Marksizm-Leninizm’in “Emperyalizm ve sınıf devrimi çağının Marksizmi” olarak tanımlanması, Lenin’in zamanından bu yana temel bir sorunu, yani “bütün ülkelerin işçilerinin” birbirleriyle ilişkileri sorununu yakıcı bir sorun haline getirmektedir; ki bu ilişkiler emperyalizmin getirdiği çok eşitsiz şartlar altında, farklı ülkelerin yoksulları arasında ve farklı sosyal koşullarda gerçekleşmektedir. Ağır ulusal baskı ve doğrudan ve dolaylı olarak sömürgeci boyunduruk altında yaşayan Kürt işçileri ile burjuva demokratik düzen altında yaşayan ve ülkelerinin emperyalist gücünün getirdiği ulusal ekonomik nimetlerden faydalanan Alman işçilerinin mücadele birliği hangi temelde inşa edilebilir?

Marksist-Leninist gelenekte ezen ulusun proletaryası, diğer pazarlar üzerindeki emperyalist tahakkümünden elde edilen aşırı kârlardan verilen rüşvet kırıntıları ile “satın alınmış” işçiler olarak değerlendirilirken, emperyalist ve emperyalist olmayan ülkelerin halk sınıfları arasındaki toplumsal ve siyasi gelişmişlik farkı ise, Immanuel Wallerstein’ın bağımlılık teorisinde olduğu gibi, büyük oranda Marksizm-Leninist gelenek dışında teorik ilgiye mazhar olmuştur.

Küresel emeğin emperyalist merkezlerdeki ayrıcalıklı kesimleri üzerine halihazırda geniş bir akademik literatür olmasına; Lenin’in bunun sömürgecilik karşıtı özgürlük mücadeleleri bağlamında ele alınmasına yaptığı vurguya ve 20. Yüzyıldaki pratik deneyiminde İngiltere ve ABD gibi emperyalist devletlerin “evdeki” proletaryaya kıyasla ezilen ulusların özgürlük hareketlerinden daha fazla korkmasına rağmen, komünist hareketin bugünkü temsilcileri ezen ulus ve ezilen ulus işçilerine ikiyüzlü bir şekilde yaklaşıyor ve sanki ezen ulusun sendikalı işçileri bu dünya sisteminden bağımsızlarmışçasına ulusal sendikalarına neredeyse sonsuz güven duyuyorlar.

Söylemeye gerek yok ki, halihazırda emperyalist ülkelerde yaşayıp, örgütçülük yapan Marksist-Leninistler olarak bizler, bu kesimleri örgütlemenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Emperyalist ülkelerdeki komünist geleneklerin temel sorunu, sanki ülke içindeki ve diğer ülkelerdeki ezilenlerle bu işçi kesimleri arasında hiçbir çelişki yokmuş gibi, bu toplulukları salt kendileri için örgütlemeye çalışmalarıdır. Oysa mücadelemiz de sermaye kadar küreseldir ve her tekil örgüt bunun bilincinde olmak zorundadır.

Emperyalist merkezlerde kendini Marksist-Leninist olarak tanımlayanlar arasında sosyal-vatanseverliğin yükselişi, 20. yy. ortalarında belirginlik kazanmaya başladı. Örneğin, Stalin tarafından da desteklenen “Sosyalizme Giden Britanya Yolu” başlıklı metin İngiltere’de CPGB’nin (Büyük Britanya Komünist Partisi, bugünkü adıyla CPB’nin) politikalarının temelini oluşturmuştu. “Sosyalizme Giden Britanya Yolu”, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde barışın önündeki asıl tehdidin Sovyetler Birliği değil, ABD olduğunu anlatma uğraşında olan bir metindi. Tabii, bu, taktik sebeplerden kaynaklanan zorunlu bir ifadeydi, zira görece küçük bir örgüt olan CPGB İngiltere’de erken Soğuk Savaş dönemi paranoyalarıyla da mücadele etmekteydi. Yine de, metnin tonu ve somut etkisine bakıldığında, Lukács’ın Stalin’i eleştirdiği “taktikleri stratejinin önüne koyma” hatası açık bir şekilde gözükmekteydi. Ancak İngiltere’nin kendisi emperyalist bir güçtü ve İngiltere ile ABD arasındaki çelişkilere oynaması mümkün olsa bile, tehlikeli türden bir vatanseverlik CPGB’yi çoktan esir almaya başlamıştı. Parti, Soğuk Savaş döneminin çoğunu İşçi Partisi’ni Komünist Parti üzerindeki yasağı kaldırmaya ikna etmekle geçirdi. Bu reformizm döneminde Troçkist grup “Militan”, aynı reformist çerçeve içinde dahi olsa, İşçi Partisi’nin kötücül yönetimini kabullenip, buna rağmen yine de bu partiye sızarak daha büyük bir başarı elde etti.

Ancak yine de hem Militan, hem de CPGB “Britanyalı” proletaryayı örgütleme ve “Britanya’da” sosyalizmi inşa etme rüyasına kendilerini kaptırmışlardı. Buradaki temel hata, sadece Lenin değil, Marks’ın da zamanında fark etmiş olduğu üzere, Britanya emperyalizminin “İngiliz” işçi sınıfı tarafından değil, onun dışındaki devrimci unsurlar tarafından, yani hem İngiltere’de, hem de İngiliz sömürgelerindeki azınlık ulusların ilerici nitelikteki ulusal hareketleri tarafından yenilgiye uğratılabileceğiydi.

Soğuk Savaş iyice yükseldiğinde Troçkist gruplar bölünmüş, hangisinin liderinin sonraki büyük teorisyen olacağı üzerine tartışmalara dalmış, kolektif yenilgilerine anlam vermek için mücadele ederken, adanın sözde Marksist-Leninistleri büyük oranda CP(G)B içinde kaldılar, zaman zaman az sayıda Maoist grup bu partiden koptu, bunlardan birisi (RCPB-ML) Enver Hoca’nın çizgisini benimsedi ama “büyük lider”in ölümünden sonra onlar da karanlığa gömüldü.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte adada “anti-revizyonizm” namına somut hiçbir şey kalmamıştı. Adada gerçekten devrimci sayılabilecek tek Marksist akım, Kuzey İrlanda’daki IRSP (İrlanda ulusal kurtuluş mücadelesinde yıllarca IRA ile yan yana mücadele etmiş, kendini Marksist-Leninist olarak tanımlayan ancak anti-revizyonist olmayan İrlanda Cumhuriyetçi Sosyalist Partisi) idi. Onların da Britanya’daki en yakın yoldaşları onları destekleyen İngilizler, Galler ve İskoçlardı, ne var ki, kendileri bu partinin çizgisine denk bir devrimci Marksist disiplinli çizgiyi İngiltere’de, Galler’de ve İskoçya’da hayata geçirmiyorlardı.

Birleşik Krallık’ta komünist hareket bütün yenilgileri bir yana, komünistler (“Anti-revizyonist” olduğunu iddia edip “Üç Dünya Teorisini” dışlamayan ve Doğu Perinçek’in altına imza atacağı ayarda Kürdistan ve İngiltere analizlerine sahip olan sözde “CPGB-ML” hariç) Britanya’nın birden çok ulustan oluştuğunu, Kuzey İrlanda’nın Britanya Devleti tarafından işgal edildiğini ve Kuzey İrlanda’da İngiliz devleti desteğindeki aşırı sağcı birlikçi hareket ile mücadele eden “Yeni İrlanda” (Éire Nua) hareketinin ilerici olduğunu her zaman kabul etmişlerdir. Ancak aynısı Atlantik’in öbür yakasındaki yoldaşları için söylenemez.

Sovyetler’de Kruşçev kliğinin yükselişi ABD’deki “Browderizm” akımını yansıtır. İngiltere’de John Gollan’ın yaptığı gibi Browder da Kruşçev’in “barış içinde bir arada yaşama” tezinden çok önce “kendi” emperyalizmi hakkında reformist ve oportünist görüşler geliştirmiş, Sovyetler’in ekonomik olarak emperyalizmi aşacağı (hem de kapitalizmin kendi kategorileriyle!) bu sebeple -özellikle de emperyalist merkezlerde- devrimci stratejiye ihtiyaç kalmadığı fikrini ileri sürmüştür. Tüm kısıtlılığına rağmen yine de bazı olumlu işler yapan CPGB’nin tersine, CPUSA (ABD Komünist Partisi) emperyalizm karşısındaki uzlaşmacılığını bile aşarak Afro-Amerikan mücadeleyi açık bir şekilde sabote etmiş, örneğin ABD işçi sınıfını “böldüğü” iddiasıyla (ve daha geniş çerçevede Afro-Amerikan mücadelesinin “ulusal mücadele” olarak tanımlanması nedeniyle) Afro-Amerikan tarım işçileri sendikasından çekilmiştir. Tabi, aslında bu Güneyli beyazların ayrıcalıklarını korumaktan başka bir şey değildi.

ABD’de bu genel eğilim “Browderizm” olarak adlandırılsa da bundan tek bir kişiyi sorumlu tutmak büyük hata olacaktır: Afro-Amerikan komünist Benjamin J. Davis Jr. “Siyahi Sorunu” mücadelesi yıllarında Browder’ın partideki aşırı şovenist beyazlara karşı Siyahi hakları için mücadele edilmesinin önemini savunduğunu belirtir. Yenilginin sebebi, Browder’ın kişisel olarak Afro-Amerikanları satması değil, partinin temellerini emperyalist bir ülkede yerleşimci beyaz işçi sınıfı içerisinde oluşturmasıydı. Bir sınıfsal ve ulusal sorun, burada doğru temelde ele alınamıyordu, çünkü, beyaz emeğin öz-imgesi ABD’de bir ulusal sorunun ve ezilenlerin daha geniş çerçevedeki sorunlarının eleştirel değerlendirmesinden daha değerli bulunuyordu. J. Sakal’ın etkili metni “Yerleşimciler: Beyaz proletarya mitolojisi”nde bu eğilim sert bir saldırıya uğramıştı.

Uzun süre İrlanda’daki rejimin İngiliz işçi sınıfının yükselişi ile devrilebileceğinin mümkün olduğuna inandım (…) Ancak derinlemesine çalışmalarım neticesinde aslında bunun tam tersinin doğru olduğunu gördüm. İngiliz İşçi Sınıfı İrlanda’dan kurtulmadan hiçbir şeyi başaramaz. Kaldıraç İrlanda’da kullanılmalı. İrlanda sorununun genelde toplumsal hareket için bu denli önemli olmasının nedeni bu. (Karl Marx)

Kısacası, ABD içindeki ezilen en büyük milliyet ve dolayısıyla ABD emperyalizminin “Aşil Topuğu”, bir zamanlar ABD yurttaşlarını birleştirme noktasındaki en güvenilir ilerici yapı tarafından kendi kaderine terk edildi. Bu durum, CPUSA’da ilk büyük bölünmeye yol açtı ve ortaya çıkan “Çekiç ve Çelik” fraksiyonundan (küçük ölçekli bir örgüt olmasına rağmen, emperyalist bir merkezde şiddeti savunmasından dolayı Kruşçev tarafından lanetlenmiştir), Afro-Amerikan ulusal özgürlük mücadelesine kendini adamış küçük bir grup olan bugünkü ROL (İşçilerin Devrimci Örgütü, ABD) doğdu.

Önderliğin oportünist ve Yankee şovenisti hattından duyulan memnuniyetsizlik, parti içindeki büyük Afro-Amerikan Marksist-Leninistler tarafından da dile getirilmişti, örneğin, İngiltere’de CPGB’de de örgütlenme yapan Claudia Jones, “Yeni Komünist Hareket” içinde önder rol oynayan Afro-Amerikan ulus teorisyeni Harry Harwood. (Yeni Komünist Hareket zaman içinde bünyesinden Özgürlük Yolu Sosyalist Örgütü’nün [FRSO] çıktığı bir hareketti. Bu örgüt, Afro-Amerikan ulusal kurtuluş hareketini güncel olarak da desteklemektedir.)

Ancak CPUSA’nın kendi emperyalist burjuvazisine ve devletine karşı devrimci mücadele hattını terk etmesi ve ezen ulus sendikalarının kendilerini “Marksist” olarak parlatan “saygıdeğer” yöneticilerini utandırması pahasına ezilenlerin özgürlüğünü korkusuzca savunan FRSO ve ROL gibi grupların küçük ölçekli örgütler olarak kalması, öncüyü öncü yapan şeyin ne olduğuna dair bir ders niteliğindedir. FRSO ve ROL henüz “parti” olabilecek denli güç kazanamamışken ve onlardan çok daha büyük olan CPUSA da (Troçkistler ve kendisini ‘Marksist-Leninist’ sayan ve CPUSA’yı bir biçimde eleştiren gruplar da pratikte dahil olmak üzere) Afro-Amerikan ulus sorunu ile hesaplaşmaktan kaçarken, Afro-Amerikan halk kendi öncülüğünü üretti. Kendi mücadelelerinden ve dünyadaki diğer ulusal kurtuluş hareketlerine dair gözlemlerinden yola çıkan örgütler ve liderler Afro-Amerikan halkı içinden çıkt, ki onlar bugün hala yoksul Afro-Amerikan gençler tarafından benimsenmektedirler: Şehit ulusal lider Malcolm X, Küba’da sürgünde yaşayan komünist isyancı Assata Shakur ve anıları ulusal bilince sahip Afro-Amerikalıların mücadelesinde yaşayan düzinelerce şehit ve siyasi tutsak…

Benzer olarak, aynı durum Atlantik’in öbür yakasında da yaşanıyordu. Büyük Britanya ve İrlanda’nın “resmi” komünist partileri Kuzey İrlanda’nın emperyalist bir güç ve onun orduları tarafından işgal edilmesine “mâkul” bir mesafe alıyorlardı. Sovyetik partilerden yardım alamayan Kuzey İrlanda halkı kendi başının çaresine bakmaya zorlanıyordu. İngiliz işgalci güçlerine karşı bu mücadele hem IRA ve cumhuriyetçi hareket içinde, hem de partiden ayrılan sol kanat IRSP içinde silahlı mücadeleye evrildi. (IRSP içinde, Soğuk Savaş dönemine özgü birçok ideolojik eğilim vardı.) Afro-Amerikan gerillaların FBI tarafından yenilgiye uğratılmasına ve Hayırlı Cuma Barış Süreci ile Kuzey İrlanda’da silahlı mücadeleye son verilmesine rağmen bu ulusal kurtuluş hareketleri bölgelerinde en güçlü yapılar olarak kalmayı başarmışlardır: “Beyaz” sol tarafından görmezden gelinen Afro-Amerikalılar örgütlenmeye devam etmiş, Mississipi eyaleti Jackson şehrinde Devrimci Ulusal hattı örgütleyen Malcolm X Taban Hareketi, şehrin çoğunluğunu oluşturan Afro-Amerikalılar için güçlü bir ekonomik öz-yeterlilik ve özyönetim temelinde seçim ve sokak siyaseti güdebilecek seviyeyi yakalamıştır.

Ancak bu ülkelerde tarih ezen ulus proletaryası için de sabit kalmadı. Emperyalizm sömürecek yeni pazarlar bulamakta zorlanmaya başlayınca sert neoliberal kemer sıkma politikaları enternasyonal proletaryanın bu ayrıcalıklı kesimlerini dahi vurdu. 2008 Finansal Krizi ABD ve İngiltere gibi ülkeleri özellikle ağır bir şekilde etkiledi ve bu krizden yeni bir siyasi gerçeklik doğdu. Soğuk Savaş’ın siyasi düzeni çöküyor ve burjuvazinin unsurları bir zamanlar refah içinde yaşayan Amerikan ve İngiliz işçi aristokrasisinin öfkesini mültecilere ve azınlıklara, yani en çok ezilen ve en çok sömürülen kesimlere yönelterek bu düzeni korumaya çalışıyor. Yükselen şovenizm, seçimler düzeyinde yansımasını faşist Donald Trump’ta ve Kuzey İrlanda sömürge idaresinin en tehlikeli gericileri ile Theresa May’in işbirliğinde buluyor.

Öte yandan, kemer sıkma politikalarının olumlu sonuçları da yok değil. ABD’de, Bernie Sanders’ın başkanlık kampanyası buna bir örnek olarak gösterilebilir. Sanders kitle hareketini kahraman siyasetçilerden daha önemli gördüğünü, buna kendisinin de dahil olduğunu, halk düşmanı Wall Street karşıtı kitle hareketi olmadan kendi başkanlığının hiçbir anlamı olmayacağını anlattı ve aktivistlerin basıncı sonucunda “Siyah Yaşamları Önemlidir” (Black Lives Matter) kampanyasını kısmen destekledi. Diğer taraftan, ABD’nin emperyalist bir güç olduğunu açıktan hiç teslim etmemiş olması ve bu gücün savaşlarının lehine oy kullanmış olması, Sanders’in içinden geldiği “beyaz” Yanki “sosyalist” geleneğin bir işaretidir. Bunun yanında, adaylığı neoliberal Hillary Clinton’a kaybettiği hileli seçimin ertesinde Jackson’daki Nissan işçilerine desteklerini iletmesi ve Chokwe Antar Lumumba’nın (Afro-Amerikan Devrimci Yurtsever) zaferini kutlaması da önemlidir. Sanders’in politikası beyaz proletaryanın genel eğilimini ve bizim onların mücadelesi ile ezilenlerin özgürlük mücadelelerini birleştirme mücadelelerimizi yansıtmaktadır.

İngiltere’deki durum daha iyimser gözükmektedir: Corbyn emperyalizmi ve İngiltere’nin savaş kışkırtıcılığını açıktan lanetlemekte ve Kürt halkını hem söylemsel olarak desteklemekte, hem de PKK’nin terör listesinden çıkarılması yönünde oy kullanmaktadır. Devamlı olarak Filistin için kampanyalar düzenlemekte ve çatışmaların en kötü yıllarında İngiliz devletine karşı IRA’nın yanında saf tutmakla suçlanmaktadır. Tüm bunlar mali sermayenin açık bir şekilde lanetlenmesi ve kemer sıkma politikaları karşısında kitle hareketi talebi ile birleşmekte, “kâr için değil, halk için” ekonomi istenmektedir. Corbyn, anti-emperyalist politikaları ve refah devleti savunusu sebebiyle suikast ile katledilen İsveç Başbakanı Olaf Palme’ye çok benzemektedir.

Peki, bu eğilimler söz konusu ülkelerdeki kitlelere nasıl yansımaktadır? Sanders’i destekleyenlerin çoğu “çoklu eğilim” ilkesini uygulayan ve üyelerinin taktikler üzerine oy vermesine izin veren DSA’da (Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri) örgütlüdür. 2008’den önce bu örgüt büyük oranda sosyal-demokrat bir eğilime sahipti. Hala da öyledir ancak Donald Trump’ın seçilmesinden sonra bir çok farklı fraksiyondan Marksistler de örgütün saflarında yer almaya başlamıştır.

Corbyn’in destekçileri İşçi Partisi içinde “Momentum” denen ve partinin kontrolünü şirketlerin çıkarlarına hizmet edenlerden “geri almak” için taban örgütlenmesi yaklaşımını benimseyen bir yapıda örgütlüdür.

Kemer sıkma politikalarına karşı savaşsak ve bu tip reformist yapılar aracılığıyla önemli kazanımlar elde edebilsek dahi, Türkiye’de gördüğümüz üzere yönetici elitlerin iktidarı sarsıldığında seçimler yok sayılabiliyor ve hukukun üstünlüğü ilkesi dahi askıya alınabiliyor. Bu tehlikenin embriyo halini İngiliz medyasında ve İşçi Partisi önderliğinin Corbyn’i “uygun” demokratik süreçler adı altında izole etmeye dönük komplolarında da görüyoruz. Aynı komployu, Clinton’un Trump’tan daha fazla oy aldığı hakkında çığlıklar atan (ki bu doğru olduğu halde, Amerika’daki saçma sapan delegeli seçim sistemi nedeniyle bu üstünlüğün bir anlamı kalmıyor) ama ne Demokrat Parti aygıtı ne de medya, Clinton’dan daha popüler olduğu aşikar olan sosyal demokrat Bernie Sanders’ın yerine Clinton’un nasıl da hileli yöntemlerle geçirildiği üzerine hiçbir ciddi sorgulamanın yapılmadığı Demokrat Parti’de de görüyoruz.

Dahası, eğer kitlelerin kemer sıkma politikalarına yönelik haklı öfkelerini örgütlemek zorundaysak, bize düşen, eski düzeni diriltmek olamaz. Burnunun dikine giden ve eylemin başını da, sonunu da işçi grevleriyle sınırlayan sendikalizmden kaçınmamız gerektiği gibi, emperyalizm ve kapitalizmden sadece ayrıcalıklı kesim ve kitleleri koruyacak olan yasal araçların sınırlarını da görmek durumundayız.

Birleşik Krallık’ta İngiliz işçilerini Britanya emperyalizminden ve onun varsayımlarından koparmanın ne denli zor olduğu açıktır. Örneğin, İskoçlar bağımsızlık referandumuna gittiğinde Doğu Perinçekvari CDGB-ML “İskoç milliyetçiliği bir burjuva ideolojisidir!” ya da CPGB örneğinde, “İskoç diye bir halk/İskoçya diye bir ülke yoktur!” diyerek devletlerini savunmak için sıraya girecektir. Corbyn kampanyasının olumlu etkilerini teslim eden aynı insanlar, “Evet” kampanyası benzer talepleri dillendirmesine ve Mhairi Black’in söylemi Corbyn’inki ile paralel olmasına rağmen dönüp İskoç Ulusal Partisi’ni (SNP) lanetleyecektir. İskoçya’nın Britanya devlet düzenini reddetmesini burjuva toplumun yüceltilmesi olarak görenler, her nasılsa Corbyn’in başbakan olmasının aynı devlet düzenine zarar vermeyen bir Ekim devrimi olabileceğine inanmaktadırlar! İngiliz solunun büyük çoğunluğunun şovenizmi, oportünizmi, revizyonizmi ve aptallığı toplumsal ve ulusal sorunların altında yatan çelişkilerin etraflıca tartışılmasına engel teşkil etmektedir.

İskoçya, bugün, İngiliz solunun en ilerici eğilimlerinin dahi bünyesinde var olan toplumsal ihtilaflardan birisini oluşturmaktadır. Galler’in kronik azgelişmişliği, Galler’i İskoçya’dan ziyade Kuzey İralnda’ya yaklaştırmaktadır, ki bu durum Galler ulusal sorununa sıkıca bağlıdır. İşçi Partisi Solunun geniş kesimleri, Plaid Cymru’yu, sağ ve sol kanatları bulunan Gal ulusal partisini, kendine özgü Gal uluslal hakları için mücadele eden bir parti olarak değil de, bir şaşkınlık veya can sıkıcı bir şey olarak ele almaktadır. Bu partinin Gal dilinin ve kültürel haklarının Gal halkı bakımından süregelen öneminin bir işareti olduğunu görememektedir. Ki bu haklar, Gal halkından geçmişte devlet zoruyla çalınmıştı, bugün ise ekonomik zorla çalınmaya devam etmektedir.  

Asıl tehlike, Corbyn tarafının sınır, devlet vb. konulara dair radikal bir bakış açısı eksikliğinden kaynaklı olarak, tehlikeli bir göçmen-karşıtı politikanın “İngiliz işçi sınıfının” ekonomik çıkarları açısından, şovenizmin diğer formları ile beraber da meşrulaştırılmaya başlanmasıdır.

Bu çelişkiler acil bir şekilde ele alınacak kadar hayatîdir. Çözüm, herhangi bir “komünist” örgüt veya Corbyn’in seçim kampanyasının öncülüğünde ulaşılacak olan sosyalist bir devrim sonrasına ertelenemez, çünkü İngiltere’deki yönetici egemenler bir kriz hali yaşamaktadırlar.

Yaşanan, ya egemenlerin kendilerinden beklenen esaslı siyasi adımları atamamalarından, ya kitlelerin rızasını zorla (örneğin, savaşla) elde etmelerinden ya da geniş kitlelerin (özellikle köylülerin ve küçük burjuva aydınlarının) siyasi uykudan uyanıp eyleme geçmelerinden ve organik bir bütün teşkil etmeyen ve devrimle çözülebilecek taleplerde bulunmalarından kaynaklanan bir hegemonya krizidir. Bir “yönetememe krizi”dir bu: bir hegemonya krizidir, ya da bir bütün olarak devletin krizidir. (Gramsci)

Theresa May’in meşruiyetini kaybetmesi Corbyn’in iktidara gelmesini garantilemeyeceği gibi, burjuvazinin daha alçakça yollara başvurmayacağı anlamına da gelmez. Evet, bildiğimiz haliyle İngiliz devleti çatırdamaktadır fakat yoksulların ve ezilenlerin örgütlü mücadelesi olmadığı müddetçe, kurulacak yeni düzen hızla faşizme evrilebilir. Yoksulların ve ezilenlerin birliği acil bir ihtiyaçtır fakat “yeni” sosyalistler Corbyn’in kampanyasının bu birliği zaten sağladığına inanmaktadırlar. Bu, “mücadeleyi böldüklerini” söyleyerek azınlık uluslara ve göçmenlere yönelik gelişecek şovenizme “soldan” bir mazeret uydurmaya ve faşistlerin Corbyn’in yelkenlerini şişiren rüzgarın enerjisinin büyük bir kısmını emmesine hizmet ettiği ölçüde tehlikeli bir tutum olacaktır.

Benzer bir tehlike ABD’de de günceldir: Trump kendini Sanders’e benzeterek kendisinin “düzenin siyasetçilerine” alternatif olduğuna kitleleri inandırmada başarılı olmuş gözükmektedir. Burjuva medya, ABD imparatorluğunun içeride ve dışarıda tehdit altında olmasından kaynaklı olarak Trump’tan endişe duymaya başlayınca, Trump, Afro-Amerikalıların “polis tarafından katledilmeme” haklarını hiçe sayarak ve Standing Rock’ta olduğu gibi topraklarını savunan Yerlilere karşı şirketlerin desteğinde saldırarak onları teskin etmiştir.

Sınıflar, kendileri için hayati önem taşıyan anlarda tarihin akışına etki edebilmek için partiler kurup, örgütlenirler. Ancak bu partiler her zaman yeni dönemlerin gerektirdiği görevlere uyum sağlama becerisi gösteremeyebilecekleri gibi, kendileri ve dolayısıyla temsil ettikleri sınıf da ulusal veya uluslararası anlamda girdiği tüm güç ilişkilerinde dengeli bir etkinlik de sergileyemeyebilirler. (Gramsci)

ABD ve İngiltere’de kendini komünist parti olarak tanımlayan partilerin tümü bu görevi yerine getirme noktasında başarısız olmuştur. Sorun, şartların bizim salt gözlemlerimizden daha fazlasını gerektirmesidir. Mevcut duruma cevap olabilecek gerçek bir örgüte ihtiyacımız var. Brexit, İngiliz emperyalizminin AB emperyalizmleri ile arasına mesafe koyması anlamına geliyordu ancak bunun maliyeti, Londra’nın bölgesel ve ulusal pazarlar üzerindeki baskısının güçlenmesi, Kuzey İrlanda’da insan haklarına yönelik yeni saldırılar ve göçmenleri dışlayan bir “Britanyalı” kimliği oldu. Trump’ın durumu da egemenlerin krizinin bir yansıması aslında. Ancak bu kriz, içeride emperyalist burjuvazinin en tehlikeli unsurlarının nicel birikimini hızlandırıyor aynı zamanda. Türkiye ile kıyaslandığında yaşam epey demokratik ve güvenli fakat bu ülkelerde genel eğilimin “Erdoğanlaşmaya” doğru olduğu görülebilir. Bu da, uzun dönemde Erdoğan’dan daha tehlikeli bir hale geleceklerini gösteriyor, zira ellerinde kıyas kabul etmeyecek kadar yoğun bir emperyalist güç barındırıyorlar.

Bugün, her zamankinden daha fazla, yoksulların ve ezilenlerin gerçek birliğine, ezilen halkların birbirleriyle birleşmelerine, ve bütün arkaplanlardan yoksulların ezilenlerin mücadelelerinde kendi öz mücadelelerini görmelerine ihtiyaç vardır,

PKK üzerine yazılmış metinlerden birindeki ilginç bir değerlendirme bu durumu iyi özetliyor: “PKK’nin önüne koyduğu temel mesele, Turkiye/Kürdistan’da ‘ulusal sorunu’ çözerken, devrimci politikayı milliyetçiliğe düşmeden yeniden inşa edecek bir program geliştirmekti.” (Kaynak: İkinci paragrafın sonu, https://ejts.revues.org/4613)

Bizim görevimiz, meselenin sınıflı toplum ve kapitalizmde temellendiğinin farkında olarak tüm ulusal sorunları ve kurtuluş hareketlerini yeniden canlandırmak ve farklı özgün koşullarına rağmen, aslında aynı dertten muzdarip olduklarını tüm yoksullara göstererek, bu tarihsel anda sınıf mücadelesini harekete geçirmektir. Görevimiz, sadece kemer sıkma politikalarını durdurmak değil, bu politikalara karşı yürütülen savaşı, aynı zamanda kitlelerin kendilerine ait bir siyasi iktidar için nasıl savaşılacağını da öğrenecekleri bir eğitim süreci haline getirmektir. Görevimiz, bu savaşı ezilen halkları, yani ABD’de Afro-Amerikalıları, Chicano’ları, Yerlileri ve diğer ulusları; İngiltere’de İrlandalıları ve Galleri; göçmen işçileri; Kürdistan’dan Filistin’e, Bolivya’ya ve Chiapas’a kadar sömürge ve yarı-sömürge haline getirilmiş tüm halkları soyan, sömüren, baskılayan, katleden ve onları bir zamanlar emperyalizmin nimetlerinden faydalandırdığı kendi proletaryasına “düşman” olarak belleten ancak şimdi bu proletaryanın da en temel haklarına göz dikmiş olan egemenlerin birer soyguncu ve parazit olduğunu ifşa etmenin aracı olarak kullanmaktır.

Original English version of the text is here

KAYNAKLAR

Antonio Gramsci (1971), “Observations on Certain Aspects of the Structure of Political Parties in Periods of Organic Crisis”, Selections From The Prison Notebooks, p.451-2, Lawrence and Wishart: London.

Karl Marx and Frederich Engels (1988), “Marx to Engels in Manchester London, 10 December 1869”, Marx and Engels Collected Works, p.386, Lawrence and Wishart: London