da ileri giderek evdeki hallerini; “boş durma, beleş çalış” ya da “hak almıyoruz avare de kalmıyoruz” diye tanımlarken kadın emeği üzerindeki “gizlenmiş” sömürü gerçeğini çok iyi ifade eder.

Kapitalizmin Adsız Emek Gaspı

Bin yılların erkek egemenliğini ve kadın “sorunu”nu gerçeğini kapitalizmin çarkları açığa çıkardı. Eviçi emeğin karşılıksızlığını da o açığa çıkardı. Çünkü kadın emeği makinelerin çarklarını çevirmeye çekilirken, kadın evin dışına çekilmişken, evdeki işler yine ona bakıyordu; ev onun asli iş alanı olmaya devam ediyordu. Yani kapitalist gelişmenin içinde ev işi-dışarı işi karşıtlığı kadının yaşamına girmiştir. Bugün kapitalist sistem bütün kadın cinsini dışarıda üretime çekse bile, doğası gereği onu ev işinden sorumlu saymaya devam edecektir. Kadınlar iş için mücadeleyi sürdürürken de bu konu çözülmemiş olacak. Ev, öğretilmiş olduğunun aksine “özel alan” değildir. O halde ev içi emek mücadelesinin seçeneği yalnızca toplumsallaştırma zamanını beklemek ve onun için mücadele değil, aynı zamanda erkek egemen kapitalist sömürüye karşı bugünün mücadele konusudur. Bu iki mücadele karşı karşıya getirilecek değil, birbirini besleyecek talepler ve mücadele kanallarıdır.

Kapitalist sermaye düzeni, erkek egemenliğiyle yapısal olarak kaynaşmıştır. Kapitalizmin tüm evrelerinde ‘iş’ ve ‘ev’ arasındaki ilişkide ev, kadının payına düşer. Bundan dolayı, kadının evin dışındaki üretime katılımı çoğunlukla engellenir. Bugün dünya kadın nüfusunun yarısı olan kadınlar çoğunlukla ‘tam mesai’ evde çalışır. Cinsiyetçi işbölümünün toplumsal ayaklarının aşınmaya başlaması, kadın köleliğinin temellerini değiştirmez ve ev, kadın için temel yaşam alanı olmaya devam eder.

Bir başka açıdan kapitalist ücretli emek sistemi, erkek proleterin burjuvaziye bağımlılığını, “özgür” köleliğini üretirken, erkek egemenliği olduğu yerde kalır, onun egemenliği altında kadının evdeki köleliğini üretir. Erkeğin sınıfsal köleliği ile cinsel egemenliği kapitalist sömürü sistemi içinde kaynaşır. Erkek evdeki egemenliği sayesinde kadının emeği üzerinden işgücünü yeniden üreterek sermayeye artı değer üretecek potansiyele ulaşır. Kadının buradan kurtulabilmesi, bağımsız bir yaşam güvencesine kavuşması için öncelikle emek hırsızlığının suçüstü edilmesi gerekir. Bunun için de evdeki emeğinin görünür kılınması, yani karşılıksızlığına son verilmesi, yani ücretlendirilmesi gerekir.

Ev işlerinin/ kadının ev içi emeğinin görünmez olmasının son bulması; (ister fabrikada, büroda, okulda çalışılsın fark etmez), ister sadece “ev kadını” ya da “ev erkeği” statüsünde olunsun; ev işlerinin, geçeğe uygun olarak “toplumsal iş” olduğunun kabul edilip ona göre değerlendirilmesi, yani ücretlendirilmesi ile mümkün olabilir ancak.

Erkek egemen sistemlerin ürünü olan “ev kadınlığı” toplumsal bir statüdür. Kadının evdeki köle olarak kimliksizleştirilmesinin bir ifadesidir. “Ev içi emek ücretlendirilsin” talebi, bu bağlamda, bugünkü erkek egemen kapitalist sistemin şahsında, emek hırsızlığına karşı bir mücadele konusu olduğu gibi, “ev kadınlığı”-köle statüsünün ortadan kaldırılmasına doğru atılmış ileri bir adımdır. Bu talep öne sürüldüğünde ve kabul ettirildiğinde artık ev kadınından değil, ev işçisi kadından söz edilmeye başlanacaktır. Ev kadını, işyeri ev olan-şimdilik – işçidir gerçekte. Evdeki iş, “en ağır iş” ve evdeki kadın “en ağır işçi”dir.

Daha da ilginç çelişkili durum; yüzyıllardır insanlığı pençesinde tutan ve her şeyi metalaştıran kapitalist sistem, kadının cinselliği dahil hemen her şeyini metalaştırdığı halde, evdeki emeğini hala “değersiz” kategorisinde tutuyor, gizli bir emek gaspını sürdürüyor. Rosa Luksemburg’un “sermayenin gizli birikim kaynaklarından birinin kadının evde gaspedilmiş emeği olduğundan şüphe duyulamaz” şeklinde söylediği gibi…

Çin’de bir yüksek lisans öğrencisinin yaptığı araştırmaya göre, kadınların evde harcadığı emeğinin ücretlendirilmesi durumunda, karşılığı yıllık 134 bin dolardır. Evde harcanan emeğin kapsamı da miktarıyla doğru orantılıdır. Türkiye’de 2003 yılı tespitlerine göre 10 milyonu aşkın “ev kadını” statüsünde kadın olduğu hesaplanıyor. Bugün bunun 15 milyon olduğu tahmin edilebilir ve önemli bir bölümünün her türlü güvenceden yoksun, tamamen koca eline bakan bir hayat yaşadığı da sır değil.

Erkek egemen düzene ve yasalara göre tek güvence; evlilik kurumu. Kadınlar ya evlenerek ya babalarına ya da çocuklarına bağımlı olarak yaşamak zorundalar. Yaşamlarını dolduran ise; temizlik, beslenme, hasta bakıcılığı, çocuk bakımı ve eğitimi ve daha bir dizi irili-ufaklı iş. Tüm bunları genellikle karın tokluğuna yapmak zorundalar. Geçim düzeyleri ise kendi harcadıkları emekten bağımsız olarak, aile bütçesinin durumuna göre belirlenir. Bu nedenle “hali vakti yerinde hayırlı bir kısmet” sözleri kadınlar için aile ve evlilik duası gibidir. Kadınlara ailede ve toplumda biçilen görevler, iddia edildiği gibi, doğal bir iş bölümü sonucu değil, erkek egemen sistemin biçtiği cinsiyetçi bir rolün zorunlu yaptırımlarıdır. Kadın cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınışından beri, beş bin yıldır, ev çocuk koca bakıcılığı, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumların bütününde egemen durum olmuştur.

Tek tanrılı dinlerin onayladığı, toplum kurumlaşmasının denetlediği ve devletin yönettiği tüm sömürücü toplumlarda kadınları baskı altına almakta suç ortaklığı vardır. Suç ortaklığını kolaylaştırıp meşrulaştırmak için kadının doğurgan doğasıyla ev işleri doğal iş, ev ise özel alan sayılmıştır. Görüntüye ve iddiaya göre, kadın doğurgan olduğu için ev ve evdeki işlerle sınırlı bir hayata sahip olabilir; bu doğaldır, Allah vergisidir, kaçınılmazdır, kaderdir; sokak ve oradaki işler doğal olandan sapmadır.

Yönlendirici etkenleri maddi çıkarlar olan bugünkü evlilik düzeni daha baştan kadınlar için özünde bir bağımlılık, kölelik anlaşmasıdır. Ev kadınlığı statüsü, erkek egemenliğinin kapitalist sistemde de evlilik sözleşmesine dayanarak toplumsal bir görev olarak sürmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Emeğine, evlilik sözleşmesiyle, toplum adına el konulan kadın, ekonomik olarak evde kocaya bağımlıdır. Bu durumun en yalın sonucu, onların mutsuz evlilikleri sürdürme, koca dayağı ve kötü davranışlara katlanmaya zorlanmasıdır.

Kadınlar için evlilikle yaşayacağı sorunlar bunlarla bitmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Medeni Yasası başından beri ev işleri ve çocuk bakımını kadının görevi olarak tespit ederken, evlilik süresince kadının ev içindeki çalışmasıyla eş ve çocukların hayatına kattıkları, aile zenginliğine yaptığı katkısını fiilen yok saymaktaydı. Evlilik süresince edinilen mal ve mülk (eğer doğrudan kadının üstüne tapulu değilse) boşanma durumunda erkeğin malı ve mülkü olarak kabul ediliyordu. Yeni Medeni Yasa, 2002 yılında bu konuda değiştirildi, bu tarihten sonraki evliliklerde geçerli olmak üzere, evlilik süresince edinilen mal ve mülk (eğer tersini gerektiren bir evlilik anlaşması yapılmadıysa) kadın ve erkeğin ortak mülkü olarak görülmesini sağlayan bir düzenleme yapıldı. Yani bu tarih öncesinde evlenmiş olan kadınlar bu yasadan faydalanamıyor.

Evlilik içi mal rejimi düzenlemesi, erkek egemen sistemin özünü açığa çıkaran, kadınlara yönelik en açık haksızlıktır. Mal ortaklığı düzenlemesiyle bu haksızlık bir yönüyle ortadan kalksa da, ev kadınlarının emeğinin yok sayılması, görülmemesi durumu -elbette salt bununla sınırlı değildir ve dolayısıyla- ortadan kalkmış değildir. Resmi rakamlara göre kadınların dünya gelirlerinin ancak yüzde 10’una, üretim araçlarının ise yüzde 1’ine sahip olması da kadının genel olarak mülksüz olduğunun, daha doğrusu mülksüzleştirildiğinin bir açıklamasıdır. Ev içinde mal ve mülk sahipliğinden uzak tutulmuşluğu buna paraleldir.

Evde yaratılan ve evde hesap dışı tutulan kadınların ürettiği değer ulusal gelir hesaplarında hepten görünmez durumdadır. Ev kadınları soyun üretimi ve yeniden üretimini sağlayan emekleriyle büyük bir değer üretiyorlar ama bu ortada yok; adeta bir buhar olup uçuyor! Evler temizleniyor, kocalar bakılıyor, çocuklar doğrulup büyütülüyor; okul, hastane her türlü işleri yapılıyor ama kadın hanesine hiçbir şey kaydolmuyor! Yani kapitalist sistem erkek egemenliğinin evlilik kurumu aracılığıyla kadının evdeki emeğine karşılıksız el koyuyor. Bunun bir emek hırsızlığı olduğu, vahşi bir sömürü sistemi ve kadına karşı gaddarlık olduğu çok açık.

Evdeki emeği karşılıksız kaldığı gibi ev kadınları kendi başına bir sosyal güvenlik kurumuna da dahil edilmemiştir. 2003 yılında Türkiye’de özel sigorta ve Bağ-Kur olmak üzere 100 bin civarında ev kadınının sigortalı olduğu, yaklaşık 15 milyon ev kadınının sosyal güvenlikten uzak olduğu belirtilmektedir. 2011 yılında, herkese sağlık güvencesi demagojisiyle yapılan sağlık sigortası, az olsa bile bir prim ödemeyi gerektiriyor. Eline para geçmeyen bir ev kadının ona bile ulaşamayacağı açık değil mi?

Dışarıda İşçi Evde Hizmetçi

Ev işleri ve çocuk bakımı yükü salt ev kadınlarının omzuna binmiyor. Bu yükü ücretli olarak çalışan işçi ve emekçi kadınlar da omuzlarında taşıyor ve hatta onlar ikinci bir yük olarak taşıyorlar.

Demek ki dışarıda bir işte çalışan kadınlar işten önce ve sonra, evlerinde çalışmaya devam ediyor. Kapitalizm koşullarında kadınların iki kez sömürüldüğünü söylerken bu gerçeği dillendiriyoruz. Kadınlar her halükarda evde çalışmaya devam ettiklerine göre, ev içi emeklerinin ücretlendirilmesi talebi onlar için de geçerlidir ve cesaretle savunulmalıdır.

Ev ve Ev İşleri Özel Değildir

Kadının ev içi emeği ücretlendirilecekse, ücretleri karşılayacak, sigorta primleri kim ödeyecek? Ev kadınının kocası çalışıyor, kocası mı ödeyecek? O zaman eve gelen maaşta sıkıntı olacak. Devlet ödeyecekse hangi kaynaktan ödeyecek? İşveren mi ödeyecek?

Bir görüş, işveren ödesin diyor. Çünkü kadın kocasını dingin bir şekilde işe yolluyor. Ya da ‘en uygun sistem, ev kadınlarının, bir miktarı devlet, bir miktarı işveren ve bir miktarı da kocasının maaşından kesilerek sigortalanması’ önerilmektedir.

Bütün bu sorular ve şimdiye kadar verilmiş yanıtlar, evi özel alan görmeye devam ediyor, ev işlerinin evde yapıldığı için özel hizmet sayılmasına itiraz etmiyor.

Ev işlerinin özel bir hizmet olarak görülmekten çıkarılması, ev işlerinin kadın ile erkek arasında yapılan “özel bir evlilik anlaşması” konumundan çıkarılması, soruları doğru yanıtlamanın başlangıcı olmalı. Evlilik sözleşmesi, özel mülkiyet toplum sistemin toplumsal anlaşmasıdır. Kadına ‘ev kadınlığı’ toplum adına devlet yasasıyla, evlilik akdiyle verilmektedir. Kadının ev içi emeğinin ürünlerinden koca ve çocuklardan başka sermaye ve devlet yararlanmaktadır. Sistemin sinir merkezi devlettir ve sermaye düzenin, erkek egemenliğinin yönetimi onunla işlemektedir.

Sosyalist Feminist Kolektif, “Ücretli bir işte çalışabilmek için, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı ücretli doğum izni, iş gücünün ücretler değişmeden, hem kadınlar hem erkekler için kısaltılmasını istiyoruz. Çalışırken cinsiyetçi uygulamalar istemiyoruz. İşe alınırken ayrımcılığa maruz kalmak istemiyoruz. Meslek eğitiminde ve bütün iş kollarında kadınlar için kota, iş arayıp bulamadığımızda süresiz işsizlik ödeneği istiyoruz. Evlere hapsedilmek değil, hayatımızı ve özgürlüğümüzü istiyoruz” diyor.

İş yaşamında kadın erkek eşitliğini gözeten bu taleplere bir diyeceğimiz yok. Kapitalist sömürü düzenin vahşetinin sınırlandırılmaya çalışılması, hem kadın hem erkek tüm işçi ve emekçilerin öteden beri mücadele konuları olmuştur; olmaya da devam ediyor. İşsiz kalınca işsizlik ödeneği istenmesinde de bir sorun yok. Ancak erkek egemen sistemin evde kadına bıraktığı işlerin hafifletilmesi dışında bir çözüm de yok bu söylenenlerde. İşsiz kalmak, ev emekçiliğini karşılayan bir durum değildir. İşsiz kalınsa da evdeki iş durmuyor. Yani önünde sonunda evdeki kadın İŞSİZ değil! Her daim çalışan ve en ağır işçilerden biridir. Bu sözlere göre ev içindeki emek, emekten sayılmıyor, dolayısıyla ücretlendirilmesini istemiyor. Evdeki iş, harcanan emek görünmez olarak kalıyor.

Sistemin yönetim erki devlet, ev işlerinin karşılığını ücret olarak kadına ödemeli, kadını sosyal güvence sistemine dahil etmeli, emeklilik hakkını güvence altına almalıdır. Ev işlerinin yarattığı hizmet ve artı değer üretimine katkı ulusal gelire dahil edilmeli, karşılığı ise ev işleri ücretleri kalemi olarak ulusal bütçeye konulmalıdır.

Eviçi emek ücretlendirilsin talebi, “sigorta primlerini kim ödeyecek?” tartışmasına da indirgenemez. Bir emek hırsızlığını suçüstü etmek ve hesap sormak iddiasının karşısına bu sorularla çıkmak abesle iştigal etmektir. Ücret ve prim ödemelerini devlet-işveren-koca arasında paylaşılması önerisi de sorunludur. Bu öneri, ev işlerinin “özel hizmet” olarak görmeye devam etmektedir ve kadının evde kocaya ekonomik bağımlılığı durumunu değiştirmekten de uzaktır. Sorun, erkek egemen kapitalist sistemin ana kumanda merkeziyle ve sermaye düzenine karşı savaşımla çözümlenecektir. Evdeki erkek devletin vergi mükellefi olarak bütçe açığını kapatmaya çağrıldığında sorumlu olabilir ya da kadını gözeten -ama kadının olmayan- aile ücreti gibi sosyal kalemleri kaybedebilir. Ev işleri ücretini ödeyen, diğer ikisinden sübvanse edilmesini isteyecek patron erkekten söz edilmesi ise meseleyi hiç anlamamaktır.

Ev Kadını Değil Ev Emekçisi/İşçisi

Ev işleri ücretlendirildiğinde bu işleri yapan kadınlar ev kadını statüsünden çıkıp ev işçileri statüsüne geçmiş olacaklar. O durumda emek ordusunun bir bölüğü olarak işçi sınıfının yürüdüğü yollardan geçmeye başlayacak, sendikalaşma, grevli toplu sözleşme mücadelesine girişecektir. Bu noktadan itibaren süreci, emek ordusunun ev işçisi olan kadın bölüğünün örgütlü gücü ve mücadelesi belirleyici olacaktır.

Bu ilk çıkarsamaya bakarak, kadının ev içi emeğini ücretlendirme mücadelesinin salt bir sendikal mücadele sayılmamalıdır, tam aksine erkek egemen kapitalist sistemin temel politikalarına; ekonomik-politik ve toplumsal- karşı kapsamlı bir saldırıdır. Tüm emekçi kadınların- yardımcı unsur olarak değil- kendi adlarına siyasetin merkezine doğru harekete geçmesi meselesidir söz konusu olan. Ekonomik çıkar olarak görünen ev içi emek mücadelesi, beş bin yıllık kadın ezilmişliğinin temel alanına, kapitalizmin ise kök hücresindeki/ ailedeki statüye, köle emeğine/ angaryaya karşı bir savaşım sorunudur. Milyonlarca emekçi kadının kapitalizmin kadın insanın ve emeğin her günkü yeniden üretim sürecinde ücretsiz olarak kullanılmasına dur demeye başlaması demektir.

Ev içi emeğin ücretlendirilmesi, kapitalizmin “özel alan” diye adlandırıp, kutsal ve dokunulmaz zırhı ile kuşatılmışlığından yararlanarak ve ellerini ovuştura oluştura sömürdüğü bu alanda, kadının emeğine sahip çıkma savaşımıdır. “Eviçi emek” için somut bir mücadele çağrısı, kadın cinsin evsel köleliğinin toplumsal temellerine kapitalizm koşullarında yöneltilecek en güçlü saldırıdır. Hem erkek egemen sistem ve hem kapitalist sistemin birlikte mücadele menziline koyduğu için böyledir. O nedenle, Kapitalist sermaye düzeni ve devlete karşı mücadeleyi, erkek egemenliğine karşı mücadeleyle birleştirme yeteneğine ulaşmak demektir. Ki bu da, ev içi emeğin gaspına karşı mücadelede başarılı olmak için elzemdir. O halde cins bilinciyle aydınlanan, kadın devrimiyle ayaklanarak siyaset yapacak kadınlar, bir  emek ordusu olarak da örgütlenmiş olacaktır.

Ev İşlerinin Toplumsallaşması

Ev işleri ve çocuk bakımının bütünüyle toplumsal biçimde örgütlenmesi mümkündür. Bunun için emekçi kadınların emeğine el koymayı, onları ev köleleri ya da en düşük ücretlerle çalıştırılacak ücretli köleler olarak konumlandıran kapitalist düzenin, devlet yapısının tasfiye edilmesi gereklidir. Kadınların üzerindeki her türlü cins baskısının ortadan kalkması için maddi koşullarını yaratmayı bayrağına yazan sosyalist toplum, ev işleri ve çocuk bakımının bütünüyle toplumsal olarak örgütlenmesi görevine girişecektir. Sosyalizm birinci olarak, kadının köleleşmesinin maddi temelini, özel mülkiyeti tasfiye edecektir. İkinci olarak tüm kadın cinsi toplumsal üretime çekecek ve ev içi emeğin sömürüsünün ortadan kaldıracak maddi koşulları yaratmaya girişecektir. Bir başka ifadeyle, esasen araziyi düzenleyecektir. Ancak bu da öyle bir çırpıda gerçekleşmeyecek, zaman alacaktır. O koşullarda da ev içi emeğin işgücü olarak tanınması, ev işi ve çocuk bakımı tümüyle toplumsallaştırılana kadar kadın işgücünün evdeki sömürüsüne ve anne olarak sömürülmesine karşı olmak, buna karşı güvenceler bulmak zorunlu olacaktır.

Bugünün dünya ve Türkiye koşullarında milyarlarca kadının özgürlük, adalet ve eşitlik arayışında kavranacak iki temel ve güncel mücadele halkası; “ev içi emeğin ücretlendirilmesi” ve “ev içi-ev dışı şiddeti önleme” mücadelesidir. Kadına yönelik şiddetin tavan yaptığı bu coğrafyada, şiddetin sonuç olduğu, kaynağında kadının öncelikle evdeki köleliği, emeğine karşılıksız el konulmasının yattığı açıktır. İkisine karşı mücadele birbirinden koparılamaz ama merkez noktayı, ev içindeki emeğinin değersiz/ görünmez kılınmış olması oluşturur. Bunun bilince çıkarılması, ev içi emeğin politik mücadele konusu yapılması kadına yönelik şiddete karşı mücadeleyi güçlendirecek, kapitalist sistemin sömürü çarkını ve ataerkilliğin temellerini sarsarak kadın özgürlük mücadelesini de kolaylaştıracaktır.

Ev içi emek mücadelesi, toplamda, tüm evdeki emekçi kadınların yardımcı unsur olarak değil, kendi adlarına siyasetin merkezine doğru harekete geçmesi meselesidir. Sosyalist-her tür devrimci mücadele için de geçerli- örgütlenmenin hedefi, tüm ezilenleri kendilerinin kurtuluşu için iradeleştirmektir. Cins aydınlanmasının ve sosyalist- tüm kadın hareketi için de geçerlidir- kadın örgütlenmesinin özel hedefi de ezilen kadın cinsin iradeleşmesine öncülük etmek olmalıdır. Demek ki, ev içi emek mücadelesi, aynı zamanda kadın cinsin “kendiliğinden bir cins olmaktan çıkması” için harekete geçmesidir.

Kadın cinsin beş bin yıllık ezilme sürecinin maddi-tarihsel temelinde, mülk sahipliğine dayanan erkek egemenliğinin temel biçimi olarak evdeki konumuna karşı mücadeleyi başlatmak, kadın özgürlük mücadelesinin toplumsal temellerini milyonlara ulaştıracak potansiyelin açığa çıkmasını sağlayacaktır. Şiddete karşı kadın mücadelesinin maddi temellerini güçlendireceği için de acil, yakıcı bir gündem maddesidir. Ev içi emek mücadelesine bu bakımdan da beş bin yıllık ezilmenin pratik görüngülerine, her günkü ezilmenin sivri tepelerine doğrudan politik mücadele konusu olarak bakmak ve mücadele etmek gerekir. Ev kölesi kadınları özellikle ev hizmetçiliğini, ‘sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeme’ye yeminli bu düzene baş kaldırmaya çağrı olarak ele almak gerekir. Binlerce yıldır süren ev içindeki emek hırsızlığına artık geçit vermeyecek bir adalet arayışının ifadesi olarak ele almak gerekir. Evdeki kadının işçi olduğu gerçeğinin yasallaştırılması olduğu görülmeli. Ev içi emek mücadelesinin, işçi sınıfının evdeki bölüğünün uyandırılması ve harekete geçirilmesi süreci olarak gelişeceğini bilince çıkarmalı. Buradan mesafe alabilmek için kadın hareketinin eylem planlarına evdeki kadınlar kendi talepleriyle girmelidir. Ev içi emeğin yaratımları, ulusal hasılaya dahil edilmeli; karşılığı, ulusal bütçelere, ev işleri bir hizmet üretim ve tüketim kalemi olarak girmeli. Evdeki angarya çalışmaya son vermek, kapitalizm koşullarında böyle başlayabilir. Evdeki işe karşılık olarak ücret, sosyal güvence ve emeklilik hakkı; ücretli işçiler olarak toplu sözleşme, grev hakkı ve sendika hakkı isteyecek milyonların hareketi hayal değil, gerçeğe dönüşecektir elbet. Örgütlü bir atılıma, hedeflerini netleştirmiş hareket planına muhtaç sadece.

Güncel Gelişmelerden Bakmak

Kapitalist sistem “sosyal devlet” yapısallığını 40-50 yılda neredeyse tüm dünya da söküp attı. Özelleştirmeler yoluyla, kamusal varlıkları özel sektöre devrederken, bu kurumsallıkların sosyal işlevleri de dumura uğratıldı. Burada konumuzu ilgilendiren eğitim, sağlık, sosyal yardım kalemlerinden kreş- yaşlı-hasta bakımı kurumlarının tasfiye edilmesi, kadın cinsin üzerinde olan yükleri daha da ağırlaştırdı. Binyılların ev kölesi normuna dokunmadan, özelleştirme mantığına bağlı olarak kreş, hasta ve yaşlı bakımı kurumlarını-olduğu kadarıyla- ortadan kaldırarak tasfiye ederek onu da eve kaydırdı. Fakat her şeyin piyasalaştığı yerde bu devir öyle hepten bedava olamazdı. Sosyal hakların tasfiyesinin acısını pansuman edecek bazı adımlar attılar. Mesela yaşlı ve hastalara evde bakım karşılığı bir ücret ödenmeye başladı. Kırk dereden bir su getirmeye benzer koşullar olsa da evdeki hizmeti karşılığında kadına değil, hizmet alanın adına ve onun yaşam süresine göre işleyecek maaş sistemi kuruldu. Aynı şey “engelli çocuk” bakımı için de düzenlendi. Evde anneler, engelli çocuklarına bakım ücreti almaya başladılar. Fakat bu yol kısa sürede terk edilerek, tamamen özel sektörün elindeki engelli eğitim merkezlerine kaydırıldı ödemeler. Yine de verilen “500” liraları eve gelir olarak almak isteyen yoksullar, çocuklarına evde bakmaya devam edebiliyorlar. Yani o 500 tl’ye de muhtaç insan grupları var, hem de yığınla.

Kreşleri kapatıp, eğitim yaşını 5’e indiren sistem bu kez kreş yerine evlerde çocuk bakımını öngördüğünü açıkladı. Kadına karşı bir dizi olumsuz kararla birleşen bu yeni adımı realize edebilmek için memur kadınlara “yarım gün iş, tam maaş” teklifinde bulundu. Performansa dayalı personel politikasının içine yedirilmeye çalışılan yeni adım çok pahalıya patlayacaktı! Hem genç kadın nüfusu işten alıkonmuş olacaktı. İlgili kadın kesiminin muhalefetiyle de karşılaştı. Başlamadan bitti. Bu kez, torun bakan ninelere maaş teklifi atıldı ortaya. Asgari ücrete yakın diye başlatılan maaş, epey bir kayıpla 450 tl’de durdu. Çalışma Bakanlığı ve Aile Bakanlığının protokol imzaladığı, 6000 aile ile pilot çalışma başlatıldığı da duyuruldu. Kim bu 6 bin aile, neye göre seçildiler, kamuoyu bilmiyor ama, bir duruma işaret ediyor. Evdeki kadının emeği tanımsız ve karşılıksız kalmaya devam ediyorken, dışarıda çalışan kadınların çocuklarının bakımı en özel ellere, 450 tl karşılığında havale edilmiş oluyor.

Hasta, engelli bakımları için de genel kriter, “aile yakını” olmaktı, çocuk bakımında da öyle oldu. Bu kez büyük anneler-büyük babalar değil- yaşlı nüfus, emeklilikten sonra da üç kuruşa çalıştırılmış olacak. Köyde ve kentte, giderek emekli olduktan sonra zaten bu işi yapmakta olan büyük anneler de bir bayram harçlığı kazanmış olmanın neşesiyle kahkaha attılar kendilerine uzatılan mikrofonlara.

SGY torbasına sığdırılan her doğum için iki yıl emeklilik hakkına sayılacaktı. Nitekim pek çok kadın prim paralarını da ödemeyi göze alarak emeklilik sürelerini kısaltmanın yoluna gittiler. Sigorta primlerini ödeme koşulu getirmişti hükümet, ödediler; oysaki onlara doğum yapar ve çocuk büyütürken hiçbiri o iki yılda maaş almamışlardı! Kim dinler onları! Zaten çocuk doğurmak, biraz izin bir miktar da ikramiye karşılığı olmasına alışmışlardı. Dolayısıyla bu kez prim ödetme hırsızlığına ses edecek durunda değillerdi. Onların adına ses eden de olmadı.

Bu dört kalem bir arada, neoliberal politikaların uygulayıcısı kapitalist devletlerin, kadınların ev-çocuk bakımı-koca-yaşlı hasta bakımı gibi emeklerini bedavaya alamayacağını gösterir. 20. Yüzyıl sosyalizminin kendisini zorladığı sosyal kalemleri tasfiye ederken, yerine açığı kapayacak yollar bulmaya çalıştığını gösteriyor. Önemli olan, kadın hareketinin talepleriyle taban tabana zıt bu yeni tedbirler hakkında ne demek, dahası ne yapmak gerektiği konusunda tam bir akli dağılma ve tutulmanın varlığıdır.

Oysa 2. Dalga feminist hareketin artçı dalgalarından biri tam da kadın emeğinin her türlü ezilmesinin ana merkezi olan eve dikkat çekmiş, İtalya’da Della Costa önderliğinde ev içi emeğin ücretlendirilmesi talebiyle büyük bir mücadele yürütülmüştü. Feminist kadın hareketinin büyük bölüklerince sahiplenilmeyen, dünya emek hareketinin ilgi bile göstermediği bu hareket sonuçta tecrit halde sıkışıp kalacak ve kaçınılmaz olarak yenilecekti. İşin bu cephesi çok daha fazla tartışmayı hak ediyor elbet, ancak bu yazıda ona girmek gerekmiyor. Şaşırtıcı olan, buradan geleceğe dair dersleri çıkaranın kadın hareketi değil, sermaye sınıfının olmasıdır. Sermaye düzeni bugüne gelirken her konuda olduğu gibi bu konuda da devrimci bir gelişme ihtimalinin önünü alacak reformasyona gidiyor. Ama çok özel bir dikkatle: Evdeki emeğin adı ve evdeki kadının işçi statüsü anılmadan iş kotarmaya bakıyor. Çünkü sürece, kadın emeğinin karşılıksız, angarya haline isyan ve değiştirme kararlılığı girerse, ev içi emeğin kendi kaderini tayini girerse, işte o zaman düzenlerinin topa tutulacağını anlıyorlar.

Kadın hareketi ise neoliberal politikaların kadın emeğini değersiz ve güvencesiz kanallara akıtmasına karşı teşhir faaliyeti ve çalışan kadınlar için iş hakkı talepli mücadeleler yürütüyor. Ama o kadar! Kadına yönelik şiddete karşı güçlü bir kadın mücadelesi var. Ama şiddetin maddi kaynağı ile savaşamıyor kadın hareketi. Salt beden politikasıyla savaş, bir kısır döngü içinde sürüp gidiyor. Çünkü her iki alanda da kadının emeğinin değersizliğinin merkezi, evdeki emeği mücadele konusu yapılmıyor. Hala ev içi emek konusunda kafa karışıklığı içinde kadın hareketi. Feminist kadın hareketinin pek çok kesimi; ev içi emeğin adının anılmasına bile karşı. Feminist- sosyalist kadın hareketinin geniş kesinlerinin ortak gerekçesi; “kadını ev kadınlığı kimliğine mahkum eder, ev işlerini kadına zimmetler”. Oysa milyarlarca kadın, ev kadını, ona mahkum zaten; dışarıda iş sahibi olanları da dahil karşılıksız olarak sermaye düzeninin çarklarına ve evdeki nüfusa hizmet ediyor! Gerçeği konuşmak gerekirse, bu tutum, “ev kadını” kimliğinden kendini kurtarmış küçük bir azınlığın kendi durumunun teorisini yapması denebilir.

Öte yandan feminist hareket, bugünkü düzende ev işinden erkeklerin sorumlu sayılmasını istiyor! Ya da ev işlerinde erkeklerle ortaklaşmayı! Erkeklerden alacaklıyız, diyen şiarı da var. Ah keşke böyle olsa! İyi de işi bütünüyle erkeklere havale etmek, erkekleri ev işine ortak etmek nasıl olacak? Bu güce sahip bir avuç kadından söz etmiyoruz; milyonlarca, milyarlarca eve mahkum kadından söz ediyoruz! Onlar için Bakanlar Kurulu karar alırsa mesela, erkekler buna uyacak mı? Son dönemin en meşhur “yetkilileri” muhtarlar mı denetleyecek evleri?

“Ailenin dışında hayat var”, şiarı ne kadar küçük bir azınlık kadının hikayesine uyuyorsa, ev işleri ortaklaştırılsın da o kadar küçük bir azınlık erkek ve kadının sorunlarına derman olabilir. Gerisi; milyonların, milyarların angarya emek sarfına ve bunu sermaye sınıfının, kapitalist devletin tepe tepe kullanmaya devam etmesi olacaktır.

Değer yaratır mı? Geçilmiş tartışmalar… Büyükanne maaşı bile bu tartışmanın ne kadar eskidiğini göstermeye yeter.

Bugün kadının “ev içi emeği” için somut bir mücadele çağrısı, kadın cinsin evsel köleliğinin temellerine kapitalizm koşullarında yöneltilecek en güçlü saldırı haline gelebilir, kadın cinsin ezilmişliğin maddi temelleri buradan dövülebilir. Böylece kadın cinsi, kapitalist sistemin ekonomi politikalarına karşı ve kendisi için savaşıma girebilir. Dahası, erkek egemenliğinin evdeki temsilcisinden ekonomik bağımsızlaşma yoluna girebilir. Bir başka açıdan söyle ifade edilebilir; kadın cinsi, ezilen ulus gibi, cinsiyetçi/ sömürgeci ulus/aile yasaları içinde kaybedilmişliğine baş kaldırılabilir, ezilen sınıf gibi doğrudan kendisi için politikaya karışabilir, bin yılların kader yolu can damarından kesilebilir. Evdeki kadın, şiddete karşı çıkmaktan başka, bir de burada cins bilinciyle buluşabilir, evdeki kadının cins bilinci buradan açığa çıkabilir.