9   +   4   =  

Halk sözcüğü her ne kadar bir bölge ya da ülke içerisinde yaşayan herkesi anlatsa da, genel toplumsal algıda iktidarda olmayan, yani yönetilen olarak bilinir bu kavram. Politikacılar, zengin zümreler, elitler de zaten kendilerini halk kitlesi içinde tanımlamazlar. “Halka inmek” söylemi bu yabancılaşmanın sonucu olarak ortaya çıkar. Fakat bu yabancılaşma toplumsal-sınıfsal bir takım ilişkilerin neticesi olarak değil de, doğal bir sürecin doğrudan sonucu olarak görünür ve gösterilir. Gene bu “doğal” tasnifin bir sonucu olarak, yönetme-devlet-iktidar etme yeteneğin egemenlerin hanesine, çalışma ise bir yeteneksizlik olarak, yönetme yeteneğinden “yoksun” yoksulların hanesine yazılır. Neticede bir devlet ve iktidar aygıtı varsa bunu ancak profesyonel zümre yönetebilir(!)

Kamu sözcüğü halk sözcüğü ile eş anlamlı sayılabilir, sözlük karşılığı “hep, herkes, bütün”dür ancak sözlük anlamının tersine zaman içinde kamu = devlet şeklinde algılanmaya başlamıştır. Bu algılamada, Osmanlı-Türkiye toplumunun ordu-devlet, asker-millet gibi devletçi milliyetçi yaklaşımlarının oldukça önemli payı vardır ve kamu ile devletin özdeşleşmesine, “kamu yararı” söylemi eşlik eder. Devlet “büyükleri” halkı o kadar çok düşünürler ki komünizm lazımsa onu bile onlar getirirler. Halk bir köşede beklemeli, devletin işine karışmamalı, devlet büyükleri için dua etmelidirler! Halk, aziz millettir ve azizliğini iktidar sahiplerine oy vererek göstermelidir. “Bu ne bitmez bir savaş, benim evladım neden can verdi” falan gibi istenmeyen serzenişte bulunursa muazzezlikten, melunluğa düşmek elbette müstahaktır.

Halk, cumhuriyetin tanımında yer alan “kendi kendini yönetmek” gibi tehlikeli düşünceleri bir kenara bırakmalı ve kamu yönetimi yapan devlet büyüklerinin işini kolaylaştırmalıdır, neticede onlar halk için var, her ne kadar halk içinde olmayıp çoook geniş ayrıcalıkları olsa da. Soma’da 301 madencinin ölümü ardından Enerji Bakanı’nın “Düşünebiliyor musunuz, iki gündür aynı gömleği giyiyorum” demesi anlatılan hikayeye büyük sahicilik katmış olmuyor mu!

Reel siyaset üzerinden konuya devam edelim. AKP, iktidara geldiği ilk yıllarda M. Kemal’in “egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” sloganını neredeyse besmele derecesine çıkarmıştı. Sistemin sahibi askerleri geriletip, kendi diktatörlüğünü kurmanın anahtar sözcüğü oldu bu slogan. Meşru seçimlerle iktidara gelmiş ama fiili iktidar olamamış olmanın sancıları AKP’yi aşırı halkçı ve demokrat bir retorik kullanmaya zorladı. Milletin egemenliği yani halkın iktidarı gibi büyülü cümleler kullanan ve aynı zamanda Osmanlı dönemi padişahlık günlerine özlem duyan, siyasal İslam geleneğinin bütün despot argümanlarına sahip çorba ya da torba denilebilecek bir söylem tutturdu. Askeri vesayet olarak adlandırılan yapının yenilgisiyle birlikte “kayıtsız şartsız milletin olan egemenlik” bir hokus pokusla AKP diktatörlüğüne dönüşüverdi. Meclis duvarında hoş bir seda olarak yazan millet egemenliği, AKP’nin darbesiyle birlikte boş bir seda oldu. Yüce meclis söylemleri yerini yüce Saray söylemine bıraktı. TBMM tarihinin en itibarsız ve işlevsiz günlerini yaşarken, seçilmişler de artık itilmişler olarak tabir edilir oldu. Fethullahçılar’ın organize ettiği operasyonlarla rakiplerini ekarte eden AKP, Fethullahçılar’dan da darbe bahanesiyle kurtularak steril bir diktatörlük kurma gücünü elde etti. Darbe gündeme geldiğinde elbette sol-kırım ve Kürt kırımı olmadan olmazdı. Milletvekilleri, belediye başkanları katar katar tutuklanarak “toplama kamplarına” konuldular.

Sahte demokratların, muktedir oldukları zaman ilk iş olarak kendi diktatörlüklerini inşa etmek için her yolu denemeleri Roma imparatorluğundan beri yaşanan bir şeydir ve Karl Marx, 18 Bruimeire’de bu meseleyi Fransız karşı devrimi üzerinden şöyle ele alır:

2 Aralık’ta Şubat Devrimi bir hilebaz tarafından el çabukluğuyla ortadan kaldırılır ve devrilmiş görünen şey artık monarşi değil yüzlerce yıldır yürütülen mücadelelerle ondan koparılan liberal ödünlerdir. Görünüşe göre, toplum kendisi için yeni bir içerik fethetmemiştir; yalnızca, devlet, en eski biçimine, kılıcın ve rahip cübbesinin aşırı basit egemenliğine dönüşmüştür.

K. Marx’ın, L. Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eserinde bahsettiği bu olay, her ne kadar 1851 Fransa’sında cereyan etmiş olsa da, bugün yaşadıklarımızı anlayabilmemiz için hala geçerliliğini korumaktadır.

AKP, kayıtsız, şartsız millet egemenliği derken, bütün iktidar Saray’a devredildi. Otokratik iktidarın kurgusu doğal olarak korku iklimi yaratmayı gerektirir. OHAL ilanı sayesinde bu korku iklimini yaratmak için ilk çıkış yapıldı. OHAL’de sokağa çıkılamaz vb. gibi efsaneler yaratıldı. Toplumsal gösteri ve eylemler yeniden dizayn edilen polis, asker ve mahkemeler aracılığı ile zapturapt altına alındı. AKP yıllar öncesinden memurların iş güvencesinin kaldırılması yönünde zaten hazırlık yapmıştı. “Allahın lütfu” olan darbe, kamu emekçilerinin örgütlerini ve kendilerini tasfiye etmek için iyi bir olanaktı ve AKP bu olanağı elinden kaçırmayacaktı. OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerle 120 bin kadar kamu emekçisi işlerinden ihraç edildi. İhraçların hiçbir yasal dayanağı yoktu ama AKP’nin de zaten artık yasallığa ihtiyacı kalmamıştı. İhraçlar, toplumda istenen korku ikliminin yaratılmasında önemli bir araç oldu. Düne kadar muhalif kimliği ile öne çıkan KESK ve DİSK’i sendikaları büyük bir sessizlik kapladı. Üyelerini savunmaya geçemeyen sendikalar doğal olarak istifa ve emekliye ayrılma gibi sebeplerle büyük üye kayıpları yaşadılar. AKP’li olmayan memurların kamudan ihraç edilmesi ve kamunun tasfiyesi bir ölçüde başarılı olmuş oldu. KESK eski Eş Başkanı’nın “tarihsel bir saldırıyla karşı karşıyayız” sözü yerinde bir tespit olmasına karşın bu saldırıya tarihsel direniş bir yana pasif bir direnişle bile cevap verilememesi tarihi bir yenilgiyle sonuçlandı. Sendikalarına rağmen sokağa çıkan ve AKP’nin yalan propagandalarının ipliğini pazara çıkaran “bireysel” direnişler sessizlik ortamına sarsmayı başardı. Başta Ankara Yüksel Direnişi, İstanbul’da bir gurup kamu emekçisinin sokak ısrarı, Malatya, Düzce, Bodrum ve Hatay’da sendikal bürokrasiyi aşarak direnişe geçmesi umudun ve politikanın sokakta oluğunu bir kez daha kanıtladı. OHAL’den istifade ederek grevleri yasaklayan AKP, sokağın sesini yine de kısamamış oldu. Yüksel Caddesi’nde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça tarafından başlatılan açlık grevi ve sokakta ısrarlı duruş kitleselleşmeyi sağladı. Polis komplosu ve terörüyle Yüksel Direnişi bitirilmeye çalışıldı fakat Yüksel Direnişi AKP’nin kamu emekçilerine karşı başlattığı tarihsel saldırıya sokakta tarihsel bir yanıt vermeyi başardı.

Tek sesli Havuz Medyası, internet yasaklarıyla halkın iradesi ipotek altına alınırken, yaygın gözaltılar ve tutuklamalarla “hücre tipi yaşam, tek tip insan” hedefine AKP uygun adım ilerlemeye devam ediyor. Anayasa ve insan haklarını fiilen rafa kaldırarak kendi sonsuz iktidarını kurma hayalinde, diğer yandan OHAL’i kullanarak emekçilerin örgütlülüğüne önemli darbeler vuruyor. “Aziz millete” bin altı yüz TL asgari ücret neyinize yetmiyor, gözünüze dizinize dursun denilerek haddinizi bilin mesajı veriliyor. AKP’nin Genel Başkanı, üç saate Şam’ı alıp, Emevi Camii’nde namaz kılacağız derken, sınırın üç km ötesindeki tepeyi aldıklarını söyleyerek halka sanal zaferler yaşatıyor. Bu madrabazlıklar ve baskıların emekçi sınıfların örgütlülüğünü dejenere ettiği doğrudur fakat halkın kendi geleceğini belirleyeceği günler de gelecektir. Emperyalist devletlerin ve Türkiye’deki sermaye sınıfının AKP ile köklü bir çatışmaya girmemesinin nedeni AKP iktidarının aslında burjuvazinin iktidarı olması nedeniyledir. Son söz olarak, klasik bir söz gibi algılansa da “ne patron, ne ağa, ne de sultan, bizleri kurtaracak olan yalnızca kendi kollarımızdır.” Halkın haddi ve hakkı, bin altı yüz TL asgari ücret değil, elinden (ç)alınmış olan iktidardır.

KAYNAK

Marx, K. (2007). Louis Bonapart’ın 18 Brumaire’i. Ankara: Sol Yayınları