Türkiye ekonomisine ilişkin ampirik veri ve analizler, ekonominin büyük bir şok etkisi ve önlenemez gidişle daralacağına işaret ediyor. Genellikle iktidarın sağladığı medya tekeli ekonomik gidişatı kamufle etmeye çalışsa da, alternatif medya ve akademik tartışmalara erişimi olmayan kitleler de bu türbülansı bedenlerinde hissediyorlar: Reel fakirleşme, belirli siyasal-ekonomik kazanımların gaspı, göreli artı-değer oranlarında artış vb. Ancak bir yandan da bu veri ve analiz setleri, ekonomik-uzmanlık alanında her ne kadar yakından tartışılmaya çalışılsa da, ekonomik küçülmeyi teyit eden bu tartışmalara dahil edilmiş birden fazla yanlış anlama var. Öncelikle bunları ortaya çıkarmamız gerekiyor. Bu yazının programatik olarak doğduğu zihinsel nokta, ekonomi tartışmalarındaki burjuva ideolojik konumlarının teşhiri ve ekonomik krizin Sol pencereden betimlenmesi, bu betimlemenin ardından analitik olarak nesnel ve öznel yapıların ideografik düşünülmesine katkı olarak sunulabilir. Ekonomik kriz vakıası, siyasal tartışmaları geriletmemelidir, tersine ekonomi, siyasalın alanında biçimlenir ve biçimini kaybettiğinde –krize girdiğinde– siyasalın yeniden tartışılması için altın bir fırsatla karşı karşıya kalırız. Öncelikli olarak hatırlamamız gereken olgu şudur ki ekonomik kriz, ampirik bir iktidar değişikliliğine zorunlu olarak yol açmaz; bu krizi teşhis etmeli ve siyasal bir öznellik, halk sınıflarına musallat olan ekonomik terör için karşı bir direnç oluşturmalıyız. Bu yüzden kurmaya çalıştığım ideografik düşünüş tarzı, basit bir teorik sorunsallık değil pratik bir aciliyet de taşıyor.

Söz konusu yanlış anlamalarla başlayalım. Birinci yanlış anlama, ekonomik daralma olayını, “merkez bankasının bağımsızlığı” ekseninde tartışmaya çalışır. Buna göre, Türkiye, 2002-2006/08 arasında IMF programını, becerikli ve ehil iktisatçıları sayesinde güzelce uygulayıp ekonomiyi büyütürken, birden iktidar zehirlenmesine uğrayan Erdoğan, bu işbilir namuslu kadroları kovuyor ve yerine dalkavuklar ordusunu geçiriyor. Bunun sonucunda, 2013’te ve 2018’deki kur ataklarıyla karşı karşıya kalıyoruz, özel sektörün ödemeler dengesinde sıkıntılarla karşılaşıyoruz vs. Bu anlayışın temel sorunları, sanıyoruz ki ortadadır: Bütün kapitalistik yapıların üstünü örtmeye programlanmış –Marx’ın muteber deyimiyle– “vulgar” iktisatçılık. Erdoğan’ın temsil ettiği Bonapartist ve faşist burjuva siyasetinin hakim birikim rejimi modeli yerine ne geçirileceği, bu araştırma programında tartışılmaz. Bu çizgi için karakteristik olarak Refet Gürkaynak’ın, ve genel olarak Daron Acemoğlu vs. gibi neoliberal ortodoksinin popüler makalelerine bakabiliriz. Öncelikle doğru bir fenomenin betimlenmesine gözümüz takılır: Erdoğan, inşaat sektörünü şişirmektedir, bürokratik aygıt kendisini rant ve rüşvetle döndürmektedir. Ancak bu betimleme, stabil bir kapitalizm ve Keynesgil bir sınıf uzlaşısının tarihdışı kalıcılığına ilişkin imalarla yüklü bir şekilde önümüze gelmektedir. Pekala, o zaman şunu soralım: Türkiye gibi bir çevre-kapitalizmi kendisini nasıl kalkındıracaktır? Bu noktada büyülü, burjuva idraki tarafından nötralize edilmiş, fetiş-sözcükler sıralanır: Eğitim, teknoloji, ar-ge, beşeri sermayenin nitel büyümesi vs. Burada Marx’tan şu güzel pasajı alıntılamak konusunda bir sıkıntı duymuyorum: “Genel olarak üretim yoksa, genel üretim de yoktur. Üretim, her zaman üretimin özel bir dalıdır –örneğin tarım, hayvancılık, imalat vb.– ya da bütünlüktür. Ama ekonomi politik, teknoloji değildir.” (1999: 23) Eğitim ya da finansallaşma, “reel” üretim sektörlerinde çeşitli fonksiyonlardır ve bütün bunlar, belirli toplumsal şebekelerle içerilir. Kapitalizm, her üretim tarzı gibi, toplumsal ilişkiler ağında verilidir. Teknoloji doğrudan kapitalizme eşitlenemez. Hobsbawm, sanayi devriminin kökenine ilişkin tarihsel araştırmasında buna dikkat çeker (1999: 12-33). Fransa’nın eğitim kurumları ve alimleri, İngiltere’ninkilerden çok daha iyiyken birinci sanayi devrimi neden İngiltere’de başlamıştır? Bunu, eğitim harici sahte faktörlerle de, rasyonel girişimcilik, yüksek tasarruf oranları, coğrafya ya da demografi vs.yle de açıklayamayız. Bakmamız gereken yer, piyasa alanı ve üretim ilişkileridir: Fransa’da yüksek teknoloji için bilimsel yeterli donanım olduğunda dahi bunlar kapitalist yatırımlar adına teorik yakıtlar olarak kullanılamaz, çünkü Fransa’da İngiltere’dekine benzer bir iç piyasa yoktur (köylülük İngiltere’deki şekliyle tasfiye edilmemiştir, Napoleon III’ün siyasal hegemonyasındaki büyük burjuvazi-köylülük ittifakında bunu görürüz) ve Fransız sermayesi büyük yatırımlar yapmaya giriştiğinde de bunu genel olarak iç piyasaya enjekte edemez, bunun yerine sömürgelere ya da diğer dış pazarlara kayar (örneğin Süveyş Kanalı).

Kapitalizm, birinci yanlış anlamanın akademik dolaşımında kasıtlı olarak gözardı edildiği gibi, ulusal ve uluslararası asimetriler üretir; dolayısıyla, dünya sistemi olarak kapitalizmde, eşitsiz gelişim korunmak ve radikalleştirilmek zorundadır. Pozitivist bir akıl, ulusal ekonomiye, tek başına ağır sanayi ya da yüksek teknolojik kazançlar sağlayamayacaktır –bu teorik iklimde, gelir bölüşümünün hiç tartışılmaması ve ulusu total-üniter bir bütün olarak düşünmek dolaylı bir handikaptır.

İkinci anlayışa göz atarsak: Bu anlayış, aslında birincisinin belli belirsiz bir devamı ve öncülünü tanımayan bir mantıksal sonucu olarak ortaya çıkar. Burada, sembol eden ve edilen arasında bir karmaşa hüküm sürer. Kriz için –Merkez Bankası vs. gibi tartışmalara girişmeksizin– doğrudan ve sadece Erdoğan’la AKP sorumlu tutulur. IMF programının, birinci yanlış anlamada kabul edilen 2002-2006/08 başarısı da, birden silip süpürülür. Erdoğan suçludur; özelleştirmeler, yabancılara arazi satışı vs. en çok onun hükümetleri döneminde yapılmıştır ve şimdi bakiye tükenmiştir. Bu anlatıda da doğruluk payı var. Erdoğan, burjuva sınıfının politik bir önderi olarak, gerçekten bu krizden sorumludur; ancak AKP veya Erdoğan, kendisinden önce de hüküm süren burjuva sınıfının politikalarına en yüksek düzeyde uyum sağladığı için halihazırdaki konumlarını tutabilmektedirler –Erdoğan’a saldırı, Erdoğan’ın burjuva siyaset ve otarşisinin temsilcisi olduğu ifşa edildikçe anlam kazanacaktır. Yoksa siyasal konumuz şu an parlamenter partilerin ekseriyetinin ekonomik kriz karşısında aldıkları “yerli ve milli” siyasetleri gibi AKP’den farklılaşamaz, kriz tam da Erdoğan’ın otoriter siyasetinin kabulü için bir hamle haline gelir. İkinci anlayışın körlüğünü ve etkisizliğini, ateşli Erdoğan karşıtlığının Erdoğancı siyasete eklemlenme kapasitesinde görüyoruz. Dış güçler retoriğinin, –Kapital’in altbaşlığına göndermede bulunursak– “burjuva ekonomi politiğinin eleştirisi” gerçekleştirilmezse, en ateşli sözde AKP-karşıtı Batıcıları dahi göreli olarak baştan çıkarabileceğini ve kendilerini birden devletin bütün zor ve ideolojik aygıtlarını elegeçirmiş Erdoğan’ın saflarında bulabileceğini özenle teşhis etmemiz gerekiyor.

Bu yanlış anlamaları daha fazla çeşitlendirebiliriz, ancak hepsindeki ortak ve merkezi özellikleri göz önünde bulundurmanın daha verimli olacağını düşünüyorum. Bütün yanlış anlamalar, burjuva “değerleri”nin partiküler varyasyonlarıdır. Hepsinde de ekonomik-olan, siyasal-olandan uzak tutulur; öyle ki, ekonomi, “sıradan insan”ın, popüler tanımıyla söylersek, “Ayşe Teyze”nin anlamayacağı ve hatta anlamaması, ilgilenmemesi gereken bir şeydir. Vatanın eğitimli ve namuslu evlatları bu işi de çözecektir, yeter ki toplumsal barış, yani yalın bir apolitiklik sağlansın. Bu apolitik ekonomi görüşü tümden saçmalıktır. Marksist ve Sol siyaset, bu saçmalıklara karşı, ekonomik alanı yeniden siyasallaştırma ödeviyle karşı karşıyadır. Aslında bu siyasallaştırma ekseni, özgül olarak kriz ve türbülans durumları için yedeklenmiş formda, AKP’nin hakim anlatısında da mevcuttur: Hedef şaşırtıcı bir taktiksel ekipman olarak. Ekonomik kriz, birden Amerikan müdahalesi ya da Trump’ın psikopat karakteriyle, ekonomik bir savaş olarak şekillendirilir. Bu anlatı karşısında, nötr bir iktisat bilgisi ve sınırlandırılmış bir politik görüş, bizi çıkmaza sürükler: “Yerli ve milli” olarak lanse edilen devletçi ayrımlar tahtasında kalırız. Bir “Halkçı Program”ının sunumu bunun için gereklidir; Erdoğanizmle mücadele, şayet Erdoğan burjuva siyasetinin neoliberal fraksiyonunun, Thatcherizmin çocuğuysa, çok yalın bir cümleyle başlatılabilir: There is alternative (Alternatif var). Bana kalırsa, bu söylemin incelikli olarak nasıl kurulabileceğini, alternatifin olanaklılığını, kibirli burjuva siyasetinin görmezden gelip küçümsediği Ayşe Teyze’ye nasıl aktarılabileceğini sorgulamamız gerekir. Eğer burjuva siyaseti Ayşe Teyze’yi küçümseyebiliyorsa bu şüphesiz bunu yapabiliyor olmasındandır; demek ki henüz Ayşe Teyze, bilindik Marksist sınıf tasnifini kullanırsak, kendinde sınıfın elemanıdır, kendi için sınıfın elemanı değil.1

Marksist siyasetin kurucu ilkesi açıktır: Bütün mücadeleler, sınıf mücadelesi kökenlidir. Ancak bu ilkeyi biraz daha incelikli hale getirmek gerekiyor. Komünist Manifesto’nun meşhur ilk cümlesi (tarihteki bütün mücadeleleri sınıf mücadelesi olarak ilan eden düşünce) doğrudur –ancak özel bir formda. Bu doğruluğu, morfolojik bir doğruluk olarak kabul etmemiz gerekir. Bütün mücadeleler sınıf mücadelesi kökenlidir, ancak da capo buna indirgenmeleri gerekmez ve bu indirgeme çoğu zaman hatalıdır. Demek istediğimi somutlaştırırsam, sözgelimi ezilen ulus mücadelesi ya da kadın hareketi siyaseti, otomatik olarak sınıf mücadelesi alanının içine çekildiğinde, ortaya çıkan siyaset biçimi çoğu zaman bir ucube olacaktır: Sınıf mücadelesi pratikleri, ezilen ulus veya toplumsal cinsiyet pratikleriyle etkileşime girebilir, stratejik olarak hegemonik öncüler eşliğinde bir veya birden fazla noktada birbirlerine eklemlenebilirler; ancak, mekanik bir şekilde sınıf mücadelesini, demokratik diğer mücadelelerle eşitlemeye kalkışmak (töz olarak birbirlerini tanımladıklarını “söylemek” bundan tamamen farklıdır) geçersiz bir siyaset ve aptalca bir hamledir.2 Sözgelimi, işçi sınıfı formunda dile getirilmeye çalışılan kadın özgürleşimi içeriği, mekanik tekniklerle kurulmaya çalışılan bir özdeşlik olarak çoğu zaman işe yaramayacaktır ve işçi sınıfı ile kadın kimlikleri birbirlerini etkisizleştirecektir. İşçi sınıfının urviyerist-korporatist düşünülmesi, sosyalizmi aşkın (transandant) bir kılıfa sokar ve faşist siyasete teknik olarak yakınlaştırır. Mesele, işçi sınıfı mücadelesinin içkin olarak kadınları kurtarabilip kurtaramayacağı değildir. Kadınlar, herhangi bir dışsal işçi sınıfı mücadelesiyle kurtarılmaz, kendi kendilerini kurtarırlar –marşta söylendiği gibi, “il n’est pas de sauveurs supremês”. İşçi sınıfı mücadelesinin yanında diğer mücadelelerin de sirkülasyonları genişletilebilir –işçi mücadelesine de ideolojik bir dinamizm katacak çerçevede. Ben bunun mümkün, ve incelikli formatlarda gerekli olduğuna inanıyorum. Bununla, sözgelimi kadın hareketinin işçi sınıfı mücadelesinden ayrılması gerektiğini, tikel toplumsal hareketlerle müzakere prosedürlerine gönderme yapan bulanık bir sol parantezin olanaklı ve gerekli olduğunu söylemiyorum. Daha çok söylemek istediğim, halihazırda toplumsal akışta farklı bilinç durumları ve sosyal inşalar arasında iktidar sınıflarının birbirinden ayırdığı toplumsal hareketleri, sol bir ittifaklar dizgesinde yeniden düşünmenin makul bir teklif olabileceği. Bu ittifaklar dizgesini yapılaştıran incelikli formatlar, bunun için önem kazanıyor. İncelikli derken kast ettiğim şey, hegemonik inşanın kurucu ve olumsal kimliğinin anlamı: Ezilen uluslar ve kadın hareketi, basit bir sosyalizmde-içerilme halinden daha karmaşık bir bilinç durumuna gönderme yapar. Bunun için daha radikal bir irtibatlandırmalara ihtiyacımız var. Ben bu irtibatlandırma düşüncesinin Marksist teorinin, post-modern “düşmanları” karşısında geri çekilmesi olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanmıyorum; tersine, bu Marksist siyasetin özünün derin şekilde anlaşılmasıdır. Sınıf mücadelesi sahası, morfolojik açıdan Tarihin yönetici katındadır: Ancak bu saha diyalektik örüntüler ve türlü çapraşıklarla bezeli halde önümüze gelir. Bunu düşünürken Balibar’ın şu dediğini kendimize sürekli hatırlatmamız gerekir:

Siyaset, basitçe toplumsal ve doğal yaşamın, iletişimin ve kültürün üzerinde yükselen bir ‘üstyapı’ değildir. Hakiki siyaset kavramı zaten insanlar arasında bir ortaklaşalık (community) olasılığını ilgilendirir; çeşitli kurucu parçalar ve gruplar arasındaki antagonizmaların ifade edilmesi ve diyalektik olarak çözümlenmesi için bir karşılaşma mekanının kurulması demektir. (Aktaran Özbek, 2004: 181).

Bu siyaset kavrayışı uyarınca, aslında daha radikal bir sınıf mekanı kurmamız için elimizi kolumuzu bağlayan Marksizmin ruhuna aykırı lafzi dogmaları artık gözden çıkarabiliriz. Devrimci proleteryayı uyandırmak adına sınıf mücadelesini istediğimiz noktadan etkinleştirmek istiyorsak, yeni bir sınıf mekanını kurmak zorundayız.3 Callinicos’un farklı bir bağlamda söylediği şu cümleyi önemsiyorum: “…sağduyuya dayalı (…) görüşlerin sınıf yaklaşımından bütünüyle kopmak gerekir” (2006: 15). Sağduyu derken Callinicos, sosyal teorideki, statü, meslek ya da ücret gibi fenomenlere temas eden sınıf açıklamalarının dayandığı gerici siyaset bakışını kast etmektedir. Buradaki sağduyu nosyonunu geliştirebiliriz. Geç kapitalizm türlü formasyonlarda, yükselen radikal işçi hareketine karşılık çeşitli kültürel ya da göreli ekonomik hamlelere başvurdu. Emeği heterojen olarak dağıttı, mesleki işbölümlerinin alanlarını aşırı bir şekilde kabarttı, Keynesçi-regüle boyutlarda bazı tavizler vermeyi göze alabildi vs. Aslında, bunlara zorlandı, aksi halde kaybedecekti: Şimdi de emeğin yeniden homojenleşip niteliksizleştiğini ve kapitalist piyasaların deregüle olduğunu görüyoruz. Biz de karşı bir hamle içinzorlanıyoruz. Dolayısıyla tartışmamız gereken “Halkçı Ekonomi Programı” eğer ekonominin siyasallaştırılması girişimiyse, bunu sadece Marksist ideologun değil, bütün halk sınıflarının tartışması gerekiyor. Tabii bunun için öncelikle halk sınıfları tanımlanmalı. Bu Marksist sosyolojide çok karmaşık ve tartışmalı bir konudur ve bizim üstünde durduğumuz ekonominin siyasallaştırılması ekseni için kritiktir.

Genel olarak, sınıf tanımı için verili bir tartışma pozisyonu, Poulantzas’ın sınıf kavramının eleştirisidir. Elimde bu pozisyon için iyi bir özet olan Arif Koşar’ın makalesi var (2017: 60-79). Poulantzas’ın, avro-marksist hilesi artık pek iyi bilinir: Emek, üretken-emek haline geldiğinde proleteryayı tanımlar ve bundan dolayı modern toplumlarda yüksek istihdam oranlarına sahip hizmet sektöründe sergilenen kol emeği üretken-olmayan-emek olarak sermayeye katılmaz, bu tip emek sadece kapitalistin gelirinden fonlanır. Bu numaranın çürütülmesi artık türlü yollarla gerçekleştirilmiştir, dolayısıyla ben bunu ayrıca çürütmek için uğraşmayacağım. Benim ilgilenmek istediğim şey, Poulantzas’ın amacı ve Poulantzas imgesinin lafzi Marksizmdeki rolü. İkincisinden başlarsak, “Sınıftan Kaçış” (Meiksins Wood: 2015) gibi ikonografik denilebilecek kadar basit şemalarla dolu klasik kitapta ve bu kitaptan alıntılanmış Poulantzas hakkında yazılanlarda görülebileceği şekliyle, Poulantzas figürü neresinden bakılırsa bakılsın şeytani bir şeydir. Lenin-sonrası Marksizmin proleter özüne ilk darbeyi o vurmuş, Marksist teorinin saflığına küçük burjuva zehrini ilk veya en sağlam zehri o yedirmiştir. Bu karikatürün Poulantzas’ın teorik amacına ilişkin büyük bir körlük ve anlayışsızlık taşıdığını düşünüyorum.

Woods’un kitabındaki şematik bakıştan etkilenmiş Tülin Öngen’in çalışmasına (2014) bakmamız neden bahsettiğimizin açıklanması için iyi olur. Bu metnin bölümbaşlıkları, Marksist sınıf konumları için sosyal bilim gözlüklerinde üretilmiş koca yarığı yakalayabilmemiz için oraya konulmuştur sanki: Bir yanda hain ve düşman Weberciler vardır bir yanda dürüst ancak Weberci sapmalara çeşitli tarz ve dozlarda uğramış Marksist dostlarımız. Weber ve Marx arasında kurulan bu katı ayrım temelsiz olduğu kadar bizi apolitik görüşe sürükleyen bir saçmalıktır da. Löwy’nin sözünü ettiği gibi, bu iki teorik konum birbirlerinden farklıdırlar, ancak bunların düşman olarak görülmesi aslında sağ-esinli Parsonsvari bir okumadan kaynaklıdır, ve pekala bu farklı iki teorik konum birbirlerine yardımcı da olabilir (2018). Pekala Weber, Marksist teori ve siyaset için açık ve yalın bir zehirdir, dersek teorik dolayımları ve serüvenli politik yaşamıyla inanmış bir komünist olan Lukacs’ın unutulmamayı hak eden mirasıyla ne yapacağız?

Peki, Poulanztas’ın meşhur avro-komünist hilesinin ve genel olarak eserinin amacı nedir? Woods ya da Öngen’in gözardı ettiğinin aksine, Poulantzas, sınıfların siyasal mekanlarıyla ilgilenir. İşçi sınıfı, Poulantzas’ın haritasında, beklenildiğinden aciz ve düşkün gösterildiyse bunda şaşılacak bir şey yok: Kapitalist gerçekliğin kendisinden yola çıkıyordu Poulantzas ve onu karmaşık stratejilerle dönüştürmeye çalışıyordu. Ona göre, elimizdeki geçerli strateji küçük burjuva-proleter sınıf ittifakları örüntüsünde bir Halk Cephesi taktiğiydi. Bu, politik olarak bakıldığında, hakim eleştirmenlerin söylediğinin tersine, şeytani bir hata olarak değerlendirilemez; III. Enternasyonel’de de dönemsel olarak Halk Cephesi taktiği, içindeki ultrasolcu muhalefeti bastırmak suretiyle uygulanmıştır. Temel mesele, kapitalist canavarla mücadelenin olanaklılığına ilişkindir. Daimi bir ofansif taktik ya da hiperaktif bir ultrasol siyaseti benimseyemeyiz. Bunu idrak etmek için politikacı Lukacs’ın Blum Tezlerinde uğradığı bozgunu ya da Gramsci’nin Troçki eleştirisini (1992: 242-43) hatırlamalıyız. Somut durumun nesnel eğilimlerini analiz etmeli ve öznel eğilimleri bu analizin gerektirdiği şekliyle çekiştirmeliyiz. “Halkçı Ekonomi Programı”nı halk sınıflarının tartışması gerekiyor demiştim; bu, halihazırda şeyleşmiş ya da şeyleşme riski tarafından kuşatılmış bir programa eleştiri olarak okunabileceği gibi, bu programın ideolojik olarak başlatılıp tamamlanmasına ilişkin bir gözü açık bir ima olarak da okunmalıdır –bütüncül gerçek her ikisinin karışımı bir dengedir. Bu yüzden somut durumdaki nesnel eğilimlerin (bizim dışımızdaki, kontrol edemediğimiz eğilimlerin) yeniden analiz edilipkarara bağlanması gerekiyor; öznel konum, bu sayede tayin edilebilir.

Bu yazıda bu nesnel eğilimler kısaca gözden geçirilecek. Öncelikle görüyoruz ki, Türkiye, ekonomik olarak tükenmiş bir birikim modeline ve yüklü miktarda borca sahip. Başta da analiz ettiğimiz gibi Erdoğan ve AKP, bunun baş sorumlusu olsa da, tek tarihsel ilgilisi değiller. Şurası açıktır ki, şayet neoliberal birikim modeli kapitalist bağlamda aşılmış, yerine bir yenisi getirilmiş ve Türkiye lokal sınıfsal çıkar ağları ya da basit bir yöneticinin kaprisleri yüzünden yeni birikim rejimi modeline eklemlenememiş olsaydı, uluslararası siyasi tecrit ve ekonomik ambargoyla çok sert bir şekilde yüz yüze gelir ve hükümet bir çırpıda düşerdi. Ama böyle bir şey olmadı, çünkü kimse bu çöken birikim rejiminin yerine ne koyacağını bilmiyor –bu kimseler, tesadüfe bakın ki, burjuva siyasetinin elemanlarıdır. O yüzden, ekonomi nesnel olarak seçmen profilini değiştirecek ve bizi AKP’den azad ettirecek fantastik bir şey değildir; başka birtakım olguların yan yana gelmesiyle birlikte AKP parlamenter olarak düşse dahi bu, AKP’nin siyasi rotasının değişeceği anlamına kesinlikle gelmez.

Ekonominin yanında Türkiye’de yerleşik iktidarı düşündüren diğer sorun uluslararası ittifaklar; bunlarla da ilgilenmemiz gerekiyor. İktidar Suriye’de çuvalladı ve şimdi Esad ile PYD güçlerine karşılık cihatçı ordusunu en azından kendisi tasfiye etmeye çalışıyor –Erdoğan-Putin’in İdlib mutabakatı bu tasfiye sorununu öteleyen bir dinamik. Diğer alanlarda, ABD’yle bir kriz sözkonusu. Bunu sadece Brunson olayı üzerinden okumak gülünç olur. ABD’nin ticari yaptırım kararlarından kimse memnun değil ve İran’la nükleer anlaşmasından dönülmesi AB dahil, ABD’nin bütün görünür müttefiklerinde huzursuzluk yarattı. Türkiye hem Halkbankası gibi özel bazı olaylar için Brunson’u bir koz olarak kullanmaya çalışıyor hem de ABD’nin ticari yaptırımlarının yarattığı hoşnutsuzlukla beraber İran-Rusya’yla ABD’den özerk muhtelif ilişkilerini korumaya çalışıyor. Şu an için bu siyaset başarılı değil, ancak göründüğü kadar da başarısız olmayabilir, özellikle de Erdoğan AB’den ciddi koruyucular bulduğunda –ki mülteci krizi vs. üzerinden Almanya’yı sıkıştırarak bunu başarmak için ciddi hareket alanları buluyor. Buradaki esas öngörülemezlik AB’nin bütüncül bir siyasal özne olarak ABD alanında mı hareket edeceği, yoksa ayrışarak Almanya grubunun Rusya kampına Fransa grubunun da ABD kampına girip girmeyeceği –bunlar şimdilik yüksek oranda öngörülemez, şüphesiz öngörülmesi gerekene doğru yol alıyoruz ve tablo daha da netleşecek.

Biraz önce hatırlattığım ve işlevli bir şekilde yeniden kurmaya çalıştığım tarihsel kategoriler, bize şunu anlatmalıdır: Pekala AKP’nin saplandığı ekonomik ve uluslararası-siyasal bataktan çıkmasının da yolları var. ABD’nin ekonomik babacıl partnerliği, Almanya-Rusya ve hegemonik nüfuz kazanmak için can atan Çin tarafından karşılanabilir. 2019’un ilk çeyreğindeki ödemeler dengesi bunalımı ve reel fakirleşmenin şok dalgasının ardından, bütün bunlar politik bir direniş doğurmazsa, politik stabilizasyonla birlikte, ABD-karşıtı blogun (ABD’nin ticari yaptırımlarının yankıları bu blogun nasıl ilerleyebileceğinin sinyallerini veriyor) sağlayabileceği kısa dönemli yüksek faizli borçlarla, AKP rahatlayabilir. Bunun için AKP’nin yapması olası ve gerekli olan hamle, Merkez Bankası’nın faiz arttırmasıyla birlikte (bu hamle için nispeten geç kalındı), büyük sanayi-finans burjuvazisini AKP’nin kitlesel tabanı olan küçük imalat burjuvazisine karşı yeniden güçlendirmektir. Küçük imalat burjuvazisi, kısa dönemlik bir ihmal edilmeyle herhangi bir karşıt kutbu seçmeyecektir, Erdoğan’ın güvenceleştirilmiş karizması ve parlamenter apolitisizmle, önümüzdeki yerel seçimler ya da mümkün erken genel seçimde MHP’ye oy verebilir. Burada paradoksal bir sonuçla karşı karşıyayız: Küçük imalat burjuvazisi ekonomik olarak erirken, iktidar blogu, resesyon dalgasıyla birlikte kendisini savunmacı bir pozisyonda bulacaktır, ancak bu savunmacı pozisyonu edinmenin olası tek yolu, AKP’nin yanında MHP’nin yani blogun saldırgan-faşist kanadının gücünü arttırması ve AKP’nin MHP’de kendini yedeklemesidir. Kısa vadede, en azından bir yıllık bir resesyon dalgası ve AKP’nin kendisini siyasal olarak felç eden ekonomik kurtarma programına herhangi bir toplumsal karşı çıkış, kesin değil. Direniş, ekonomik fakirleşme ve politik gerilemenin ardından, bir fizik ya da kimya formülündeki gibi kendiliğinden çıkmaz, bunu anlamak önemli. Pekala, dağınık ve henüz cılız birtakım yerel dirençler, büyük bir kararlılıkla AKP’nin bürokratik-ülkücü bileşiği ekipmanlarıyla bastırılabilir. Özel sektörün dış borç dengesinin ayarlanmasıyla birlikte ekonomik olarak eli güçlenen ve kısmen rahatlayan iktidar, ucuzlayan işgücüyle birlikte, neoliberal birikim rejimlerinin sektörel bir revizyonuyla, imalat sanayiyi veya doğrudan ithal ikameci stratejiyi besleyebilir. Dövizin bu denli yükselmesi, ithal ikameci sanayiyi bir nüve olarak kurabilir. Burada 4 Eylül 2018 Salı günü yayınlanan TÜRK PARASI KIYMETİNİ KORUMA HAKKINDA 32 SAYILI KARARA İLİŞKİN TEBLİĞ (İHRACAT BEDELLERİ HAKKINDA) başlıklı kararnameye dikkat etmemiz gerekir. İthal ikameci sanayi stratejisi AKP adına şu an ufka girmiş görünüyor. Bunun için küçük üretici sınıfı korkutmamak ve desteklerini bir an olsun toptan kaybetmemek, inşaat sektöründen nemalanan burjuva fraksiyonlarını güvenli bir şekilde ithal ikameci karşı kıyıya geçirmek, iktidar açısından bir zorunluluk.

Bunun detaylarını tartışmak bu yazının odağının dışında, ancak şuraya odaklanmak önemli: Nesnel eğilimlerin yanısıra, öznel bir konumlanma ve iktidarın konumlarına dair bir karşı konumlanma içerisinde olmazsak, iktidarın liberal-burjuva yönetişim kapasitesini daraltan faktörler birden iktidar lehine döndürülebilir. Öznel konumumuzu tartışmamız gerekiyor – bütün Sol politika açısından. Marksistler bu noktada ne yapmalı? Parlamentonun çalıştırılmadığı vs. malum –Türkiye’deki parlamenter özel nesnel koşulları yazının kapsamını aşmaması için ayrıca betimlemiyoruz. Devletin üstünden buldozerle geçtiği verili burjuva sivil toplumuna karşılık, gündelik ve mikro ölçekte örgütlenen yerel halk meclislerin oluşturulması gündeme gelmelidir– bu meclisler ağır ve dikkatli adımlarla AKP’nin sanal gerçekliğine ve özgül narrativelerine karşılık sahici dirençler oluşturabilir. Bunları apolitik ampirik kiplerde değil siyasetin karmaşık somutluğunda düşünmeliyiz: Tarif ettiğimiz yerel meclisler yalın bir şekilde yığınların dertop edilip kendileri hakkında konuşmak zorunda oldukları bir yer olmamalı. Bu meclislerin siyasal ve psikolojik zeminlerini yaratmalıyız. HDP, batıda sosyalist özneleri, türlü şekillerde “Türk” toplumunda sevilen kişileri, aday göstererek ve onların seçilmesini sağlayarak, seçim boyunca doğru bir strateji izledi. Boykot tartışmalarının anlamsız apolitikliği, seçim süreci boyunca gösterilen politik dalgalanmalarla bir kez daha kanıtlandı. (HDP’nin aldığı bir “emanet oy” falan söz konusu değil, o yüzden baraj-tartışmaları ya da HDP’nin parlamenter-legal gücünü, sivil toplum alanındaki bütün karamsar koşullara rağmen küçümsememeliyiz. “Emanet oy”, öncelikle siyaset bilimi açısından aptalca bir kavram: Hangi partiye oy veriyorsanız, o partilisinizdir –partinizi ana-babanızın genetiğinden edinmezsiniz. Bu kavramla, CHP’nin HDP’ye sempati duyması gibi hayali bir olguya referans veriliyorsa, o zaman neden CHP’nin HDP’yi Millet İttifakı’na almadığı vs. sorulmalıdır. Bu hayali sempatinin ıskartaya çıkarılması için onlarca ampirik başlık bulunabilir, ancak bunun üstünde yazının odağını kaydırmamak için durmayacağız. HDP barajı bütün engellemelere rağmen geçebildiğini daha önce de gösterdi, ortada bu anlamda da anormal bir durum yok. Dolayısıyla, emanet oy tezi, aslında 7 Haziran sonrası HDP’ye başlatılan saldırıların ve uygulanan medya ambargosunun biliçdışı kabulüdür –HDP’nin seçmen sosyolojisine en uzak konum olarak Türk ortasınıfı için, bu neredeyse sınıfsal bir sürüngen refleksidir.)

Yapmamız gereken seçim sonrası süreçte de kurumsal herhangi bir alana kanca atamazken (sözgelimi yargıdan artık hiçbir şekilde hükümet aleyhinde bir hukuki karar alamazsınız vs.), kendi toplumsal bedenlerimizi yapılaştırmaktan geçiyor. Bu noktada, romantik edebiyat ya da ultrasol taktiklerdense, nesnel süreçleri içerip aşan uzun aşamalı bir strateji haritasının gerekliliğini hatırlatıyorum. HDP’nin stratejisi, bu siyasal tartışma için pratik başlangıç noktamız olmalıdır: HDP’nin şu anki sınıfsal konumunda, açıklıkla teşhis edilebilir ki, Türkiye Kürdistanı’nda ortasınıflaşma refleksleriyle batıda proleterleşme ufukları karmaşık bir şekilde iç içe geçmiştir –ortasınıflaşma refleksini bir Halk Cephesi taktiği olarak, proleterleşmeyi de göreli ofansif ve esas olarak tabanı derinleştirmek adına kurulmuş bir program olarak okumalıyız. Bu noktadan gelebilecek bir ultrasol ya da Troçkist bazda bir eleştiri (“burjuva-demokratik program sözde tarihsel evrede ulusun proleterleri tarafından tamamlanıp sosyalist düzende aşılacaktır” vb) anlamsızdır. HDP’nin karmaşık ve coğrafi olarak heterojen taktik-stratejileri, bana, siyasal manevra potansiyelleri açısından umut vaadedici görünüyor; sonuç olarak batıda, orta sınıfta AKP-dışı bir hoşnutsuzluk, proleter kesimlerde örgütlü sendikalılık üretilmeksizin, doğudaki herhangi bir aktif kitlesel eylem dramatik bir kıyım ve güçlerin boşa harcanması anlamına gelecektir. Stratejiler bu yüzden büyük ufukluluk ister. Türkiye’nin Kürdistan alanında, iktidar-karşıtı bir siyasal toplumun yeter elemanlarını görebiliyoruz, bütün mesele Türk alanlarında buna benzer bir sivil-siyasal toplumun katmanlarını üretip derinleştirmekten geçer. Stratejilerin büyük ufukluluğu bununla alakalıdır. Ancak şunu da unutmamalıyız ki, söz konusu büyük stratejiler metinsel dogmalar ya da entellektüellerden vahyolunmayacak ya da kendiliğinden dış dünyaya yansıtılmayacaktır. Bu stratejiler bütünleşiği, en basit yerden, bulunduğumuz noktadan kurulur: Yürüyüp geçeceği, yol boyunca uğraşacağı ve yolun sonunda ulaşacağı yer, emeğin yabancılaşmasından kurtulup ekonominin siyasallaşmasını önermek ve yeniden önermektir –halk sınıfları bu siyasallaşmalar ekseninde tanımlanır ve harekete geçer.

DİPNOTLAR

1 Kendinde ve kendi için (Hegel’deki ifadesiyle “an sich” und “für sich”) sınıf ayrımları için basit bir kaynak düşmek istedim. Bunun için, Britannica’nın “Class Conciousness” maddesine bkz. https://www.britannica.com/topic/class-consciousness. Ben basitçe, kendinde sınıftan, nesnel-fonksiyonlarını yerine getiren, kendisini bir öznellik olarak kurmamış sınıfı anlıyorum. İşçi sınıfı fabrikada sömürülür ancak şikayet etmezken, kendindedir. Bu sınıf, kendisini bir öznellik olarak, diğerlerinden farklılaşan bir kimlik ve kültür olarak, yani bir “özbilinç” olarak kurduğunda, kendi için sınıf haline gelir. İşçi sınıfı artık, ideolojik donanımını tamamlamıştır ve harekete geçebilir.

2 Burada Laclau ve diğer post-Marksistler gibi, demokratik söylem alanın sınıfsal-ekonomik alandan bağımsız olduğunu söylemiyorum, tersine, söylediğim şey şudur: Bütün toplumsal mücadeleler, sosyalist değil demokratik olsalar da sınıf mücadelesi haritasının makro-morfolojik alanında icra edilir –ancak bu icra etkinliğini mekanik bir şekilde geriye götürmek (“devrimci otomatizm”) sınıf mücadelesinin hareketliliğini sekteye uğratır ve sol komünizm birden kendisini resmi-söylemin anti-demokratik tözüne saldıramayan, etkisiz bir toplumsal noktada bulur.

3 Radikal bir sınıf mekanının gerekliliğini ilan ederken, verili radikal-olmayan-sınıf mekanlarından da ampirik olarak bahsedebileceğimizin altını çizeyim. Radikal-olmama-hali genel olarak şayet geleneksel Marksist jargona başvurursak, küçük burjuva kültürüne kapılma şeklinde cereyan eder –lümpenleşen proleter. Sözgelimi, siyasal hamle olarak, grev’in yerini alan ya da grevle eş statüye düşen “boykot” pratiğini düşünelim. Grev aracılığıyla işçi sınıfı kendi kimliğini kurar ve sermayeye bir bütün olarak karşı çıkarak onu çeşitli ölçeklerde tahrip eder. Radikal sol hareketlerin irtifa kaybetmesinin ardından sermayeye karşı çıkışlar, mitolojik karakterli sermaye tasnifleriyle icra edilir: Boykotta sermayenin bütününe değil, X firmasına karşı çıkarız. 

KAYNAKÇA

Callinicos, Alex & Harman, Chris (2006) Neo-Liberalizm ve Sınıf, çev. Osman Akınhay, Salyangoz

Gramsci, Antonio (1992) Selections from the Prison Notebooks, Çev. Quentin Hoare & Geoffey Nowell Smith, İnternational Publishers

Hobsbawm, Eric J. (1999) Industry and Empire, The New Press

Koşar, Arif (2017) “Poulantzas’ın Sınıf Analizinin Eleştirisi -1”, Teori ve Eylem, Sayı: 2, s. 60-79

Löwy, Michael (2018) Demir Kafes, Çev. Nihan Çetinkaya, Ayrıntı

Marx, Karl (1999), Grundrisse, Çev. Arif Gelen, Sol

Öngen, Tülin (2014) Prometheus’un Sönmeyen Ateşi, Yordam

Özbek, Meral (2004) Kamusal Alan, Hil

Wood, Meiksins Ellen (2011) Sınıftan Kaçış, Çev. Şükrü Alpagut, Yordam