* Daniel Younessi, Doktora Öğrencisi, New School for Social Research
** İngilizcesinden çeviren: Mehmet Mutlu

Giriş

İçinde bulunduğumuz canavarlar çağında, burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ışık saçan bir asa yükseliyor! Bir zamanlar Bernie Sanders’in sosyalizm tanımlarını görmezden gelmenin ya da üstünü reformizm olarak çizmenin doğal olduğu ABD’de, sosyalist momenti küçümsemenin zor olduğuna inanıyorum. Minnesota vekili Ilhan Omar gibi, Amerikan emperyalizminin Venezüella’daki eylemlerine bir ABD kongre üyesi için eşi benzeri görülmemiş bir öfkeyle hücum eden seçilmişleri; Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi’nin [The Boycott, Divestment, Sanctions Movement] (BDS) hızla büyüyen Amerikan Demokratik Sosyalistleri [Democratic Socialists of America] (DSA) gibi örgütlerde tanınması için artan talebi ya da Twitter’dan görsel içerik sayfalarına kadar her alanda hakimiyeti ele geçirmiş görünen her eğilimden komünistleri, sosyalistleri ve anarşistleri düşünün. Bir zamanlar katlandığımız can çekişen, zar zor varlık gösterebilen Amerikan solu değil bu. Bu, küresel krize karşı giderek derinleşen bir tepki. Kuzey Amerika gençliği sosyalist ideolojiyi on yıllardır güzel şeylerden mahrum bırakılanların başlangıçtaki coşkusuyla benimsiyor. Öte yandan, on yıllara yayılan aynı inkâr, bizleri üzerinde durulması gereken bazı önemli varoluşsal sorun ve kafa karışıklıklarıyla da baş başa bırakıyor. Bu sorunlar arasında önde gelenin, siyasal iktisat bakış açısıyla gerçekleştirilmiş anlamlı bir ırk ve göç çözümlemesinin eksikliği olduğuna inanıyorum.

Belki de çelişkili olarak, ABD’deki yeni sosyalist hareket bölünmelerin ortaya çıkmaya başladığı bir noktaya kadar büyüdü ve gelişti. Bu bölünmelerin en lanetlisi, ABD ekonomi tarihi bağlamında ırk, göçmenlik ve yedek sanayi ordusu arasındaki diyalektiğe ilişkin kavrayıştaki temel noksanlıklardan kaynaklanıyor gibi görünmekte. Bir yandan da, ABD’deki sosyalist tabanın bir kısmı “ücret ve iş” sosyalistlerinden oluşuyor; DSA’yla bağlantısı olmayanlardan ve Avrupa kökenli, orta gelirli ya da kent çeperi veya kırsaldan olma eğilimi göstermeyenlerden daha fazlası. ABD solunun bu kanadı, genellikle emek hareketinin daha geleneksel örgütleriyle ilişki halinde ve sendika üyeliği ile sınai faaliyette son yıllarda yaşanan artışı hızlandırmakta büyük öneme sahip. Bu kanat genellikle daha radikal bir kanatla tartışmaya girişir, bazen de Avrupa kökenli olmayanlara, düşük gelirlilere ve kentsel coğrafyaya yönelen küçük Leninist partiler ya da anarşistlerle bağlantılı gruplarla ilişki kurar. Ekonomik sorunların önemini reddetmemekle birlikte göç, polis zulmü ve düzenli ayrımcılık gibi konulara dikkatle yoğunlaşma eğilimindedirler.

Maalesef, bu iki grup arasındaki tartışmalar, “sınıf öncelikli siyaset” düşüncesine karşı “kimlik öncelikli siyaset”in -ya da tersinin- savunulmasına fazlasıyla odaklanma eğilimindedir. Sınıfa öncelik veren yaklaşım, kimi durumlarda, bizzat azınlık gruplarının üyeleri ve Adolph Reed gibi solda duran saygın yorumcular tarafından savunulmaktadır. Mesele şu ki, göç ve ırk ilişkisinin örüntülerini ABD ekonomik tarihi içinde doğru bir yere konumlandırmak istiyorsak, bu ikiliklerin yanlış olduğu görülecektir. Bu diyalektiği doğru bir şekilde kavramaktaki başarısızlık sadece soldaki ilerici diyalogu engellemekle kalmıyor ve aynı zamanda Trumpism’in kökenleri hakkında anlamlı bir şekilde konuşma kabiliyetine de büyük ölçüde ket vuruyor.

 

Savaş Öncesi Dönem

Amerikan bağımsızlığının en başından beri, genç ulus, sınıfiçi çatışmayla kuşatılmıştı. Shay İsyanı gibi bağımsızlık sonrası çatışmalar, Kuzey Amerika devriminin tartışmasız bir burjuva devrimi olduğu gerçeğini pekiştirirken, Güney’deki köleci kapitalistler ile Kuzey’deki sanayi kapitalistleri arasındaki çatışma, yeni devletin politik ve ekonomik hareketlerini biçimlendirmeye neredeyse hemen başladı. Bu çözümleme, bu haliyle, Samir Amin’in siyasal iktisat içindeki çatışmalar kapitalizmin belirli bir bağlamda aldığı biçim üzerinde kayda değer bir biçimlendirici etkiye sahip olabilir, yolundaki belirlenimci olmayan varsayımlarına katılmaktadır. Kuzey ile Güney’in çıkarlarını dengeleme aracı olarak Konfederasyon Sözleşmesi’nin  başarısızlığından, daha güçlü bir federal Anayasa ve Beşte Üç Uzlaşması’nın kabulüne ya da iki meclisliliğe… Buradaki lise öğrencilerinin Amerikan bağımsızlığının erken tarihi olarak öğrendikleri şeylerin çoğu, doğrudan, gelişmekte olan sanayi kapitalizmi ile köleci kapitalizm arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Savaş sonrası dönem, özünde, bu durumun iç savaşa dönüşmesini engellemek için gerçekleştirilen bir dizi başarısız siyasi ve kurumsal girişimi temsil eder. Savaş sonrası dönemde Kuzey-Güney rekabetinin vahşeti ve boyutları göz ardı edilemez. Güney, Birleşik Krallık’ta gelişen tekstil endüstrilerine girmekte olan ham pamuğun eşsiz kaynağıydı (Bu, iç savaş patlak verdiğinde Birleşik Krallık’ın üzerinde yürüdüğü korunaklı bir diplomatik cambaz ipinin aynasından yansıyan bir gerçektir). Belki de daha açık bir ifadeyle, İngiliz elitlerinin Konfederasyon’a (ç.n. ABD İç Savaşı’nda Güney Eyaletleri Konfederasyonu) neredeyse oybirliğiyle verildiği destek, kapitalist dünya sistemi için önemini açıkça ortaya koydu. O sıralar, savaş öncesi endüstriyel Kuzey, dik gümrük duvarları ile birikim ve kalkınma için bebek endüstri korumasına güvenerek palazlanmaktaydı. İki burjuvazi arasındaki çarpışma hakikaten gerçekti.

 

Birleşik Devletler Sanayileşmesi, Göç ve Irk

İç savaş, ulusal politikanın kumanda kollarını Kuzeyli sanayicilere kesin olarak devrettiğinde, sadece köleci ekonominin yasaklanması, Güney burjuvazisini mutlak surette yenmek için yeterli değildi. Birleşik Devletler yanlısı Konfederasyonların ihanetine verilen son derece zayıf tepki, Güney’in beyazların üstünlüğünü savunan burjuvazisinin çoğunun, ABD’nin siyasal iktisadi yapısına kolaylıkla geri dönmesini mümkün kıldı. Güney’deki Jim Crow yasaları, henüz özgürleşmiş siyahi işçilerin olanaklarını ve hareketliliğini büyük ölçüde azalttı. Jim Crow yasalarının asıl işlevi, savaş öncesi dönemdeki köleci kapitalizmin düşük emek maliyetlerini yakalayabilecek bir tür feodal girişim olan ortakçılık sistemini oluşturmak ve sürdürmekti. Bu tepki yetersiz kaldı ve Güney’de beyaz üstünlüğünün olağan haliyle devam ettiği yerlerde Güney pamuğunun iktisadi rekabet gücü tarihe gömüldü. Bütün bunlar olup biterken, endüstriyel Kuzey 1870’lerin Uzun Buhran’ından canlanmış bir rekabet gücü ve güvenle çıktı. 1880’lere gelindiğinde, ABD sanayi kapitalizmi, 20. yüzyılın jeopolitiğinde belirleyici bir rol oynayacak olan sürdürülebilir bir büyüme ve birikim dönemine giriyordu.

Kuzey’deki hızlı sınai büyüme, yedek sanayi ordusu gerektiriyordu ve bu işgücünü karşılamaya en uygun olan Amerikalıların -Güneyli siyahi tarım işçileri- Kuzey’e taşınması, Güney burjuvazisinin kısıtlayıcı ve ırkçı yasalarıyla engelleniyordu. Avrupa’dan ve daha azı Asya’dan gelen işçi akını, bu açığı doldurmak zorunda kaldı. Ellis Adası ve San Francisco Limanı, Kuzey ABD’de sanayinin sürdürülebilir büyümesini beslemek için kullanılan kitlesel emek gücü akını için takas odası görevi yaptı. Bu göçmenlerin çoğu, Avrupa’nın güney İtalya, İrlanda, Almanya kırsalı, İskandinavya, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorlukları gibi daha yoksul ve çevre bölgelerinden geliyordu.

Birçoğu dini ya da etnik zulümden, tamamı ise süreğen yoksulluktan muzdaripti. ABD’ye vardıklarında, şehirlerin en çeperdeki bölgelerine yerleşme eğilimindeydiler. New York’taki göçmen yerleşiminin coğrafi örüntüleri bu olguyu dillendirir: Harlem’in Morningside Tepeleri’nde yerleşik İrlandalı, İspanyol ve Alman göçmenler; Manhattan şehir merkezinden dünyanın en büyük kent parkıyla ayrılmış olan Bronx’un kuzeyinde ise diğerleri. Güney İtalyalılar ve Doğu Avrupa Yahudisi göçmenler, o zamanlar Doğu Nehri’nin doldurulmasıyla elde edilen arazilerden oluşan Doğu Yakası’nın alt bölgelerine yerleşti. Sahil dolgusu yöntemleri o zamanlarda oldukça yetersizdi ve dolgu genellikle nehirlerden süzülen çamur, organik ve organik olmayan atıklar ve hatta insan ya da hayvan cesetleriyle yapılıyordu. Polonyalı göçmenler nehrin karşı yakasına ve Astoria’daki Yunan nüfusu gibi, Greenpoint’teki ağır sanayi kümesinin ardına yerleşti. Böylelikle, kentsel coğrafya ve yerleşim örüntüleri, günümüzde gelişmekte olan dünyada görülenlere -ticari çekirdeği saran yaygın ve fiziksel olarak ayrışık bir göçmen çeperi-  genel olarak benziyordu: Rio de Janeiro’nun favelaları ve buralardaki kuzey doğudan gelen büyük işçi nüfusu, Kahire’nin kentsel gecekonduları ve buralarda yaşayan kalabalık güneyli Saidi nüfusu ve Güney Tahran’ın Afgan gettoları. Birikim her nerede ya da ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, yedek sanayi ordusu farklı olmaktan ziyade benzer gözüküyor.

Göç dalgaları arttıkça ABD’nin eski sakinlerinin göçmenlere yönelik düşmanlıkları da arttı. 1910’lara gelindiğinde, bir çok kişi kaynaştırma alanı fikrinin uygulanabilir olup olmadığını ya da ABD’nin yalnızca bir “çöplük alanı” haline gelip gelmediğini sorgulamaya başladı. Bir zamanlar tolere edilen göçmen dalgası, akıntı yön değiştirince istatistiksel ve demografik bir tehdit olarak görülmeye başladı. Buna yönelik tepkinin ilk örneği, dalganın başlamasından kısa bir süre sonra, 1892 ve 1902’de yenilenen Çin’in Dışta Tutulması Kanunu 1882’de kabul edilmesiyle gerçekleşti. Bununla birlikte, Kuzey’de, göçmen emeği daha önemli ve politik olarak sanayi kapitalistleri daha baskındı. Göçmen karşıtı duyarlılıklar, sanayileşmenin otuz kazançlı yılı geride kalana dek siyaset sahnesinden uzak tutuldu. Sanayileşme, Louisville ve Cincinnati gibi şehirlerin sanayileşmesi yoluyla Güney’in kapısına dayanmaya başladığında, Güney’in yerlici [nativist] burjuvazisi, derhal, göçün artmasına karşı muhalefetlerinde Amerika’nın Kuzeyli eski sakinlerine katıldı. Bu değişimde en önemli nokta, dirilen (“İkinci”) Ku Klux Klan’in rolüydü. Aslına bakılırsa, Birinci Klan, eski Konfederasyonlar için yerelleşmiş (ırkçı ve şiddetli de olsa) birer sosyal kulüp iken, İkinci Klan kapsamı, ideolojisi ve üye sayısı açısından çok daha genişti. Bölge örgütleri artık Güney’le sınırlı değildi ve endüstriyel Kuzey’deki eski Amerikalılar arasında da büyük kazanım sağlanmıştı. Güney’de, Konfederasyon mirasına yönelik iki yüzlülük devam etti ve Birinci Klan’dan devralınan, siyahi işçiler ile ailelerini hedef alan şiddet içeren saldırganlık ve linçler devreye girdi.  Öte yandan Kuzey’de, İkinci Klan, odağını Katolik karşıtı ve göçmen karşıtı duyarlılıkların onlara destek kazandırdığı yerlere çevirdi ve destek kazandı. 1913’te, Klan taraftarı olduğu bilinen Woodrow Wilson, başkanlığa seçildi ve Klan tarihini konu edinen ilgi çekici film olan Bir Ulusun Doğuşu [Birth of a Nation] bütün gişe rekorlarını kırarak sinsice Hollywood’a sızdı. Göç karşıtlığı tepe noktasına, ABD’ye göçü, 1890 yılındaki göçmen mevcudunun yüzde 2’siyle ve bölge olarak Avrupa’yla sınırlayan 1924 tarihli Göç Kanunu’nun kabul edilmesiyle ulaştı.

Avrupa’dan göçün kısıtlanması, yerlici Ku Klux Klan’in Birleşik Devletler genelinde (ama özellikle Güney’de) büyümesiyle bir araya gelince, siyahi işçilerin Kuzey’deki sanayi merkezlerine ile gelişmekte olan Batı’ya 1920’lerde başlayan Büyük Göç’ünde itme ve çekme etkenlerinin birleşimi olarak rol oynadı. Bir kez daha söylersek, tarımsal kapitalizmin tasfiyesi ile sanayiciliğin artan ekonomik önemi arasındaki çatışma, kendisini göçe yönelik yerlici saldırılar ve siyahi tarım işçilerini hedef alan ırkçı saldırılar olarak  açığa çıkıyordu. Bu saldırılar, söz konusu işçileri takip eden onyıllarda Kuzey’e itecekti.

 

Büyük Göç

Avrupa ve Asya’dan göçün etkili biçimde yavaşlamasıyla, Güneyli siyahi işçiler Amerika’daki dönüşümün başlıca emek kaynağı haline geldi. Açıkçası bu dönüşüm, Kuzey (ve, daha küçük ölçekte Batı) şehirlerindeki siyahi işçilerin yeniden yerleştirilmesini gerektiriyordu. Birçok Kuzey şehrin siyahi nüfusunda, görece kısa bir zaman diliminde, patlama yaşandı. Özellikle, 1915 ila 1930 yılları arasında Güney’den 1 buçuk milyon siyahi işçi göç etti ve 1970 yılına kadar 5 milyonu daha onları takip etti. 1900’de Birleşik Devletler’deki siyahi nüfusun tamamının yüzde 91’i Güney’deki kırsal bölgelerde yaşıyordu; 1970’lerde ise geriye sadece yüzde 53’ü kalmıştı (a.g.e). Demografik değişimler, belirli şehirlerde özellikle şaşırtıcıydı: Siyahi halkın 1900’den önce daima nüfusun yüzde 2’sinden azını oluşturduğu New York’ta, bu rakam 1930’da yüzde 4.73’e, 1970’te yüzde 21.13’e yükselmişti. (Census Bureau, 2000) ABD otomotiv sanayinin merkezi olan Detroit, aynı zaman dilimi içinde 1900 yılındaki yüzde 1.44’ten yüzde 43.69’a yükseliş gösterirken Şikago da genel olarak benzer bir örüntü sergiledi. Büyük Göç, Amerikan şehirlerinin hem demografik hem de coğrafi manzarasını dönüştürdü.

Yoksulluk ve dışlanmanın biraraya gelmesi, bu göçmenleri ya şehrin dışına veya göçmen mahallelerine ya da her ikisi birden olan bölgelere yerleşmeye zorladı. Harlem ve Bronx, Avrupa ve Latin Amerika kökenli göçmenlerin yaşadığı muhitler, ezici bir çoğunlukla siyahilerin yaşadığı bölgelere dönüştü. Güneyli siyahi işçilerin Kuzey şehirlerinin çeperindeki varlığı, onlardan önce gelen göçmen topluluklarınki gibi, siyahi işçilerin çeşitli siyasi ve ekonomik belirlenimler nedeniyle artık yedek sanayi ordusunun saflarına katıldığı gerçeğini dile getirmektedir. Yedek sanayi ordusuna dahil edilen diğer etnik gruplar gibi, yeni gelenlerin birçoğu güvencesiz, tehlikeli ya da yetersiz işlerle karşı karşıya kaldı. Bu durum da, söz konusu bölgelerde, hızla ve öngörülebilir biçimde yoksunluk haline ve çaresizlikten kaynaklı suçlara yol açtı. Bir çok durumda, göçmen siyahi işçilerin yerleştiği yeni alanlar, terk ettikleri Güney’deki kırsal alanlarla karşılaştırılabilir bir gelişmişlik düzeyinde kaldı. Ayrıca, siyahi halkın ABD’deki (19. yy. ırk biliminin sözde bilimsel düşünceleriyle desteklen) yerlici ve ırkçı öfkenin daimi hedefi olduğu yerlerde, Büyük Göç’ün yan ürünleri, “kentsel çürüme ve yoksunluk karşısında” yeni bir basmakalıp inanış meydana getirdi. Bu basmakalıp inanış, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü ve ABD’de yoksulluğu konu edinen 2017 tarihli “Bir ABD Ziyareti Hakkında Bildiri” isimli çalışmanın yazarı Philip Alston’ın yorumuyla, ABD’deki mevcut siyasi söylemin merkezine kadar ulaşmıştır. Bu önyargılar, önceki göç dalgalarında Avrupa’dan gelen işçiler ile yeni dalgayla Güney’den gelen işçiler arasında her iki taraf için de öldürücü olan bir sınıf içi çatışmayla körüklendi. Bu çatışmalar işçi sendikaları ile işçi sınıfının siyasi örgütlerine de sıçradı. Daha az radikal olan işçi sendikaları -özellikle Amerikan Emek Federasyonu ve Sanayi Örgütleri Kongresi (AFL-CIO, ç.n. ABD’deki en büyük işçi sendikaları konfederasyonu)- çoğunlukla kendi tabanlarının baskısı nedeniyle siyahi işçileri temsil etmekte isteksizdi.

 

Kentsel Coğrafya ve Sanayi

Yoksulluğun sebep olduğu ekonomik baskı ve bağlantı eksikliği, yeni göçmenleri ücra ya da marjinal alanlara iterken, dilsel ve etnik destek ağları aracılığıyla gelir getiren bir iş bulmanın eşit derecedeki ekonomik baskısı kentsel ayrımcılığın sürmesinde ek bir basınç işlevi görmektedir. Yeni göçmenler arasında düzenli aktarım için küçücük bir umut var ise, daha önceki göç dalgalarının yeni göçmenlere yardım sağlama yeteneğine bağlıdır. Bu nedenle, olumsuz yöndeki bir ekonomik baskı kentsel ayrımcılık sorununa yol açarken, olumlu yöndeki bir baskı ise bunun sürdürülmesine yardımcı olabilir.

Bununla birlikte, çizdiğimiz çerçeveyle tutarlı bir biçimde, kentsel ayrışma yasal ve kurumsal yollarla da sürdürülebilir. Örneğin, sigorta teminatı verilmeyecek bölgelerin haritada kırmızıyla işaretlenmesi, ABD’de 20. yy. boyunca yaygın olan bir uygulamadır. Kırmızı çizgi uygulamasında sınırlar mevcut etnik ve ırksal yerleşim bölgelerinin etrafına çekilmiş, borç ya da kredi ve hatta sosyal hizmetler bile sistematik olarak bu sınırların dışında bırakılmıştır. Hükümet politikaları da sıklıkla kentsel ayrışmayı sürdürme ve şiddetlendirme işlevi gördü. Robert Moses’in New York’ta şehir plancısı olarak çalıştığı dönem, kentsel dönüşüm amacıyla tüm etnik bölgelerin geniş ölçekte düzlenmesi ya da siyahiler ve Porto Riko sakinlerini taşıyan otobüslerin New York plajlarına ulaşımını engellemek için alçak üst geçitlerin inşa edilmesi örneğinde olduğu gibi karayolları ve bulvarların fiziksel ayrışma oluşturacak biçimde planlanması da dahil, herkesin çok iyi bildiği çok sayıda ırksal açıdan ön yargılı projeyi ortaya çıkardı. Küçük şehirler bu tür yasal ve kurumsal uygulamalardan bağışık değildi ve aslına bakılırsa, çoğu zaman aynı sürecin daha hazin örnekleri buralarda ortaya çıktı. Connecticut Hartford’da, Interstate 84’ün inşa edilmesi büyük ölçüde siyahi, Karayipli ve Latin kökenlilerden oluşan Kuzey Yakası’nı (kentin dörtte biri) kentin geri kalanından fiziksel olarak ayırdı. Bu ayrılık, sektörel değişim ve Hartford gibi üretim merkezlerindeki gerilemeyle birleşince, Hartford’un Kuzey Yakası’nın ABD’nin son birkaç on yıldaki en yoksun bölgelerinden biri olmasına yol açtı. Bu tür baskılar, ABD’nin kırsal bölgelerinde kalıcı ve birikerek artan bir ayrışmaya neden oldu; olumlu ya da olumsuz ekonomik baskılarla başlayan ve yasal ya da kurumsal yollarla sürdürülen bir ayrışmaya. Soylulaştırma bu bölgelerde önemsiz bir rol oynamıştır ve oynamamaya devam edecektir. Geleneksel siyahi mahalleleri hala “yeniden ayrıştırma” sürecindedir yani eskiden beri buralarda yaşayan nüfus yerinden edilmekte ve bu bölgeler kent çekirdeğine dahil edilmektedir. Soylulaştırmanın orta vadeli etkileri, büyükşehir çeperindeki gecekondu kümelerinin hızla büyüdüğü Körfez Bölgesi gibi alanlarda açıkça görünür hale geliyor.

Benzer biçimde, Hartford gibi (sektörel değişimler ile imalat sanayinin ABD’den yavaş ama istikrarlı bir şekilde kaçısının kurbanı olan) kentlerin yaşadığı gerilemenin de dikkat çekici demografik sonuçları var. Bu tür sanayi kentlerinin çoğu, özellikle Kuzey’deydi: Indiana’da Gary, Connecticut’ta Hartford, New Haven ve Bridgeport, Michigan’da Flint ve diğer bölgelerdeki başka kentler. Bu şehirlerdeki ağır sanayi ve otomobil üretiminin sırasıyla kalıcı olarak son bulması, fark edilebilir bir iyileşmeye yol açmamıştı. En iyi durumda, geride bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda büyük işveren kaldı (örn. Yale Üniversitesi, New Haven Örneği), ancak buralardaki işler, yerinden edilmiş imalat işçilerini soğurmak için sayıca (az) ve beceri düzeyi açısından (çok yüksek) yetersizdi. En kötü durumda ise bu şehirler, temiz su ve atık su arıtımı gibi temel sosyal hizmetlerin bile göz ardı edilmesine varana dek, tümden ihmal ediliyordu. Bu şehirlerin hiçbiri beyaz çoğunluğa ev sahipliği yapmıyordu ve sadece New Haven’da çok sayıda beyaz vardı. Beyazların kaçışı, sanayi sonrası kentler örneğinde, katıksız bir gerçekliktir.

Bu nedenle, Amerika’daki uzun kalkınma eğrisinin demografik sonuçları, büyüme ve durgunluk durumlarının her ikisinin de, sonunda kalabalık ve büyük oranda ihmal edilmiş bir yedek sanayi ordusuyla kuşatıldığını gösterir. Flint gibi bölgelerdeki bozulma, üstyapıda da belgelenebilir: Michael Moore yapımı 1989 tarihli Roger ve Ben [Roger and Me] isimli belgesel film, sendikalı işçilerin verimsizlik ve durgunluk zamanlarında yürüttüğü geçim mücadelelerine ışık tutmaktadır. Bundan 30 yıl sonra, Flint neredeyse 5 yıl boyunca kullanılabilir sudan mahrum bırakıldı ancak garip bir şekilde bunun hakkında tek bir film dahi yapılmadı. Amerikan kalkınma sürecinin en çok görmezden gelinen ve ihmal edilenleri olan aynı işçiler, sanayi ordusunun en alt basamağındakiler, 120 yıl sonra yani kapitalizm onları içine çekip emeklerini kendi çıkarı için kullanıp attıktan sonra, hala orantısız bir şekilde görmezden gelinmekte ve ihmal edilmektedir.

ABD’deki küçük kentsel sanayi merkezlerinin azalması, Amerikan kalkınmasının fiziksel belirtisidir. 1890’larda, ABD büyük oranda nüfusun olmadığı bölgelerden oluşmaktaydı ve toprak ya da diğer sahipsiz ekonomik kaynaklarla doluydu. Bu bolluk hali, (yurtdışından ya da yurtiçinden) ithal edilen yedek sanayi ordusuyla yan yana geldiğinde, ABD’yi az nüfuslu ve çoğunlukla küçük ölçekli bir tarım toplumundan dünyanın sanayi merkezine dönüştüren, neredeyse 70 yıllık uzun bir büyüme ve kalkınma dönemini başlatabildi. Bu süreç aynı zamanda emek ve çalışma saatleri konusunda beklenen sınıf mücadelesini de başlattı. Bu mücadele içinde, emeğin pazarlık gücü, Batılı ülkelerin Keynesyen deneyimlerinin doruklarında olduğu 1960’larda, yereldeki en üst seviyesine erişti. Bu sosyal demokrat dönemin düzenlenmiş kapitalizmi, (yasal olarak ayrı bir statüsü olmayan ve sendikalar tarafından temsil edilmeyen) işçi sınıfının bazı unsurları için eşi görülmemiş bir refah yaratırken, aynı zamanda ABD kapitalizminin o zamana kadarki güç dengesini de emek (ücretler) lehine bozarak kar etme becerisine taş koydu ve 1970’lerin stagflasyon krizini hızlandırdı. Amerikan kapitalizminin (ve er ya da geç küresel kapitalizmin) tepkisi, kapitalist sınıfı güçlü bir biçimde aksi yöne itekledi: Emek hareketinin önündeki engelleri büyük ölçüde korurken ticaret ve sermaye hareketiyle ilgili düzenleme ve engelleri kaldırmak. ABD gibi ülkelerdeki işletmeler fabrika ve atölyelerini, emek maliyetinin çok daha düşük olduğu Küresel Güney’e taşımaya başladılar. Bunun mümkün olmadığı yerlerde, örneğin büyük ölçekli tarımda, işletmeler kayıt dışı işçi kitlelerini istihdam etmek yoluyla Küresel Güney’deki çalışma koşulları ve ücretlerini “ithal etti”. Dış kaynak temini, ABD kapitalizmindeki kar düşüşünü (ileri bir tarihe ertelemiş olsa da) durdurdu ve böylelikle fiyatların hızlı yükselişine de son verdi. Öte yandan, Amerikan imalat sanayii ile küçük ölçekli tarımını ekonomi dışına itti ve bununla birlikte dışlanan milyonlarca işçinin hayatları, umutları ve hayalleri ve heveslerini yok etti.

Buradan çıkan iki önemli sonuç var. Birincisi, ABD kapitalizmi boyunca yedek sanayi ordusunun kullanılması ve suistimali, kapitalizmin halihazırdaki sanayi üssü olan Küresel Güney’deki işçi sınıfına ders olmalıdır. Birikim süreci sürdürülemez hale geldiğinde dışlanmamaları için hiçbir neden yoktur ve iki grubun örgütsel temasını sağlayarak paylaşılacak ve öğrenilecek çok şey söz konusudur. İkincisi, bu örüntüler bir diğer çelişkiyi daha ortaya koyar: daha fazla ödeme yapmayı reddederek kayıt dışı işçilerin ithal edilmesine sebep olan da bu göçmenlerden en çok korkan da ABD toplumunun tam olarak aynı kesimidir.

 

Hapishane Rejimi

Bununla birlikte, ABD’deki yedek sanayi ordusu hakkında yürütülecek hiçbir tartışma, hapsetme [incarceration] ile ekonomik temeller arasındaki ilişkinin çözümlemesi yapılmadan tamamlanamaz. Hapsetmenin, yedek sanayi ordusunun ihtiyaç fazlası olarak görülen bir kısmının çöpe dökülmesi anlamına gelen politik ve ekonomik rolü, kapitalist sisteme içkin işsizliğin bir kısmının istatistiksel olarak gizlenmesini mümkün kılar. Amerikan kapitalizmi örneğinde bu ihtiyacın gerçekliği yadsınamaz. ABD, nüfusun yaklaşık yüzde 4’ü gibi bir oranla Türkmenistan, Rusya, Küba ve (bu yazı yazıldığında askeri altındaki) Tayland’ı geride bırakarak, dünyadaki en büyük göreli ve mutlak hapishane nüfusuna sahiptir. Yedek sanayi ordusunun ihtiyaç duyulan bir bileşeni olarak hapsetme sistemi düşüncemizi takiben ABD’deki hapishane nüfusunun demografik özelliklerinin orantısız bir biçimde beyaz olmayan yedek sanayi ordusuyla benzerlikler gösterdiğini düşünüyoruz. Örneğin, siyahi nüfus, ulusal nüfusun yaklaşık yüzde 13’ünü oluştururken hapishanedeki neredeyse her iki tutukludan birini oluşturmaktadır. (BJS 2015) Çizdiğimiz çerçeveden de anlaşılacağı üzere, ABD’deki hapishane nüfusu, neoliberal dönemde stagflasyonun artışı ile güvencesiz ve vasıfsız emeğin büyümesiyle uyumlu olarak, 1970’den bu yana dört kat artmıştır. (NRC 2014) Kayda değer bir biçimde, 1979’dan bu yana cezai işçilik (ABD Anayasası’nın 13. maddesindeki değişiklikle açıkça izin verilen bir tür kölelik) sayısındaki büyük artış, beklenen bir sonucu gösteriyor: Azalan karlar döneminde, çok daha ucuz olan emeğin kitlesel seferberliği.

Alston, ABD yargı sisteminin, yoksunlukla ilgili meseleleri, hapsetmenin bu amaçla kullanımı yoluyla maskelemek (ve gelirleri arttırmak) için çoğu zaman korkutucu derecede istekli olduğunu belirtir. ABD yargı sisteminin kurumsal doğası da yedek sanayi ordusu üzerinde farklı etkiler yaratmaktadır: eski mahkumların oy kullanması engellenir ve tahliye olduklarında, çoğunlukla kalıcı işsizliğe neden olan geçmişleriyle ilgili sıkı kontrollere tabi tutulurlar.  Bu örüntüler, eski mahkumlar arasında yüksek yeniden suç işleme oranlarına sebep olmakta, bu ise yedek sanayi ordusunun bu bölüğündeki yoksunluğu sürdüren bir kapan işlevi görmektedir. Ayrıca, cezaevindeki kötü koşullar da yedek sanayi ordusunun mahkum edilmiş bölüğünün mahrumiyetine katkı sağlar. Hapishane isyanları ve hatta grevler, ABD hapishanelerindeki kötü koşullara karşı giderek artan örgütlü tepkileri yansıtacak biçimde artarak yaygınlaşmaktadır. Mahpuslar tarafından bu eylemler hakkında yapılan açıklamalar da çoğu zaman bu tür endişeleri doğrudan yansıtmaktadır. Buna bağlı olarak, ABD hapishanelerindeki mahkum nüfusu istikrarlı bir biçimde büyüse de, mahkumlar arasındaki ölüm oranları bu artışa nazaran orantısız biçimde artmaktadır. Adalet Bakanlığı tarafından sağlanan ve 2001 ila 2014 yılları arasında cezaevi ölümlerinde yıllık ortalama yüzde 3.1’lik bir artışı yansıtan veriler de hapishane nüfusundaki açık artışı doğruluyor. Bu süre zarfındaki ölümlerin ortalama yüzde 5.5’i, fiziksel sağlık sorunlarının ardından ikinci en büyük ölüm nedeni olan intihardan kaynaklanmaktadır. Bu mahkumların orantısız biçimde siyahiler olması ve ölüm oranlarındaki (ister fiziksel sağlık sorunlarından ister intihardan kaynaklı) artışın kötü hapishane koşulları ile zihinsel ıstırap tarafından katmerlenmesi, bunların hapislik koşullarının rolü ve bunun ırksallaştırılmış yedek sanayi ordusuyla olan ilişkisi hakkında oldukça karanlık ve rahatsız edici sonuçlardır.

 

Sonuç

Bu çalışma göç, ırk ve sınıf arasındaki diyalektiğin berrak bir şekilde anlaşabilmesi için serbest dolaşım yanlısı Kuzey burjuvazisi ile yerlici Güney burjuvazisi arasındaki çatışmayla kuşatılmış Amerikan sanayileşmesinin ihtiyaçlarına hizmet eden, katmanlı bir yedek sanayi ordusu bağlamına oturtulması gerektiğini iddia ediyor. Huey P. Newton’un deyişiyle, “köleliğin doğurduğu ilk sosyo-ekonomik fayda, kör şiddet ve sürekli daha fazla şiddet tehdidi altında kaldı.” Köleci sermaye ile sanayi sermayesi arasındaki -daha sonra iç savaşa dönüşen- savaş öncesi çatışma, siyahi işçiyi sosyoekonomik merdivenin en alt basamağına konumlandırdı. Güney burjuvazisine göre sınai büyümeyi sağlayacak emek gücünün öncelikle yurt dışında aranması gerektiği için, Siyahi işçiler böylesi kısıtlama ve mahrumiyet içinde bırakıldı. Nitekim, bu yerlici burjuvazi ve onun neferlerinin, gerekli uluslararası emeğin maliyetini yükseltebilmesinden ve “özgürleşen” Siyahi nüfusun Kuzey’e göçebilmesine “izin verildiği” için siyahi ve göçmen nüfusa yönelik bir terör kampanyası uygulamasından hemen sonraydı. Öncelikle, Kuzey’de siyahi işçiler, ücret baskısı, zayıf sendikal temsil, bir toplumsal ağa ve kurumsal araçlara duyulan ihtiyaç gibi sorunların bir araya gelmesi yoluyla kentsel ayrımcılığa maruz bırakıldı ve bu ayrımcılık siyahi işçilere dönüştürücü bir neoliberal müdahaleyi kakalayan stagflasyon krizinin baskıları ardından da devam etti. Son olarak, devlet, -en iyi ihtimalle- azalan emek fırsatlarının ve neoliberal çağa katılımın etkisini istatistiksel olarak korumak için harekete geçti.

Soldaki hararetli tartışmalara yanıt olarak söylenebilecek şey, “önce sınıf/önce kimlik” ikiliğinin bu bağlamda anlamsız olduğudur. Savaş öncesi dönemde ABD’deki birikimin kaynağı köle emeğidir; ABD’de sanayileşmenin kaynağı, mevcut demografik yapısı zaman içinde, göreli politik ve ekonomik güçlerine bağlı olarak burjuvazinin bir kanadından diğerine kayan göçmen ve siyahi emek gücüdür. Birikim sürecinin talepleri, süper güç olmasından çok önce, ABD’deki işçi sınıfını ırkına bağlı olarak ayrıştırmıştı. Birikim ve artı değerle ilgili çatışmalar ırklar arası ilişki örüntülerinden kentsel ve kırsal coğrafya ile nüfus yapısına kadar her şeyi biçimlendirdi. Halkın bir kısmını siyahi, göçmen ya da kağıtsız işçi olup olmamasına bakmadan “iç çevre” olarak muhafaza etme yeteneği, kapitalizmin bütün tarihi boyunca birikim sürecinin temel bir boyutu olmuştur. Bunun ışığında, ırk ile kimlik arasındaki anlamsız ve bölücü ikilemi sonunda rafa kaldırmayı umuyorum.