İngilizcesinden çeviren: Olcay Çelik

Geçenlerde Profesör David Harvey (DH) aralarında benim de olduğum belli kişilere e-posta ile kısa bir tartışma metni gönderdi (bkz. Harvey’in metni). Bu metinde DH Marx’ın kapitalist ülkelerdeki değer teorisinin büyük oranda yanlış anlaşıldığını söylüyordu.

Tanımayanlar için (ki bu çok mümkün değil), Profesör Harvey’in Marx’ın ekonomik teorisi üzerine çok sayıda kitap, makale ve videosu bulunan, belki de en tanınmış Marksist akademisyen olduğunu belirtelim. Yolladığı bu kısa metin, Marx’ın değer teorisi üzerine görüşlerini geniş bir şekilde ortaya koyduğu Marx, Sermaye ve Ekonomik Aklın Çılgınlığı adlı son kitabındaki fikirlerini kısa ve özlü bir biçimde ifade ediyor.1

DH, Marx’ın Emek Değer Teorisini Reddi başlıklı metninde Marx’ın aslında herhangi bir emek değer teorisi olmadığını iddia ediyor. Marx’ın değer teorisi, David Ricardo gibi klasik iktisatçılarınkinden farklı, kendine özgü bir teoridir. Ama DH’ye göre Marx, metada cisimleşen emeğin bir yansıması olan değerin sadece pazarda yaratıldığını/açığa çıktığını öne sürmüştü. DH’nin ifadesiyle: “Pazar yoksa, değer de yoktur”. Eğer bu doğruysa, o zaman değer, sandığımız gibi üretim sürecinde değil, değerin para olarak gerçekleşmesi sırasında ortaya çıkıyor demektir.

DH, akabinde, ücretlerin en aşağı seviyeye çekilmesi veya tamamen sıfırlanması halinde ortada metaların değişildiği bir pazar kalmayacağını, bu yüzden artık bir değerden de bahsedilemeyeceğini söylüyor ve bunun “kapitalist krizlerin gerçek kökeni” olduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla, sermayenin ve gündelik yaşamı tüketimciliğin sömürgeleştirceği bir alan olarak görenlerin durduğu noktadan bakınca, kapitalist krizleri önlemek için en uygun politika “ücretleri rasyonel bir tüketimi sürdürecek seviyeye yükseltmek” oluyor. DH’ye göre Marx’ın değer teorisinin doğru yorumundan çıkan sonuç bu.

DH değer teorisinin bu yorumunun “Ricardo’nun düşündüğünden ve Marx’ın atfedilmiş olan değer kavramından çok uzak olduğunu” belirtiyor. Gerçekten de öyle. Peki, DH Marx’ın değer teorisine dair bu yorumunda haklı mıdır ve haklı bile olsa, böyle bir yorumun gözlemsel geçerliliği var mıdır? Ben her iki soruya da Marx’ın en iyi bildiği üç dilde “Hayır” diyeceğim: No, non, nein.

DH tezini dillendirmeye şu cümlelerle başlıyor: “Marx’ın Ricardo’nun emek değer teorisini uyarlayıp, sermaye birikimine dair çalışmaları için temel kavram olarak kullandığına yaygın olarak inanılır.” “Emek değer teorisi büyük oranda itibar yitirmiş olduğu için, sıklıkla Marx’ın teorilerinin de artık değersiz olduğu kendinden emin şekilde vaaz edilir.” DH’nin burada kime atıfta bulunduğu net değildir. Burjuva anaakım iktisatçılarının Marx’ın değer yasasını itibarını yitirmiş bir teori olarak gördüklerini biliyoruz. Neoklasik faydacılar da emek-değer kavramını uzun bir süredir metafizik olarak damgalayıp reddetmektedirler. Neo-Ricardocu, post-Sraffacı ve post-Keynesçi iktisatçılar da değere dair her nosyonu ideolojik gizemcilik olarak görüp dışlama yönünde kuvvetli bir eğilime sahiptirler.

Çoğu Marksist iktisatçı Marx’ın ve Ricardo’nun değer teorileri arasındaki farkın bilincindedir. Ancak bu fark, DH’nin iddia ettiği gibi Ricardo bir emek değer teorisine sahipken, Marx’ın böyle bir teorisinin olmaması değildir. Ricardo emek zamanı ile ölçülen somut emeğe (fiziksel emek miktarına) dayalı bir (kullanım-) değeri teorisine sahipti. Marx’ın değer yasası ise soyut emeği (pazarda sınanıp toplumsal olarak belirlenmiş emek zaman ile ölçülen değer) temel alıyordu.

Kapitalizmde insanın emek-gücü pazarda satılan bir metadır. Bu, çoğunluğun hiçbir üretim aracına sahip olmadığı ve bu yüzden emek-güçlerini üretim aracı sahiplerine satmak zorunda kaldıkları kapitalist üretim tarzının temel karakteridir. Yani diğer metalar gibi emek de ikili bir niteliğe sahiptir. Emek, bir yönüyle insanın somut bir biçimde ve belirli bir amaç için sarf ettiği, kullanım değeri yaratan, yararlı bir emektir. Diğer yönüyle o, insanın belirli bir niteliğe sahip olmayan emek-gücünün sarf edilmesiyle oluşan metanın değerini belirleyen ve o meta ile temsil edilen soyut emektir. Marx’ın emek ve emek-gücü arasında yaptığı bu ayrım kârın kaynağının anlaşılması için yaşamsal önemdedir.

Marx’ın değer teorisinin gücü buradadır. İşçinin kendisi ve ailesinin yaşamını bir günlüğüne devam ettirmek için satın aldığı metaların içinde cisimleşmiş emek-zaman, işçinin aynı süre içerisinde  üretim araçlarının sahibine sunduğu emek-zamandan daha azdır. Yani verili bir zaman dilimi içerisinde işçi, sarf ettiği emek-gücünün karşılığında sermaye sahibi tarafından ödenen ücretten daha fazla değer üretir. Marx, bu farka “ödenmemiş emek” ve “artık-emek” veya artıdeğer adını verir. Ricardo ve Adam Smith’in değer teorilerinin aksine, Marx’ın soyut emeğe dayalı değer teorisi kapitalist üretim tarzının sömürücü doğasını gözler önüne serer.

DH Marx’ın emek-değer teorisini klasiklerin emek-değer teorisinden ayıran bu yaşamsal keşfine (yani soyut emeğe) geçerken şöyle bir değinir sadece. Çünkü DH, Marx’ın teorisine dair kendi yorumunu, yani değerin emek-gücünün üretim sürecinde yarattığı bir şey değil, sadece dolaşımda yaratılan  ve gerçekleşen bir şey olduğunu iddia eden yorumunu öne çıkarma gayretindedir. DH’ye göre, “değer, ilkin metalarda cisimleşmiş toplumsal (soyut) emeğin bir yansıması olarak alınır” fakat “Marx’ın gösterdiği üzere, pazardaki düzenleyici bir kural olarak değer, sadece meta değişiminin ‘normal bir toplumsal eylem’ haline geldiği yer ve zamanda var olabilir.” Yani para yoksa, değer de yoktur.

Doğru, ancak metanın değeri hâlâ içerdiği emektir ve bu değer üretim sürecinde, yani pazara çıkmadan önce genişletilir. Değer zihinsel ve fiziksel olarak sarf edilmiş insan emeğidir ve toplumsal üretim sürecinde soyut emek haline gelir. Değer, paranın yarattığı bir şey değildir. Bilakis, para, sarf edilmiş olan emeğinin değişim değeri veya temsilidir. Kanımca, Marx, Kapital Birinci Cilt’te kendini yeteri kadar açık ve net bir şekilde ifade etmiştir: “Metanın değeri dolaşıma girmeden önce onun fiyatında ifadesini bulur. Demek ki değer dolaşımın sonucu değil, koşuludur”2

Murray Smith yeni kitabı Invisible Leviathan’da3 Marx’ın değer yasası ve DH’nin yorumu arasındaki farkın özlü bir açıklamasını yapıyor. Marx, “Değerin ölçüsü olarak para, metalara içkin olan değerin ölçüsünün, yani emek-zamanın zorunlu olarak göründüğü biçimdir” demişti. Smith bunun “değerin değişim eylemi sırasında yaratıldığı fikriyle bağdaşmadığını” söylüyor ve ekliyor: “Çünkü değişim eylemi ’emeğin ürünlerinin pazarda birbirine eşitlenme’ (yani gerçek bir soyutlama) süreci olarak iş görür. Değişime odaklı bir üretim fizyolojik emeğin hem fayda, hem de değer yarattığı, yani aynı anda hem somut, hem de soyut emek olduğu olgusunu hesaba katmalıdır. Değerin “üretimde değil de dolaşımda” yaratıldığını iddia etmek gırtlağına kadar döngüsel akıl yürütmeye batmış bir çabadır ve zihne takla attırmayı gerektirir (…) Bu yaklaşımın sorunu şudur: eğer soyut emeğin değerin biçimi olan paradan öte maddi bir altyapısı yoksa, metanın değeri onun üretimi için gereken koşullardan koparılmış ve böylece fiyat ile değerin eşitlenmesinin yolu açılmış olur.”

Marx’ın değer yasası, değeri metaların üretimine katılan emeğin ürettiğini, dolaşım alanının ise bu değerin para-biçiminde gerçekleştirdiği yer olduğu görüşü üzerine kuruludur. Marx’ın değerin meta üretiminde yaratılan miktarı ve artıdeğer ile değişim sırasında gerçekleşen miktarı birbirinden ayırabilmesi bu şekilde mümkün olmuştur.

Anaakım ve neo-Ricardocu iktisatçıların iddia ettiklerinin aksine, burada “gizemli” herhangi bir şey yoktur. Değer nesnel ve gerçektir ve sadece para ile ifade edilmez. Marx’ın değer yasası değişim değerini ve fiyatı emek-zaman ile ölçülen soyut emek kavramı ile açıklar ve bu yasa gözlemsel olarak doğrulanabilir.4

DH’nin yorumunun arkasında yatan mantık bellidir. Eğer değer sadece değişim anında yaratılıyorsa ve “aslolan para ise”, o zaman kapitalizmin tekrarlayan krizlere düşmeden birikime devam edip edemeyeceğini belirleyen şey (efektif) talep olacaktır. DH, bunu göstermek için kapitalistlerin makineleri devreye sokarak göreli artıdeğeri yükseltmeye çabalamaları sonucunda kapitalist birikimin koşullar ve yaşam standartları üzerinde nasıl etkilerde bulunduğunu detaylı biçimde anlatıyor. Bu amaçla Kapital Birinci Cilt 25. Bölüm’den alınmış bazı grafikler kullanıyor. DH, kapitalist birikimin emek-gücünün değerini sefalet derecesine kadar düşürmeyi hedeflediğini vurguluyor.

DH “Eğer bu, kapitalist değer birikimi yasasının işleyişinin tipik bir sonucu ise, o halde toplumsal yeniden-üretimin gittikçe bozulan koşulları ile sermayenin pazarı sürekli genişletme ihtiyacı arasında derin bir çelişki var demektir. Marx’ın Kapital İkinci Cilt’te belirttiği üzere, kapitalist krizlerin gerçek nedeni ücretlerin baskılanmasında ve kitlelerin beş parasız yoksullara dönüşmesinde yatıyor.” ‘Krizlerin gerçek nedeninin’, ‘ücretlerin baskılanmasında’ ve ‘kitlelerin beş parasız yoksullara dönüşmesinde’ yattığı iddiası tastamam eksik-tüketimci kriz teorisidir.

Öncelikle, kapitalist birikimin genel yasası başlıklı 25. Bölüm sadece işçi sınıfının yoksullaşmasından bahsetmiyor. DH söz konusu genel yasanın çok önemli bir yönünü gözardı ediyor: sermayenin organik bileşiminin yükselme eğilimi.5 Bu, göreli artıdeğeri yükselten şey olduğu kadar, “politik ekonominin en önemli yasası”6 olan kâr oranının düşme eğilimini de belirleyen kilit faktördür (Bu yasa Üçüncü Cilt’te geliştirilmektedir). DH, bu gerçeği görmezden gelmektedir.

Ancak DH eksik-tüketimci yorumunda daha da ileri gitmektedir. “Değer, tüketici nüfusun alım gücü tarafından desteklenen isteklerin, ihtiyaçların ve arzuların varlığına bağımlıdır (…) Bu, ayrıca ücretlerin sıfır noktasına kadar düşürülmesinin, değerin ve artıdeğerin pazarda gerçekleşmesine zarar vereceği anlamına da gelir. Sermayenin ve gündelik yaşamı tüketimciliğin sömürgeleştireceği bir alan olarak görenlerin durduğu noktadan bakınca, ücretleri ‘rasyonel bir tüketimi’ sürdürecek şekilde yükseltmek değer teorisi için hayati önemdedir.” Yani DH kapitalizmin ücretler baskılandığı için krize girdiğini; dolayısıyla ücretleri ‘rasyonel bir tüketimi’ sürdürecek şekilde yükseltmenin gerekli ‘alım gücünü’ sağlayarak krizi sona erdireceğini savunuyor.

Marx’ın kriz teorisinin bu eksik-tüketimci yorumu DH’nin de atıf yaptığı İkinci Cilt’teki aynı meşhur bölümde bizzat Marx tarafından kesin bir şekilde reddedilmiştir:

Bunalımlara, fiili tüketim ya da fiili tüketici azlığının neden olduğunu söylemek, boş bir yinelemeden başka bir şey değildir (…) Metaların satılamaması, ancak, bunlar için fiili satın alıcı, yani tüketici bulunmaması anlamına gelir (…) Bir kimse, eğer, işçi-sınıfının kendi ürününden çok küçük bir kısım aldığını, bundan daha büyük bir pay aldığı zaman ve dolayısıyla ücretleri yükselir yükselmez bu kötülüğe bir çare bulunacağını söyleyerek bu boş yinelemeye derin bir gerekçe görüntüsü vermeye kalkışırsa, bunalımların, daima ücretlerin genellikle yükseldiği ve işçi sınıfının, yıllık ürünün tüketime ayrılan kısmından daha büyük bir pay aldığı bir dönemde hazırlandığına işaret etmek yeterli olacaktır. Bu sağlam ve ‘basit’ (!) sağduyu savunucuları açısından, böyle bir dönemin, daha ziyade bu bunalımı gidermesi gerekirdi.7 (Vurgular bana aittir)

Bana göre Marx hem DH’nin değer yasasını yorumunu, hem de krizlere kitlelerin alım gücünün “istekleri, ihtiyaçları ve arzuları” karşılamaya yetmemesinin neden olduğu fikrini reddetmiştir. Peki, krizlerin nedeni konusunda Marx yanlış, DH haklı olamaz mı? Elbette olabilir ama ampirik kanıtlar da DH’nin aleyhinedir.

Sadece 3 kanıta değinsek yeter. Öncelikle, kapitalist ekonomide talebin en büyük bileşeni işçilerin tüketimi değil, üretken sermaye tüketimidir. “İsteklerin, ihtiyaçların ve arzuların” yarattığı yıllık talebin ölçüsü gayri safi yurt içi hasıla veya harcamalardır. ABD’de GSYİH’nın yüzde 70’ini tüketim oluşturuyor görünür. Ancak GSYİH’da sayılmayan tüm katma-değerli ara ürünleri içeren toplam hasılaya (gross product) bakarsanız, tüketimin toplam hasılanın sadece yüzde 36’sı olduğunu görürsünüz. Kalanı sermayenin parça, materyal, ara malı ve hizmet talepleridir. Bunlar kapitalistlerin yatırımlarıdır. Talebi bunlar sürükler, işçilerin tüketimi değil.

Bu durum ikinci kanıtta da görülebilir. Eğer savaş-sonrası ABD ekonomisindeki durgunluk veya çöküş dönemlerinin hemen öncesindeki yatırım ve tüketim değişimlerini analiz edersek, tüketim talebinin çöküşte yönlendirici rolünün ya olmadığını ya da çok az olduğunu görürüz. 1953’ten bu yana yaşanan 6 durgunluğun her birinde özel tüketim GSYİH’dan veya yatırımlardan daha az düşmüştür ve hatta 1980-2’de düşmemiştir bile. Yatırımlar ise her bir durgunlukta yüzde 8-30 arasında düşmüştür.

ABD Özel Tüketim (ÖT), Yatırım (Y) ve GSYİH’daki Yüzdelik Değişimler

 

Üçüncü kanıtımız, DH’nin ücretlerdeki yükselişin sermayeye krizi atlatmasına yardımcı olacağı iddiasına dair. Carchedi’nin bulgularına göre ücretler 2. Dünya Savaşı sonrasındaki 12 krizin 11’inin öncesinde yükselirken sadece birinde (1991 krizi) düşmüş. Bu durum Marx’ın İkinci Cilt’teki (dipnotta aktardığımız) görüşünü doğruluyor.

DH’nin kısa metninden anladığım kadarıyla kendisi emek ve sermaye arasındaki sınıf mücadelesinin artık artıdeğer üretimi merkezli yürümediğini, bunun yerine son kitabında ve dünyanın her yerinde yaptığı çeşitli sunumlarda da söylediği gibi, ‘modern’ kapitalizmde mücadelenin ‘sermaye dolaşımının’ çeşitli alanlarında cereyan ettiğini göstermeye çalışıyor. DH’ye göre sınıf mücadelesinin yeni merkezleri artık gerçekleşme noktaları (örn., kiralar, konut kredileri, ilaç firmalarının fiyat oyunları vb.) ve dağıtım noktaları (vergiler, kamu hizmetleri vb.). Üretimdeki sınıf mücadelesi ise günümüzde daha az önem arz ediyor (ya da hiç etmiyor).

Benim görüşüme göre DH’nin söz konusu metninde bunu kanıtlamak ortaya sürdüğü şeyler bir dizi teorik kafa karışıklığının eseri. İlk olarak, Marx’ın bir emek-değer teorisi olmadığını söylüyor; ardından değerin sadece dolaşımda (gerçekleşme aşamasında) yaratıldığını ileri sürüyor ve son olarak da krizlerin kâr oranı ile (ve hatta kâr ile) ilişkisi olmadığını, krizin sebebinin emek-gücünün değerinin minimuma (hatta sıfıra!) düşmesi neticesinde işçilerin ‘isteklerini, ihtiyaçlarını ve arzularını’ karşılayamaması olduğunu savunuyor. Bu, Keynes’inkinden bile daha kaba bir eksik-tüketimcilik…

DH somut ve soyut emek arasındaki farkı (ve ikiliği) ve onun karşılığı olan kullanım değerini ve değişim değerini bilinçli bir şekilde görmezden geliyor. Metadaki değerin Marx tarafından keşfedilen ikili doğası Harvey tarafından işçilerin kullanım değerlerini satın alamamaları olgusuna indirgeniyor. DH için değerde önemli olan şey değişim değeri değil, kullanım değeri (istekler ve arzular). Marx’ın yetersiz artıdeğere dayalı kriz teorisi işçilerin tüketiciler için yetersiz kullanım değeri fikriyle değiştiriliyor. Aşırı-birikimin yerine eksik-tüketim geçiriliyor. Sınıf mücadelesi işçiler ve kapitalistler arasında bir mücadele olmaktan çıkıyor, tüketiciler ve kapitalistler veya vergi mükellefleri ve hükümetler arasında bir mücadele haline geliyor.

Bunlar Marx’ın görüşleri falan değil. Daha önemlisi, bir bütün olarak ele alındığından bu yaklaşım sınıf analizi ve işçi sınıfının mücadele stratejisi açısından kafa karıştırıcı nitelikte.

Marx’ın değer yasasının doğası ve krizlerle ilişkisi üzerine daha fazla okumak isterseniz, yeni kitabım Marx 200’e bakınız.

Ayrıca, David Harvey’in Marx’ın değer kuram hakkındaki makalesine ilişkin eleştirime verdiği yanıtı aşağıya ekliyorum. 

DİPNOTLAR

1) https://profilebooks.com/marx-capital-and-the-madness-of-economic-reason.html 

2) Karl Marx, Capital, Volume One, trans. Ben Fowkes, New York: Vintage 1977, p.260

3) Murray Smith, Invisible Leviathan, Historical Materialism, 2018’de çıkacak.

4) Cockshott ve Cottrell ekonomiyi büyük sektörlere bölerek, bu sektörlerde üretilen gayrisafi hasılanın parasal değerinin ilgili hasılanın üretimde sarf edilen emek ile nasıl sıkı bir korelasyon içinde olduğunu göstermişlerdir. Anwar Shaikh de benzer bir çalışma yapmıştır. ABD girdi-çıktı tablolarından derlediği pazar fiyatlarını, emek değerlerini ve standart üretim fiyatlarını karşılaştıran Shaikh, ortalama emek değerlerinin pazar fiyatlarından sadece yüzde 9.2 ve (gözlemlenen kâr oranlarından hesaplanmış) üretim fiyatlarının da pazar fiyatlarından sadece yüzde 8.2 saptığını bulmuştur. Lefteris Tsoulfidis ve Dimitris Paitaridis de fiyat-değer farklılıklarını Kanada girdi-çıktı tabloları üzerinden araştırmıştır ve Kanada ekonomisine dair sonuçların Marx’ın değer yasası ile uyumlu olduğunu bulmuştur. G. Carchedi de son zamanlarda yayınlanan bir makalesinde Marx’ın değer yasasının geçerliliğinin enflasyondan arındırılmış fiyatları gösteren resmi ABD verileri ile test edilebileceğini göstermiş ve para ve değer cinsinden kâr oranlarının aynı doğrultuda (aşağı doğru bir eğilimde) seyrettiğini ve birbirlerini yakından takip ettiklerini bulmuştur.

5) “Esas olarak bize niceliksel genişleme biçiminde görünen sermaye birikimi, gördüğümüz gibi, bileşimindeki ilerleyen bir niteliksel değişimle, yani sabit kısmının değişken kısmına oranla yükselmesi yoluyla gerçekleşiyor.” bkz. Karl Marx, Kapital Birinci Cilt, Bölüm 25

6) Karl Marx, Grundrisse, p.748. [Türkçe basımda: Sol Yayınları, çev. Arif Gelen, c. 2, sf. 202.]

7) Bkz. Karl Marx, Kapital İkinci Cilt, 20. Bölüm

8) https://thenextrecession.files.wordpress.com/2017/09/carchedi-the-old-and-the-new.pdf 

 

MICHAEL ROBERTS’IN YANLIŞ ANLAMALARI

David Harvey

İngilizceden çeviren: Alp Altınörs

Marx’ın değer teorisi hakkında, gerçekten de, ciddi bazı tartışma noktaları vardır ve umarım ki Michael Roberts diyalogumuz, bunların açıklığa kavuşmasına biraz yardımcı olur. Bu noktalara geçmeden önce, Roberts’ın bana verdiği yanıttaki benim pozisyonlarıma dair bir dizi yanlış anlamayı ve yanlış ifadelendirmeyi kaldırmaya ihtiyacım var. Açık olayım. Değer her zaman üretim eyleminde yaratılır. Ama piyasa değiştokuşu anında gerçekleştirilir. Dolayısıyla değeri, Marx’ın “üretim ve değiştokuşun çelişkili birliği” dediği bağlamda düşünüyorum. Değer, piyasa değiştokuşu aracılığıyla üretilemez. Ama piyasa değiştokuşu dışında da gerçekleştirilemez. Marx bu konuda yeterince açıktır.

Değerin özü, soyut emektir, ya da tercih ettiğim bir göndermeyle “toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı”dır. Roberts, Marx’ın tanımının Ricardo’nun varsaydığı somut emek zamanından tamamen farklı olduğunu söylediğinde apaçık haklıdır. Ne var ki, ister “soyut emek” diyelim, isterse “toplumsal bakımdan gerekli emek”, artık ispat edilmesi gereken, soyutlamanın nasıl yapıldığı ve toplumsal bakımdan gerekli olanın nasıl anlaşılacağıdır. Bu tür sorulara verilecek yanıtlar maddi süreçlere dayandırılmalıdır, idealist pratikler yoluyla inşa edilmemelidir. Dolayısıyla, eğer değer metalara “içkin” değilse ve tarihsel olarak yaratılıyorsa, o zaman değer hangi materyalist süreçle yaratılmaktadır?  

Yanıt, Marx’ın Kapital’e başlangıç noktasında, emtia değiştokuşunun idealize edilen maddi eylemi olarak verilmişti. Eğer kapitalist metayı piyasaya götürdüğünde, onun için herhangi bir istek, ihtiyaç veya arzu yok ise, o metanın içine dondurulmuş olan emek toplumsal bakımdan gereksizdir ve dolayısıyla hiçbir değeri yoktur (Marx’ın Kapital’in ilk bölümünün sonunda söylediği şey budur – Penguin/Vintage basımı sf. 131). Bu (Roberts’ın bana atfederek beni yanlış biçimde suçladığı üzere) değerin piyasada yaratıldığı anlamına gelmez. Ama – işte burada benim özgül bakış açım devreye giriyor olabilir – üretimde oluşturulan değeri, piyasada gerçekleşene değin sadece potansiyel değer olarak ele alıyorum. Başka bir deyişle; değer üretilir ama eğer piyasada bunun için bir talep yoksa o zaman yok olur. Her halde, piyasada meydana gelen bu olay hakkında güçlü bir değersizleşme teorisi inşa etmemiz gereklidir. Değersizleşme, Roberts’ın değerlendirmelerinde seyrek biçimde yer alır ve verdiği yanıtta da hiç yer almamıştır. Değer, değer olmayan ve karşı-değer arasındaki ilişkiye dair ilgim nedeniyle aynısı benim için de söylenebilir. Ancak her durumda, ödeme gücüne sahip istekler, ihtiyaçlar ve arzuların sermayenin dolaşımının sürekliliği bakımından önemli bir rol oynadığını reddedilemez bir gerçek sayıyorum. Bu, Roberts’ın tekrar ve tekrar çıkarsadığı üzere, bunun kriz oluşumundaki yegane faktör olduğu anlamına gelmez. Ben defalarca kenara çekilerek, bunun sadece sermayenin dolaşımında, değersizleşmelerin (her zaman kriz ölçeğinde olmayabilir) yaşanabileceği önemli bir an olduğunu söyledim.

Ne var ki, bu meselelerden bahsettiğimde Roberts beni tekrar ve tekrar o küçültücü ‘eksik-tüketimci’ kategorisine indirmeyi pek seviyor.  “Krizlerin gerçek kökünün” emekçi sınıfların azalan alım gücünde yattığını söyleyen ben değil Marx’tı ve bu noktada Marx’tan alıntı yapıyorsam, düşen kâr oranlarını sürekli alıntılayanlara karşı toplu bir panzehir olduğu içindir. Krizler, tartışageldiğim üzere, birçok biçimde ve şekilde gelebilir. Düşen kâr oranı veya tüketici talebinin düşüşü birçok başka açıklama içinde iki açıklamadır. (Geçerken, Marx’ın – 2007-8 krizinde olağanüstü derecede benzeyen – 1847 ve 1857 krizlerine dair yorumlarında bu krizleri, düşen kâr oranlarından veya yetersiz tüketici talebinden hiç bahsetmeksizin ticari ve mali krizler olarak tanımladığını not düşmek isterim.)

Herhangi bir dışlayıcı üretimci yoruma itirazım (denk düşen bir küçültücü nitelemeye atıfta bulunarak!) sermaye birikiminin tarihinde (ödeme gücüne sahip olmayı güvencelemenin mekanizmaları bir yana) isteklerin, ihtiyaçların ve arzuların yaratımının bütün tarihini bir kenara ittiğidir. Şeylerin bu yönüne daha çok dikkat vermemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bu üretim alanında gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam eden sınıf mücadelelerinin önemini ve keza bugüne değin üretim alanı üzerine yapılmış bütün çalışmaları küçümsediğim, yok saydığım veya çürüttüğüm anlamına gelmemektedir. Ama bu mücadeleler, gerçekleştirme, dağıtım (yani rant çıkarımları, borç hacizleri), toplumsal yeniden üretim, doğayla metobolik ilişki, doğanın ve kültürün sunduğu bedelsiz kaynaklar ile ilişkiye sokulmalıdır. Bunlar güncel anti-kapitalist hareketler içinde genişçe yer bulmuştur ve bunları Marksist solun üretim alanındaki sınıf mücadelesini mücadelenin anahtar momenti olarak ele alan daha geleneksel odağıyla birlikte, ciddi biçimde ele almakta ısrar ediyorum. Bu nedenle, sermayenin dolaşımı ve tanımı ilgili ve sermayenin hareket halindeki değer olarak sunulduğu sunduğum şemanın bu denli önemli olduğunu düşünüyorum. Bu şemanın Murray Smith alıntısında “döngüsel akıl yürütme” denerek tümüyle bir kenara konması tuhaftır.

Bu perspektif kimi ilginç ayrım noktaları ve inceleme çizgileri ortaya çıkarıyor. Marx’ın iş günü üzerine mücadelelere ve işyerinde teknolojik ve örgütsel değişiklikleri zorlayan güçlere dair değerlendirmelerinin tümü “rekabetin zorlayıcı yasalarına” dayanır. Bu kavram, Kapital boyunca Marx’ın tartışmalarının anahtar noktalarında karşımıza çıkar. Bu güç nerede harekete geçer ve en açık biçimde nerede hissedilir? Tabii ki, piyasada! Üretim (ya da bu mesele bakımından toplumsal yeniden üretim) alanında neler olduğunu, piyasa güçleri kendi rollerini oynamadan anlayamayız. Kapitalist yeniden yatırımı ve iş gününün uzatılmasını vb. yönlendiren piyasadaki rekabetin zorlayıcı yasalarıdır.

Ancak bu bizi Marx’ın değerin soyutlanmasını nasıl koyduğuna geri götürür – ki bu arada, bu soyutlama Marx’ın görüşüne göre bir toplumsal ilişkidir, dolayısıyla “gayrimaddi ama nesnel”dir, ama Murray Smith’ten yapılan alıntının varsaydığı gibi “gerçek” ve “içkin” değildir (“maddenin tek bir atomu dahi metaların nesnelliğinin içine girmez” der Marx Kapital’de – s. 138).

Değer düşüncenin bir ürünü olarak değil, tarihsel maddi sürecin bir ürünü olarak ortaya çıkar. Marx’ın değerin eşit ve denk biçimlerine dair incelemesi değiştokuşun genelleştirilmesine götürür, ki bu da, değerin piyasada hüküm süren düzenleyici bir norm olarak yükselmesine zemin teşkil eder. Sonra değerin bu düzenleyici normu sadece piyasada değil, üretim ve toplumsal yeniden üretim alanında da davranışlara hükmeder. Bu Marx’ın yaptığı son derece diyalektik bir harekettir ama Marx’ın eserlerinde sıkça karşılaşılır. Sadece bu yolla, örneğin, sermayeyi yaratan işçiler olduğu halde sermayenin nasıl dönüp işçiler üzerinde egemenlik kurduğunu ve her birimizin nasıl kendi ürünlerimizin tutsakları olabileceğimizi (akademisyenler dikkat!) anlayabiliriz.

Son olarak, Roberts’ın nihai talebi %70’ten %30’a indirdiği ampirik örnek üzerinde yorum yapmak isterim. Kuşkusuz, emtia zincirleri boyunca değer ilişkilerini nasıl ele almak gerektiği üzerine karmaşık bir sorun mevcuttur (bu konuda ilgi çekici bir makale Starosta tarafından yazılan Commodity Chains and Marx’s Value Theory in Antipode for 2011’dir). Ancak şimdi, demir cevherinin madenden çıkartıldığı ve madencilik şirketinin bunu çelik üreten bir şirkete satarak değer ve artı değer ürettiği, çelik şirketinin ise, çelik üretip bunu bir araba şirketine satarak daha fazla değer ve artı değer ürettiği, nihayet araba şirketinin de bundan ürettiği arabaları, arabaya talebi olan ve bunu alabilecek parası da olan nihai tüketicilere satarak daha da büyük bir değer ve artı değer ürettiği bir durumu hayal edelim. Arabanın değeri, bütün birikmiş soyut emeğin uygulanmasıyla ortaya çıkar. Bir sebeple, nihai tüketicilerin araba satın alamadığını veya arabalardan sıkıldıklarını varsayalım. O zaman bütün birikmiş değer kaybolur (değersizleşir). Pratikte, Marx’ın gözlemlediği gibi, ödemeler zincirinin işlemesi biraz zaman alır, ama işlediği zaman zincir boyunca bütün değer üretimi yok olur.  

Tabii ki, her türlü başka senaryo da düşünülebilir. Ama burada önemli olan nokta, deli insanlar veya spekülatörler dışında kimsenin, satılabilecek bir piyasa bulunmaksızın çelik biriktirmek istemeyeceğidir. Dolayısıyla, bütün bu zincir boyunca değere ne olduğu problemli hale gelir ve Roberts’ın açıklamasında sanki üretim araçları üretimine yapılan yatırım, nihai talepten bağımsızmış ve nihai piyasa şartlarına aldırmaksızın gerçekleşebilirmiş gibi görünür.

Tabii ki, her türlü zamansal gecikmelerin yaşandığı belli yatırımlar vardır (sabit sermaye ve altyapı yatırımları), örneğin Çin’de şehirlerde yapılan aşırı üretimle borçluluğun ikiye katlanması gibi, bu örneklerde durum biraz karmaşıklaşır (ekonomik aklın çılgınlığı kitabımın son bölümünde buna değinmiştim). Ama Roberts’ın ampirik örneği bana gerçekleştirmenin ve gerçekleştirme politikasının üretim noktasındaki ana eylemle alakasız ya da en iyisi bunun bir yan kolu olduğunun izahı olarak hiçbir anlam ifade etmiyor.

Bütün bunların ardından, hala paranın ve dağıtım politikalarının çetrefilli sorunları ve değer teorisiyle ilişkili olarak, faiz getiren sermayenin dolaşımı sorunu önümüzde duruyor. Bankalar değer üretebilirler mi? Değerin temsillerinden çok büyük miktarlarda ürettikleri açık. Onlar da mı sadece birer yan kol acaba?