Son dönemde iklim değişikliği özelinde tanık olduğumuz küresel hareketlilik bize şunu gösteriyor: Önümüzdeki yıllarda hemen hiçbir gelişme ekolojik çöküşten bağımsız ele alınamayacak. Ekonomiden uluslararası ilişkilere birçok alanda siyaset küresel ısınma ve ekolojik çöküşe referansla şekillenmek zorunda kalacak.

Kimilerine göre modernitenin doğurduğu, kimilerine göre çok daha eskiye dayanan toplum-doğa yarılması yeni bir niteliğe bürünüyor. Aslında ne bu ikilik üzerine düşünme, ne de doğurduğu sonuçlara karşı gelişen toplumsal mücadeleler yeni değil. Ancak yeni olan şu: Toplumun (ve bir bütün olarak insan türünün) üretici güçlerine koşut olarak tahribat kapasitesi de daha önce görülmedik bir düzeye ulaştı. Ve önüne çıkan her şeyi kâr uğruna hallaç pamuğu gibi atan sermayenin – evet, kapitalizmin elinde bu üretici güçler birçok başka türle beraber insanlığı da büyük bir felakete sürüklemekte.

Ekolojik çöküşün okyanusların asitlenmesi, ormansızlaşma, stratosferdeki ozon tabakasının incelmesi, türlerin yok oluş hızında tarihte örneği bulunmayan bir artış, gezegendeki fosfor döngüsünün bozulması, denizlerdeki planktonların yok olması gibi küresel ısınmadan farklı birçok boyutu var. Bütün bu değişimler birbirini tetikliyor ve besliyor. Ancak bu yazıda biz, ekolojik çöküşün en baskın, en ivedi müdahaleyi gerektiren tarafına, iklim değişikliği konusuna odaklanacağız ve yaygın olarak kullanılan kavramları, çerçeveleri tartışarak belli sonuçlara varmaya çalışacağız.

 

Antroposen: Yeni Bir Çağa mı Girdik?

Yaklaşık yirmi yıl önce ortaya atılan Antroposen kavramı eski Yunanca anthropos (insan, beşerî) ve kainos (yeni) sözcüklerinden türetilmiştir. İnsan Çağı olarak çevirebileceğimiz bu kavram, insan türünün temel bir jeolojik etmen olduğuna işaret ediyor. Yeni bir jeolojik çağ olarak tanınması gündemde olan Antroposen, yaklaşık 11.500 yıldır içinde bulunduğumuz, ılımlı iklimiyle uygarlıkların gelişmesine zemin sağlayan Holosen çağının sonunu haber veriyor (Steffen vd. 2011, 843).

Çoğu bilim insanına göre sanayi devrimiyle başlamış olan Antroposen, sosyo-ekonomik ve yer bilimsel göstergeleri bir araya getirerek içinden geçtiğimiz değişimi tarihsel perspektife yerleştiriyor. 1800 ile 2010 yılları arasında küresel nüfus bir milyardan yedi milyara yükselirken, reel üretim 60 kat, (birincil) enerji tüketimi yaklaşık 50 kat arttı (Steffen vd. 2015, 84). Aynı dönemde türlerin yok olma oranı tarihsel ortalamaya göre yüz ile bin kat arası hızlandı (Rockström vd. 2009); atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu 283 ppm’den 410 ppm’nin üzerine çıkarak kritik eşik olan 350 ppm’yi hayli aştı. Okyanus asitlenmesi, diğer sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu, kara ve okyanus yüzey sıcaklıkları, ve diğer birçok gösterge de topyekûn bir ekolojik çöküşe işaret ediyor (Steffen vd. 2015).

Sosyo-ekonomik ve yer bilimsel göstergelerdeki bu nitel ve nicel kaymayı ifade eden Antroposen başta Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) olmak üzere birçok uluslararası kurum ve bilim insanı tarafından iklim değişikliği ve ekolojik çöküş için temel kavramsal çerçeve olarak kabul görüyor. Zira The Economist dahi Antroposen’i “tıpkı Kopernik’in dünyanın güneşin etrafında döndüğünü kavraması gibi insanların olaylara bakışını bilimin çok daha ötesinde değiştirebilecek bir buluş” olarak görüyor ve ekliyor: Antroposen, “insanların içinde yaşadıkları dünyayla olan ilişkilerini baştan düşünmeleri ve davranışlarını buna göre değiştirmeleri anlamına geliyor.” (The Economist, 2011)

Doğa ve sosyal bilimlerin birçok disiplininden beslenen, muazzam bir dinamizme sahip Antroposen yazınını dikkatli okuyunca kritik bir tespit yapmak mümkün. Konu bütün boyutlarıyla didik didik edildiği halde çoğu yazarın ağız birliği etmişçesine kaçındığı bir soru var: Bütün bunlar neden oluyor? İnsan türünü kendi yaşamının ön koşulu olan ekolojik dengeyi yok etmeye iten ne?

Bu soruların sorulmamasının sebebi aslında kavramın çizdiği çerçevenin sınırlarında gizli. Antroposen, iklim değişikliğinden (ve ekolojik çöküşten) bir bütün olarak insanlığı sorumlu tutuyor. Toplumsal, coğrafi, sınıfsal, ekonomik bütün ayrımlardan, bütün niteliklerden azade, soyut bir bütün olarak ‘insanlık’… Grundrisse’de politik ekonominin yöntemini tartıştığı satırlarda Marx okuyucuyu tam da bu tür bir hataya karşı uyarıyordu: nüfus, onu meydana getiren unsurların, çeşitliliğin ve ilişkiler ağının bir bütünü olarak kavranmadığı takdirde bir soyutlamadır (Marx 1993, 100). Kendisini meydana getiren sınıflardan, bunların etkinliğini mümkün kılan, koşullandıran ve kısıtlayan yapısal özelliklerden, ekonomik sisteme niteliğini veren çelişkilerden bağımsız ele alındığında nüfus – ya da ‘insanlık’ – içi boş, kadük bir kategori olarak karşımıza çıkar.

Antroposen kavramı insan etkinliğinin doğa üzerinde temel bir etken haline geldiğini öne sürüyor. Böylelikle doğa ve toplum, doğa tarihi ve insanlık tarihi arasındaki yarılmanın bilimlere yansımasının, yani doğa bilimleri – sosyal bilimler ikiliğinin ötesine geçmeyi vaat ediyor. Ancak öte yandan aynı insan etkinliğinin biyosfer üzerindeki yıkıcı etkilerini geçtiğimiz iki yüzyılda katlanarak artan fosil yakıt kullanımına bağlamakla yetiniyor ve bunun sistematik bir açıklamasına girişmekten kaçınıyor. Olan biteni betimliyor, ama açıklamıyor.

Uzun lafın kısası Antroposen, meselenin yer bilimsel tarafında gezegene dair çok önemli uyarılarda bulunuyor ve insan etkinliğinin yıkıcı/yaratıcı gücüne işaret ediyor. Ancak bu gücü mümkün kılan, onu harekete geçiren, hangi amaç uğruna seferber edileceğini belirleyen, dolayısıyla doğa ve toplum için ne tür sonuçlar doğuracağını tayin eden toplumsal ilişkiler bütününe kayıtsız kalıyor. İklim değişikliği ve ekolojik çöküşün boyutlarını tespit ediyor, ancak nedenine dair bir ipucu vermiyor. Toplumsal sınıfların (ve farklı ülkelerin) gerek kaynak tüketiminde ve gaz salınımındaki payını, gerek de üretimin örgütlenmesinde oynadıkları rolü eşitleyerek tartışmayı sınıf-bağımsız bir zemine oturtuyor ve depolitize ediyor. Oysa aşağıda da değineceğimiz gibi yaşanan çöküşün, üretim ve tüketimi yalnızca kârı merkez alarak örgütleyen toplumsal sistemimizden, yani kapitalizmden bağımsız ele alınması mümkün değil.

 

Yeşil Büyüme – Küçülme’ İkiliği

İklim değişikliği tartışması sol/sosyal demokrat çevrelerdeyse daha belirgin bir bağlamda cereyan ediyor. Bir tarafta müdahaleciliği savunan, esas sorunu neoliberalizm olarak kavrayan, kapitalizmi dizginlemek için Keynesgil politikalara sarılan ‘yeşil büyüme’ yandaşları; diğer taraftaysa sorunun köküne inmeye hevesli, kimi zaman örtük, kimi zamansa açık bir kapitalizm eleştirisi yapan, fakat iş kapitalizm sonrası bir üretim tarzı tasarlamaya gelince yalpalayan ‘küçülme’ teorisyenleri var.

 

i) Yeşil Büyüme

Büyüme kanadına baktığımızda küresel bir iklim değişikliği eylem planının aciliyetinin temel motivasyon olduğunu görüyoruz. İklim adaleti, toplumsal düzen ve benzeri tartışmalarla kaybedilecek zaman olmadığına inanan bu yazarlar, mevcut politik koşullarda dayatılabilecek en kapsamlı program olanaklarına odaklanıyor. Piyasa köktenciliğini sorgulayan akademisyenlerin yanı sıra birçok sivil toplum örgütünün, araştırma kurumunun, Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışma yürüten kurulların da bu çerçevenin farklı biçimlerini benimsediklerini söylemek mümkün.

Örneğin Pollin (2018, 2019), ısınmanın 2°C ile sınırlı kalması için küresel salınımların önümüzdeki 20 yılda yaklaşık yüzde 40 azaltılması gereğinden yola çıkarak iki ayaklı bir program öneriyor: i) konutlarda yalıtım güçlendirilerek; ulaşımda toplu taşıma ve yakıt verimliliği yüksek araçlar teşvik edilerek; sanayide çeşitli müdahale ve denetimlerle enerji verimliliği topyekûn artırılmalı; ii) yeşil, yenilenebilir enerji arzının hızla artması için büyük teşvik ve yatırım hamleleri yapılmalı. 2016 yılında yaklaşık 300 milyar dolar, yani küresel gayrisafi hasılanın yüzde 0.4’ü temiz enerjiye ayrılırken Pollin’e göre bu oran beş/altı kat artarak yüzde 2-2.5 aralığına çıkmalı (UNIDO ve GGGI 2015, 21; Pollin 2018, 10-11; Pollin 2019, 313).

Yeşil büyüme argümanının harcını ayrıklaşmaya olan inanç oluşturuyor. Ayrıklaşma (decoupling), ekonomik büyüme ile karbon salınımları arasındaki ilişkinin zayıflamasını (göreceli/zayıf ayrıklaşma) ya da tümden kopmasını (mutlak/güçlü ayrıklaşma) ifade ediyor. Nitekim 2015 ve 2016 yıllarında küresel salınımlarda ciddi bir artış gözlemlenmemesinin ardından Uluslararası Enerji Ajansı’ndan OECD ve IMF’ye kadar bir dizi kuruluş – ve elbette küresel iyilik havarisi Barack Obama – dünya halklarına ayrıklaşmanın kanıtlandığının müjdesini verdiler (Obama 2017; Schröder ve Storm 2018, 5). Elbette bunu takip eden 2017 ve 2018 yıllarında küresel salınımların sırasıyla yüzde 1.6 ve 2.7 ile artmaya devam edeceğini bilmiyor, bilseler de görmek, görseler de söylemek istemiyorlardı.

Gerçekten de bazı yıllarda belli bölgelerde karbon salınımındaki büyümenin giderek yavaşladığı (göreceli ayrıklaşma), yaklaşık yirmi merkez ülkedeyse ekonomik büyümeyle eşzamanlı olarak üretime bağlı yurtiçi salınımlarda azalma görüldüğü (mutlak ayrıklaşma) doğru (Aden 2016). Ancak bu bilgi kendi başına ele alındığında eksik bir resim ortaya çıkıyor ve bir dizi yanılgıya sebep oluyor.

Birinci olarak sorunun boyutlarını doğru tespit etmemiz gerekiyor. IPCC’nin 2018’de yayınladığı özel rapora göre küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlı tutmak için insan kaynaklı küresel karbondioksit salınımının 2030 itibarıyla 2010 yılına oranla yaklaşık yüzde 45 azaltılması, 2050 yılındaysa net salınımların sıfıra inmesi gerekiyor. Başka bir deyişle, dünyanın 1,5°C’den fazla ısınmasını istemiyorsak atmosfere bundan sonra salacağımız karbondioksit 420 milyar tonu geçmemeli (IPCC 2018b, 2. Bölüm). 2018 yılında küresel salınım 37,1 milyar ton olarak gerçekleşti. Bu, mevcut koşullarda yaklaşık 11 yıllık karbondioksit bütçemiz kaldığı anlamına geliyor. Salınımlarda ihtiyaç duyduğumuz düşüşün şiddeti kadar meselenin zaman boyutu da göz önünde bulundurulmalı. İhtiyacımız olan ne küresel göreceli ayrıklaşma, ne de cılız bir mutlak ayrıklaşma. Birkaç yıl içinde gerçekleşecek küresel ve çok güçlü bir mutlak ayrıklaşmaya mecburuz.

Bu iki boyutu somut bir bağlama oturtmak açısından Almanya örneğini ele alalım. Alman Hükümeti 2007 yılında “İklim Değişikliği Eylem Programı – 2020” isimli planı yürürlüğe soktu. Hedef, 2020 yılına gelindiğinde sera gazı salınımlarını 1990 yılına oranla yüzde 40 azaltmaktı. Yani zaman boyutu mevcut sorunumuza benzer olmakla beraber hedeflenen kesinti görece makuldü çünkü baz yıl olan 1990’daki salınımların düzeyi çok daha düşüktü. Bunun yanı sıra, program hedeflerinin tek bir ülkeyi gözetmesi de önemli bir politik avantaj olarak düşünülebilir. Üstelik aynı zaman diliminde yürürlükte olan “Enerji Verimliliği Ulusal Eylem Planı” da Almanya’nın en yüksek enerji verimliliğine sahip ülke konumunu perçinliyordu (IEA 2017). Ancak birçok piyasa aracını (bilimum teşvikler, sınırla-pazarla yoluyla karbondioksit salınımları için piyasa oluşturulması, vs.) seferber eden program, 2018 yılına gelindiğinde salınımların yüzde 30’dan daha az düştüğü itiraf edilerek yürürlükten kaldırıldı (Schultheis 2018). Piyasa aracılığıyla geliştirilen – ve belki de en kapsamlı ulusal planlardan birini teşkil eden – bu müdahalenin, en ileri teknolojik ve malî olanaklara sahip bir merkez ülkede dahi beklentileri karşılayamaması, sorunun niteliğine ve çözümüne dair önemli ipuçları barındırıyor. İklim değişikliği sorununun küresel bir nitelik taşıması, salınımlarda çok daha radikal bir kesinti gerektirmesi, ve buna rağmen küresel salınımların hala artıyor olması da cabası.

İkinci olarak, belli ülkelerde salınımların düşmeye başladığı argümanı kapitalizmin küresel niteliğine dair önemli bir noktayı gizliyor. Düşüş gösteren salınımlar tekil ülkelerdeki üretim etkinliğiyle ilişkili. Fakat örneğin ABD’nin ürettiğinden çok daha fazlasını tükettiğini, yani dev bir net ithalatçı olduğunu biliyoruz. Bu ülkedeki yaşam standardı, ülke sınırları içinde üretilenden fazlasının tüketilmesine dayanıyor. Üretim bazlı salınımların yanına tüketime dayalı salınımları eklediğimizde daha net bir resim ortaya çıkıyor.

Şekil 1 – Üretim (devamlı çizgiler) ve tüketim (kesik çizgiler) bazlı karbondioksit salınımları (milyon ton). Veri için kaynak: UNFCCC 2017; Boden, Marland ve Andres 2017.

Şekil 1’de görüldüğü gibi, ABD ve 28 ülkeden oluşan AB’nin tüketim bazlı salınımları, bu bölgelerdeki üretimle ilişki salınımların epey üzerinde. Net ihracatçı Hindistan ve Çin’de ise durum tam tersi: üretim etkinliğinden doğan karbon salınımları, bu ülkelerde tüketilen metalardan fazlasını, ihraç edilen mal ve hizmetleri de kapsıyor. Tüketim ve üretim bazlı salınımların trendlerinde ciddi bir farklılık bulunmasa da, düzeyler özelinde 90’lardan başlayarak ciddi bir ayrışma yaşandığı açık. Sermaye ve üretim merkezden çevreye doğru kaydıkça karbon salınımlarında da aynı doğrultuda bir sızıntı meydana geliyor. Ancak bu, salınımların azaldığı değil, kaynaklarının konum değiştirdiği anlamını taşıyor. Emperyalist merkezde son yıllarda özenle işlenen ‘iklim farkındalığının arttığı gelişmiş ülkeler / salınımların arttığı gelişen ülkeler (özellikle Çin ve Hindistan)’ ikiliğinin sahte bir ikilik olduğunu, bir bütün olarak küresel kapitalizmin işleyişinin sonuçlarıyla karşı karşıya olduğumuzu vurgulayalım.

Son olarak, yeşil büyüme (ya da yeşil kapitalizm) projesinin ekonomik büyümeyi ve istihdamı merkez aldığını hatırlatalım. Değindiğimiz programların hemen hepsi güçlü bir istihdam vurgusu ve kalkınmacılık emareleri içeriyor. Burada gizli bir önkabul olduğunun altını çizmek gerekiyor: Bu yaklaşıma göre bireysel ve toplumsal ihtiyaçlar yalnızca toplumsal ürünün metalaşması yoluyla, yani piyasa dolayımıyla tatmin edilebilir. Bunun için piyasa süreçlerinden geçen toplumsal ürün (gayrisafi yurtiçi hasıla ve/ya benzeri ölçüler) büyümek zorundadır. Bunun ne mantıksal ne de tarihsel düzlemde doğru olduğunu belirtmeye gerek yok. Burada daha ziyade söz konusu çevrelerin mevcut politik sınır ve kısıtları veri alma konusundaki hevesini, ya da bir bütün olarak kapitalizmi sorgulamadaki isteksizliklerini görüyoruz. Zira son otuz-kırk yılda birçok ülkede emekçi sınıfların büyüyen gayrisafi yurtiçi hasıladan (GSYİH) neredeyse pay almadığını; üstelik artan borçluluk, temel ihtiyaçların metalaşması vb. süreçler sonunda yaşam standartlarının fiilen düştüğünü biliyoruz. Kapitalist büyüme sermayenin genişlemesi demektir. Geri kalan her şey – ki buna ekolojik çöküş de dahil – ikincil, hatta önemsizdir.

 

ii) Küçülme

Tartışmanın büyüme kanadını birleştiren unsur ayrıklaşmaya dair inanç iken, küçülme kanadı da bu ayrıklaşmanın ihtiyaç duyulan ölçekte ve çabuklukta gerçekleşmesinin büyüme ile mümkün olmadığı noktasında ortaklaşıyor. Fosil yakıtlar ve karbon dioksit gündelik yaşamımızın ve iktisadî etkinliğin her alanına gömülü durumda. Nitekim küresel gelirin yüzde bir büyümesi, küresel enerji tüketiminin de yaklaşık yüzde bir büyümesini gerektiriyor (Semieniuk, Taylor ve Rezai 2018). Bugün mevcut altyapımızla küresel enerji üretiminin yaklaşık yüzde 90’ı fosil ve bio yakıtlarla yapılıyor, yani yoğun karbon salınımına yol açıyor. Dolayısıyla ısınmayı 1,5°C veya 2°C’de durdurmak için kalan süre ve karbon bütçesi gözetildiğinde, aynı anda hem küresel ekonominin büyümesi hem de salınımların eşi benzeri görülmemiş bir hızla azalması pek mümkün durmuyor.

Enerji altyapısının acilen dönüştürülmesi, yenilenebilir ve yeşil enerjiye geçiş önümüzdeki mutlak öncelik olarak somutlaşıyor – fakat bu, kendi başına bir çözüm değil. Kapitalizmin tam da yukarıda değinilen niteliğine dair tamamlayıcı bir not düşmek gerekiyor. Aşağıdaki tablo küresel olarak tüketilen enerjinin birincil kaynaklarını özetliyor. İklim değişikliğinin gitgide politik gündemin bir parçası haline geldiği, yeşil ve yenilenebilir enerjiye yapılan vurgunun ve yatırımın arttığı bir dönemde dahi fosil yakıt (petrol, doğal gaz, kömür) tüketiminde bir azalma değil, artış söz konusu. Fosil yakıt dışındaki kaynaklardan üretilen enerji hızlı büyüse de bu kaynaklar fosil yakıtları ikame etmemiş.

 

1995

2000

2005

2010

2015

2020

2030

 

Petrol

3391

3691
(8.8)

4030
(9.2)

4145
(2.9)

4396
(6.1)

4675 (6.3)

4829
(3.3)

Doğal gaz

1816

2065
(13.7)

2368
(14.7)

2731
(15.3)

2987
(9.4)

3382
(13.2)

4041
(19.5)

Kömür

2224

2356
(5.9)

3106
(31.8)

3606
(16.1)

3765
(4.4)

3779
(0.4)

3647
(-3.5)

Nükleer

526

584
(11.0)

627
(7.4)

626
(-0.2)

583
(-6.9)

673
(15.4)

739
(9.8)

Hidrolik

563

601
(6.7)

660
(9.8)

777
(17.7)

881
(13.4)

993
(12.7)

1164
(17.2)

Yenilenebilir

45

59
(31.1)

103
(74.6)

234
(127.2)

449
(91.9)

802
(78.6)

1674
(108.7)

Toplam

8565

9356
(9.2)

10894
(16.4)

12119
(11.2)

13060
(7.8)

14304
(9.5)

16095
(12.5)

Tablo 1 – Yakıtlara göre küresel birincil enerji tüketimi (ton eşdeğer petrol) ve bir önceki döneme göre büyüme oranları (parantez içinde). Kaynak: BP 2019 ve yazarın kendi hesaplamaları.

 

Sermaye büyümeye mecburdur ve bunu yaparken doğurduğu sonuçlara kayıtsızdır. Öyle ki kâr, ihtiyaçların tatmininden önce gelir. Zira kapitalizm tarihinde kıtlık yaşanan bölgelerin daha yüksek kâr uğruna gıda ihraç ettiği defalarca görülmüştür. Büyümesinin önüne dikilen hiçbir engeli tanımayan sermayenin, yeşil ve yenilenebilir enerji arzı artsa dahi fosil yakıtlardan vazgeçeceğine dair elimizde hiçbir ipucu yok. Tablo 1’den okunabileceği gibi, görece az karbon yoğunluğu olan petrol ve doğal gaz dünya çapında yaygın kullanılmaya başladığında dahi kömür tüketimi azalmamış, toplam enerji üretimindeki payı azalsa da mutlak tüketimi büyümeye devam etmiştir. Enerji kaynakları tarihi yakıtların birbirini ikame ettiği değil, yeni yakıtların eskilerle eşzamanlı kullanılmaya başladığı bir ilaveler tarihidir. Piyasa mekanizması ve onu devindiren kâr arayışı, küresel enerji altyapısında bugün ihtiyaç duyulan ölçekte ve hızda bir dönüşümü gerçekleştirmekten tümüyle acizdir.

Küçülme taraftarları, mevcut sisteme özgü bu durmak bilmeyen büyüme eğilimini fark edip, kendi pozisyonlarını da bunun eleştirisi üzerine kuruyorlar. Küçülme argümanı kendi içinde epey çeşitlilik göstermekle beraber şu noktalarda ortaklaşıyor: Büyüme, i) getirdikleri ve götürdükleri düşünüldüğünde ekonomik değildir çünkü yarattığı zenginlik ve refahtan daha fazla dert üretir (örneğin uzun çalışma saatleri, bireysel ve toplumsal psikolojide bozulma, kirlilik, trafik, vs.); ii) adaletsizdir çünkü (başka şeylerle beraber) görünmez yeniden üretim emeğine, çevre ve merkez arasında eşitsiz mübadeleye dayanır; ve iii) ekolojik olarak sürdürülebilir değildir çünkü toplumu ekosistemin çizdiği sınırların dışına doğru iter (Kallis, Demaria ve D’Alissa 2015).

Burada değinilen özellikle üçüncü nokta, ekolojik çöküşün küresel ısınmadan daha derin ve çok boyutlu bir olgu olduğunu hatırlatması açısından önemli. Yeşil büyüme yandaşları küresel ısınmayı yalıtık bir mesele olarak ele alırken ortaya çıkabilecek birçok sorunu da görmezden geliyor. Örneğin mazot ve benzinli araçların yerini elektrikli arabaların almasıyla karbon salınımları önemli oranda azaltılabileceği söyleniyor. Bu doğru, fakat bu tür bir teknolojik kolaycılık, elektrikli araçların akülerinde kullanılan lityum, nikel, kobalt gibi bileşenlerin de sınırlı olduğunu; bunları taşıyan madenlerin yeryüzüne çıkarılmasının dahi (mevcut enerji altyapısı koşullarında) salınımları artıracağını; bu akülerin bir süre sonra büyük bir atık sorunu yaratacağını ve benzeri sorunları gözardı ediyor (Ellsmor 2019). Mesele A teknolojisinin B ile ikame edilmesini aşıp, ulaşım hakkına, erişilebilir ve nitelikli toplu taşımaya, metasızlaşmaya, otomotiv ve yakıt sektörlerinin tekerine çomak sokulmasına ve daha nice toplumsal başlığa doğru uzayıp gidiyor.

Küçülme okulu, meseleyi bütünlüğü içinde ele alarak analiz düzeyinde yeşil büyüme ekolüne göre daha nitelikli ve ciddi bir yaklaşım geliştiriyor. Ancak birçok küçülme teorisyeni bu bütünlüğü kavrarken özü, yani kapitalizmin alametifarikasını unutuyor: Büyümeyen sermaye, sermaye değildir. Sermaye büyümeden var olamaz, dolayısıyla büyümenin olmadığı koşullarda kapitalizm de var olamaz. Küçülme tartışmasına katılan bazı yazarların bu gerçeklikle yüzleştiğini, ekosistemle uyumlu bir yaşamın ancak kapitalizmin dışında ve ötesinde bir üretim tarzıyla inşa edilebileceğini kavradığını belirtelim (Burton ve Sommerville 2019; Andreucci ve McDonough 2015).

Kimi zaman mahcup, kimi zaman daha açık bir şekilde sosyalizmi işaret eden küçülme teorisyenlerinin yine de azınlıkta olduğu belirtilmelidir. Küçülme yazını bizi neyin felakete sürükleyeceğini (kapitalizm koşullarında devam eden büyüme) ortaya koymakta oldukça başarılı olsa da, mesele sistem tartışmasına gelip dayandığında da bir o kadar bulanık. ‘Küçük güzeldir’ fikriyatının komşusu diyebileceğimiz ‘kararlı durum ekonomisi’ (ya da ‘durağan durum ekonomisi’) kavramının yaratıcısı, ekolojik iktisadın kurucularından Herman Daly’e kulak verelim (Daly 2018, 96):

Kapitalizm büyümek zorunda olduğu ölçüde durağan durum ile uyuşmaz. Toplam çıktıyı sınırlama ihtiyacını kavradığınız zaman, piyasadaki rekabetten doğan büyüme dürtüsü de bir sınır ile karşılaşır. Kapitalizmden vazgeçmemiz ve eko-sosyalizmi tercih etmemiz gerektiği görüşüne katılmıyorum. Eğer şu an kapitalizmin içinde takılıp kaldıysak, onun zarar verme gücünü elinden alalım, yani çevresel yıkım ve gelir dağılımındaki eşitsizliği ortadan kaldıralım. Kapitalizmin çevreye zarar verme ve zenginliği mantıksız boyutlarda yoğunlaştırma gücünü elinden alırsanız, o zaman bence büyük bir adım atmış olursunuz. […] Kesintisiz büyümeye ve gelir yoğunlaşmasına yönelmiş, finansallaşmış tekelci kapitalizm olarak kapitalizm gerçekten kötü. Gelir dağılımı ve ölçek limitlerini gözeten Jefforsongil, küçük ölçekli bir kapitalizmden bahsediyorsanız – ve bunun adına eko-sosyalizm diyorsanız – bana uyar.

Bu talihsiz satırlar, Daly’nin kapitalizmin tarihine ve işleyişine dair anlayışının ne kadar kısıtlı olduğunu gösteriyor. Buzulların erimesiyle birlikte şirketlerin Kuzey Kutbu’nda petrol arama faaliyetleri başlattığını; içeriğe ve sonuçlara kayıtsız kâr arayışının, yani kapitalizmin tam da bu olduğunu birinin Daly’e hatırlatması gerekiyor. Keza kapitalizmi yıkmadan, onun içinde kalarak ekolojik bir küçülme dayatılabileceğini düşünen yazarlar için de aynısı söylenebilir. Tarihte ilk kez ve hiç şaşmadan, periyodik olarak aşırı üretim krizleri yaratan; çıkış yolu olarak (kitlesel işsizlik, güvencesizlik, yoksunluk koşullarında) üretim ve tüketim mallarını yok ederek kârlılığı sağaltan bir üretim tarzından bahsediyoruz. Bu sistemin temelini teşkil eden mülkiyet ilişkilerini altüst etmeden, kaynak tahsisini kâr peşinde gerçekleştiren piyasa mekanizmasını ilga etmeden küçülmeden söz etmek nafile.

Peki küçülme gerçekten de çözüm mü? Ya da, sorun yalın ve ham biçimiyle büyüme mi? Neyin büyüdüğü; hangi koşullar altında büyüdüğü; büyümenin kendi başına bir erek kabul edilip edilmediği fark etmez mi? Yeşil büyüme okulunun bu sorulara cevap vermek bir yana, onları sorduğu bile şüpheli. Gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYİH) ölçtüğü meta formunu alan toplam ürünün piyasa değeryle refah/dirlik arasında yakın bir ilişki olmadığını artık ana akım iktisatçılar dahi kabul ediyor. Zira bölgesel bir savaş ya da yıkım, üretim çarklarının daha hızlı dönmesini gerektirdiği ölçüde GSYİH’de ciddi bir artışa yol açabilir. Hâl böyleyken bütün tartışmayı büyüme ve (piyasanın dayattığı koşullarda) istihdam üzerine kurmanın hangi sınıfsal güdülere dayandığı sorulmalı.

Küçülme ekolüyse “büyüyen ne?” sorusunu sorma konusunda çok daha cesur. Artık tartışmanın yaygın anlamıyla ekonomik büyüme (GSYİH büyümesi) bağlamından çıkarılması; örneğin çalışma saatlerinin azaltılmasının, temel ihtiyaçların karşılanmasının, ekosistemin korunmasının da dahil olduğu çok boyutlu bir dirlik kavramının merkezde bulunması gerektiğini ısrarla vurguluyor. Fakat mevcut toplumsal düzende – özellikle de merkez ülkelerde – GSYİH büyümesinin eleştirisinden yola çıkıp, büyüme kavramının tümden çöpe atılması sorunlu.

Tıpkı Antroposen yazınındaki ‘insanlık’ kavramı gibi buradaki büyüme de bir toplamı, bütünü ifade ediyor. Somut bağlamı, farklı sınıflar açısından neticeleri, gerçekleştiği koşullar gözetilmediği müddetçe büyüme kategorisi boş bir çuval olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda onu desteklemek de, ona karşı çıkmak da anlamını yitiriyor.

Büyümeyi GSYİH’e sabitlemeden, yukarıda bahsettiğimiz çok boyutlu anlamıyla, dirlik özelinde düşünelim. GSYİH büyümesinin esas kaymağını yiyen, akıl almaz bir zenginlik içinde yaşayan sermaye sınıfına büyüme vaat etmek ne kadar saçmaysa, henüz birkaç yıl öncesine kadar elektriğe dahi erişimi olmayan yaklaşık üç yüz milyon Hindistanlı için – ya da uzağa gitmeyelim, iki yakasını bir araya getiremeyen Türkiyeli emekçiler için küçülmeden bahsetmek de o kadar saçma. Aynısı farklı sanayi kolları için de söylenebilir: Askeri harcamalar, fosil yakıt üretimi, ultra lüks tüketim mallarının üretimi, GDO’lu gıda üretimi vesaire kontrollü olarak hızla küçültülebilir ve sonlandırılabilir. Öte yandan toplu taşıma, yenilenebilir yeşil enerji, kamusal eğitim ve sağlık hizmetleri ve benzeri harcamalar büyümek durumundadır. Mevcut koşullar altında (yani verili enerji üretim altyapımız ve küresel kapitalizm çerçevesinde) dahi doğru soru “büyüme mi küçülme mi?” değil, “ne için ve kimin için büyüme/küçülme?” olmalıdır.

Evet, küçülme yazarlarının bir kısmı bu ikili ihtiyacın, seçici büyüme ve küçülme gereksiniminin farkındalar (Burton ve Somerville 2019, 103-104; Schor ve Jorgenson 2019, 325-6). Ülkelerin gelişmişlik düzeyine, emekçi ve ezilen sınıfların ihtiyaçlarına, sektörel dengelere ve elbette ekolojik kısıtlara göre hareket edilmesi gerektiğini görüyorlar. Mesele tam da burada düğümleniyor! Bu kilidin tek anahtarının planlı bir ekonomi olduğu; piyasa mekanizmasının böylesi dev bir dönüşümü gerçekleştiremeyeceği; yani meselenin bir dışsallık, yanlış fiyat, koordinasyon, finansallaşma, tekelleşme, açgözlülük sorunu değil, tam da kapitalizmin kendisi olduğu vurgulanmazsa, yüzleşmekten kaçınmış, çatlaklara sığınmış olunuyor.

Planlı bir sosyalist ekonomi özelindeyse, ekolojik limitler üretim planına bir kısıt olarak gireceği için yukarıda değinilen temel ihtiyaç ve kamu hizmetlerinin yanı sıra, yabancılaşmış biçiminden kurtulan sanayi ve tarım üretiminin de (bu kısıtlarla uyumlu bir şekilde) genişlemesi pekâla mümkün. Gerek kısa vadede yenilenebilir enerji kaynaklarının üretimi destekleyecek ölçekte geliştirilmesi, gerek de üretimin uzun vadede kaynak stokları ve kısıtlarıyla uyumlu bir şekilde örgütlenmesi ancak planlı bir ekonomi çerçevesinde gerçekleşebilir.

Kapitalizmin yalnızca büyüyen/genişleyen bir sistem değil, aynı zamanda belli bir rasyonalite çerçevesinde toplumsal kaynakları üretime ve tüketime yönlendiren, kendine has bölüşüm mekanizmaları ve çok daha fazlasını içeren bir bütün, bir üretim tarzı olduğunu hatırlamalıyız. Sadece kapitalist büyüme ile kavga etmek beyhude. Daha ileri giderek kâr motifinin ve sermaye ilişkisinin ilgası üzerine düşünmeli; onların yokluğunda üretim, bölüşüm, tüketimi ekolojik kısıtlar çerçevesinde nasıl örgütleyeceğimizi tartışmalıyız.

İnsanın insanla olan ilişkisi, yani toplumsal üretim ilişkileri değişmeksizin çevreyle olan ilişkisinin değişeceğine dair olan inanç ekolojik çöküşü durdurma özelinde en az otuz yıldır fiyasko üretiyor. ‘Bağımsız’ durmak, ‘-izm’lerden kaçınmak bugünün akademisinde, hatta bazı ekoloji aktivistlerinde adeta bir amentü. Fakat ekolojik yıkım özelinde kapitalizmi lanetlemek yetmez. Meselenin boyutlarını ve karmaşıklığını gözeterek alternatifin ne olduğunu sormalı, sosyalizmi inatla ve yüksek sesle dile getirmeliyiz.

 

Yarın Olmaz, Hemen Şimdi

Özetlemek gerekirse, ekolojik çöküşün en acil eylem gerektiren boyutu olan küresel ısınmanın 1,5°C veya 2°C’yi aşarak tahmin dahi edemediğimiz sonuçlar doğurmasını istemiyorsak çok az zamanımız var. Zira Temmuz 2019’da görülen ortalama sıcaklıklar, Ağustos ayında Greenland’de bir gün içinde yaklaşık 12,5 milyar ton buzun erimesi ve benzeri diğer göstergeler, bilimsel modellerin öngördüğü felaketlerin beklenenden çok daha erken karşımıza çıkabileceğine işaret ediyor. Birçok kişi için durumun bu aciliyeti sistem tartışmasını bir kenara bırakarak hemen şu anda ve burada ne yapılabileceğini düşünmek gerektiği anlamına geliyor. Ancak bu tutum başka bir açmazı beraberinde getiriyor. Mülkiyet ilişkileri ve kâr odaklı üretim olduğu gibi kaldığı müddetçe ekolojin çöküşün derinleşmesi kaçınılmaz.

Konunun yukarıda hiç değinmediğimiz bir boyutu daha var: Çevresel adalet. Fosil yakıtların yoğun olarak kullanıldığı geçtiğimiz yüzyılda ABD’nin karbon dioksit salınımları (bugün neredeyse felaketin tek sebebi gibi gösterilen) Çin ve Hindistan’ın toplam salınımlarından yüzde 400 fazlaydı (Pollin 2019, 317). 1850-2011 dönemine baktığımızda ise toplam küresel karbon salınımlarında yalnız başına ABD’nin payının yüzde 27 olduğunu, bu oranın 28 AB ülkesiyle beraber yüzde 50’nin üzerine çıktığını görüyoruz (Ge, Friedrich ve Damassa 2014).

Öte yandan bu muazzam eşitsizlik yalnızca ülkeler bazında karşımıza çıkmıyor. Gerek merkez, gerek çevre ülkelerin kendi içindeki salınımlardaki asimetriye dikkat çeken çalışmalar mevcut (Fremstad ve Paul 2017; Azad ve Chakraborty 2018). Bunlardan en çarpıcısı da OXFAM (2015) – kullanılan yöntem tartışılabilir olmakla beraber – küresel nüfusun fakir yarısının küresel salınımların yalnızca yüzde 10’undan, en zengin yüzde 10’luk dilimin ise toplam salınımların yaklaşık yüzde 50’sinden sorumlu olduğunu öne sürüyor.

Tüm bunlar, fosil yakıtlardan sağlanan enerjiyle gerçekleşen sanayileşmenin meyvesini özellikle merkez kapitalist ülkelerin – ve bu ülkelerdeki zenginlerin – yediği anlamına geliyor. Frene basmaktan bahsedilen günümüzde bu durum ister istemez adalet sorusunu beraberinde getiriyor. Ancak adalet kavramını ahlâkî değil, politik bir zeminde ele almamız, eşitlik kavramıyla beraber düşünmemiz gerekiyor. Bunun için de tekrar mülkiyet ilişkilerine dönmemiz icap ediyor.

Atmosferin ve okyanusların sera gazlarını soğurma yetisi geniş anlamda ekosistemin bir özelliği. Yaşanabilir bir iklim istiyorsak, bu soğurma kapasitesinin sınırlarını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Dolayısıyla toplam soğurma kapasitesi insanlık açısından müşterek bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişte ve bugün merkez ülkeler ve kapitalistler tarafından önemli bir bölümü tüketilen bu kaynaktan geri kalanı – örneğin IPCC’nin küresel ısınmayı yüzde 67 olasıkla 1,5°C’yle sınırlandırma senaryosu için kalan 420 milyar tonluk karbon dioksit bütçesini – toplumsal mülkiyet olarak talep etmek, bunun nasıl kullanılacağı konusunda söz hakkı iddia etmek durumundayız.

Bu, özü itibarıyla çok boyutlu bir planlama sorunu. Bir yandan bütün ülkelerde fosil yakıt endüstrisi bir kalemde kamulaştırılmalı; hızla, kademeli olarak, ve yenilenebilir enerji üretimindeki artışla eşgüdümlü bir şekilde küçültülerek kapatılmalı. Buna paralel olarak merkez ülkelerde enerji tüketimi ciddi oranda kısılmalı, mevcut ekonomik işleyişe çomak sokulmalı. Elbette bunun iktisadi bir maliyeti ve sonuçları olacak, ve zaten (her krizde olduğu gibi) esas soru da, bu maliyeti kimin üstleneceği.

Kapitalist piyasa ekonomisi bağlamında bu yavaşlamanın emekçilere işsizlik, gelir kaybı, ve hatta karbon vergisi gibi uygulamalarla beraber artan hayat pahalılığı ile geri dönmesi çok olası. Yeşil büyüme yandaşlarının küçülme teorilerine getirdiği en önemli eleştiri de burada yatıyor. Fakat emekçilere ne getireceği malum bir GSYİH büyümesinden ziyade, bu geçiş sürecinde temel ihtiyaçların metasızlaştırılması, yani piyasa alanından çıkarılması çok daha işlevli bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor.

Ekonominin olasılıkla yaşayacağı sarsıntıda konut, sağlık, eğitim, temel gıda maddeleri ve toplu taşımaya ücretsiz erişimin evrensel bir hak olarak tanınması ve kamu garantisine alınması emekçi sınıfların refah düzeyini herhangi bir büyüme/istihdam paketinden çok daha fazla gözetir. Elbette bu, kısmen dahi gerçekleşirse, kâr kütlesini düşürdüğü ölçüde kapitalist sınıfı kızdıracak, yatırımlarda ve istihdamda azalmaya yol açacaktır. Bu noktada istihdam, gerek çalışma saatlerinin azaltılması, gerek de büyük kamu yatırımları yoluyla desteklenebilir.

Değindiğim bütün somut önerilerin kapitalist ekonomide alerji yaratacağının, er ya da geç onun bünyesinden ya dışarı atılacağının, ya da onu felç etmeye yaklaşacağının farkındayım. Amacım bir geçiş reçetesi sunmak değil. Aslında tek bir noktaya dikkat çekmeye çalışıyorum: Ekolojik çöküşün somut emareleri karşımıza çıkmaya başlamışken ve bütün dünyada bu bağlamda politik bir hareketlenme yaşanıyorken, bunun dışında kalıp seyretme ya da “kapitalizmi yıkıp, sosyalizmi kurmadıkça her şey nafile” kinizmine kapılma lüksümüz yok. Evet, bu bombayı kucağımıza kapitalizm bıraktı, ama sorduğumuz soru “önce hangisinden kurtulalım?” değil, “ikisinden birden nasıl kurtuluruz?” olmalı.

Bu bağlamda ABD’deki Yeşil Yeni Anlaşma tasarısının ardından birçok diğer ülkede gündemin merkezine oturmaya başlayan tartışma ve hareketliliğe kayıtsız kalamayız. Küresel ısınma (ve ekolojik çöküş) özü itibarıyla piyasa mekanizmasının yerine planlamayı, kâr hedefi yerine ihtiyaçların tatminini merkeze koyan bir kolektif aklı çağırıyor. Bu yoldaki ilk adımlarımız metalaşma sürecini tersine çevirmek; sorunun yapısal ve sınıfsal yönünü teşhir etmek; uzlaşma ve yetinme yerine sınıf mücadelesini tırmandırmak olabilir. Esas hayalperestlik planlı bir sosyalist ekonomiden bahsetmek değil, insanlığın ve ekosistemin kapitalizmde herhangi bir geleceği olduğuna inanmaktır.

Bu yazı  abstraktdergi.net adresinden alınmıştır.

Kaynakça

Aden, Nate (2016) “The Roads to Decoupling: 21 Countries Are Reducing Carbon Emissions While Growing GDP”, https://www.wri.org/blog/2016/04/roads-decoupling-21-countries-are-reducing-carbon-emissions-while-growing-gdp, erişim tarihi: 3 Eylül 2019.

Andreucci, Diego ve McDonough, Terence (2015) “Capitalism”. D’Alisa, Giacomo ve Demaria, Federico ve Kallis, Giorgos (der.), Degrowth: A Vocabulary for a New Era içinde. New York: Routledge, 59-62.

Azad, Rohit ve Chakraborty, Shouvik (2018) “Green Growth and the Right to Energy in India”, Political Economy Research Institute (PERI) Working Paper Series, 477, https://www.peri.umass.edu/economists/shouvik-chakraborty/item/1137-green-growth-and-the-right-to-energy-in-india, erişim tarihi: 6 Eylül 2019.

Boden, T.A. ve Marland, G. ve Andres, R.J. (2017) “Global, Regional, and National °C Emissions”, Carbon Dioxide Information Analysis Center. doi:10.3334/CDIAC/00001_V2017, erişim tarihi: 4 Eylül 2019.

BP (2019) “Energy Outlook Downloads and Archive”, https://www.bp.com/en/global/corporate/energy-economics/energy-outlook/energy-outlook-downloads.html, erişim tarihi: 4 Eylül 2019.

Burton, Mark ve Somerville, Peter (2019) “Degrowth: A Defence”, New Left Review, 115: 95-104.

Daly, Herman (2018) “Ecologies of Scale”, New Left Review, 109: 81-104.

Ellsmor, James (2019) “Electric Vehicles Are Driving Demand for Lithium – with Environmental Consequences”, Forbes, https://www.forbes.com/sites/jamesellsmoor/2019/06/10/electric-vehicles-are-driving-demand-for-lithium-with-environmental-consequences/#41d5ffd562e2, erişim tarihi: 5 Eylül 2019.

Fremstad, Anders ve Paul, Mark (2017) “A Short-Run Distributional Analysis of a Carbon Tax in the United States”, Political Economy Research Institute (PERI) Working Paper Series, 434, https://www.peri.umass.edu/publication/item/985-a-distributional-analysis-of-a-carbon-tax-and-dividend-in-the-united-states, erişim tarihi: 6 Eylül 2019.

Ge, Mengpin ve Friedrich, Johannes ve Damassa, Thomas (2014) “6 Graphs to Explain the World’s Top 10 Emitters”, World Resources Institute, https://www.wri.org/blog/2014/11/6-graphs-explain-world-s-top-10-emitters, erişim tarihi: 6 Eylül 2019.

IEA (2017) “National Action Plan on Energy Efficiency”, https://www.iea.org/policiesandmeasures/pams/germany/name-146641-en.php, erişim tarihi: 3 Eylül 2019.

IPCC (2018a) “Summary for Policymakers of IPCC Special Report on Global Warming of 1.5°C Approved by Governments”, https://www.ipcc.ch/2018/10/08/summary-for-policymakers-of-ipcc-special-report-on-global-warming-of-1-5c-approved-by-governments/, erişim tarihi: 3 Eylül 2019.

IPCC (2018b) “Global Warming of 1,5°C”, https://www.ipcc.ch/sr15/, erişim tarihi: 9 Eylül 2019.

Kallis, Giorgos ve Demaria, Federico ve D’Alisa, Giacomo (2015) “Introduction: Degrowth”. D’Alisa, Giacomo ve Demaria, Federico ve Kallis, Giorgos (der.), Degrowth: A Vocabulary for a New Era içinde. New York: Routledge, 1-17.

Marx, Karl (1993) Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy. Londra: Penguin.

Moore, Jason W. (2017) “The Capitalocene, Part I: on the Nature and Origins of Our Ecological Crisis”, The Journal of Peasant Studies, 44 (3): 594-630.

Obama, Barack (2017) “The Irreversible Momentum of Clean Energy”, Science 355 (6321): 126-129. https://science.sciencemag.org/content/355/6321/126, erişim tarihi: 9 Eylül 2019.

OXFAM (2015) Extreme Carbon Inequality, https://www.oxfam.org/en/research/extreme-carbon-inequality, erişim tarihi: 6 Eylül 2019.

Pollin, Robert (2018) “De-Growth vs A Green New Deal”, New Left Review, 112: 5-25.

Pollin, Robert (2019) “Advancing a Viable Global Climate Stabilization Project: Degrowth versus the Green New Deal”, Review of Radical Political Economics, 51 (2): 311-319.

Rockström, J. ve Steffen, W. ve Noone, K. ve Persson, A. ve Chapin, F.S. ve Lambin, E. ve Lenton, T.M. vd. (2009) “Planetary Boundaries: Exploring the Safe Operating Space for Humanity”, Ecology and Society, 14 (2). http://www.ecologyandsociety.org/vol14/iss2/art32/.

Schor, Juliet B. ve Jorgenson, Andrew K. (2019) “Is It too Late for Growth?”, Review of Radical Political Economics, 51 (2): 320-329.

Schröder, Enno ve Storm, Servaas (2018) “Economic Growth and Carbon Emissions: The Road to ‘Hothouse Earth’ is Paved with Good Intentions”, Institute for New Economic Thinking Working Papers, No. 84, https://www.ineteconomics.org/research/research-papers/economic-growth-and-carbon-emissions-the-road-to-hothouse-earth-is-paved-with-good-intentions, erişim tarihi: 27 Ağustos 2019.

Schultheis, Emily (2018) “German Parties Agree to Drop 2020 Climate Goal: Report”, Politico, https://www.politico.eu/article/report-german-parties-agree-to-drop-2020-climate-goal/, erişim tarihi: 3 Eylül 2019.

Semieniuk, Gregor ve Taylor, Lance ve Rezai, Armon (2018) “The Inconvenient Truth about Climate Change and the Economy”, Institute for New Economic Thinking, https://www.ineteconomics.org/perspectives/blog/the-inconvenient-truth-about-climate-change-and-the-economy, erişim tarihi: 5 Eylül 2019.

Steffen, Will ve Grinevald, Jacques ve Crutzen, Paul ve McNeill, John (2011) “The Anthropocene: Conceptual and Historical Perspectives”, Philosophical Transactions: Mathematical, Physical and Engineering Sciences, 369 (1938): 842-867.

Steffen, Will ve Broadgate, Wendy, Deutsch, Lisa ve Gaffney, Owen ve Ludwig, Cornelia (2015) “The Trajectory of the Anthropocene: the Great Acceleration”, The Anthropocene Review, 2 (1): 81-98.

The Economist (2011) “Welcome to the Anthropocene.” The Economist. https://www.economist.com/leaders/2011/05/26/welcome-to-the-anthropocene, erişim tarihi: 21 Ağustos 2019.

UNIDO ve GGGI (2015) “Global Green Growth: Clean Energy Investments and Expanding Job Opportunities”, http://gggi.org/wp-content/uploads/2015/06/GGGI-VOL-I_WEB.pdf, erişim tarihi: 27 Ağustos 2019.

UNFCCC (2017) “National Inventory Submissions”, https://unfccc.int/process-and-meetings/transparency-and-reporting/reporting-and-review-under-the-convention/greenhouse-gas-inventories-annex-i-parties/submissions/national-inventory-submissions-2017, erişim tarihi: 4 Eylül 2019.