ÇİN KOMÜNİST PARTİSİNİN YÜZ YILI

Okuyacağınız yazı Ankara Sincan F Tipi Hapisanesi’nde tutsak olan editörümüz Alp Altınörs’ün iki parçadan oluşan Çin Komünist Partisi’nin Yüz Yılı başlıklı incelemesinin ilk bölümüdür. Yazının bu bölümü Çin Komünist Partisi’nin kuruluşundan Mao Zedong’un ölümüne kadar olan dönemi kapsamaktadır. Yazıda kullanılan kaynaklar hapisane koşulları nedeniyle yazı içinde geçtiği yerde değil, topluca yazı sonundaki kaynakçada belirtilmiştir. Yazının ikinci bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

 

1921 yılının Temmuz ayında, Çin’in Shanghai şehrinin, “Uluslararası Yerleşim” bölgesinde, Fransız mahallesindeki bir evde, olağandışı bir toplantı yapılıyordu. Rue Wantz Caddesi 106 numaradaki (şimdiki adıyla Xingye Caddesi 76 numara) bu tuğla duvarlı ev, düşük ses tonuyla bir şeyler konuşan 20 kadar insana ev sahipliği yapıyordu. O esnada içeriye giren şüpheli bir kişi, evdekileri alarma geçirdi ve hızla evi terk ettiler. Ama kısa süre sonra bir turist teknesinde bir araya geldiler ve konuşmaya devam ettiler. Bu, Çin Komünist Partisi’nin gizli kuruluş kongresiydi.

O dönem Çin’in önde gelen aydınlarından Chen Duxiu’nun ÇKP Genel Sekreteri olarak seçildiği bu kongreye, Komünist Enternasyonal adına Grigori Voitinsky’nin yanı sıra, Hunan eyaletinden gelen uzun boylu, genç bir partili de katılmıştı (Mao Zedong). O zaman sadece 50 üyesi bulunan ÇKP’nin tarihte nasıl bir rol oynayacağını herhalde pek kimse kestiremezdi.

Mao Zedong’u ve onun kuşağındaki komünistleri politikleştiren başlıca olay, 4 Mayıs (1919) Gençlik Hareketi’ydi. Emperyalist savaşta mağlup olan Almanya’nın Çin’in Shandong bölgesindeki sömürgeleri, galip İtilaf Devletleri tarafından Çin’e hiç sorulmaksızın Japonya’ya verilmişti. Çin’in yarı-sömürge konumunu iliklerinde hisseden 5 bin üniversite öğrencisi, Pekin’in Tiananmen Meydanı’na çıkarak bu anlaşmayı protesto etti. Gençlik kitleleri ve onlarla birlikte Çin halkı, pek çok şehirde sokaklara çıkarak anti-emperyalist sloganlar attılar. Çin’de Marksizmin kitlelere mâl olması, 4 Mayıs Hareketi ile başladı. Ekim Devrimi ile emperyalizme meydan okuyan Sovyet Rusya’nın örneği geniş kitlelerin sempatisini kazanmıştı. Bu kitlesel dinamizm öncelikle Sun Yatsen (Sun Zhongshan) liderliğindeki Çin Milliyetçi Partisi’nin (Guomindang) saflarına akacaktı. Sun Yatsen ve Guomindang, o yıllarda feodal savaş ağalarına karşı Çin Cumhuriyeti’ni kurarak burjuva demokratik devrimi gerçekleştiren bir gücü ifade ediyordu. Sun Yatsen Sovyet Rusya ile de ittifak halindeydi.

ÇKP de ilk kongresinde Guomindang’ın bu çabalarını destekleme ve savaş ağalarına, feodallere karşı savaşımında bu partiyle “birleşik cephe” kurma kararı aldı. Sovyet Rusya ile Guomindang arasında 1922’de imzalanan iş birliği anlaşması da bu ittifaka genel bir çerçeve ve bir tür himaye sağladı. ÇKP üyeleri “resmiyette” Guomindang üyelerine dönüştüler. Ama fiiliyatta parti kendisini feshetmedi, örgütlerini gizli biçimde kurmaya devam etti, üyelik ilişkilerini sürdürdü. Böylece 1922-1927 arasında ÇKP yöneticilerinin aynı zamanda Guomindang yöneticisi, propagandacısı, subayı, askeri akademi eğitmeni vb. olduğu bir dönem yaşandı. (Örneğin sonradan Çin Halk Cumhuriyeti’nin Başbakanı olacak Zhou Enlai o dönemde Whampoa (bugünkü bilinen adıyla Huangpu) Askeri Akademisi’nin siyasi idarecisiydi, Mao Zedong da bu akademide ders veriyordu).

Bu dönemde ÇKP hızla kitleselleşti. Dar bir aydın çevresinden bir kitle partisine dönüştü. 1927’ye gelindiğinde ÇKP’nin üye sayısı 35 bini bulmuştu. Ancak bu dönemde Çin siyasetinde de önemli değişimler yaşandı. Sun Yatsen 1925’te öldü. Yerine onun burjuva demokratik ideallerini paylaşmayan (ama başlarda bunu gizleyen) Chiang Kaishek (Jiang Jieshi) geçti. 1926-27’de tüm ülkeyi saran köylü isyanları bir yandan ÇKP’nin kırlık bölgelerde güçlenmesinin önünü açarken, diğer yandan ise Guomindang’ın içinde gericiliğin ve antikomünizmin tırmanmasına yol açtı. Mao Zedong daha 1926’da Hunan bölgesindeki köylü isyanları üzerine partiye yazdığı raporda, Çin Devrimi’nin esas öznesinin köylülük olacağını öne sürmüştü. Şehirlerin ve işçi sınıfının esas alınmasından yana olan ÇKP önderliği bu raporu reddetse de, yine de köylülüğün bu ayağa kalkışı reddedilemez bir sosyal güç ortaya çıkarmıştı. ÇKP ise şehirlerde hapsolmuş durumdaydı. 1925’te ÇKP’nin aktif katılımı ve Sovyet silahlarıyla donatılmış birliklerle “kuzey seferini” başlatan Chiang Kaishek, Çin Cumhuriyeti’nin kontrol ettiği bölgelere Yangzi Havzasını, Nanjing’i ve Shanghai’ı katarak durumunu çok güçlendirdi. Artık komünistlerden “kurtulabilirdi”. Chiang’ın Kuzey Seferi, 1928’de Pekin’i (Beijing’i) alarak sonuçlandı.

1927’de yaşanan Kanton (Guangdong) Katliamı bu koşullarda gerçekleşti. Chiang Kaishek, binlerce komünisti, işçi önderini, sendikacıyı katletti. Chiang’ın militarist zorba diktatörlüğü Kanton işçilerinin cansız bedenleri üzerine inşa edildi.

Hunan bölgesinde bir köylü isyanı örgütleyen Mao Zedong, isyanın bastırılmasının ardından, iki bin kadar köylü ile dağlık bölgelere çekilip ilk Çin Kızıl Ordusu birliğini kurdu. Zhu De, Peng Dehuai ve başkaca komünistlerin kurduğu kızıl birlikler, Güney Çin’de birleşerek ilk Sovyet bölgelerinin oluşmasını sağladılar. Kızıl ordu, girdiği köylerde toprak devrimini gerçekleştiriyordu. Toprağın ağalardan alınarak köylülere dağıtılması, yerel ekonominin örgütlenmesi, köylü Sovyetlerinin kurulması, kitlelerin kazanılması, kızıl kültür-sanat etkinlikleri, okuma-yazma kursları gibi faaliyetler, ÇKP’nin kırlık bölgelerde geniş hegemonya alanları kurmasını sağladı.

Uzun Yürüyüş

Devrim modeli tepetaklak olmuş görünüyordu. Rusya’da şehirlerde ve işçi sınıfının eylemleriyle başlayan, oradan yoksul köylülüğe yayılan devrimci hareket, Çin’de ise köylü isyanına dayanıyor ve kırlarda Sovyet bölgeleri yaratıyordu. Merkezi devlet iktidarının zayıflığı ve parçalılığı, bu uzak kırsal bölgelerde komünistlerin milyonlarca köylüyü yıllarca Sovyet idaresi altında birleştirebilmesini, ekonomiyi yönetebilmesini sağlıyordu. ÇKP’nin önderliği bu yeni durumu önceleri kabullenmek istemedi. Kırlarda örgütlenen kızıl birlikleri eyalet başkentlerini ve şehirleri ele geçirmeye yönlendirdiler. Mao Zedong bu maceralara karşı çıktıysa da her biri yenilgiyle sonuçlanan bu seferleri engelleyemedi. Mao’nun kırlarda tedricen ve Sovyet bölgeleri oluşturarak güçlenme stratejisi ile, ÇKP merkezinin şehirleri ele geçirme stratejisi uzun süre sürtündü, çatıştı.

Ancak ÇKP’nin Güney Çin’de, özellikle Hunan ve Fujian eyaletlerinde kırlık bölgelerindeki güçlenmesi bu yıllar boyunca devam etti. 1931’de Çin Sovyet Cumhuriyeti, hemen hemen Belçika büyüklüğündeki bir toprak üzerinde ilan edildi. Sovyet hükümetinin başkanı, Mao Zedong olmuştu. Böylece, günümüze kadar süregelen “iki Çin” olgusu ortaya çıktı (günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan). Çin Sovyet Cumhuriyeti, ÇKP’nin geniş kitlelere önderlik ettiği çok önemli bir deneyimdi. Chiang Kaishek’in “imha saferlerine” ve uyguladığı katı ekonomik ambargoya rağmen 1934’e kadar fiilen ayakta kaldı. Ancak 1934’te Guomindang’ın imha seferi Kızıl Ordu’yu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu bölgeyi daha fazla tutamayacağını anlayan ÇKP liderliği kuzeye doğru bir yürüyüş başlattı. 100 bine yakın kızıl askerin başlattığı bu yürüyüş, 15 bin kilometre boyunca at sırtında ve yayan olarak devam edecek, Yan’an bölgesine ancak 6-8 bin dolayında kızıl asker ulaşabilecekti.

Tarihe “Uzun Yürüyüş” olarak geçen bu askeri harekât, Kızıl Ordunun tüm Çin anakarasını baştan başa kat ettiği, milyonlarca köylüye temas ettiği bir propaganda çalışmasıydı da aynı zamanda. Geçtikleri köylerden sağladıkları katılımlar, kızıl birliklerin can kayıplarını telafi ediyordu. Ayrıca Uzun Yürüyüş esnasında yapılan ÇKP kongresi Mao Zedung’un parti lideri haline geldiğini de tescilleyecekti. Güney Çin’deki “Sovyet Cumhuriyeti’ni” Kuzey’e taşıyan Uzun Yürüyüş, aynı zamanda partinin ana gövdesini de korumuş ve sürekliliğini sağlamış oldu. Devrim sonrasında kurulacak Halk Cumhuriyeti’nde hemen tüm etkin konumlarda Uzun Yürüyüş’e katılmış partililer yer alacaktı.

Mao’nun ÇKP’yi Kuzey Çin’e taşımasında, bu bölgede 1932’de başlayan Japon işgalinin de belirleyici bir önemi vardı. “Çin Sovyet Cumhuriyeti” daha 1932’de Japonya’ya savaş ilan etmişti ama coğrafi uzaklıktan dolayı, bu sembolik bir hareket olarak kalmıştı. Yenan’daki yeni üstlerinden ÇKP, Japon ordusuna karşı savaşı başlatarak ulusa önderlik edebilirdi.

1932’de Kuzey Çin’in Mançurya bölgesi, Japon Ordusu tarafından istila edildi. Japon İmparatorluğu burada başına son Çin İmparatoru Puyi’nin geçirildiği “Manchukuo” adlı bir kukla devlet kurmuştu. Bu bölge Chiang Kaishek’in “Kuzey Seferi’nde” erişebildiği son nokta olan Pekin’in ötesindeydi. Buna da yaslanan Chiang Kaishek ve Guomindang Japon işgaline karşı koymadı. Bir yatıştırma siyaseti izledi. Japon işgalcilerle savaşmazken, en önemli askeri güçlerini ÇKP ve Kızıl Ordu ile savaşmaya ayırdı.

Mançurya sadece 30 milyon nüfuslu, çok geniş bir coğrafya ve doğal kaynaklar açısından çok zengin bir bölge olmakla kalmıyordu. Aynı zamanda demiryollarıyla, fabrikalarla Çin’de kapitalizmin en çok geliştiği bölgeydi de. Japonya şimdi bir oldu bitti ile bu bölgeye “çökmüştü”. Guomindang’ın yatıştırma siyasetine rağmen gerçekte Mançurya’nın işgali, Japonya’nın Çin’e yönelik işgal hamlelerinin yalnızca başlangıcıydı. Sıradaki hedef Shanghai ve bizzat başkent Nanjing olacaktı.

İkinci Birleşik Cephe Dönemi

ÇKP’nin Japonya’ya karşı savaşı fiiliyata dökmesi, Çin halk kitlelerinin işgal karşıtı duygularına güçlü biçimde hitap ediyordu. Yine yükselttiği “Çinliler Çinlilerle savaşmamalıdır”, “tüm Çinliler Japonya’yla savaşmalıdır” sloganları Guomindang tabanı da dahil olmak üzere çok geniş kesimlerce benimseniyordu. Komünistleri başlıca tehdit olarak görmeye devam eden Chiang Kaishek ise Yenan’a yönelik yeni bir imha seferi hazırlığı içindeydi. Bu seferin hazırlıkları için gittiği Kuzey Çin’de, Çang adlı bir generali tarafından tutuklanarak, politikalarını değiştirmeye zorlandı. Böylece Chiang Kaishek, 1935’te ÇKP ile fiili bir ateşkesi ve Japon işgaline karşı “tüm Çinlilerin birliği” ilkesini kabul etmek durumunda kaldı. ÇKP de buna karşılık “Çin Sovyet Cumhuriyeti”ni feshederek resmiyette Chiang Kaishek’in komutasını kabul etti. Kızıl Ordu, “8. Çin Ordusu” adını aldı. Fakat pratikte bu, bir isim değişiklinden ibaretti. Yenan bölgesi zaten Chiang’ın yönetimi altında değildi ve ÇKP ile Kızıl Ordu fiilen bu bölgedeki otoritesini ve bağımsız varlığını sürdürdü. Böylece ÇKP ve Guomindang arasında “İkinci Birleşik Cephe” dönemi başlamış oldu.

1935’e kadar Chiang Kaishek ve Milliyetçi Çin’in dünya ölçeğindeki saflaşmada nasıl konumlanacağı belirsizdi. Chiang’ın militarizmi ve antikomünizmi, onu Mihver ülkelerine yaklaştırıyordu. Ancak Japonya’nın Çin toprağı üzerindeki işgali bu yakınlaşmaya sınırlar getiriyordu. 1935’ten itibaren Guomindang net bir biçimde Japon işgali karşıtı bir konum almış oldu. Bu yeni konum, Nanjing hükümetini ABD’ye yakınlaştırdı. Hitler Almanyası ile ise mesafesini açtı. 1937’de Çin hükümeti Japonya’ya resmen savaş ilan etti. Ancak bu savaşın ilk muharebeleri Japonya’nın Shanghai ve Nanjing’i işgali ve seçkin Çin ordu birliklerinin imhası ile sonuçlandı. Japon ordusunun Nanjing’de yaptığı korkunç katliamlar, Çin halk kitlelerini işgale karşı seferber etti. Milliyetçi Çin’in başkenti Chongqing’e taşındı. Japonya 1 milyonu aşkın bir kara ordusunu Çin’e bağlamak zorunda kalmasına rağmen, bu ülkenin işgal edebileceğinden çok daha büyük ve kontrol edebileceğinden çok daha kalabalık olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordu.

Yenan’da oluşturduğu yeni üs bölgesinde Mao Zedong, bir yandan Kızıl Ordu’yu misliyle büyütüp güçlendirirken (savaşın sonunda Kızıl Ordu’nun mevcudu 1 milyon 250 bini bulacaktı) diğer yandan ise ÇKP’yi iktidara hazırlamak amacıyla ideolojik kampanyalar yürütüyordu. Bu kampanyaların ana hattı, “Marksizmi Çinlileştirmek” şiarı altında yürütülüyordu. Bu kavram, bir yanıyla, Marksizmin Çin tarihi ve kültürü içerisinden okunarak “yerelleşmesini” ifade ediyordu. Diğer yanıyla ise proletaryanın ve burjuvazinin başat sınıfları oluşturduğu modern kapitalist toplumu varsayan Marksizmin, köylülerin ve toprak ağalarının başat sınıfları oluşturduğu, yarı feodal ve pre-modern Çin’e uyarlanmasını ifade eden özgün toplumsal şartları temelinde “yeni doğrulara” ulaşıyordu. Böylelikle Çin Komünist Partisi’nin bu ülkede oynayabileceği politik rolün sınırlarını genişletiyor, ona taktik esneklik kazandırıyordu.

Marksizm’in evrensel doğrularının birebir Çin’e uygulanması çizgisi ise “dogmatizm ve sekterizm” olarak damgalanıyor, bu çizginin temsilcisi olan Wang Ming hedef tahtasına oturtuluyordu. Sovyetler Birliği’nde eğitim gören “28 Bolşevik”in önde gelen temsilcisi olan Wang Ming, 1935 öncesi ÇKP’nin genel sekreteriydi. Oysa şimdi, Uzun Yürüyüş’ün ardından yeni parti gerçekliği ortaya çıkmıştı ve artık Komünist Enternasyonal, ÇKP çizgisinin oluşumuna fazlaca müdahale edemiyordu. Wang Ming şahsında eleştiriler aslında Moskova’nın Çin Devrimi’ne çizmek istediği istikametti. Yine bu sebepledir ki, Komünist Enternasyonal 1943’te feshedildiğinde Mao Zedong ve ÇKP, bu kararı coşkuyla karşıladı. Böylece “Yenan Dönemi”, “Mao Zedong Düşüncesi”nin oluşumunda belirleyici bir aşama oldu.

ÇKP ile Guomindang arasındaki “İkinci Birleşik Cephe”, 1941 Ocak’ında bir kızıl birliğin pusuya düşürülerek imha edilmesi ile resmen son bulsa da ülkedeki işgal şartları, yeni bir iç savaşın başlamasını erteledi.

9 Mayıs 1945’te Nazi Almanyası teslim oldu. Ardından Sovyetler Birliği, Japonya’ya savaş açarak, Mançurya’yı kısa sürede Japon işgalinden kurtardı. Sovyet ordusu Japon adalarından ilerleyerek başkent Tokyo’ya doğru sefer halindeyken, ABD büyük bir insanlık suçu işleyerek iki Japon şehrine atom bombası attı. Japonya ise İmparator’un tahtını korumak için, olası Sovyet zaferinin basıncı altında ABD’ye teslim oldu. Böylece Asya’daki savaş da son buldu.

Çin’deki ertelenmiş iç savaş bu koşullarda yeniden başlayabilirdi. Zira her iki taraf da 1935’ten bu yana, Japon işgalini izlemesi kaçınılmaz olan bu iç savaşa hazırlık yapıyordu. 1945-46’da ÇKP ve Guomindang arasında, “Yeni Çin’in İnşası” temelinde müzakereler sürdürüldü. ABD’nin donattığı 4 milyonluk bir kara gücüne ve önemli bir hava gücüne sahip, savaşın galipleri arasında sayılan ve bu sıfatla BM Güvenlik Konseyi’nde kalıcı (veto yetkili) sandalyelerden birisini elde eden Milliyetçi Çin için bu müzakereler bir oyalamacadan ibaretti. Ne ÇKP’ye legalite tanıma ne de Kızıl Ordu’yu Çin ordusunun organik bir parçası yapma niyetleri vardı. Nitekim Chiang Kaishek, 1946’da baskın bir hamleyle müzakere masasını devirerek ÇKP’ye karşı ülke çapında bir imha savaşı başlattı. Ancak bu kez,1927’de olduğu gibi komünistleri gafil avlayamadı. “Halk Kurtuluş Ordusu” adını alan komünist birlikler, öncelikle Mançurya’yı ele geçirdi. Toprak devrimi vaadinin saflarına çektiği yüz binlerce köylü ile güçlenerek, güneye doğru inmeye başladı. İç savaş, Guomindang’ın görünürdeki gücüne rağmen içten içe çürümüş olduğunu sergiledi. 1949 başlarında Guomindang’ın başkenti Nanjing ve ardından da Pekin, Halk Kurtuluş Ordusu’nun eline geçti. Chiang Kaishek “bir gün geri döneceğini” söyleyerek Tayvan adasına kaçtı ve Çin’in gerçek egemeni olduğu iddiasını buradan sürdürdü. Mao Zedong ise 1 Ekim 1949’da Pekin’in Tiananmen Meydanı’nda Çin Halk Cumhuriyeti’ni (ÇHC) ilan ederek, Çin tarihinde yeni bir dönemi başlatıyordu.

Demokratik Halk Devrimi’nde ÇKP

ÇHC’nin ilanının hemen ardından Mao, Moskova’ya giderek Stalin’le buluştu. İki aylık bu seyahatinde Mao, SSCB ile 14 Şubat 1950 tarihli otuz yıllık “Dostluk ve Karşılıklı Yardım Anlaşması”nı imzaladı. Çin, kalkınması için uzun vadeli ve çok düşük faizli krediler aldı. Böylece Çin-Sovyet ilişkilerinde 1960’a kadar sürecek üst düzey iş birliği dönemi açıldı.

ÇKP bu dönemde Sovyetleri “Büyük Kardeş” olarak ilan ediyor ve onun sosyalist kalkınma modelini örnek alıyordu. Acaba, Marx’ın Vera Zasuliç’e yazdığı mektupta öne sürdüğü gibi, yarı-feodal bir ülke (Çin) modern endüstriyel bir ülkenin (SSCB) ekonomik desteğiyle, kapitalist aşamayı atlayarak sosyalizme ulaşabilecek miydi?

1949 Devrimi’nin özü toprak devrimiydi. Demokratik bir halk devrimiydi bu. Toprak ağaları sınıfı devrilmiş, topraklarına el konulmuş ve bu topraklar köylülere dağıtılmıştı. Komprador (acente) burjuvazi devrilmiş ve yabancı sermayenin imtiyazlarına son verilmişti. İktidar, Komünist Partisi’nin yönetimi altında, köylülerin ağır bastığı bir “halk” koalisyonunun eline geçmişti. İşçilerin ve emekçi köylülerin yanı sıra, zengin köylüler ve “milli burjuvazi” de bu koalisyonun bir parçasıydı.

Bu türden bir toprak devriminin ilk ve kaçınılmaz sonucu, köyde sınıf ayrımlarını ortaya çıkarmasıdır. Toprak dağıtılan köylülerin bir kısmı en iyi toprakları alır, yoksul köylüler zor duruma düştüklerinde topraklarını satmak zorunda kalır, vesaire. ÇKP bu duruma karşı köylerde önce “kapitalistleşme” hamlesini başlattı. Sonra ise içinde sağlık ocağı ve okulların da bulunduğu, makine ve traktörlere sahip “Halk Komünleri” kuruldu. Yeni geniş araziler tarıma açıldı. Şehirlerde ise Sovyet teknik ve ekonomik desteğiyle çok sayıda yeni sanayi tesisi kuruldu. Binlerce Çinli öğrenci, Sovyet üniversitelerinde okumaya gönderildi. Çin hızla kalkınıyordu.

ÇHC, kısa süre içinde Sincan Uygur, Tibet ve İç Moğolistan özerk bölgelerinin kuruluşu ve Dış Moğolistan’ın bağımsızlığının tanınmasıyla milli meselelere belli bir çözüm getirdi. Tayvan’ı Guomindang’dan geri alma çabaları başarısız kaldı. Hong Kong’u elde tutmak isteyen Britanya, hemen devrimin ardından Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıdı. (ABD ise 1970’lere kadar Guomindong’ı Çin’in resmi temsilcisi saymaya, Tayvan’a yılda 250 milyon dolar yardım yaparken, ÇHC’ne ticaret ambargosu uygulamaya devam etti.)

Devrimin hemen ertesinde patlak veren Kore Savaşı’na Çin “Halk Kurtuluş Ordusu”, gayrı resmi (üniformasız) biçimde dahil oldu. Kuzey Kore lideri Kim İl Sung’un başlattığı Güney Seferi başarıya ulaşmak üzereyken, yarımadaya çıkartma yapan ABD birlikleri, Kuzey Kore ordusunu bozguna uğratarak Çin sınırına kadar ulaştı. “Acaba ABD Çin’e de mi müdahale edecek,” soruları tartışılırken bunun tam tersi oldu. 900 bin Çinli gönüllü, beklenmedik bir hamleyle Kore sınırını geçerek savaşa müdahil oldu ve tüm dengeleri değiştirdi. ABD’nin ileri askeri tekniğine rağmen Çin ordusuyla başa çıkamaması, 38. Paralele kadar geri çekilmek zorunda kalması, Washington’a “Çin’e bulaşmamak” gerektiği konusunda güçlü bir mesaj göndermişti. Kore Savaşı, ÇHC’nin Sovyetler ve tüm sosyalist devletler nezdindeki prestijini de yükseltmişti.

Kore Savaşı’nın önemli sonuçları oldu: Soğuk Savaş’ın odağı Avrupa’dan Asya’ya kaydı. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (günümüzde de halen süren) adı konulmamış bir tür Çin koruması altına girdi. Japonya bir anda ABD’nin yeni gözdesine dönüştü. Kore’deki sömürgeci günahlarının (ve 2 Dünya Savaşı’ndaki diğer suçlarının) üstüne sünger çekilerek, Güney Kore’nin yeniden inşasında sorumluluk üstlenmesi sağlandı. Bu “Japon ekonomik mucizesi” denilen süreci tetikleyecekti.

Çin açısından ise, iki yüz yıldır Batı karşısında aşağılanan, sürekli toprak kaybeden bir ülkenin, ilk kez 20 kadar Batılı devlet karşısında askeri bir varlık göstermeyi başarması, içeride ÇKP’nin konumunu ziyadesiyle güçlendirdi. Gerçi bu savaş, Çin’e ABD’nin 20 yıl sürecek düşmanlığını da getirdi. Ancak Sovyet Birliği ile “sosyalist kardeşlik” ilişkileri devam ettiği müddetçe bu, Pekin’de önemli bir sorun olarak görülmedi. Tersine, Mao Zedong ve ÇKP hem Kore’nin ulusal bağımsızlığına hem de dünya halklarının devrim davasına yararlılık gösterdikleri kanısındaydılar. Kore Savaşı, aynı zamanda, ÇHC’nin ulusal kurtuluş savaşına yönelik fiili desteğinin de ilk örneğiydi. Bunu Vietnam gibi başka örnekler de izleyecekti. ÇKP, Kore’de izlediği siyasetle, bir devrimi korumanın en iyi yolunun onu yaymak olduğunu da göstermiş oluyordu.

1953’te Sovyet Birliği’nin lideri İ.V. Stalin öldü. 1956’da Hruşçov, Tüm-Birlik Komünist Partisi (Bolşevik)’in [TBKP (B)] XX. Kongresi’nde okuduğu gizli bir raporla Stalin’i mahkûm etti. Ardından, tüm “Sovyet bloğu” ülkelerinde “Destalinizasyon” (Stalinsizleştirme) kampanyası başlatıldı. Stalin bir “kişi kültü” yaratmakla suçlanıyordu. Stalin döneminin politik yargılamalarının bir kısmı geçersiz ilan edildi ve öldürülenlere “iade-i itibar” yapıldı. Stalin heykelleri kaldırıldı. Stalingrad şehrinin adı değiştirilerek Volgograd yapıldı. XX. Kongre aynı zamanda ABD ve emperyalist blok ile “barış içinde bir arada yaşama” ilkesini ilan etti. Sovyet Birliği’nin önüne “ABD ekonomisine yetişmek ve onu geçmek” hedefi konuldu. Proletarya diktatörlüğü kaldırılarak SSCB “tüm halkın devleti” ilan edildi. Makine-traktör istasyonlarının kolektif çiftliklere (kolhozlara) satışı kabul edilerek üretim araçlarının yeniden metalaştığı bir süreç başlatıldı.

Bütün bu gelişmelerin, ÇKP’ye ve Çin-Sovyet ilişkilerine çok kapsamlı etkileri oldu. Mao Zedong, ilk başta Hruşçov’un raporunu olumsuz karşılamadı. Hatta bu vesileyle o da Stalin’in ÇKP ile ilişkilerinde “işlediği hataları” vurguladı. Ancak sonradan, gelişmeler, Mao bakımından rahatsız edici bir yöne evrildi. Yeni Sovyet yönetiminin “ABD’yle barış” siyaseti izlemesi, Stalin döneminde uluslararası komünist hareketten dışlanan Yugoslav partisine ve lideri J.B. Tito’ya kucak açması Mao’nun özellikle eleştirdiği noktalardı.

O dönemde SSCB sosyalist bloğun merkezi olduğu için, SSCB’de yaşanan bu politik değişimlerin bu bloktaki tüm ülkeleri, bu arada ÇHC’yi de etkimesi kaçınılmazdı. Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in liderliğindeki grup, Mao Zedong’u (ÇKP Genel Başkanlığı gibi) etkin konumlardan uzaklaştırıyor, yavaş yavaş “kişilik kültü” eleştirisini Mao’ya karşı yöneltiyordu.

Sınıfsal Çelişkiler Açığa Çıkıyor

1958’deki ÇKP kongresinde, Mao’nun “Çin’de sınıf savaşımının halen sürdüğü” yönlü tezlerinin reddedilmesine mukabil, Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in tezlerinin kabul edilmesi de önemli bir gelişmeydi. Liu-Deng grubunun tezi, Çin’de sosyalizmin inşasının tamamlandığı, sınıf savaşının kalmadığı, temel çelişkinin “ileri devlet aygıtı ile geri halk kitleleri arasında” olduğu yönündeydi. Oysa o tarih itibariyle Çin’de sosyalist inşanın tamamlanması bir yana, henüz başlamış olup olmadığı bile tartışmalıydı. Esasında üstünü örten sosyalist lafız kazındığında, Liu-Deng grubunun temel tezi, Çin’de henüz tarihsel ve sosyal şartların sosyalizm için olgunlaşmadığı, Çin’in öncelikle uzun bir kapitalist dönemden geçmesi gerektiği yönündeydi. Mao ise sosyalist inşaya girişmekten yanaydı. Bu sebeple Liu-Deng grubu vurguyu “üretici güçlerin geliştirilmesine”, Mao grubu ise “sınıf savaşına” yapıyordu.

1958-59’daki “Büyük İleri Atılım” kalkınma hamlesinin, ekonomide ciddi bir büyüme sağlamasına karşın, kısa vadeli sonuçlarında kimi başarısızlıkların görülmesi ve kimi dengesizliklere yol açması da Mao’ya yönelik parti içi eleştirileri arttırdı. Ayrıca Liu-Deng grubu Sovyet Birliği’ndeki Hruşçov yönetimi tarafından da destekleniyor ve kendilerine Hruşçov’un piyasa sosyalizmi yolunu referans alıyorlardı. Bu durumun da Mao’nun Hruşçov yönetimine karşı tavrını sertleştiren etkenlerden biri olduğunu anlamak zor değil.

Mao’nun tüm bu gelişmelere ilk yanıtı “Yüz Çiçek Açsın Yüz Fikir Akımı Yarışsın” kampanyasını başlatmak oldu. Bu kampanya ile ÇKP, kitleleri konuşmaya, ülkenin istikametine dair fikirlerini açıklamaya davet ediyordu. “Yüz Çiçek” kampanyası Çin’de fikir özgürlüğünü sağladığında, aslında sınıf karşıtlıklarının ne denli derin ve kapsamlı olduğu da görüldü. Bu, Mao’nun kongrede Liu-Deng grubunun hâkim tezlerine karşı politik bir eleştirisi oldu. “Stalinsizleştirme” sürecinden ve 1956 Macaristan olayından da esinlenerek, kapitalizm yanlısı pek çok burjuva fikir öne sürüldü. Bunların karşısında özellikle işçi ve yoksul köylülerin sosyalizm yanlısı sloganları yükselttiği görüldü. Çin’in henüz ulusal kapitalizm aşamasındaki sosyo-ekonomik yapısı da milli burjuvazi ve zengin köylülüğün de dahil olduğu iktidar yapısı da burjuva fikirlerin halen güçlü ve yaygın olmasını koşulluyordu.

“Yüz Çiçek” dönemi, özellikle de devlet aygıtı içinde ve teknik uzmanlar arasında burjuva fikirlerin yaygınlığını ortaya koydu. Fikir özgürlüğü dönemi hayli kısa sürdü ve burjuva fikirleri ileri sürdüğüne inanılanlar, özellikle de eğitimli devlet görevlileri “sağcı” ilan edilerek “yeniden eğitim kamplarına” veya kırlık bölgelere çalışmaya gönderilerek ağır bedeller ödediler.

ÇKP kendi çağrısına samimi biçimde yanıt vererek kendince doğru bulduğu görüşleri dile getirenlerin cezalandırılarak, ciddi bir inandırıcılık sorunu yaratmıştı. Bu tür kitlesel kampanyalarda hep olduğu gibi, sinsice susanlar ise bu süreçten konumlarını yükselterek çıktılar. “Yüz Çiçek” kampanyası, sosyalist inşa dönemlerinde kamusal fikir özgürlüğünün, toplumsal durumun gerçek bir barometresini sunduğunu, bilimsel sosyalist öğretinin ancak böyle sağlam verilere dayanabileceğini gösteriyordu (Liu ve Deng’in “partinin kongre kararına” dönüşen tezlerinin tarumar olması için birkaç ay yetmişti). Ama “yanlış fikir” ya da “zehirli ot” olarak damgalanan sözlerin kitlesel cezalandırılmayla bastırılması, ne bu fikirleri ne de onları ortaya çıkaran nesnel zemini ortadan kaldırdı. Sadece eğitimli ve vasıflı bir kadro ve uzman grubunu yıllar sürecek cezalar içinde eritti.

Mao ve ÇKP aynı dönemde, Sovyet partisinin yeni çizgisini “modern revizyonizm” olarak niteleyen yayınlar çıkarmaya başladı. Böylece ÇKP ve TBKP (B) Merkez Komiteleri arasında “Büyük Polemik” olarak bilinen ünlü tartışma cereyan etti. Bu tartışma Komünist Partilerin uluslararası buluşmalarında da sürdü. Bu toplantılarda Arnavutluk Emek Partisi (AEP), ÇKP ile birlikte hareket ederek Sovyet revizyonizmini eleştirdi. Bu iki parti, 1976’ya kadar “anti-revizyonist” bir blok olarak hareket ettiler.

Mao’nun 1957 Moskova ziyareti, keza Hruşçov’un 1958 ve 1959 Pekin ziyaretleri, Sovyet ve Çin partileri arasında yaklaşan ayrılığı önlemeye yetmedi. Mao Zedong ve ÇKP, SSCB’yi ve TBKP (B)’yi modern revizyonist bir güç olarak görüyor; dünya devriminden vazgeçmekle, emperyalizme taviz vermekle, Stalin’in devrimci mirasını reddetmekle, Tito ve Yugoslav revizyonizmini hoş görmekle eleştiriyordu. Buna karşın Hruşçov ve TBKP (B) ise Mao Zedong ve ÇKP’yi maceracılıkla, iradecilikle, sol sapmayla, köylü sosyalizmine saparak Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmakla, küçük burjuva devrimciliğiyle, nükleer silahların ortaya çıkardığı yeni dengede savaşın artık kaçınılmaz olmadığını görmemekle vb. suçluyordu.

Bu ideolojik tartışmalar giderek iki devlet arasında siyasal bir meseleye dönüştü. 1960 yılında SSCB ani bir kararla Çin’de görevlendirdiği tüm uzmanları (ağırlıkla ekonomi uzmanları, mühendisler, planlamacılar vb.) geri çekti. Bu uzmanlar fabrikalardaki toplantılara katılmaya ve “Sovyet revizyonist liderliğinin” eleştirildiği konuşmaları dinlemeye zorlanmışlardı. Sovyet uzmanlarının ani geri çekilişi Çin ekonomisi için bir yıkım oldu. 1960 yılında Çin milli geliri üçte bir oranında düştü. (Harry Gelber ve diğer burjuva tarihçiler 1960’taki bu düşüşü, “Büyük İleri Atılım”a bağlayarak tarihi tahrif ederler. Oysa Çin GSYH’si 1958 ve 59’da yüksek oranlı büyümüştür, sorunlar bu büyümenin yarattığı dengesizliklerle ilgilidir. 1960’taki küçülme ise Sovyet teknik desteği olmaksızın Çin ekonomisinin yaşadığı daralmayı yansıtmaktadır.)

1960’taki Çin-Sovyet kopuşması, uluslararası komünist harekette bölünmeleri beraberinde getirdi. ÇKP ve AEP’nin savunduğu “anti-revizyonist” çizgiden esinlenen gruplar “resmi” Komünist Partilerinden koptular. Bu ayrılıklarda, genelde büyük parça Sovyet yanlısı partilerde kaldı, ama 1968 sonrasında bu “sol kanatlar” kitleselleştiler. Dünya devrimi amacından vazgeçmiş olan Moskova’nın, uluslararası harekete önderlik etmesi de artık mümkün olmayacaktı. 1959’da Küba Devrimi, Latin Amerika ve dünya halklarına yeni bir ilham verirken, Pekin ise artık kendi başına bir uluslararası merkez haline gelecekti.

Sovyet Birliği ile devlet düzeyindeki kopuşma, ÇHC’nin yönetici partisi ÇKP içinde de “iki eğilim” mücadelesinin sertleşmesine yol açtı. Tarımsal Halk Komünlerinin ve sosyalist kamusal sanayinin hızla inşasından yana olan, bu amaçla da sınıf savaşını önceleyen Mao Zedong grubu ile Çin’in öncelikle uzun bir kapitalist aşamadan geçmesi gerektiğini, sosyalist inşanın ancak ondan sonra söz konusu olabileceğini düşünen Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping grubu arasındaki mücadele, Sovyetlerin artık bir “referans” olmaktan çıkıp, “revizyonist hasım” haline gelmesiyle, kaçınılmaz bir aşamaya gelmişti. 1959’da Peng Dehaui’nin Halk Kurtuluş Ordusu’nun başından alınarak yerine Lin Biao’nun getirilmesiyle, Mao bu mücadelede çok etkin bir müttefik kazandı.

Kültür Devrimi ve Sonrası

Mao Zedong 1966’da görünürde kimi kültür merkezlerini gerekçe yaparak, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni (BPKD) başlattı. Bu hareket aslında ÇKP içi bir iktidar mücadelesiydi. Sosyalizm mücadeleleri tarihinde ilk kez muzaffer bir Komünist Partisi’nin lideri, kendi partisine karşı halkı devrim yapmaya çağırıyordu. ÇKP’de hakimiyeti elinde tutan Liu-Deng grubuna karşı “parti içi” mekanizmalarla fazla sonuç alamayacağını düşündüğü için “kapitalist yolculara” karşı doğrudan kitlelere başvuruyordu. “Burjuva karargâhları bombalayın” – Mao’nun çağrısı buydu.

Bu çağrı, ilk karşılığını “Kızıl Muhafız” olarak, devrimi korumak için ülkenin dört bir yanından Pekin’e akarak, kollarında kızıl pazubandı, ellerinde Küçük Kızıl Kitap ile yürüyüş yapan gençlikte bulacaktı. Ülkenin hemen tüm şehirlerinde ÇKP yerel teşkilatları, devlet kurumları, üniversiteler, liseler ideolojik tartışmalarla çalkalandı. Pek çok yerde bu tartışmalar “kapitalist yolcu” veya “sağcı” ilan edilenlere karşı şiddet eylemlerine, hatta yer yer işkence ve cinayetlere kadar vardı. Yüz binlerce parti ve devlet kadrosu görevlerinden uzaklaştırılarak “yeniden eğitim kamplarına” veya kol gücüyle çalışmak üzere Halk Komünlerine yollandı (ÇKP’nin şu anki lideri Xi Jinping’in babası da bunların arasındaydı).

Liu Shaoqi kısa bir süre sonra “Çin’in Hruşçov’u” ilan edilerek Politbüro’dan atıldı ve Merkez Komitesi’nden uzaklaştırıldı. Gönderildiği yeniden eğitim kampında hayatını kaybetti. Deng Xiaoping de aynı kamplara yollananlar arasındaydı. Ama onun kaderi Liu Shaoqi’den farklı olacaktı.

Büyük Proleter Kültür Devrimi, Çin’in sosyal ve siyasal hayatına damgasını vuracak bir alt üst oluş dönemiydi. İşçiler, köylüler ve gençler duvar gazeteleriyle fikirlerini ülkenin her yanında ifade ettiler. Bu dönem kırlarda Halk Komünlerinin yayıldığı, fabrikalarda tek adam (müdür) yönetimi yerine “Devrimci Komitelerin” yönetimi ele aldığı, fabrika işinin politikleştirildiği, “İşçi Yönetim Grupları”1 ile fabrikalarda kitle inisiyatifinin geliştirildiği, her yerde parti kadrolarının eleştirilmezliği mitinin yıkıldığı, bilakis parti kadrosu olanın kitlelerce sürekli ve açık biçimde eleştirildiği, milyonlarca gencin kırlık bölgelerde çalışmaya giderek buralarda komünler kurduğu, genel olarak kitle yaratıcılığının canlandığı bir dönemdi.

BPKD ile birlikte Mao’nun çağrısıyla harekete geçen devrimci kitleler, ÇKP’yi ve devlet mekanizmasını etkin biçimde parçaladılar. Ancak bunun yerine işçi-köylü kitlelerinin demokratik denetimi altında yeni, sovyetik bir devlet aygıtını, halk meclislerine dayanan yeni tipte bir devleti geçiremediler. Kültür Devrimi esasen “partisiz” bir hareket olarak kaldı ve işçi-köylü kitleler, Komünist Partisi’nin aktif önderliği altında değillerdi. Pratikte bu devrime yön veren, bir tür anarşizm olmuştu. Bir süre sonra bilfiil kamu düzeninin ortadan kalktığı bir durum ortaya çıktı. Üniversitelerde devrimci gençlik, fraksiyonlara bölünerek çatışmaya başladı. Kimin “sağcı”, kimin “Başkan Mao’dan yana” olduğu giderek belirsizleşti. Mao’nun Küçük Kızıl Kitap’taki sözleri, içeriği boşaltılıp gruplar arası çatışmanın sloganına dönüştürüldü. Yeni bir düzenin kitlelerin hareketiyle kurulamayacağı ortaya çıktığında, Çin’i bu kaostan kurtarmak üzere Halk Kurtuluş Ordusu göreve çağrıldı. Böylece devlet aygıtı, düzenli ordu tarafından yeniden kuruldu. ÇKP ve ÇHC adeta yıkılmış ve yeniden yapılmıştı. ÇKP Kongresi bunu tescilledi. Halk Kurtuluş Ordusu’nun başkomutanı Lin Biao bu kongrede resmen “Mao Zedong’un halefi” ilan edildi.

ÇHC’nin Sınıfsal Yapısı ve Sınıflar Savaşımı

Mao Zedong, “sınıflar mücadelesinin sosyalizmde de süreceğini” öne sürüyor ve bu mücadelenin, iktidardaki Komünist Partileri’ni burjuva ve proleter kanatlara böleceğini savunuyordu. Kapitalizme geri dönüş tehlikesi, bizzat partinin içinden kaynaklanıyordu. Burjuvazi, partinin içindeydi. Mao, Proleter Kültür Devrimi’ni bu teorinin üzerine oturtuyordu. Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum olduğu varsayılan, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti tanımayan sosyalist toplumda “sınıf savaşının süreceği”, üstelik de “burjuvazi-proleter savaşımının” da süreceği tezinin üzerine tartışmaya değer ancak böyle bir tartışmaya girmek bizi konumuzdan çok uzaklaştırır. Ne var ki 1950’lerde ve 60’larda Çin’in ne denli “sosyalist” olduğu, dolayısıyla böyle bir teze ne denli ampirik kanıt oluşturabileceği üzerine bir parantez açabiliriz.

Stalin, 1950’de Mao ile yaptığı görüşmede, ÇHC’nin yine ismi “halk demokrasisi” olsa da Doğu Avrupa’daki devletlerle, örneğin iktidarın tümüyle işçi sınıfına ait olduğu Polonya Halk Cumhuriyeti’yle karıştırılmaması gerektiğini vurgulamıştı. Çin’de (Lenin’in İki Taktik’te geliştirdiği kavram ile) “işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” söz konusuydu ve “milli burjuvazi” ile ilişkiler de önemliydi, en azından belli bir dönem boyunca korunup sürdürülmeliydi. 1950’lerin ve 60’ların Çin Halk Cumhuriyeti’ne dair tartışmalarda Stalin’in bu formülasyonları, kimi bulanıklıkları gidermeye yardımcı olabilir.

Çin’de 1949’dan 1966’ya kadar süren Demokratik Halk Diktatörlüğü döneminde “milli burjuvazi” ve zengin köylülük de iktidar bloğunun bir parçasıydı. Ayrıca ÇKP’nin İç Savaş’taki zaferi, eski devlet aygıtını büyük oranda yerinde bırakmıştı. Milyonlarca devlet kadrosu basitçe Guomindang’dan ÇKP’ye geçmişti. Bu dönemde bırakın Çin toplumunu, Çin devletini dahi sosyalist olarak nitelemek doğru olmayacaktır. İşte bu şartlar altında iktidar bloğunun bir parçası olan “milli burjuvazinin” ÇKP içerisinde güçlenmesi söz konusu olmuştu. Liu-Deng kanadının programı “milli burjuvazinin” programıydı. Mao Zedong kanadı ise işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün çıkarlarını savunuyordu. Büyük Proleter Kültür Devrimi bu özgün tarihsel şartlarda patlak vermiş bir tür iç savaştır. Sosyalizmde süren bir savaşı değil, devrimci-demokratik bir devlette, egemen halk koalisyonu içinde, devrimin yönü üzerine cereyan eden bir sınıf savaşıdır. “Kapitalist yolcuların” iktidarını geçici olarak yıkmış ama 10 yıl sonra tüm iktidarı ele geçirmelerini engelleyememiştir.

“Milli burjuvazi” ve zengin köylülük bu dönemde de resmen halk sınıfları arasında sayılmaya devam etti. Siyasi partiler faal kaldı. Mao Zedong burjuvaların da iyi bir eğitimle sosyalizme hizmet edebileceklerini düşünüyordu. Neticede Çin Devrimi en radikal döneminde dahi kapitalist üretimi ortadan kaldırmadı, özel mülkiyeti yasaklamadı. Ancak Çin burjuvazisi ve zengin köylülüğü, Kültür Devrimi dönemi boyunca siyasal iktidardan dışlandı. ÇKP bu dönemde Sovyetlerin terk ettiği “proletarya diktatörlüğü” kavramını sahiplenerek 1966 sonrası yeni siyasal rejimi böyle tanımladı. Çin Devrimi’nin radikal dönemi olarak anılan 1966-76 arasındaki on yıl, ÇHC’de kamusal sanayinin ve kolektif tarımın en çok geliştiği, en eşitlikçi dönemdi. Ne var ki, bu dönemin de kendi iç çelişkileri vardı. Sovyet Birliği’yle yaşanan gerilim, Çin’i uluslararası alanda tecrit ederek, daha 1972’den itibaren ÇKP’nin yeniden kısmen sağa manevra yapmasına yol açacaktı.

1959’dan itibaren adım adım tırmanan Çin-Sovyet gerilimi Mart 1969’da İssuri Çatışması’yla askeri boyuta taşındı. Çin-Sovyet sınırında, İssuri Nehri üzerindeki Domonski/Çenboa Adası’nda yaşanan bu muharebeden Çin birlikleri üstün çıkmış gibi görünüyordu. Ancak bu muharebenin sonucu, SSCB’nin tüm Çin sınırı boyunca geniş ölçekli bir askeri yığınak yapması oldu. 1971-72’ye gelindiğinde, sınır boylarındaki Sovyet askeri birlikleri 44 tümene ulaşmıştı. Tıpkı Çekoslovakya gibi, Çin’de de Sovyet doğrudan işgali açık ve yakın bir tehlike halini almıştı. Nitekim Sovyetler Birliği o yıllarda, kötü ünlü Brejnev Doktrini ile sosyalist blokun herhangi bir ülkesine askeri müdahale hakkını kendisine tanımıştı. Sovyet Kızıl Ordusu’nun Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na teknik üstünlüğü ise açık ve tartışmasızdı. Dahası 1949 Devrimi’nden bu yana Amerikan işgali tehdidi altında bulunan Çin buna güvenemezdi. Hatta Pekin’de, ABD ve SSCB’nin Çin’e birlikte saldırması senaryoları dahi konuşulur hale gelmişti.

ABD’nin o dönemdeki Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, ülkesinin Vietnam Savaşı dolayısıyla yaşadığı köşeye sıkışmışlığı, Çin-Sovyet çatışması, özelde de Sovyetlerin Çin sınırına asker yığması sayesinde aştığını anlatır. CIA, Çin sınırına yığılmış Sovyet birliklerinin uydu görüntülerini servis ettiğinde, Moskova bu konuda ABD’nin olası refleksinin ne olacağını üstü kapalı şekilde yokladığında, Kissinger da ABD başkanı Nixon’a Vietnam’dan çekilmenin zamanının geldiğini önerir. Zira ABD, Vietnam’a devrimin Asya’da yayılmasını önlemek için girmişti ve Sovyet-Çin kutuplaşmasının ulaştığı bu yeni düzeyde, artık ABD’nin orada kalmasını gerektirecek koşullar ortadan kalkmış oluyordu.

Böylece Çin’de gelişmeler beklenmedik bir yön kazandı. Kültür Devrimi’nin önde gelen figürü, sonuna kadar sınıf savaşı yanlısı, Mao Zedong’un resmi halefi Lin Biao 1971 yılı sonlarında, eşi ve oğluyla birlikte şüpheli bir biçimde hayatını kaybetti. Resmi açıklamaya göre Lin Biao, askeri bir darbeye kalkışmış, başarısız olunca da Sovyetler Birliği’ne kaçmaya çalışmış, ancak bindiği uçağın kaza yapması sonucu ölmüştü. 1972’de Başbakan Zhou Enlai, Lin Biao’nun aslında bir “gerici” ve “hain” olduğunu ilan etti. ÇKP “Lin Biao’yu eleştir, Konfüçyüs’ü eleştir!” sloganı altında bir kitle kampanyası başlattı. Lin’in temsil ettiği “aşırı sol” çizgi, Kültür Devrimi’ndeki tüm aşırılıkların, işkencelerin, cinayetlerin, klik savaşlarının, teorik yüzeyselliklerin vb. sorumlusu ilan edildi. Bettelheim’ın (kaynakçada yer alan) kitabının sonsözü, o dönemde ÇKP’nin yaptığı Lin Biao ve “aşırı sol” çizgisinin eleştirisinin bir özetini sunuyor.2

Böylece Kültür Devrimi’nde tasfiye edilenlerin bir kısmının partiye yeniden kabulünün de yolu açıldı. Partiye yeniden kabul edilenler arasında yer alan Deng Xiaoping, Başbakan Yardımcılığı’na getirildi. 1966’da “sağcılar” Sovyet/Hruşçov destekli olmakla eleştirilerek tasfiye edilmişlerdi. 1971’de ise bu kez “aşırı solcular” yine aynı gerekçeyle tasfiye ediliyordu. Lin ve grubunun tasfiyesiyle Çin’in ABD ile ittifak kurmasının önündeki engeller de temizlenmiş oldu.

Çin-ABD Yakınlaşması ve Üç Dünya Teorisi

1972 Şubatı’nda ABD Başkanı Richard Nixon, açık bir ziyaret için Pekin’e uçtu. Bu aslında Kissinger’ın önceki (gizli) ziyaretinin bir devamı ve tamamlayıcısıydı. Mao-Nixon görüşmesi, sadece Çin-ABD ilişkilerinde değil, dünya tarihinde de yeni bir aşamanın başlangıcını haber veriyordu. Artık Çin-ABD ilişkileri, adı konulmamış bir ittifak yönünde ilerleyecek, Çin’in “baş düşmanı” ise artık “daha tehlikeli emperyalist” sayılan SSCB olacaktı.

Mao, görüşmenin daha girişinde iki kritik mesaj verir (Mao-Nixon görüşmesinin İngilizce tutanaklarına internetten kolayca ulaşılabilir). İlkin, isim vermeden Lin Biao olayına değinerek ABD ile ilişki kurulmasına karşı olanların ÇKP’den tasfiye edildiğini vurgular. İlk mesaj ise bir seçim tebriği takip eder. Nixon’u seçim zaferinden ötürü kutlayan Mao, Avrupa’da ve ABD’de solcular Sovyet yanlısı olduğu için, sağcıların seçim zaferlerinden daha memnun olduğunu söyler. Sağcıların tutarlı ve davranışlarının kestirilebilir olduğunu belirtir. Oysa Mao Zedong, Sovyetler Birliği’ni dünya devrimine ihanetle suçlayalı fazla zaman geçmemişti. Şimdi ABD’de devrimci hareketin baş düşmanı, Kara Panterlerin katili, Vietnam yanlısı gençlik hareketini vahşice ezen, Kent State Üniversitesi katliamının sorumlusu Nixon’un seçilmesine sevindiğini belirtiyordu. Avrupa ve ABD’de sağcılarla ittifakı uygun bulduğunu belirtiyordu. Kuşkusuz, bu yeni ittifak Avrupa ve ABD ile sınırlı kalmayacaktı. Sovyet karşıtı tüm güçler artık Çin’in yeni müttefikleri olacaktı.

Mao-Nixon görüşmesinin ardından ABD, ÇHC’yi tanıdı. Tayvan’daki Chiang Kaishek rejimi BM Güvenlik Konseyi’ndeki Çin koltuğundan kaldırılarak bu koltuk ÇHC’ye verildi. Deng Xiapoing, Mao’nun önerisi temelinde, BM Genel Kurulu’nda ünlü “Üç Dünya” konuşmasını yaptı. Çin’in bu yeni siyasal konumuna göre; dünya üçe ayrılıyordu. Süper güçlerin (ABD-SSCB) oluşturduğu “Birinci Dünya”, Batı ve Doğu Avrupa’nın oluşturduğu “İkinci Dünya” ve geri, bağımlı, yeni sömürge ülkelerin oluşturduğu “Üçüncü Dünya”. Her ne kadar teorize edilerek, “Üç Dünya Teorisi” adıyla ÇKP’nin resmi teorisine haline gelmesi Mao’dan sonra olsa da bu tezinin temelini oluşturan siyasal hat, bizzat Mao Zedong tarafından oluşturulmuştu. Birinci Dünya “baş düşmandı”, ama bunların içinde “yeni ve daha tehlikeli” emperyalist güç olan Sovyetlere karşı ABD ile iş birliği yapılabilirdi. Birinci Dünya’ya karşı, ikinci Dünya ile iş birliğine gidilebilirdi. Dünya devrimi artık ÇKP bakımından da terk edilmiş bir idealdi.

1969’da ABD’nin Çin’e yaptığı toplam ihracat 5 milyon dolar iken, 1973’te bu rakam 700 milyon dolar oldu. Çin’in Fransa, Japonya ve ABD ile ekonomik ilişkiler hızla gelişti. SSCB’yle kopan ekonomik ilişkilerin yarattığı boşluğu kapitalist Batı blokuyla kurulan ilişkiler doldurdu. Benzer bir durum Sovyetler için de geçerliydi. 1970’ler boyunca Sovyetler Birliği ile kapitalist Batı arasındaki ekonomik ilişkiler kapsamlılaştı. Bu, 1974 ekonomik krizinden Sovyetlerin de ciddi ölçüde etkilenmesi sonucunu doğurdu (oysa 1929-33 Büyük Bunalımı, Sovyet ekonomisini hemen hiç etkilememişti).

ABD-Çin yakınlaşması, Moskova’yı da ABD’ye giderek artan siyasal tavizler vermeye zorladı. ABD her iki ilişkide de asıl kazanan taraftı. ABD’nin 1973’te Vietnam’dan koşulsuz geri çekilmesi, bu yeni durumun yarattığı manevra olanaklarının kullanılmasıyla mümkün oldu. Başka bir deyişle ABD Vietnam’da çoktan beri yenilmiş ve batağa saplanmıştı. Ama bir türlü yenilgiyi kabullenip geri çekilemiyordu. Çin-Sovyet çatışması ona bu özgüveni sağladı. ABD bu adımı atarken, Güney Vietnam’daki kukla rejimin bundan haberi dahi olmadı, tıpkı BM’deki Çin koltuğundan kaldırılan Tayvan rejimine fikrinin sorulmaması gibi.

Mao, ömrünün son dönemindeki manevralarıyla hem Çin’de hem de uluslararası alanda yeni bir durum yaratmıştı. Gerçi “proletarya diktatörlüğü” rejimi halen sürüyor, Jiang Çing ve “dörtler” bu politikaların yürütücüleri olarak Kültür Devrimi diskurunu devam ettiriyorlardı. Hatta 1976’da Deng Xiaoping yine bir kitle kampanyasının hedefi oldu, görevlerinden uzaklaştırıldı ve hapsedildi. Ancak bir yandan da Mao’nun sessiz teşviki ile Başbakan Zhou Enlai, Kültür Devrimi’nde tasfiye edilmiş kadroları partiye tedricen geri almaya devam ediyordu. Aslında Mao Zedong yaklaşan ölümünün ayırdındaydı ve kendinden sonraki Çin’i dizayn ediyordu.

1976 yılı ÇKP ve ÇHC için iki önemli olaya sahne oldu. Önce başbakan Zhou Enlai, ardından ise başkan Mao Zedong öldü. Mao’nun ölümü, 1972’de başlattığı dönüşümlerin tüm kapsamıyla gelişeceği koşulları yaratacaktı.

Kaynakça

    • Charles Bettelheim (1977) Çin’de Kültür Devrimi ve Endüstriyel Örgütlenme, Yücel Yayınları
    • Domenico Losurda (2019) Tarihten Kaçış, Yordam Kitap
    • Edgar Snow (2015) Çin Üzerinde Kızıl Yıldız, Yordam Kitap
    • Enver Hoca (-) Emperyalizm ve Devrim, Evrensel yayınları
    • Han Suyin (1993) Sabah Tufanı, Berfin Yayınları
    • Harry G. Gelber (2001) Çin ve Dünya, YKY Yayınları
    • Henry Kissinger (2004) Diplomasi, iş Bankası Yayınları
    • Mao Zedong (2010) Sovyet İktisadının Eleştirisi, Akademi Yayın
    • Mao Zedong (2000) Seçme Yazılar I-IV, Kaynak Yayınları
    • Minqi Li (2017) Çin ve 21. Yüzyıl Krizi, Yazılama Yayınları
    • Muhsin Yorulmaz ve John Lawrence (2018) “Çin-Sovyet Ayrılıı ve Sınıf Mücadelesinde Çin’in Rolü”, Abstrakt Dergi: http://www.abstraktdergi.net/cin-sovyet-ayriligi-ve-sinif-mucadelesinde-cinin-rolu/
    • The Economist (2021), ÇKP’nin 100. Yılı Özel Dosyası
    • Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Hakkında Polemik ve Dokuz Yorum, Inter Yayınları (1988).
    • Zhun Xu (2018) From Commune to Capitalism, Monthly Review Press

1Bettelheim’ın aktardığına göre; İşçi Yönetim Grupları (İYG) işçiler arasında demokratik seçimle belirleniyordu. Fabrika ve atölye yöneticileri İYG toplantılarına katılamıyordu. Bir İYG’nun üyesi olmak için. Marksizm-Leninizm’in ve Mao Zedong Düşüncesi’nin incelenmesi ve uygulanmasında etkin bir unsur olmak, belirli bir deneyim sahibi olmak ve kitleleri temsil eder durumda bulunmak gerekiyordu. Bu grupların bütün üyeleri üretimde çalışıyordu, sürekli bir ödenekleri yoktu ve kendi görevlerini yerine getirmek için her gün en az 1 saat fazla çalışırlardı (toplantılar, emekçilerin evlerini ziyaret vb.). ÇKP’nin fabrika komitesinin yönetiminin altındaki İYG’lerin 5 görevi vardı: 1) ideolojik ve politik çalışma, 2) üretim ve teknik devrim çalışması 3) maddi ve mali işler, 4) iş güvenliği, 5) günlük yaşam ve huzur. (s. 37-38-44).

2Bettelheim’ın özetlediği, dönemin ÇKP liderliğinin “aşırı sol” eleştirisinden aktardığı şu noktayı görmek oldukça ilgi çekicidir: “Aşırı solun Marksizm-Leninizm’in emekçiler tarafından sahiplenilmesine karşıtlığı, aşağıdaki formülasyonda da ortaya çıkıyordu: ‘Mao Zedong düşüncesi, Marksizm’i en gelişmiş, üstün bir düzeye ulaştırmıştır. Çağımızda Mao Zedong düşüncesini öğrenmek en hızlı biçimde Marksizm-Leninizm’i öğrenmektir.’” (Pekin İnformation, Sayı 46, s. 24, 1967)” (s. 176).