TOPLUMSAL ÜRETİMİ YENİDEN ÖRGÜTLEME VE
PLANLAMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Giriş

İçinden geçtiğimiz salgın günleri, can alıcı bir gerçeği önümüze koydu. Kapitalizm, insanlar için ölümcül bir toplumsal üretim ilişkisidir. İnsan canı ve onun ihtiyaçları, toplumsal hoşnutsuzluk durumunda dolaylı olarak karşıladığı, bunun dışında umursamadığı bir artık ve atıktır. Tüm dünyada en çok yoksul ve yaşlı emekçilerin işyerlerinde, evlerinde, bakım evlerinde hastalandıklarına, öldüklerine tanık olmadık mı?

Zaten işsizliğiyle, hayat pahalılığıyla ekonomik ve toplumsal bir bunalımın içindeyken, şimdi de doğal varoluşundan ettiği virüslerle, yıktığı ekolojiyle karşı karşıyayız. Bu üretim ilişkisinin sürdürülmesi insanlık için yıkımdır. Ama tam da bu can pazarında, kapitalizmin alternatifine dosdoğru bakmaktansa, arabulucu çözümler de yükseliyor. Ekolojik yıkım ve türsel yok oluşa karşı üretimin küresel ölçekte yeniden ve emekçi halkın eliyle örgütlenmesi gerekiyor. Bunun yerine sermayeye “küçülme” öğütleyerek, öfkesi biriken kitleler imkânsız bir beklentinin arkasına dizilmeye çalışılıyor. Sanki büyüme ve tüketim, kapitalist üretimden ayrılabilirmiş gibi, kapitalizmin üstü örtülüyor.

Halbuki yaban hayatın yıkımı, iklim felaketi ve ekolojinin çöküşe sürüklenmesi, kriz ve salgının yarattığı yoksulluk, üretimin dünya üzerinde yeniden örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Bu ne devletlere basınç yaparak düzene sokulabilir ne de ortaklaşa üretime dair bir planlamayı tasarlamadan otonom ağlar ve dayanışma inisiyatifleri yoluyla çözülebilir. Kapitalist üretimi köklü olarak eleştirmekle kalmayıp, başka bir üretim ilişkisini planlamayı, toplumsal üretimin tabandan yeniden örgütlenmesini düşünmek gerekiyor. Elbette, kâğıt üzerindeki bir plandan değil, üreten sınıfın örgütlediği ve onu harekete geçiren bir plandan bahsediyoruz.

Sadece doğrudan yönetime katılmanın değil, üretimin yönetimine de katılmanın önemli olanakları gözümüzün önünde kapitalizmin elinde uygulamaya konuluyor. Kolektif işçinin ürettiği bu teknolojik ve bilimsel yenilikler, onun karşısına sermayenin gücü olarak dikiliyor. Üstelik toplumsal hareket, sınıf hareketi ve ataerki karşıtı hareket toplumsal üretim ve toplumun üretimini (yeniden üretimi) örgütlemek için kaderini eline almazsa, bu teknolojiler üretici güç olmak yerine bunalım dönemlerinde yıkıcı güç, gözetim ve baskı aracı haline geliyor. Dağınık durumdaki sınıf, kendi kaderini eline alamadığında, teknolojiler yabancı bir güç haline dönüşüyor.

Kapitalizmin türlü sıfatlarına (çehrelerine), “gözetim kapitalizmi” gibi yenilerini eklemek yerine, üretenin kaderini eline alacağı üretim ilişkilerini tartışmak gerekiyor. Burada toplumsal devrimi hedefleyen bir sınıf hareketinin önündeki planlama imkânlarını, kendi ürettiği teknolojiyi yönetmesinin sağladığı olanakları öne çıkaracağız.

Bu dosyada iki bölüm halinde incelediğimiz tarihsel deneyimler (Işıkara, 2020; Narin, 2020), teknolojinin böyle bir planlama için kullanım olanaklarını gösterdiler; bu yazıda ise bu deneyimleri dersleriyle birlikte tartışmaya açmak istiyoruz.

 

Planlama fikri nasıl değersizleşti(rildi)?

Özörgütlülüklerle birlikte planlama fikrinin gözden düşürülmesinde tarihsel deneyimlerin payı var. Bu, daha uzun bir muhasebe ve tartışmayı gerektiriyor. Ancak birkaç hatırlatma yapabiliriz.  Üretim fikrinin “üretimcilik”[i] olarak damgalanmasıyla başlayalım. Bu şekilde yaftalandığında üretim dar ve teknik bir etkinlik gibi gösteriliyor ve yaşamı üretmek için gerekli emek, zorunlu emek biçimleri sanki artık merkezi olmayan zoraki işlermiş gibi tartışılıyor. Hatta simgesel dünya, dil dünyası, kültür ile karşı karşıya konularak, emek sürecinin yaşamı üretme özelliği ikincil plana atılıyor. Oysa salgın çok çarpıcı bir biçimde hatırlattı: Temel gereksinimlerin üretimi, ekmeğin, enerjinin, sağlık malzemelerinin üretilmesi ve bunun emeğinin planlanması tali bir iş değil. Bastırılan geri döndü. Salgında yeniden keşfedilen bu işçilere, panik içinde, “aslî işçiler” denildi.

Bu anlayışın elbette sınıfsal bir zemini var: Sanki temel ihtiyaç mallarının üretilmesi düşük, değersiz bir iş; zaten halihazırda, “kendiliğinden” gerçekleşiyor. Marks’ın Antik Yunan kent devletlerinde köle emeğine dayalı üretimi gözden ırak tutup, bu zenginlik verili iken kent demokrasisini tartışmaya açanlara yönelttiği acı alaylarını anımsatıyor. “Üretimcilik” sanki yerin altına gizlenen köle emeğinin sırtında taşıdığı bir dünyada hor görülmesi gereken bir şey. Simgesel üretim, “kültürel sermayeler” varken tadımızı niye kaçırıyoruz ki?

Halbuki toplumsal yaşamın üretimi ya da kültürel olan, toplumsal üretimin karşısına konulamaz. Geçmişte üretime önem veren görüşler, ev içi emeğin görünmezleştirilmesine, toplumun üretiminin ikincilleştirilmesine kayıtsız kaldı. Bugün ise kendileri bu durumla karşılaşıyorlar. 

Geçmişte SSCB’de ya da sosyalist kampta üretici güç olarak teknolojinin, verimliliğin insanı ve emeği geri planda bırakarak öne çıkarılmasının da bu teknik kavrayışta etkisi var kuşkusuz. Üretici güçlerin teknolojiyle özdeşleştirilmesinin, ataerkil ilişki ve “verimlilik” ölçütlerinden koparılamayan “bilim ve teknoloji”nin kurtarıcı gibi karşılanmasının işçi sınıfının tarihinde hatırı sayılır zaaf ve tortuları bulunuyor.

Planlamanın teknikleştirilmesi ve uzmanlaşmış iş bölümünden kaçınılmaması, taban örgütleri (sovyet, fabrika komiteleri) ve işçi sınıfının kitle dinamizmiyle bağlantısının kopması, tepeden ve merkez adına bir bürokrasiyi güçlendiren tarihsel bir evrim kader değildi; halâ da değil. Ancak hatalardan ders çıkararak planlamayı, halkın yönetimi, katılımı ve araçlarıyla tartışmak gerekiyordu. Oysa bu hatalar gerekçe gösterilerek tüm bir toplumsal üretim alanı değersizleştirildi.

Kapitalist dünyada yaşananların da planlamanın değersizleş(tiril)mesinde etkisi var. SSCB ve işçi sınıfının basıncının sıkıştırdığı dönemde kapitalist dünyada yaşanan Keynesçi devlet müdahalelerinin etkisi, planlamanın bunlarla özdeşleşmesi kuşkusuz ki es geçilemez. Üretim ve planlama, bu dönemde kalkınmacı kapitalist devletle örtüştürüldü. Kalkınma iktisadının, soğuk savaş döneminde bağımsızlaşan ulusların, emekçi sınıfların sosyalist kampa yönelmesini engellemek için ileri sürüldüğü çokça vurgulandı. Solun bir kesimi de kendi bağımsız sınıf politikasını üretemediği bu dönemde, kalkınma ve bu çerçeveye hapsedilmiş planlama fikirlerine destek verdi.

Bu topraklarda da Sovyetler Birliği’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk beş yıllık sanayi planındaki etkisi göz ardı edilemez; bu etkinin bağımsız bir sınıf siyasetinin oluşmasına etkisi ise epey tartışılır. Benzer şekilde Kadro Hareketi’nin, daha sonra Yön Dergisi ve 1960’ların kalkınma düşüncesinin gelişmesinde sol etki düşünüldüğünde, sınıf politikasında yaşanan bu uzlaşmacı tutumun, bağımsızlaşamamanın faturasından planlama kavramı da payını aldı. Cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizm ile sınıf siyasetinin kendisini ayrıştıramaması bir doğum lekesi gibi solu belirlerken, kapitalist gelişmenin belirli evrelerinde uygulanan planlama anlayışı solun önemli bir kesiminden bu yüzden destek buldu. En azından sermayenin içe yönelik birikimini amaçlayan kalkınma yönelimine karşı bağımsız bir sınıf politikası ortaya konamadı. İçe yönelik birikimin sonuçları su yüzüne çıkınca bu sefer de planlama toptan mahkûm edildi.

Solun ve sosyalist bloğun da hatalarını içeren bu gerekçelerle, yaşadığımız yüzyılda planlama fikri ya bürokratikleşmenin tepeden kararları gibi algılanıyor ya da kapitalist devletin soğuk savaş döneminde iç birikim mekanizmasına soldan gelen “kalkınma” desteği gibi. Halbuki, üretimin yeniden örgütlenmesi ve planlama fikri, böylesi bir salgın döneminde can alıcı bir ihtiyaç. 

Planlı bir müdahale olmadan tekil dayanışmalar, “herkesin kendi OHALleri”, “kendi izolasyonları”, kendi küçük dünyaları var olamıyor. Salgın anında gıda, ekmek, maske ve sağlık malzemesi gibi temel gereksinimlerin üretimine müdahale bile edilemiyor. Bu küçük tekil dünyaların varoluşunu dahi sürmekte olan can pazarı, hayatları pahasına üretime sürülen işçilerin emeği sağlıyor.

Toplumsal yeniden üretimin tüm yeryüzünde planlanması; ekmeğin, enerjinin, yaşamın ekolojik bir biçimde üretilebilmesi dayanışmayı değil, sınıfsal bir altüst oluşu ve bunun ardından da tabandan yukarı bir planlama, üretimin yeniden örgütlenmesini gerektiriyor.

 

“Teknoloji Devrimi” değil, Toplumsal Devrim

Yirminci yüzyıl sosyalist toplumlarının özellikle planlamada kullanılabilecek kilit teknolojilerden yoksun olduğu ve nihayetinde bu yüzden çözüldüğüne dair iyimser bir kanı var. Şili ve Sovyetler Birliği’ne dair yazılarımız, bunun bir yönüyle aksini gösteriyor.

Her ikisi de, toplumun üretici güçlerinin bir olanağı ve kazanımı olan önemli bir teknolojik imkanı uygulamaya geçirme hedefindeler. Her ikisinin de bunu yapması, kapitalist dünyada büyük endişe yaratıyor. SSCB’nin, uzay rekabetinin yanında esas olarak üretimi bilgisayar ağlarıyla birleştireceği öğrenilince, Batı akademisyenlerinin kendilerinin aktardığına göre bile, Batı’da Sputnik’ten daha büyük bir panik yayılıyor. Dünyanın altıda birinde dev bir toplumsal üretim bilgisayarla bağlanacak, yönetilecek! Üstelik Batı’daki Sibernetik devriminin öncüsü Norbert Wiener’in de kabul ettiği gibi, öncü fikirler çoktan Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkmış, bugünün bilmem kaçıncı sanayi devrimi “buluşlarını”, Kitof ve Gluşkof, Sovyetler’de tasarlamaya başlamışlar bile…

Şili’de, modern bilişsel kuramlardan esinlenen Batılı bir bilim emekçisi, idealist bir şekilde de olsa Şili halkının yanında yer alarak, tabandan merkeze bilgisayarlı üretim ağı (Cybersyn) kurma işine Şilili bilim emekçileri ile soyunmuş durumda… Tesadüfe bakın ki, yine Cybersyn’in şeytani bir proje olduğuna dair kara propaganda Batı basınında boy göstermeye başlıyor. Ardından Amerikan darbesi…

Peki mesele teknoloji düzeyine endeksliyse, bu teknolojiler varken nasıl oldu da da iki deneyim de başarısızlıkla sonuçlandı? Böyle bir bakış, teknolojiyi mucizevi bir ilaç, tılsımlı bir kurtuluş reçetesi olarak görmektedir. Oysa ki teknoloji dışsal bir öğe değildir, toplumsal üretim ilişkisine dayanır ve onun ürünüdür.

Bu ülkelerde yaşanan deneyimi bu açıdan tek tek irdeleyelim. Sovyetler Birliği’nde bir yanda “Bilimsel Teknoloji Devrim”, “üretici güçlerde devrim”, “sanayide otomasyon ve bilgisayar” ifadeleri resmi basında yaygınlaşırken, diğer yanda uzay rekabeti yerine bilgisayar ağlarına dayalı üretime kaynak ayrılmamasının, bu fikrin hayata geçmemesinin toplumsal nedenleri var.

İlki ve en dolaysız olanı, toplumsal üretim ilişkisinin yine kendisindedir: bürokratik mekanizmalar… Diğeri de yine toplumsal: üretici güçlerin salt teknoloji ve üretim araçları olarak kavranması, emeğin üretken güçlerinin, yani işçinin kendisinin göz ardı edilmesi. Sovyetlerin başarısı, teknolojinin değil, üretici güçlerin asli bileşeninin başarısı olabilirdi, yani işçilerin ve onların yönetiminin.

Şili’deki planlama deneyimi konunun başka bir çarpıcı yönünü göstermektedir. Üretim ilişkilerini sıçratmak için teknoloji tılsımlı bir değnek olamaz. Tersi geçerlidir. Üretim araçlarındaki özel mülkiyeti topyekûn kaldırmadan, eski yönetim mekanizmasını parçalayarak yerine yenisini koymadan, hükümet değişimi ile toplumsal üretim ilişkileri değişmez. Çok önemli bir teknolojik tasarım, üretici güçlerin olanağı haline kendiliğinden dönüşmez.

Politik devrim gerçekleştirmeden, devrimin toplumsal, iktisadi ve askeri alanda kendini koruma reflekslerini inşa etmeden atılacak adımlar her an tersine çevrilme, karşı devrim tarafından boğulma tehdidi altındadır. Aralık 1971’de Şili’de hükümet yanlıları ile karşıtları arasında çıkan çatışma ülke gündemini esir almıştı. Allende, hükümeti protesto edenlerin varlıklı sınıflardan olduklarına dikkat çekiyordu. Protestocuların hedeflerinden biri olan ve o sırada ziyaret için Şili’de bulunan Fidel Castro ise yükselmekte olan karşı devrim dalgasına vurgu yapıyor, ‘demokratik’ ya da ‘güleryüzlü’ sosyalizm modelinin romantikliğini eleştiriyordu.

Seçim yoluyla iktidara gelen ve sosyalizm iddiası taşıyan bir hükümetin, politik sistemin geri kalanıyla önünde sonunda karşı karşıya kalacağı ve bu hesaplaşmanın (başka unsurlarla beraber) askeri/örgütsel güç dengeleri tarafından belirleneceği konusunda Fidel haklıydı. Paris Komünü’nden günümüze uzanan süreçte filizlenen her sosyalizm deneyimi bu gerçekle yüzleşmiştir.

Ancak, aşağıda değineceğimiz gibi, iktidar ve güvenlik kaygısıyla toplumsal devrimin ikinci plana itilmesi de çözüm değildir. Bu durumda devrim, onu sürekli kılacak, yeni toplumun mayalanmasını sağlayacak koşullardan mahrum kalarak sönme, çürüme riskiyle karşı karşıya kalır. Şili deneyiminde, Cybersyn’in sunduğu parlak ve önemli olanakları irdelerken sosyalizm ve teknoloji ilişkisine dair düşeceğimiz notların önemli bir kısmı bu çelişki üzerine oturmaktadır.

Dünyanın önemli bir kısmını kaplayan ve ciddi biçimde politik olarak etkilemiş iki önemli deneyimin ilk dersi, “teknoloji devrimi” değil, toplumsal devrimin, toplumsal üretim ilişkilerindeki değişimin belirleyiciliğidir.

 

Teknolojinin Toplumsal Üretimi ve Planlama

Teknoloji bahsinde diyalektik aklın soracağı ilk soru şu olur: Teknoloji hangi üretim ilişkisinin ürünü?  Üreten yönetiyor mu? Bu soruları teknoloji ve sosyalizm bağlamında sorduğumuz anda teknolojinin toplumsal ilişkilere her yönüyle içkin olduğunu görürüz.

Birincisi, teknolojinin üretimi kolektif emeğe dayanır. Bu sadece “devlerin omuzunda yükselmek” değildir, tam anlamıyla bilim emekçilerinin kolektif emek sürecinden bahsederiz artık. Marks’ın 1850’lerde öngördüğü gibi icat süreci bir mesleğe dönüşmüş, üretim ilişkisinin bizzat kendisine eklemlenmiştir.

Burjuva tarihyazımı; fikirleri, devrimleri, savaşları olduğu gibi icat ve teknolojileri de dahi bireylerin gökten inen parlak buluşları olarak aktarır. Arka plandaki kolektif bilim işçisinin emeğini, 1870’lerde Alman Kimya sanayinin gelişmesini sağlayan laboratuvardaki bilim emekçilerini, bugünkü iletişim teknolojilerini geliştiren Bell laboratuvarlarını göstermez. Oysaki, 1925’te transistörler gibi temel buluşları yapan ünlü Bell Laboratuvarları’nda araştırmacı ve teknikerlerin de aralarında bulunduğu 3.600 personel çalışmaktaydı (Narin, 2017a, 2017b).

Bunun için Cybersyn’i de oluşturan Sibernetik kontrol kuramlarını tartışırken, Batı’da çok bilinen Norbert Wiener’in yanında SSCB’de Kolmogorof’un ve bilim emekçilerinin birikimlerini hatırlattık. Enformasyon kuramının gelişmesinde Shannon’un yanında Şestakof’u da andık. Bu sadece bilimin evrenselliğine değil, bilim emekçilerinin kolektif üretimine de işaret eder. Fakat aynı zamanda kapitalist dünyanın bilimsel emeği ve ürünlerini mülk edinmesini de beraberinde getirir, ki bu bizi üretimin sınıfsal yönüne, bir sonraki noktamıza götürür.

İkincisi, teknoloji üretiminin sınıfsal karakteri vardır. Gerek Şili’deki, gerek Sovyetler’deki sibernetik planlama girişimleri tam da bu sınıfsal karakteri ortaya koymaktadır. Cybersyn Projesi’nde kullanılacak yazılımlar donanım ve kaynak yetersizliği nedeniyle Britanya’da kodlanırken sosyalist hükümet, kullanılacak model ve değişkenlerin, yazılımın hangi yöne doğru geliştirileceğinin politik bir soru olduğunu fark etmiş, kodlama sürecinin Şili’de devam etmesine karar vermişti.

Sovyetler Birliği’ndeyse bu sınıfsal üretimin sonuçlarını iki yönüyle de görebiliyoruz. Planlamayı bir bilgisayar ağı aracılığıyla örgütleme fikri, Sovyet bilim emekçilerinin toplumsal üretim için geliştirdiği tasarımlara dayanıyordu. Bu yönüyle işçi sınıfının bir parçası (bilim emekçileri), tüm sınıfın refahı için üretimi teknolojik olarak geliştirmeye çalışıyordu. Ancak diğer yönüyle bakıldığında, bu fikrin birkaç kere gündeme getirilmesine rağmen tümüyle gerçekleşememesinin arkasında sadece kaynak yetersizliği yoktu; bürokrasinin elinde, farklı bakanlıkların çekişmeleri yüzünden uygulamaya konulamıyordu. 

Üçüncüsü, teknolojinin pratik kullanımı da sınıfsal bir meseledir. Kapitalist toplumda teknolojik devinim, birbiriyle rekabet halindeki tekil sermayelerin yarışta bir adım öne geçme çabasının bir sonucudur. Bunun uygulamadaki karşılıklarından biri, artan üretkenlik düzeyine rağmen tam istihdam ve çok daha kısa bir iş günü yerine, daha uzun ve/veya daha yoğun bir iş günü ve kronik işsizliktir. Vurgulamakta fayda var: milyonların işsizliği ve bu kadar işsiz varken istihdam edilenlerin uzun/yoğun çalışması gerek tekil sermayeler özelinde gerek de kapitalizmin bütününde bilinçli bir tercihtir.

Sovyetler Birliği’nde elektriğin kullanımı ve makineleşme, tarımda traktör kullanımının yaygınlaşması geniş topraklara yayılan ve Çarlık döneminde yoksulluk, kıtlıkla boğuşan büyük halk kesimlerinin refahı açısından çok önemli bir gelişmeydi. Teknolojinin kullanımını örnek verirken, SSCB’nin iki dünya savaşından büyük kayıplarla çıkıp, elektriksiz köylerden başlayıp, 40 yılda uzaya ilk uyduyu, ilk insanı, ilk kadın kozmonotu göndermesini unutmamak gerekir.

Şili’de Cybersyn Projesi inşa edilirken merkezi kontrol odası hep ön plana çıkartılır, uzay filmlerinden çıkmış gibi… Zamanın teknolojisi ile verilerin izlendiği ekranlar, komitenin oturacağı koltuklardaki kontrol tuşlarının tasarımı gözlerden kaçar. Halbuki, yönetim odasının kontrol tuşları karmaşık değil, verilerin akışını kontrol eden yön tuşlarıdır; işçiler için tasarlanmışlardır. Benzer üretim kontrol odalarının yerelliklerde, kısmen fabrikalarda da olduğu düşünülürse, işçi katılımını amaçlayan bir üretim ve buna göre sınıfsal teknoloji tasarımı gözetilmiştir.

Aynı zamanda fabrikalardan merkeze doğru hangi verilerin akacağı, yani hangi değişkenlerin gözlemleneceğinin tartışılması da bu sınıfsal içeriğin bir yansımasıdır. Einstein, “[n]eyi gözlemleyeceğimizi belirleyen teoridir” derken tam da özne ve nesnenin birbirini diyalektik koşullamasına işaret ediyordu (Heisenberg, 1971: 63). Cybersyn kapsamında üretim birimlerinde planlama, üretim sürecinin işleyişi ve örgütlenmesine dair modelleme süreçlerine işçilerin dahil edilmesi, üretimin ve ürünlerin niteliğine dair çok şey söyler. Toplumsal üretim, üzerine geçirilmiş deli gömleğini, yani kâr arayışını parçaladığı ölçüde özgürleşir ve insan varoluşunun temel bir unsuru olarak belirginleşir.

İncelediğimiz her iki deneyimin de planlamayı tabandan örgütleme açısından önemli bir birikimi ve farklılıkları var.

 

Planlama ve Katılım

Planlamanın, iktisatçıların ve diğer bilim insanlarının, parti ve sovyet yönetiminin üst düzey kesimlerinin karar alanında kalması, halkın yönetim organları olan taban örgütlerinden yükselmemesi ve halkın katılımından uzaklaşması önemli bir sorun. Bu sorun teknolojik olanaklar ile aşılamaz, toplumsal bir sorundur. Toplumsal devrimin ölçüsü, yönetimin halkın iktidar organlarına bırakılmasıdır.

Burada iki hatırlatma önemli. Uzmanlaşma, teknik ve bilimsel emeğin sınıftan ayrışmasını ve sınıflaşma öğelerini besler. Bilgisayar ağları, katılımı ve planlama tartışmalarını tabana yaydığı sürece anlamlı ve önemli hale gelirler.

İkincisi, planlama tartışmalarında ve bilgisayar teknolojilerinin üretiminde rol alanlar, adı üstünde o üretimi yapan emekçilerdir; uzman ve danışman olarak değil, işçi sınıfının parçası olarak var olmaktadırlar. Yani bilim emekçileri, uzman planlamacı olmaktan önce, sınıfın (bilim emekçisi olarak) parçasıdırlar; benzer biçimde bilgisayar ağlarını üretenler, ağlar hakkında teknik bilgiyi “yönetime” veren olmaktan önce, aynı sınıfın parçasıdırlar. Dolayısıyla ortadaki yakıcı sorun mühendis ya da “planlamacı” sorunu değil, işçi sınıfının bu kesiminin yönetime katılması, süreci şeffaflaştırması, yönetime dair bilgi ve becerisini tabana yayması sorunudur.

Şili ve Sovyetler Birliği’nde bu teknolojik olanakları bu kısıtlarla birlikte düşünmek önemli.  Öte yandan, her iki yazıda da halkın yönetimini, “fabrika komiteleri”nin denetimi ve bunların ağlarla bağlanmasıyla sınırlı düşünmediğimizi vurgulamak gerekir. Sovyet ve emekçi halkın yönetimi, sadece fabrikaları, işyerlerini değil, bir bütün olarak toplumsal yeniden üretimi kapsar; üretimi, dolaşımı, yeniden üretimi, kentsel hizmetleri, tarımı, tüm bir toplumsal üretimi içine alan yönetimdir.

Planlama ve bu teknolojiler açısından önemli bir diğer nokta da bu teknolojik olanaklarla merkezi planlamanın mı yoksa merkezsiz ya da dağıtık, yerelliklere yönelik planlamanın mı daha iyi olacağına dair tartışmadır. Gerçekte bu, yanlış zeminde bir sorudur.

Merkezi planlamada yaşanan uzmanlaşma ve bürokratikleşme, sovyet yönetim organlarından kopma gibi sorunlar yüzünden merkezilik topyekün günah keçisi ilan edilmiş, otoriterlikle eş anlamlı görülmeye başlanmıştır.

Oysa yaşam kaynaklarımızın toplumsallaştırılması sorununun nasıl çözüleceğini bir yana bıraksak bile -ki aslında bırakılamaz- enerji, su, gezegene dair tükenmiş olanaklar ve halihazırdaki yıpranma sorunları salt yerel inisiyatiflerle, yeryüzündeki üretimin nasıl örgütleneceğine dair merkezi eşgüdüm olmadan çözülemez. Ekolojik yıkım karşısında mahalli idareler, yerel inisiyatifler küresel çözüm sunamazlar (Işıkara, 2019, 2020b).

Ayrıca zorunlu emek (temel ve ikincil ihtiyaç maddelerinin üretimi) bağlamında geniş ölçekte örgütlenmiş işbölümü, tedarik zincirlerinin plan ve koordinasyonunun sağlanması, yani üretim sürecinin ana iskeletinin örgütlenmesi üretkenliği sağlayan temel unsurdur. Bunun birbiriyle koordine edilmeyen, bir bütünün parçası haline getirilmemiş mahalli idarelere terk edilmesi sosyalist toplumun niteliğini belirleyen özgürlük alanını kaçınılmaz bir biçimde daraltır. 

Ancak merkezilik, yerel inisiyatifin karşısında değildir. “Merkezi/merkezsiz planlama” zeminin yanlış olduğu yer de burasıdır. Çünkü üretimin belirli işlevlerinin otonom örgütlendiği yerel inisiyatif alanları geçmişte de vardı; bugün Cybersyn’dekinden ve SSCB’dekinden daha gelişmiş teknolojiler, yapay zekâ, derin öğrenme yöntemleriyle daha fazla olanaklıdır.

Ancak bilgisayar ağları, bulut sistemleri, büyük veri, üretimin yeryüzü ölçeğinde merkezi  planlanmasını hem daha geniş kitlelere ulaşabilir, doğrudan denetlenebilir biçimde olanaklı hale getirmiştir, hem de yerel halk organlarının kimi üretimleri, dağıtık bir biçimde kendilerinin otonom yapabilmesini sağlayarak, eşgüdümü kolaylaştırabilecek, inisiyatif bırakabilecek, veri analizi ve iletişim ağlarını olanaklı hale getirmiştir. Aslında halihazırdaki internet ağı, bulut bilişim sistemleri, erişim yoğunluğuna göre kaynakları serbest bırakıp, başka bir yere tahsis ederken buna benzer kaynak planlama işlemlerini hem merkezi hem yerel inisiyatifle yapmaktadırlar.

Stafford Beer, Cybersyn üzerine düşünürken tam da bu yanlış ikiliğin altını çizmişti: “[m]erkezileşme ve merkezsizleşme arasındaki kutuplaşma -birinin baskı, ötekinin özgürlük olarak takdim edilmesi- bir mitten ibarettir. […] Varlığını sürdürebilen herhangi bir sistem açısından her iki kutup da saçmalıktır, ki bunu bize kendi bedenimiz de hatırlatır.” (Medina, 2011: 181). Dengeleşim, sistemin bütünü tehlikeye atılmadan parçalara verilebilecek azami özerkliği, sistemin böylelikle uyum sağlayarak kendini yeniden üretebilmesini ifade eder. Tıpkı insan bedeninde olduğu gibi planlı bir ekonomide de her parça bir yanıyla özerk, kendi işlevine odaklı, kendi temposunu belirleyen konumdadır; ancak her parça diğer tüm parçaların işleyişine bağımlı olduğu ölçüde bütüne aittir; işlevi dahi bu bütün çerçevesinde anlam kazanır ve bunun dışında var olamaz.

Teknolojik olanaklar, planlamada ve yönetime katılmada önemli araçlar; bunlar, emeğin üretici güçleri. Emeğin ürettiğini yönetmesi, teknolojiler ve planlama için de geçerli. Bu olmazsa, araç insanı belirlemeye başlıyor. Marks’ın burjuva toplumda eleştirdiği meta fetişizmi, şeyleşme belirginleşiyor: şeylerin hareketi insanların ilişkilerini belirler hale geliyor.

Sosyalist toplumda da teknolojinin fetişleştirilmesi, üretenin yabancılaştığı bir teknoloji ve planlama, üreten halkı parametrelere, sayılara döndürüyor. Yukarıdan belirlenen verimlilik hedefleri, karşılanması gereken göstergeler yüzünden ikincil piyasaların, “blat” gibi sosyalist üretimi kemiren yöntemlerin ortaya çıkması böylesi işaretler. Halbuki benzer bir yabancılaşma kapitalist üretimde halihazırda gerçekleşmektedir.

 

Toplumun Parametreleşmesi

Marks’ın 1873’te Kapital’e yazdığı önsözde dile getirdiği bir nokta çoğunlukla göz ardı edilir:

Ekonomi politik, burjuva nitelikte olduğu, yani kapitalist düzeni tarihsel açıdan geçici bir gelişme aşaması olarak değil, aksine toplumsal üretimin mutlak ve en son biçimi olarak kavradığı ölçüde, ancak, sınıf mücadelesinin örtük kaldığı ya da kendisini yalnızca münferit olaylarla ortaya koyduğu süre boyunca, bilim olarak kalabilir. (Marks, 2011: 23)

Kapitalist üretim, sınıflar özne olmadığı sürece, bireyleri her türlü piyasada (emek piyasası, mal piyasası, para piyasası) alıcı ve satıcı, müşteri gibi ele alıp, parametreleştirebilir. Burjuva iktisat, bu durumda sadece değişkenleri anlamakla kalmaz; o değişkenlere göre sürece müdahalelerde bulunur, arz-talep, piyasa denilen kurguyu da olgulara dönüştürür. Sermayenin 11. Tezi!

Bir deli gömleği gibi politik ekonomi ve neoklasik iktisat, parametreleştirdiği insanları işleyişe sokar. İş arayan bir işçi, öğrenci, emek piyasasına müşteri olarak çıkmıştır! Mal piyasasında tüketicidir. Tüketici davranışları, bütçesi incelenir, ona uygun ürünler sunulur. “Arzularını gerçekleştir” denir, yeni yeni ihtiyaçlar yaratılır ve bunları satın almaya yönlendirilir. Oysa bireyin bu toplumda toplumsal bir “kurgu” olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yoktur.

Dahası Marks’ın belirttiği gibi burjuva iktisadın küçümsenen parametreleri, bireyler bu parametrenin dar cenderesine iktisadi olan ya da olmayan rıza ve zor araçlarıyla, devletle, propaganda ile sığdırıldıkları sürece işe yaramaya başlar. Yapay zekâyla beğenileri milyonlarca veriden derlenip, tüketici profilleri oluşturulan kişilere hedefli reklamlarla satış yapılır, kârlar gerçekleşir. Sınıflar ve direnç olmadığı sürece de birer levye gibi kullandığı bu parametreleri hareket ettirerek burjuva toplumu, piyasaları, yani “çarkları” döndürebilir.

Gerçekte toplumsal bir üretim ilişkisi, zor ve sömürü araçlarını parametrelerin arkasına gizleyerek işletir. Ancak elbette ki kendini mutlak sanan bu düzen tarihseldir. Sürekli dirençle karşılaşan işleyiş aksamaya başlar. Bireyleri yoksulluğa, kötü çalışma koşullarına ittikçe, direncin sınıf karakteri belirginleşir, parametreleştirmenin tıkandığı, gerçek toplumsal üretim ilişkisinin, yani sömürü ilişkisinin görünür olduğu yere geliriz. Burada “politik ekonomi”, yani burjuva iktisat biter; politik ekonominin eleştirisi başlar. Sınıfsal ve toplumsal harekete, öznelere dayanan eleştiri… 

Parametrelerin toplumsallığı ortaya çıkmıştır. Birbirinden yalıtık ele alınıp parametreleştirilen bireyler, sömürüye dirençle ve birleşerek özneleştikçe, dönüp bu düzeni değiştirmeye/bozmaya yönelir. Artık parametreleşmemek için, verili sömürü ilişkisini parçalayarak yerine kurduğu üretimi dolaysızca ve kolektif yönetmesi gerekir. Bu gerçekleşirse parametreleşmeden planlamaya yönelebilir, üstelik planlamanın matematiksel araçlarını artık bir parametre olarak kalmadan kullanabilir.

 

Parametrelerin Toplumsallığı      

Sovyet bilim insanı Leonid Kantorovich, 1939 yılında yayımlanan Üretimin Örgütlenmesinin ve Planlanmasının Matematiksel Yöntemleri başlıklı çığır açan makalesine şöyle başlar (Kantorovich, 1964: 225): “Üçüncü Beş Yıllık Dönemin planının önümüze koyduğu büyük görevler eldeki sanayi olanaklarına (hammadde, emek ve araç gereçlere) dayanarak azami üretimi gerçekleştirmemizi gerektiriyor.” Verili girdi ve teknolojiyi en verimli biçimde kullanmanın matematiksel yöntemlerini tartışan bu makale, daha sonra doğrusal (lineer) programlama yazınına evrilen, askeriyeden sağlığa, üretimden dağıtıma kadar birçok alanı yeniden yapılandıracak optimizasyon pratikleri açısından bir kilometre taşıydı.

Optimizasyon, alternatif yöntemler/çözümler arasından belli bir kritere göre en iyisinin belirlenmesi demektir. Alternatif yöntemler kümesi pratikte sınırsız değildir, aksine, belli kısıtlar tarafından sınırlandırılmıştır. Bunu kapitalist üretim özelinde ele alırsak, belli bir üretim düzeyinin (verili girdi fiyatlarında) asgari maliyetle sağlanması, ya da verili bir maliyetle üretimin ençoklaştırılması olarak düşünebiliriz. Ücret ve sermaye mallarının verili fiyatları ve dışsal olarak belirlenen azamî maliyet (ya da çıktı) düzeyi alternatif yöntemler kümesini kısıtlar.   Her iki yöntem de birim maliyetin en aza indirilmesine, yani kâr marjının olabilecek en yüksek düzeye taşınmasına denk düşer.

Buradaki kilit nokta, teorik olarak sınırsız seçenek sayısını, pratik olarak içinden seçeceğimiz sınırlı kümeye daraltan kısıtların niteliğidir. Matematiksel modellerde nicel ilişkiler (fonksiyon) olarak tanımlanan kısıtlar aslında neyin hangi koşullarda optimize edildiğini belirlediği ölçüde nitelikseldir.

Kapitalist üretimde, rekabetin tekil sermayeler üzerindeki basıncı nedeniyle işletmeler için kâr marjını ençoklaştırmak (yani birim maliyeti enazlaştırmak) aslî öneme sahiptir. Bu, optimizasyona amaç fonksiyonu olarak girer. Örneğin değeri enazlaştırılacak maliyet fonksiyonu amaç fonksiyonudur. Bu amaç uğruna üretimde kullanılacak en uygun değerleri aranan geri kalan her şey parametreleşir. Çalışma koşulları, iş gününün uzunluğu ve yoğunluğu, ücret düzeyi, (ücretlerin belirlenmesinde temel bir rolü olan) işsizlik oranı kâr üretimi için talî unsurlar oluverir.

Yılda yüz milyar dolardan fazla kâr eden Amazon, tedarikten üretime, depolamadan nakliyeye her faaliyetini anbean algoritmalar yoluyla optimize edip, dinamik biçimde planlarken işçilerini havasız koşullarda çalıştırmaktan, makinelerin hızına yetişemedikleri için sakatlamaktan, tuvalet molalarını dahi kısıtlamaktan geri durmaz (Phillips ve Rozworski, 2019: 76-92). Yani işçilerin sağlığı ve ihtiyaçları optimizasyona bir kısıt olarak girmez, sömürülecek bir kör nokta olarak bırakılır. Bu iktisadî akıl, kâr üretimini etkilemeyen her şeye karşı kayıtsızlaşır, yabancılaşır; ya da daha doğrusu, geri kalan her şeyi en uygun biçimde kâr üretiminin hizmetine koşar.

1992 yılında Dünya Bankası’nın o zamanki başekonomisti Lawrence Summers imzasını taşıyan bir iç yazışma notu dışarı sızdırılmıştı. Bu not, çevreye zararlı üretim etkinliklerinin en az gelişmiş ülkelere kaydırılması konusunda Dünya Bankası’nın neden daha “teşvik edici” olması gerektiğini konu alıyordu. Summers, insan sağlığına zararlı faaliyetlerin maliyetinin ölümlerden kaynaklanan gelir ve üretim kaybıyla ölçüldüğünü; dolayısıyla ölümlerin maliyetinin, ücret ve üretkenliğin en düşük olduğu ülkelerde en az olacağını ileri sürüyor, insan hayatını riske atan faaliyetlerin bu ülkelere kaydırılması gerektiğini belirtiyordu. Daha sonra Clinton ve Obama dönemlerinde ekonomi yönetiminde kilit roller üstlenen, bir dönem Harvard Üniversitesi rektörü olan Summers’ın bir argümanı daha vardı: yalnızca yüksek gelirliler sağlıkla ilgili ya da estetik kaygılar duyar, temiz bir çevre talep ederdi. Bu nedenle riskli üretim faaliyetlerini çevre ülkelere kaydırmakta bir sakınca yoktu.

Sermayenin nicel genişlemesinin başlı başına bir nitelik olmasının, geri kalan her şeyin bu uğurda parametreleşmesinin daha iyi bir ifadesi olamazdı! Tekrar vurgulamakta fayda var: bu yalnızca tekil sermayelerin kâr arayışı özelinde, mikro ölçekte işleyen bir süreç değil, sistemin bütününün bilinci olarak, politikanın olanak ve sınırlarını da çizen bir ideoloji olarak karşımıza çıkar.

Peki sosyalist üretimde optimizasyonun rolü ne olabilir? Üretim için kaynakların tanımlanmasından başlayarak, bunların israf edilmemesi, verili girdiyle azamî çıktının hedeflenmesi sosyalist toplum açısından üretimin planlanmasının önemli bir kriteri olacaktır. Ancak optimizasyon algoritmalarının niteliğini belirleyen, sınırsız bir uzayda çözümün aranacağı alt kümeyi tanımlayan kısıtlar, maliyet enazlaştırmaya yahut kâr ençoklaştırmaya endekslenmeyecek, toplumsal dirlik merkez alınacaktır. İnsan merkezli de değil, ekoloji merkezli bir planlama… Elbette planı yapan insanın, daha doğrusu toplumun iradesi merkez olacak, ama tasarımı ve egosu değil. Toplum ekolojik bütünün bir parçası olduğu için plan da bu bütünsel perspektife sahip olmalıdır. Tam da bu sebeple planlama asla (yalnız) teknik bir mesele değildir. Algoritmalar, teknoloji planlamayı kolaylaştırabilir, ama onun asli unsuru olamaz.

Örneğin, sosyalist bir toplum, karbon salımını küresel ısınmayı 1.5 ya da 2℃’de tutmak için gerekli düzeylere geriletmeyi üretimin planlanmasında bir öncelik olarak tanımlayabilir; fosil yakıt kullanımını buna uygun biçimde azaltırken, dengeleyici biçimde yeşil enerji üretimini artıracak yatırımları hayata geçirebilir. Üstelik bunu yaparken yeşil enerji kaynaklarına yatırımın yeterince kârlı olmasını beklemeye gerek kalmadan, yani üretimin parametrelerini toplumsal önceliklere göre belirleyerek hareket edebilir. Örneğin mevcut durumda fosil yakıta dayalı üretimin daha az maliyetli olması (daha az toplumsal emek zamanı gerektirmesi) onu daha verimli kılmaz. Verimlilik, safi teknik bir kavram görünüşünden sıyrılarak toplumsal içeriğine kavuşur.     

Kapitalist üretimin verimlilik anlayışı sömürüyü, iş cinayetlerini, yağmayı, ekolojik yıkımı meşrulaştırır. Parasal maliyet enazlaştırıldığı, kâr ençoklaştırıldığı ölçüde her şey mübahtır.  Oysa sosyalist üretimde verimlilik, ürünün ve toplumsal maliyetlerin niceliği kadar niteliğini, üretim sürecinin kendisini ve üretenlerin dirliğini de kapsar. Kavramlar arasındaki bu fark gözetildiğinde, kapitalist ve sosyalist toplumun (yalnızca) nicel düzlemde kıyaslanmaması gerektiği açıktır. 

Bu yüzden yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi üzerine düşünürken bunu kapitalizmle rekabet çerçevesine indirgemeden yapmak kritik. ‘Kimin toplam çıktısı daha fazla?’, ‘kimin binaları daha yüksek?’, ‘kim daha fazla üç boyutlu yazıcı üretebiliyor?’ gibi sorular üretenin, üretim sürecinin ve ürünün niteliğini gizlediği ölçüde tarafgirdir, tartışmayı kapitalizmin üstün olduğu zemine kaydırır.  

Elbette bu, sosyalizmin bir kemer sıkma pratiği olduğu anlamını taşımaz. Tam aksine, sosyalist toplumda bütün yurttaşların (geniş anlamda) temel ihtiyaçlarının karşılanması güvence altına alınmakla kalmaz, bunun üstüne gelecek ikincil tüketim malları talebi de üretim planına (ve bu çerçevedeki kısıtlara) uygun olarak karşılık bulur.

Ekmeğin, enerjinin, zorunlu ihtiyaç maddelerinin üretilmesi ve bunun emeğinin planlanması gerekiyor ki, boş zaman, emeğin kurtuluşu anlamına gelen serbest zaman üzerine özgürce düşünüp eyleyebilelim… Sosyalist üretimde aşağı eşik burada başlar. Bu, zorunlu üretim faaliyeti dışında kalan ve giderek genişleyen serbest zamanın birey ve toplum yaşamında yol açtığı nitel değişimdir.

Marks’ın deyimiyle, zorunluluk alanından özgürlük alanına geçmek, özgürleşmenin ölçüsüdür, bu yüzden serbest zaman, bu zamanın toplumsal ilişkilerce geliştirilmesi ve örgütlenmesi temel koşuldur. Toplumsal devrimin gelişiminin ayırt edici özelliği serbest zamanın niceliği ve niteliğinde yani zorunluluklar alanından özgürlükler alanına geçişte olabilir.

 

Sonuç Değil, Bu Daha Başlangıç:
Geçmiş Deneyimler, Bugün ve Geleceğin Olanakları

Yazıda Sovyetler Birliği ve Şili gibi iki önemli deneyim üzerinden teknolojinin ve planlamanın olanaklarını tekrar tartışmaya çalıştık. Bugünkü dağınık toplumsal hareketlerin önündeki tıkanıklık düşünüldüğünde birkaç açmazı dile getirdik.

Salgına neden olan ekolojik yıkımı yaratan sermaye birikiminin bizzat kendisidir. Hal böyleyken, kâr ve artı değer sömürüsüne dayanan bu birikimi geri plana atarak “büyümeyin”, “daha az kâr edin” demek bir açmazdır. Derin sınıf çelişkilerini örtüp, ılımlılık telkin eden, “o kadar da büyümeyin” diyen özne hayli tanıdık ve eskidir; şiddetlenen çelişkiler karşısındaki sınıf uzlaşmacılığıdır. Düşünsenize sermaye birikimi için “sürü bağışıklığı” adına işe sürülen milyonlarca emekçinin sağlığını, yoksulluğu, gıda krizini, aşıdan ve sağlık malzemelerinden elde edilecek vurgunculuğun yaratacağı yaklaşan felaketi… Hoşnutsuzluk birikmişken, kapitalizmi dizginlemeye çalışmak, ona öğütler vermek… Hiç de yeni değil!

Öte yandan, yeryüzü çapında bir ekolojik krizi, toplumsal üretimin yeniden örgütlenmesini planlama ile düşünmeden çözmenin olanaksızlığı ve bu açmazın daha vahim bir biçimde örtüldüğünü de görmek gerekiyor. Otonom alanlarla, dayanışma ağları ile böyle bir çözüm ortaya konamaz. Devletlere basınç yaratıp, “uluslararası kurumlar”ın yaptırımlarını beklemenin, toplumsal siyaseti bundan umut bekler duruma getirmenin de nafile olduğu ortadadır. Bir zamanların Dünya Bankası başekonomisti Summers’ın iç yazışma notu tüm bu naif beklentileri yıkmıyorsa ne yıkar bilmiyoruz.

Şili’deki Cybersyn ile, üretimin bilgisayar ağları ile tabandan başlayarak, işçilerin, halkın katılımı ile planlama deneyiminin tartışmaları; SSCB’de devasa üretimi, kaynak tedarik sistemi ile kaynakları yönlendiren Gosplan sistemini birleştirmeyi deneyen bilgisayar ağları tartışmaları… İkisi de bugün için de önemli deneyimler sunuyor.

Diğer yandan Şili, Sovyetler Birliği gibi deneyimlerin hatalarından da öğrenmek gerekiyor. Ancak karikatürleştirmeden, gerçek anlamıyla tartışarak ele almanın can alıcı olduğu ortadadır. Özörgütlülüklerle yönetime katılmanın yakıcı sorunlarını anlamaya çalışarak, toplumsal üretimin devasa yeniden örgütlenmesi sorunu, yani “planlama” üzerine düşünmek ve tartışmak kaçınılmazdır.

Bu sorunlar, sosyalizm tarihinde kitlesel hareketlerin farklı zamanlarda karşılaştığı, canlı çözümler ürettiği, olumlu ve olumsuz yönleriyle geçmişte kalmış patikalar değillerdir. Bunlar dağınıklıktan ötürü unutulmuş patikalar olabilir ama siz kaçsanız bile, bugünkü hareketlerin karşısına yeniden çıkarlar. Üstelik bellekte yer etmedikleri için sanki çok yeni sorunlar, çok özgün yanıtlarmış gibi görünürler.

Gezi’nin kısa ama umuda göz kırpan günlerinde paylaşımcı, ortaklaşmacı hayata gözlerini açan genç işçi kuşakları, “ortaklaşa paylaşmak güzeldi, peki bunu nasıl üretiriz?” diye sorarken, toplumsal üretimin örgütlenmesine dair düşünmediler mi? Kalkınmadan kaçarken “küçülme”ye tutulanlar, merkezilikten kaçarken “yataylık, yerelliklere” tutulanlar, her ikisinin en canlı deneyimlerinin hataları ve olumlu yönleriyle geçmişin derslerinde durduğunu bilmiyorlar mı?

Yeni kuşak emekçiler ve eylemciler ise bunlardan çok uzaklaşmış durumdalar, bu yüzden geleceği tartışırken geçmişle tartışmak gerekli. Ama bu tartışmaların 1990’ların yer yer barındırdığı yenilgi ruh halinden daha diri olabilmesi için geleceğin olanaklarını da öğrenerek yapmak gerekiyor.

Şili’de Cybersyn, üretim ağlarının yapısı, yerel organlarda işlenecek bilgi ile merkezi yönetimin bilgisi arasındaki ilişkiye dair özgün çözümüyle, bunlara dair bilgisayar ağlarının modern bilişsel bilimler üzerinden tartışılması ile özgün bir deneyimdi. Allende zamanında bu teknolojiye kara çalan kapitalizm, bugün o ağ deneyimlerini kullanmakta beis görmüyor.

SSCB’deki deneyim ise, gerçekleşseydi üretimin devasa boyutları nedeniyle çok önemli olabilirdi. Yine de halihazırdaki eksiklik ve tartışmaları bile önemlidir. Söylemeye bile gerek yok, Gluşkof’un önerisi, kapitalizmin yeni diye sunduğu pek çok şeyi yarım asır önceden içeriyordu. Bugünkü üretken güçlerimizle, büyük veri gibi veri toplama teknikleri, sanayide sensörlerle ve veri analizi ile otonomlaştırılan üretim birimleri, toplam üretimin kolayca gözlenerek, denetlenmesini çok daha olanaklı hale getirmiştir. Yaban yaşamı, yağmur ormanlarını bile betonlaştıran kapitalizme el çektirilirse, bugün ekolojik yıkıma karşı gezegenin yeniden toparlanması için çok daha fazlası, dünya üzerindeki tüm yoksul insanların katılımıyla yapılabilir.

Derin öğrenme (deep learning) sistemlerinin, veriden öğrenerek bir kalıp oluşturması, davranış, talep ya da ihtiyaçların bir örüntüsünü yakalayarak, bunu üretimde örgütleyebilme potansiyeli, halihazırda temel ihtiyaçların kitlesel biçimde üretilmesinin taşıdığı örüntüyü kestirebilme yüzünden çok önemli bir potansiyeldir. Bunun hesaplama araçları zaten vardı, ancak şimdi yapay zekâ ve ağlar sayesinde yerelliklerde otonomlaşabilen bir olanak haline geldi.

Elbette bu üretim ilişkisi mücadelenin içinden çıkacak ve pürüzsüz gelişmeyecek. Ve kuşkusuz ki, verilerin yanlılığı (gerçekte sınıflılığı ve toplumsal cinsiyet taraflılığı) toplumsal üretim ilişkilerinin bir sonucu ve bu kökten değiştirilirken gözetilmesi gerekir.

Lojistik ile taşıma ağları ve bunların “tam zamanından üretim”, “stoksuz çalışma” gibi yapılara yönlendirilmesiyle üretici güçlerin geldiği düzey, bu ağın denetimini kolaylaştırmıştır. Üstelik, kapitalizmin üretken olmayan, rekabetten kaynaklanan “faux frais”leri (gereksiz harcamaları), güvenlik, sibergüvenlik, çift düzen hesap, ağların rekabetinden doğan parçalanma gibi gereksiz masrafları ortadan kaldırıldığında üretim çok daha duyarlı, ekolojik açıdan bilinçli olacaktır.

Bu yeni teknolojileri üretenler ve parçası oldukları sınıf, üretimin yeniden örgütlenmesi üzerine en önemli olanakları, insanlığın, ekolojinin özgürleşmesi açısından kullanabilecek olanlardır. Anlatılan onların hikayesidir. Yalıtık ve dağınık da olsalar, genç işçi kuşakları, kadınlar toplumsal üretimin ve yeniden üretimin yeryüzünde yeniden örgütlenmesi için bu deneyimleri, geçmişi gelecekle tartışmalıdırlar. Bunun için bu bir sonuç bölümü değil, daha yalnızca başlangıç…

 

DİPNOT

[i] Üretimcilik bugünlerde kapitalizmin iki iblisinden biri olarak gösteriliyor. Biri tüketimcilik diğeri ise üretimcilik… Bu haliyle üretimcilik, büyümecilik ile eşleştiriliyor, sanki kapitalizmin kendisinden koparılabilecek, ıslah edilebilecek iki ayrı yüzü varmış gibi. Buna “productivism” deniyor. Sermaye birikiminin kârı büyütmek için yürüttüğü bütün savaşlar ve baskı terbiye edilebilirmiş gibi..
Bunun kökleri aslında eski bir eleştiride yatıyor: üretimin öne alınıp, sembolik ve kültürel olanın, armağan gibi sembolik mübadelelerin toplumdaki etkisinin yok sayılmasına dair eleştiri. Bu eleştiri belirli bir tarihsel dönemde belirli bir üretim tarzının, üretim ilişkisinin belirleyiciliğini yok sayıyor. Bu, ayrı bir yazıda açıklanmayı hak ediyor ama evet, üretim ve yeniden üretim topluma epey bir ayna tutuyor.

 

KAYNAKÇA

Arrow, K. (2005) “Correspondence”, Econ Journal Watch 2 (1): 105. https://econjwatch.org/File+download/286/ejw_sym_apr05_arrow.pdf?mimetype=pdf erişim tarihi: 14 Haziran 2020.

Heisenberg, W. (1971) Physics and Beyond, New York: Harper.

Işıkara, G.       (2017a) “Sosyalist Ekonomide Planlama Tartışması – 1: Liberal İdeolojinin Tutarsızlığı”, https://www.abstraktdergi.net/sosyalist-ekonomide-hesaplama-tartismasi-1-liberal-ideolojinin-tutarsizligi/  erişim tarihi: 20 Haziran 2020.

(2017b) “Sosyalist Ekonomide Planlama Tartışması – 2: Piyasa Sosyalizmi Yanılgısı ve Planlama” https://www.abstraktdergi.net/sosyalist-ekonomide-hesaplama-tartismasi-2-piyasa-sosyalizmi-yanilgisi-ve-planlanma/ erişim tarihi: 20 Haziran 2020.

(2019) “Ekolojik Çöküş: Kavramlar ve Tartışmalar”, https://www.abstraktdergi.net/ekolojik-cokus-kavramlar-ve-tartismalar/ erişim tarihi: 20 Haziran 2020.

(2020a) “Cybersyn: Gelecek Toplumun İzinde”,https://www.abstraktdergi.net/cybersyn-gelecek-toplumun-izinde/(yeni sekmede açılır)erişim tarihi: 20 Haziran 2020.

(2020b) “Is Degrowth an Alternative to Capitalism?” https://developingeconomics.org/2020/01/05/is-degrowth-an-alternative-to-capitalism/#:~:text=First%2C%20capitalist%20growth%20cannot%20be%20questioned%20without%20challenging%20capitalism%20itself.&text=Second%2C%20degrowth%20is%20not%20a,constitutive%20element%20of%20the%20system. erişim tarihi: 20 Haziran 2020.

Kantorovich, L. V. (1964) “Mathematical Methods of Production, Planning and Organization”. Nemchinov, V. S. (der.), The Use of Mathematics in Economics içinde, Londra: Robert Cunningham & Sons, 225 – 279.

Marks, K.       (2011) Kapital I, Çev: Mehmet Selik, Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam.

Medina, E. (2011) Cybernetic Revolutionaries. Technology and Politics in Allende’s Chile, Cambridge: The MIT Press.

Mirowski, P. ve Nik-Khah, E. (2017) The Knowledge We Have Lost in Information. The History of Information in Modern Economics, New York: Oxford University Press.

Narin, Ö.         (2017a) Marx ve Makine: Tarihsel ve Güncel bir Çözümleme Denemesi, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar, (Ö. Öztürk, M. Yaman, Ö. Narin), İstanbul: SAV Yayınları.

                        (2017b) Kapital’den sonra Grundrisse: Marx ve Genel Zeka, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar, (Ö. Öztürk, M. Yaman, Ö. Narin), İstanbul: SAV Yayınları.

(2020) “SSCB’de Bilgisayar Ağları ile Planlama. Bürokratik Aygıt yerine Teknokratik Aygıt mı yoksa Üretici Güçlerin Olanakları mı?”, https://www.abstraktdergi.net/sscb’de-bilgisayar-aglari-ile-planlama/ erişim tarihi: 20 Haziran 2020.

Phillips, L. ve Rozworski, M. (2019) People’s Republic of Walmart. How the World’s Biggest Corporations Are Laying the Foundations for Socialism, New York: Verso.