Rusça’dan çeviren: Hazal Yalın

26 Haziran 1953 günü Moskova önlerindeki üç tank alayı, savunma bakanlığından, cephanelerini yüklenip başkente girme talimatı aldı. Motorize tümen de aynı talimatı almıştı. İki hava tümeni ve jet bombardıman birliğine de, Kremlin’i bombalamak üzere olası bir emre askeri olarak bütünüyle hazır olmaları bildirildi.

Daha sonra bütün bu hazırlıklara dair bir hikâye dile getirildi: İçişleri bakanı Beriya, bir hükümet darbesine hazırlanıyordu, bunu önlemek gerekmişti, Beriya tutuklanmış, yargılanmış ve kurşuna dizilmişti. Elli yıl boyunca bu hikâye kimsenin şüphesini çekmedi.

Sıradan, ama çok da sıradan olmayan biri bile, Lavrentiy Beriya hakkında iki şey bilir: bir cellat ve seks manyağıydı. Geri kalan her şey, tarihten silinmiştir. Hatta tuhaf şeydir: Stalin neden yanı başında böyle işe yaramaz ve karanlık bir tipe sabretmiştir ki? Korkmuş olmasın? Tam bir bilmece.

Oysa korktuğu filan yoktur! Bilmece de yoktur burada. Dahası, bu adamın gerçek rolünü anlamadan, Stalin dönemini anlamak da mümkün değildir. Çünkü o, aslında, hiç de daha sonra SSCB’de iktidarı ele geçiren ve seleflerinin bütün zafer ve başarılarını kendilerine yoran insanların uydurduğu gibi biri değildi.

Transkafkasya: “iktisadi bir mucize”

“Japonların iktisadi mucizesi” hakkında çok şey işitiriz. Peki Gürcülerinkini kim bilir?

1931 güzünde Gürcistan Komünist Partisi birinci sekreteri, genç çekist [Çeka: Çrezvıçaynıy Komitet, veya Olağanüstü Komite; 7 (20) Aralık 1917’de kuruldu, ilk yöneticisi, Cerjinskiy — çn] Lavrentiy Beriya oldu — oldukça dikkat çekici bir kişi. Yirmi yaşındayken, menşevik Gürcistan’da yasadışı bir örgüt ağının başındaydı. Yirmi üç yaşında, ülke bolşeviklerin kontrolüne geçtikten sonra, haydutlukla mücadele etti ve çok etkileyici sonuçlar elde etti: o yılın başında Gürcistan’da 31 çete vardı, sonunda ise sadece 10 çete kalmıştı. Beriya, Ordu Kızıl Yıldızı nişanıyla ödüllendirildi. 1929’a doğru hem Transkafkasya GPU başkanı, hem de bölgede OGPU’nun tam yetkili temsilcisi oldu. Ne var ki Beriya’nın, eğitimini tamamlayıp inşaat mühendisi olmak özlemiyle çekist hizmetinden ısrarla uzaklaşmaya çalışması da şaşırtıcı değildir.

1930’da Orconikidze’ye pervasızca bir mektup bile yazmıştı. “Değerli Sergo! Biliyorum, ‘eğitim meselesini yeniden pişirmenin zamanı değil,’ diyeceksiniz. Ama elden ne gelir! Daha fazla devam edemeyeceğimi hissediyorum.”

Moskova’da bu talebin tam tersi yerine getirildi. Böylece Beriya, 1931 güzünde, Gürcistan Komünist Partisi birinci sekreteri oldu. Bir yıl sonra, Transkafkasya bölge komitesi birinci sekreteri, yani fiilen bölgenin hâkimi. İşte bu görevde nasıl çalıştığı hakkında konuşmayı bizde hiç mi hiç sevmezler.

Beriya’ya kalan küçük bir bölge daha vardı. Sanayi diye bir şey yoktu. Sefil, aç bir bölgeydi. Bilindiği gibi, SSCB’de 1927’den beri kollektivizasyon yürüyordu. 1931’e gelindiğinde küçük toprak sahiplerinin sadece yüzde 36’sı kolhozlara katılmıştı, ama bu sayede halkın açlığı hiç de azalmış değildi.

Beriya, atı mahmuzladı. Kollektivizasyonu durdurdu. Özel üreticileri serbest bıraktı. Zira kolhozlarda ne ekmek ne mısır üretiliyordu, bunun bir anlamı yoktu çünkü, sadece değerli mahsuller üretiliyordu: çay, turunçgil, tütün, üzüm. Ve işletmeler, bu kararın ne kadar doğru olduğunu gösterdiler! Kolhozlar öyle bir hızla zenginleşmeye başladılar ki, köylüler oraları kendileri doldurdular. 1939’da, hiçbir zor olmaksızın, üreticilerin yüzde 86’sı kolhozlarda toplanmıştı. Tek bir örnek: 1930’da mandalina plantasyonlarının toplam alanı, 1.500 hektardı; 1940’da ise 20 bin hektar. Tek bir ağacın bile verimi öyle artmıştı ki, bazı kolhozlarda yirmi kat daha çok üretim yapılıyordu. Yani, Abhazya mandalinası almaya pazara gittiğinizde, Lavrentiy Pavloviç Beriya’yı hatırlayın!

Sanayi alanında ise daha da etkin çalıştı. İlk beş yıllık plan döneminde sadece Gürcistan’da toplam sınai üretimin çapı, altı kat büyüdü. İkinci beş yıllık planda, beş kat daha. Transkafkasya’nın diğer cumhuriyetlerinde de aynısı. Örneğin Hazar Denizi’ne platformlar kurma işine Beriya zamanında başlandı, üstelik bu yüzden savurganlıkla suçlamışlardı onu: ne diye böyle boş işlere kapılıyordu ki! Oysa bugün Hazar petrolü ve bunun nakil yollarıyla ilgili büyük güçler arasında gerçek bir savaş sürüyor.

Transkafkasya’nın, SSCB’nin “tatil başkenti” olması da o zamandır — o vakitler kim düşünebilirdi ki “turizm işi”ni? Gürcistan 1938’de eğitim seviyesi itibariyle de Sovyetler Birliği’ndeki başlıca yerlerden biri olmuştu; üniversite öğrencilerinin her bin kişiye oranı, İngiltere ve Almanya’yı yakalamıştı.

Kısacası, Beriya, Transkafkasya’da “birinci adam” makamında bulunduğu yedi yılda, geri kalmış cumhuriyetlerin üretimini öyle bir yükseltti ki, bunlar 90’lı yıllara kadar Sovyetler Birliği’ndeki en zengin bölgeler arasındaydılar. SSCB’de perestroykayı yürüten iktisat doktorlarının bu çekistten öğreneceği çok şey vardı.

O zamanlar, siyasi gevezelerin değil üretimin başında bulunanların altın değerinde olduğu zamanlardı. Bu adam Stalin’in de gözünden kaçamazdı. Beriya’nın Moskova’ya atanması, göstermek istedikleri gibi, parti organları arasında entrikaların sonucu değil, son derece haklı bir girişimdi: Bölgesinde böyle çalışan bir adama ülke çapında daha büyük işler emanet edilebilirdi.

Devrimin çılgın kılıcı

Bizde, Beriya adı öncelikle baskı dönemiyle ilişkilendirilir. Bu bağlamda, en basit soruyu sormanın yeridir: “Beriya’nın baskı dönemi” ne zamandı? Lütfen bir tarih veriniz! Yoktur böyle bir şey. Kötü şöhretli “1937”den, o zamanın NKVD şefi Yoldaş Yejov sorumludur. Öyle bir deyim de vardır üstelik: “Yejov yumruğu.” Savaş sonrası baskı dönemi de Beriya yönetici organlarda değilken sürmüştür; ama 1953’te bu organlara girince ilk işi bu baskıyı durdurmuştur.

“Beriya’nın baskı döneminin rehabilitasyonu” kesin bir şekilde tarihlenir. Ama “Beriya’nın baskı dönemi”, sadece karanlık bir halkla ilişkiler mahsulüdür.

Peki aslında ne olmuştu?

Ülke, en baştan beri VÇK-OGPU yöneticilerinin elinde değildi. [ВЧК: Всероссийский чрезвычайный комитет, Tüm Rusya Olağanüstü Komitesi; ОГПУ: Объединенное государственное политическое управление, Devlet Birleşik Politik İdaresi. Her ikisi de SSCB devlet güvenliği organlarıydı. Daha sonra KGB. — çn] Cerjinskiy güçlü, sağlam bir irade sahibi, onurlu bir insandı, ama hükümet işleriyle boğazına kadar meşgul olduğundan çekanın idaresini vekillerine bırakmıştı. Onun halefi Menjinskiy de ciddi bir şekilde hastaydı ve aynısını yaptı. Çeka kadrolarının büyük bölümü, İç Savaş yıllarından çıkmaydı; az eğitimli, disiplinsiz ve zalimdiler, dolayısıyla şartları gözümüzde canlandırabiliriz. Dahası bu organın yöneticileri 20’lerin sonlarından itibaren gitgide daha çok, kendi faaliyetleri üzerinde alabildiğine bir kontrol sevdasına kapıldılar.

Yejov, Çeka’da yeni biriydi, iyi de başlamıştı, ama hızla, yardımcısı Frinovskiy’in nüfuzu altına girdi. Bu yardımcısı, yeni halk komiseri Yejov’u, çekistlerin çalışmasının ana unsurları hakkında “iş üzerinde” eğitiyordu. Bu unsurlar çok basitti: ne kadar çok halk düşmanı yakalarsak o kadar iyi olur; dövmek de mümkün ve zaruri, döverken içmek ise daha da eğlenceli. Votka, kan ve kanunsuzluktan kafayı bulan halk komiseri, çok geçmeden açıkça uçmaya başladı. Yeni görüş açısını etrafındakilerden gizlemiyordu da. “Korkacak neyiniz var?” diyordu, ziyafetlerden birinde. “Bütün iktidar bizim elimizde. Kimi istersek idam ederiz, kimi istersek affederiz. Biz, her şeyiz. Oblast komitesi sekreterinden başlayarak herkes bizim idaremiz altında hareket etmeli.” Eğer bir oblast [parti] komitesi sekreterinin, NKVD’nin [НКВД: Народный комиссариат внутренних дел, İçişleri Halk Komiserliği. OGPU’nun yerini NKVD almıştı — çn] oblast dairesinin şefinin idaresinde hareket etmesi gerekiyorsa, Yejov’un idaresi altında kim hareket edecekti peki? NKVD bu kadroları ve bu bakışlarıyla hem iktidar hem de ülke için son derece tehlikeli hale gelmişti.

Kremlin’dekilerin olan biteni ne zaman kavradıklarını söylemek güçtür. Herhalde, 1938’in ilk yarısında olacak. Sonuçta, kavramış olsalar bile, canavarı nasıl dizginleyeceklerdi?

Bunu çözümü, bir yandan NKVD yönetimini düzeltebilecek, diğer yandan da canavarı durdurabilecek, büyük bir sadakat, cesaret ve profesyonellik sahibi kendi adamını koymaktı. Herhalde Stalin’in elinin altında böyle çok fazla kimse yoktu. Ancak bir tane bulundu.

NKVD’nin dizginlenmesi

Beriya, 1938 yılında, İçişleri Halk Komiser Yardımcısı sıfatıyla, Devlet Güvenliği Baş İdaresinin yöneticisi oldu ve en tehlikeli devlet organının kontrolünü ele aldı. Neredeyse derhal, tam olarak söylemek gerekirse Ekim Devrimi kutlamalarına doğru, komiserliğin tepe kadrosu değişmiş ve büyük çoğunluğu tutuklanmışlardı. Daha sonra kilit görevlere güvenilir kimseleri getiren Beriya, selefinin işlediklerini etraflıca incelemeye koyuldu.

Boyunu aşan çekistler atıldı, tutuklandı, kimisi de kurşuna dizildi. (Yeri gelmişken, Beriya 1953’te tekrar içişleri bakanı olduktan sonra ilk olarak hangi emri verdi, biliyor musunuz? İşkencenin yasaklanması! Nereye geldiğini biliyordu.)

Çeka organlarını iyice temizlediler: alt düzey memurlardan 7.372 (yüzde 22.9), yöneticilerden de 3.830’u (yüzde 62) atıldı. Eş zamanlı olarak şikâyetlerin incelenmesi ve davaların gözden geçirilmesi süreci de başladı.

Son yıllarda yayınlanan veriler, bu işin kapsamını değerlendirmemize imkân sağlıyor. Örneğin, 1937-38’de ordudan siyasi sebeplerle yaklaşık 30 bin kişi atılmıştı. NKVD yönetiminin değişmesinden sonra bunlardan 12.500’ü geri döndü. Yaklaşık yüzde 40.

Yaklaşık tahminlere göre (zira bütün belgeler halen halka açılmış değil), 1941’e kadar kamplardan ve hapishanelerden, Yejov yıllarında mahkûm edilmiş 630 bin kişiden 150-180 bini kadarı salıverildi. Yani, yaklaşık yüzde 30.

NKVD’nin “normalizasyon”u uzun sürdü ve, her ne kadar bu iş 1945’e kadar devam etmiş olsa bile, tamamlanamadı. Gerçekleşmesi tamamen imkânsız gibi görünen bir takım olgularla karşılaşmayı başka sefere bırakalım. Örneğin 1941’de, Almanların saldırdıkları yerlerde tutuklulara karşı gereğince davranılmadı; zira savaş uyumuyordu. Ama her şeyden savaş yüzünden vazgeçilmiş de değildi. 22 Haziran’dan [Alman saldırısının başladığı tarih — çn] 31 Aralık 1941’e kadar (savaşın en zorlu ayları!) NKVD’nin 227 çalışanı, yetki aşımından cezai sorumlulukla karşı karşıya kaldı. Bunlardan 19’u mahkemesiz kurşuna dizmelerden ötürü en ağır cezaları aldılar.

Bu dönemin başka bir keşfi daha Beriya’ya aittir: “şaraşka”lar. [SSCB İçişleri ve NKVD idaresindeki hapishanelere şaraşka deniliyordu. Mahkûm edilmiş bilim adamları, mühendisler ve teknisyenler burada tutuluyorlardı. — çn] Tutuklular arasında ülkeye çok gerekli insanların sayısı hiç de az değildi. Elbette, şair veya yazar değillerdi bunlar (şimdilerde öyleymişler gibi bağırıp çağıranların sayısı giderek artıyor), ama bilim adamları, mühendisler, inşaat teknisyenleri, esas itibariyle de savunma alanında çalışanlardı.

Bunlara yönelik baskı meselesi, ilginç bir meseledir. Kim, ne şartlar altında, devam eden savaş şartlarında askeri araçlar üzerinde çalışanları hapse tıkmıştı? Bu, hiç de retorik bir mesele değildir. Birincisi, NKVD’de gerçek Alman ajanları da çalışıyorlardı; bunlar, gerçek Alman istihbaratının verdiği gerçek görevler gereği, Sovyet savunma kompleksine yararlı insanları nötralize etmeye çalışıyorlardı. İkincisi, bu dönemde “muhalif”ler de 80’lerde olduğundan hiç az değildi. Ayrıca bunlar çok rezil bir ortamdılar, hesaplaşma ve mesleki yükselmenin en uygun aracı, her zaman ihbarcılıktı.

Ne olursa olsun, Beriya İçişleri Halk Komiserliğini aldıktan sonra olgularla yüzleşti: kendi yetki alanında yüzlerce bilim adamı ve teknisyen tutuklu bulunuyordu, oysa bunların çalışması, ülke için son derece gerekliydi.

Şimdilerde konuşmak pek moda, bir de kendinizi halk komiseri yerine koyun!

Önünüzde bir dosya var. Bu adam suçlu olabilir, masum da olabilir, ama kesinlikle gerekli biri. Ne yapacaksınız? Astlarınıza bir kanunsuzluk örneği göstererek “serbest bırakılsın” mı yazacaksınız? Dosyayı mı inceleyeceksiniz? Eh, elbette, içinde 600 bin dosya olan dolap da şuracıkta. Aslında bunların hepsinin ikinci defa soruşturulması gerekiyor, ama kadro yok. Eğer mevzu, mahkûm olmuş olanlarsa, mahkûmiyet kararını da kaldırmak gerek. Peki kimden başlamalı? Bilim adamlarından? Askerlerden? Ama zaman akıyor, insanlar hapis yatıyor, savaş gitgide yaklaşıyor…

Beriya hızla işe koyuldu. Daha 10 Ocak 1939 günü “Özel Teknik Büro” organizasyonuyla ilgili bir emir imzaladı. Araştırma konuları, tamamen askeri: uçak inşası, gemi inşası, cephane, zırh çeliği. Hapishanelerde yatan bu alanların uzmanlarından gruplar teşkil edildi.

Beriya fırsat yakaladığında bu insanları serbest bırakmaya çalışıyordu. Örneğin uçak inşaat mühendisi Tupolev [havacılık alanındaki başarıları yüzünden Tupolev uçaklarına ismi verilen ünlü Sovyet uçak mühendisi — çn], 25 Mayıs 1940’ta 15 yıl ceza kampında yatmaya mahkûm edilmişti; ancak yazın afla serbest bırakıldı. Petlyakov da 25 Temmuz’da affedildi ve 1941 Ocak ayında Stalin ödülüne layık görüldü. Askeri araçlar alanında çalışan kalabalık bir grup daha 1941 yaz aylarında serbest kaldılar; ikinci bir posta 1943’te, geri kalanlar ise 1944-1948 arasında özgürlüklerini kazandılar.

Beriya hakkında yazılanları okuduğunuzda, onun bütün savaş boyunca “halk düşmanlarını” avladığı izlenimi doğar. Ne demezsiniz! Uğraşacak işi gücü yoktu! Beriya, 21 Mart 1941’de, Halk Komiserleri Sovyeti [Bakanlar Kurulu — çn] başkan yardımcısı oldu. İlk anda, bakanlıklardaki orman, kömür ve petrol sanayilerinden, renkli metallerin [bakır, çinko, kalay, nikel ve alüminyum, titan, magnezyum — çn] temininden sorumlu oldu; çok geçmeden bunlara demir-çeliği de ekledi. Savaş başladığı andan itibaren de omuzlarına her gün yeni savunma alanlarının sorumluluğu yüklendi, zira çekist ve parti aktivisti olmaktan önce harika bir üretim örgütleyicisiydi. 1945’te, Sovyetler Birliği’nin varlığının bağlı olduğu atom projesi de tam bu nedenle ona emanet edildi.

Stalin’in katillerinin hesabını görmek istedi. Bu yüzden onu da öldürdüler.

İki önder

Savaşın başlamasının üzerinden bir hafta geçmişti ki, 30 Haziran’da, olağanüstü bir iktidar organı kuruldu: ülkedeki bütün iktidarı elinde tutan Devlet Savunma Komitesi (GKO). GKO’nun başkanı, doğal ki, Stalin oldu. Peki kabineye onunla birlikte kimler girdi? Birçok yayında bu soru görmezden gelinir. Çok basit bir nedenle: GKO’nun beş üyesi arasında, ismini anmaya değmeyecek biri de vardır. 1985 tarihli, İkinci Dünya Savaşı’nın Kısa Tarihi’nde, kitabın sonuna konulmuş, zafer için hayati önem taşıyan (Ovidius ve Petőfi Sándor [Macaristan’ın ulusal şairi, 1823-1849 — çn] gibi) insanların isimlerinin de olduğu) dizinde Beriya yoktur. Yokmuş, savaşmamış, katılmamış… Oysa, beş kişi vardı: Stalin, Molotov, Malenkov, Beriya, Voroşilov. Ve üç de vekil: Voznesenskiy, Mikoyan, Kaganoviç. Ama savaş çok geçmeden kendi tashihlerini yapmıştır. Beriya, Şubat 1942’den itibaren Voznesenskiy’in yerine silah ve cephane üretiminden sorumlu oldu. Resmi olarak. (Gerçekteyse 1941 yazından beri bununla meşguldü.) Aynı kış, tank üretimi de ona emanet edildi. Ve gene, entrikayla filan değil, ondan iyisi olmadığından. Beriya’nın çalışmasının sonuçları, rakamlarla çok iyi görülür. 22 Haziran’da Almanların 47 bin ağır silahı ve havan topu vardı, bizde ise bunlardan 36 bin tane bulunuyordu. 1 Kasım 1942’ye gelindiğinde rakamlar eşitlenmişti, 1 Ocak 1944’e gelindiğinde ise bizde, Almanların 45.5 bin silahına karşılık bunlardan 89 bin adet vardı. 1942’den 1944’e kadar SSCB’de ayda 2 bin tank üretiliyordu ki, bu Almanların üretimini aşıyordu.

Beriya, 11 Mayıs 1944’te GKO Operatif Büro başkanı ve komitenin başkan yardımcısı oldu. Fiiliyatta, ülkede Stalin’den sonra ikinci kişi. 20 Ağustos 1945’te, SSCB için ölüm kalım meselesi olan, bu dönemin en karmaşık ödevini üstlendi: Atom Bombası Özel Komitesi başkanı oldu. (Burada başka bir mucize daha gerçekleştirdi: ilk Sovyet atom bombası, bütün tahminleri aşarak, dört yıl sonra, 20 Ağustos 1949’da test edildi.)

Politbüroda, hatta genel olarak bütün SSCB’de başka tek bir kişi daha, önem itibariyle, yetki itibariyle, ve üstelik de açıkçası kişilik itibariyle, Beriya’nın yerine getirdiği görevlerin yanına bile yaklaşabilmiş değildi. Savaş sonrası SSCB, özünde, iki yıldızlı bir sistemdi: yetmiş yaşındaki Stalin ve genç Beriya (1949’da elli yaşını henüz doldurmuştu). Devletin başı ve onun doğal halefi.

İşte tam da bu olgudur ki, Hruşçov dönemi ve sonrası tarihçiler, büyük bir tutkuyla sessizlikle boğmaya ve yalanlarla gizlemeye çalışmışlardır. Çünkü, eğer 23 Haziran 1953’te İçişleri Halk Komiserini öldürdülerse, bu darbeyi amaçlayan bir mücadele demekti; ama eğer devlet başkanını öldürdülerse, bu da darbenin ta kendisidir…

Stalin’in senaryosu

Eğer Beriya hakkındaki, o yayından bu yayına dört dönen bilgileri ilk kaynağına kadar takip edersek, bunların hemen hepsi, Hruşçov’un hatıralarına dayanır. Yani, asla inanılmayacak olan adama; zira Hruşçov’un hatıralarında diğer kaynaklarla çelişen öyle çok şey vardır ki, inanılmaması gerektiği görülür.

1952-1953 kışındaki durumla ilgili “siyaset bilimi” analizi yapmayan kalmadı. Hangi kombinasyonları düşündüler, hangi varyantları hesaba kattılar. Beriya, Malenkov ile, Hruşçov ile karşı karşıya geldi, kendi başınaydı… Bu analizlerin hepsi de yanlıştır; zira onlarda, Stalin figürü tamamen görmezden gelinir. Sessizce, liderin bu sırada işlerden eline çektiğini, neredeyse bunamış olduğunu ima ederler… Ve bunun da tek bir kaynağı vardır: Nikita Sergeyeviç Hruşçov’un hatıraları.

Gerçekten, neden inanalım ki onlara? Örneğin, Beriya’nın oğlu Sergo, 1952 boyunca Stalin’i on beş defa, roket sistemleriyle ilgili toplantılarda görmüştür ve liderin akli melekelerinin hiç de zayıf görünmediğini hatırlar… Bizim savaş sonrası tarihimiz, en azından Ryurik [Rus’u ilk defa siyasi bir birlik haline getirdiğine inanılan İskandinav kökenli hanedan — çn] öncesi Rusya’nın tarihi kadar karanlıktır. O sırada ülkede neler olduğunu herhalde hiç kimse kesin olarak bilmiyor. 1949’dan sonra Stalin’in işlerden biraz uzaklaştığını, bütün “güncel” işleri oluruna ve Malenkov’a bıraktığını biliyoruz. Şu da açık; bir şeyler hazırlanıyordu. Dolaylı verilere dayanarak, Stalin’in öncelikle ekonomi alanında, sonra da belki siyasi olarak çok büyük bir reform düşündüğünü ileri sürmek mümkün. Başka bir şey daha açık; lider yaşlı ve hastaydı, bunu çok iyi biliyordu, cesaretten yana eksiği yoktu ve ölümünden sonra devlette neler olacağını da düşünmeden edemiyordu, bir halef arıyordu. Eğer Beriya başka bir milliyetten olsaydı, hiçbir sorun çıkmazdı. Ama imparatorluğun tahtında, bir Gürcü’nün arkasından bir başkası! Stalin bile bunu kabul edemezdi. Stalin’in son yıllarında ağır ağır, ama kararlılıkla, parti örgütünü kaptan köşkünden sıkıştırdığı biliniyor. Elbette parti çalışanları bundan memnun değillerdi. Ekim 1952’de, SBKP Kongresinde Stalin partiye karşı nihai bir mücadele verdi, kendisini genel sekreterlik görevinden bağışlamalarını rica etti. Olmadı, bırakmadılar. Bunun üzerine Stalin, takibi kolay bir seçenek düşündü: devlet başkanı kasten zayıf bir figür olacaktı, gerçek başkan, Éminence grise [gri kardinal; sahne arkasındaki esas kişi — çn] ise resmiyette tali rollerde bulunacaktı. Öyle de oldu: Stalin’in ölümünden sonra inisiyatifsiz Malenkov ilk adam oldu, siyaseti ise aslında Beriya idare ediyordu. Beriya sadece af ilanında bulunmakla kalmadı. Örneğin, Litvanya ve Batı Ukrayna’nın zorla Ruslaştırılmasını mahkûm eden bir kararname de onun elinden çıkmadır; “Alman” meselesinin de mükemmel bir çözümünü önermişti: eğer Beriya iktidarda kalsaydı, Berlin duvarı hiç olmayacaktı. Bu arada gene NKVD’nin “normalizasyon”u ile de ilgileniyordu, bir rehabilitasyon süreci başlamıştı; Hruşçov ve ekibi daha sonra zaten yürümekte olan bu lokomotife atladılar ve sanki en başından beri oradaymış gibi rol yaptılar.

Daha sonra hepsi birden, Beriya ile “hemfikir” olmadıklarını, onun kendilerini “ezdiğini” söylediler. Gerçi daha sonra çok şey söylediler. Oysa Beriya’nın inisiyatifiyle bütünüyle hemfikirdiler.

Ama sonra, bir şey oldu.

Sakin olun! Darbe oluyor!

26 Haziran günü Kremlin’de Merkez Komitesi Prezidyumu ve aynı zamanda Bakanlar Konseyi Prezidyumu toplanması kararlaştırılmıştı. Resmi açıklamaya göre, bu toplantıya başlarında Mareşal Jukov olduğu halde askerler de katıldılar; Prezidyum üyeleri onları bir odaya çağırdılar, onlar da Beriya’yı tutukladılar. Sonra, Moskova Askeri Garnizonunun avlusundaki özel bir sığınağa götürdüler, soruşturmasını yaptılar ve kurşuna dizdiler. Bu hikâyeye hiçbir eleştiri yöneltilmiyor. Bunun nedeni hakkında uzun uzun konuşulabilir, ama bu hikâyede birçok açık ve boşluk var… Sadece şunu söyleyelim: Dışarıdan, ilgisi olmayan insanlardan hiçbiri, 26 Haziran 1953’ten sonra Beriya’ya hayatta görmedi. Son gören, oğlu Sergo idi, sabah, daçada. Onun hatıralarına bakılırsa, babası önce şehirdeki apartman dairesine sonra da Kremlin’e, toplantıya gitmek için hazırlanmıştı. Öğlene doğru Sergo’yu arkadaşı pilot Amet-Han aradı ve ona, Beriya’nın evinden silah sesleri geldiğini, babasının çok büyük ihtimalle ölmüş olduğunu bildirdi. Sergo, atom bombası özel komitesi üyesi Vannikov ile birlikte hızla eve gitti ve orada camların ve kapının kırılmış, duvarların ise yüksek kalibreli bir otomatik silahtan çıkan mermilerle delik deşik olduğunu gördü.

Bu sırada Prezidyum üyeleri Kremlin’de toplanmışlardı. Orada ne oldu? Yalan bulutlarını araladığımızda, parçaları yerli yerine oturtunca, olayları aşağı yukarı yeniden kurmak mümkün oldu. Beriya ile işleri bittikten sonra bu operasyonun yürütücüleri —bunlar muhtemelen Hruşçov’un eski, ta Ukrayna’daki birliğinden, Moskova’ya yanında getirdiği subaylardı ve başlarında Moskalenko vardı— Kremlin’in yolunu tuttular. Eş zamanlı olarak bir başka asker grubu daha oraya geldi. Bunların başında Mareşal Jukov bulunuyordu, üyeleri arasında ise Albay Brejnev de vardı. Tuhaf, öyle değil mi? Daha sonra, muhtemelen, her şey böyle hikâye edildi. Darbecilerin arasında, Prezidyumun en azından iki üyesi vardı: Hruşçov ve savunma bakanı Bulganin (Moskalenko ve diğerleri hatıralarında devamlı bunlara gönderme yaparlar). Bunlar, hükümetin diğer üyelerinin önüne fiili durumu koyuverdiler: Beriya ölmüştü, bu meseleyle ilgili bir şey yapmak gerekti. Hepsi aynı teknedeydi ve işin üzerini örtmeye koyulmuşlardı.

Yalnız, ilginç bir şey var: Beriya’yı ne için öldürdüler?

Beriya bir gün önce, Almanya’ya yaptığı on günlük bir geziden dönmüş, Malenkov ile buluşmuş, onunla 26 Haziran toplantısının ajandasını kararlaştırmıştı. Her şey harikaydı. Eğer bir şey olduysa, ertesi gün olmalıydı. Dahası, yapılacak toplantıyla ilgiliydi. O ajandanın Malenkov’un arşivinde saklı olduğu doğru. Ama bu, işin süsü. Toplantının aslında ne için yapılacak olduğuna dair hiçbir bilgi yok. Demek ki… Ama bunu bilebilecek sadece bir kişi var. Sergo Beriya bir mülakatında, babasının o sabah daçada kendisine, yapılacak toplantıda Prezidyumdan, eski devlet güvenlik bakanı İgnatyev’in tutuklanması için izin isteyeceğini söylediğini bildirir.

İşte şimdi her şey aşikâr! Bundan daha aşikâr olamaz. Mesele şu ki, İgnatyev, Stalin’in hayatının son günlerinde korumalarının başındaydı. Liderin felç geçirdiği o 1 Mart 1953 gecesi Stalin’in daçasında neler olup bittiğini bilen kişi, oydu. Öyle bir şey olmuştu ki, onca yıl geçtikten sonra bile hayatta kalan korumalar, beceriksiz ve fazlasıyla aşikâr bir şekilde yalan söylemeye devam ettiler. Belki de, ölüm döşeğindeki Stalin’in elini öpen Beriya, İgnatyev’in ağzından sırrını almıştı. Ve sonra da, ona ve suç ortaklarına karşı, işgal ettikleri makamlara aldırış etmeden, siyasi bir süreç başlatmıştı. Bu, Beriya’nın tarzıydı… Hayır, bu suç ortakları, Beriya’nın İgnatyev’i tutuklamasına kesinlikle izin veremezlerdi. Ama nasıl tutacaksın adamı? Tek çare, öldürmekti; ve öyle yaptılar… Sonra da ipuçlarını gizlediler. Savunma bakanı Bulganin’in talimatıyla büyük bir “tank şovu” düzenlendi (1991’de gayet beceriksiz şekilde tekrarlandı bu şov). Yeni genel savcı Rudenko’nun (o da Ukrayna’dan) idaresi altındaki Hruşçovcu hukukçular, bir mahkeme senaryosu sahnelediler (böyle sahnelemeler savcılığın en sevdiği iş). Sonra, Beriya’nın yaptığı bütün iyi şeylerin hatırası özenle sıvandı, kanlı cellatlık ve seks manyaklığıyla ilgili rezil hikâyeler tedavüle sunuldu. “Karanlık halkla ilişkiler” söz konusu olunca, Hruşçov yetenekliydi. Öyle görünüyor ki bu onun biricik yeteneğiydi…

Bir de seks manyağı oldu!

Beriya’yı seks manyağı gibi gösterme fikri ilk olarak Haziran 1953’teki Merkez Komitesi Plenumunda dile getirildi. Merkez Komitesi sekreteri Şatalin, dediğine göre, Beriya’nın çalışma ofisinde arama yapmış ve kasada “çok sayıda sapık erkek şeyleri” bulmuştu. Sonra Beriya’nın koruması Sarkisov çıkıp, onun sayısız kadınlarla ilişkisi olduğunu anlattı. Kimse bunları araştırmadı, ancak iftira ortaya salındı ve ülkede gezinmeye başladı. “Ahlaken çürümüş bir insan olarak Beriya, sayısız kadınla birlikte oldu…” diye yazıyordu sorgucular, “hüküm”de.

Dava dosyasında bu kadınların listesi de var. Yalnız, büyük talihsizlik: bu liste, Stalin’in bundan bir sene önce tutuklanan koruma amiri general Blasik’in, birlikte olmakla suçlandığı kadınların listesiyle tamı tamına aynı. Gülmeyi bırakalım, mesele açık mı açık: Vlasik’in dava dosyasındaki listeyi almışlar ve “Beriya dosyası”na sokuşturmuşlar. Kim araştıracak? Nina Beriya [Beriya’nın eşi — çn] uzun yıllar geçtikten sonra, mülakatı sırasında, çok basit bir şey söylemişti: “Şaşılacak şey: Lavrentiy gece gündüz işleriyle meşguldü, bir ordu dolusu bunca kadınla ne vakit iş tutmuş!” Sokakta dolaş, bunları şehir dışındaki villalara ve de Gürcü eşinin beklediği, oğlunun da ailesiyle birlikte yaşadığı kendi evine götür. Gerçi, tehlikeli bir düşmanı karalamak olduğunda mevzu, kim aldırış eder ki gerçekte neler olduğuna?

Yelena Prudnikova


Makale ve tartışılan dönemle ilgili bazı görüşler

Yelena Prudnikova, Stalin dönemi araştırmalarıyla tanınan biri. Dediğine göre, bu dönemle ilgili anlatılan yalanlardan öyle çok bıkmış ki, kendisi araştırıp öğrenmeye girişmiş. Kitapları ve makaleleri ilgi çekiyor ve genellikle daha önce sorulmamış sorular sormaya çalışıyor. Komünist değil; anlaşılan bu döneme olan bağlılığı, Rusya tarihinde bir evre olarak görmesinden kaynaklanıyor. Dahası komünistlere ideolojik bir yakınlık da duymuyor; kendisini “dindar bir ortodoks” olarak tanımlıyor. Bibliyografyası da bunu yansıtıyor zaten: Stalin ve Beriya biyografilerinden başka “Terörün Yaratıcıları” adıyla bir Hruşçov biyografisi, bir de “Meryem Ana’nın Ülkesi” adlı, ismiyle müsemma bir kitap.

Ben, bu makalede ileri sürülen görüşlerden yana olmadığım gibi, karşı da değilim. Makaleyi, fikir açıcı bir tartışma olabileceği kanaatiyle çevirdim. Prundikova’nın önemli sorular sormakla birlikte bakış açısında son derece sorunlu yerler olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, dindar bir kadının Sovyet tarihine Stalinci denebilecek bir açıdan yaklaşmasının nedenlerini de incelemek gerek.

Ayrıntıları başka bir yazıya bırakarak, çok özetle ifade etmeye çalışayım:

Beriya’nın, Stalin döneminin günah keçisi haline getirildiği ve ölümüyle ilgili çok ciddi soru işaretleri olduğu, doğru. Bu konudaki görüşleri üç başlık altında toplayabiliriz. Anti-komünistler arasında, sosyalizmin otoriter, totaliter vb. bir sistem olduğu, bu sistemin Stalin ve Beriya gibi “katil”leri yahut kişilik bozukluğu çeken kimseleri iktidarın tepesine çıkardığı klişesini biliyoruz. İkincisi, sosyalistler arasında, Beriya’nın kötü niyetli bir zalim olduğu, 1930’lardaki Yejov faciasının arkasından Beriya’nın NKVD şefliğinin felakete tüy diktiği, Stalin’in (yorumcu Stalin taraftarıysa eğer) savaşın vehameti içinde bütün bunları gözden kaçırdığı, (yok Stalin düşmanıysa) veya bilerek bütün “pis işlerini” Beriya’ya havale ettiği düşüncesi yaygın. Üçüncüsü, maocuların ve hocacıların ileri sürdükleri gibi, Beriya’nın kişiliğine pek az dokunarak, Stalin’in ölümüyle birlikte bir karşı-devrim ve hemen arkasından süratle kapitalist restorasyon tertiplendiği, yani daha 1950’lerin ortasından itibaren Sovyetler Birliği’nin sosyal-emperyalist bir ülke, sosyal-faşist bir rejim haline geldiği şeklinde.

Dördüncü bir görüş ise, aslında çok daha tutarlı olan, Stalin’in ölümüyle birlikte SBKP içinde revizyonist eğilimlerin güçlendiği, 1980’lerin sonlarında başlayan kapitalist restorasyonun da bu eğilimlerin sonucu olduğu iddiası. Ancak bu iddia, 1953’te neler olduğu tartışmasına girişmediği için (darbe mi? nasıl? kim, kime karşı? neden? arkalarındaki güçler nelerdi? vb.), ancak marksist bir görüşü ileri sürmekle yetindiğinden, burada üzerinde durmayacağım.

Prudnikova’nın makalesi, ilk iki görüşün eleştirisi, üçüncüsünün ise dolaylı bir sağlaması gibi görünüyor, zira Beriya’nın ölümünü hükümet darbesini amaçlayan cinayet olarak gösteriyor ve bunu, Hruşçov’un başını çektiği başka bir hükümet darbesinin: Stalin’in öldürülmesinin devamı olarak yansıtıyor.

Stalin öldürüldü mü? Bu, belki de hiçbir zaman kesin olarak sonuçlandıramayacağımız bir tartışmadır. Moda deyimle, “hiçbir şey olmasa bile bir şey oldu.” Ama bu şeyin komplo teorilerine cevaz verecek bir şey değil, Stalin’in ölümünden Beriya’nın öldürülmesine kadar geçen kısa sürede SBKP MK Prezidyumu ve Bakanlar Kurulu üyeleri arasındaki iktidar mücadelesinden kaynaklanmış olması, daha olası. Ne var ki bu iktidar mücadelesi, sadece iktidarı gele geçirmeyi amaçlamıyordu; esas itibariyle Stalin döneminin arkasından bir ekonomik ve siyasi reform dönemine ihtiyaç oluşundan kaynaklanıyordu (nitekim Prudnikova’nın makalesinde de, bizzat Stalin’in böyle bir reforma hazırlık yaptığını, perde arkasındaki esas yönetici olarak Beria’yı seçmesinin amacının tam da bu olduğu iddiası ileri sürülüyor); mücadelenin tarafları, belki de sadece, bu yeni dönemin karakteristikleri, yönetiliş biçimi, kapsamı vb. konusunda farklı düşünüyorlardı.

Dolayısıyla, Beriya’nın öldürülmesi bir darbe anlamına geliyorsa bile, bu darbe, ne devletin gücünü zayıflatma girişimi, ne sosyalizm yolundan dönmek içindi.

Diğer bir soru şu olabilir: Prudnikova belli ki, darbenin başını Hruşçov çekmiş olsa bile onun aslında bunu kollektif bir suça çevirmiş olduğunu iddia ediyor. Bu mümkün mü? Aslında, bir kadro partisinden bahsettiğimize göre, mümkün. Partinin (veya devletin; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yöneticilerin hepsi için bu ikisi aynı şeydi) zarar görmemesi için cinayeti bile gizleyebileceklerini düşünebiliriz. Ama bu varsayım, ancak Beriya’nın öldürülmesinden 20. Kongre’ye kadar olan zamandaki olayların incelenmesiyle anlam kazanır ki, ne çevirdiğim makalede bununla ilgili bir şey var, ne de ben burada incelemeye niyetliyim.

Ancak başka şeyler de var. Örneğin, bizde sosyalist çevrelerde çoğu zaman aşırı idealize edilen ve tersi iddia edildiğinde de kirli anti-komünist propaganda sayılan bazı şeyleri tekrar tartışmak gerek. Bunlar arasında NKVD’de işkencenin ve hukuksuzluğun yaygınlığı, meşum “1937” ve 1945 sonrasının, her ikisi de Stalin dönemi olan baskıları da var. Bu, Stalin dönemini (kısmen sonrasına tepkiyle, kısmen de her şeyi Saat On Üçte Sayın Generalim’de olduğu gibi sanmakla ilgili) kusursuz sayan anlayışların yanlış olduğunu gösteriyor. Ancak Prudnikova’nın bakışındaki sorunlu yan şu: o da, maocular gibi, Beriya’nın öldürülmesiyle sonuçlanan “darbe”yi, Stalin döneminin başarılarıyla birlikte nihai son buluşu olarak görüyor. Maocu görüşte ise bu “darbe” esas itibariyle sosyalizmin sonunu, kapitalist restorasyonun başını simgeler. Yani ilkinde devlet fetişisti bir anlayış (güçlü devlet, büyük güç) öne çıkıyor. Ama bu da, kendinden menkul bir anlayış değil, aslında bizatihi Stalin döneminin eseri: ve bu anlayış incelenmeden, Sovyet devletiyle Rusya Federasyonu arasındaki devamlılık kavranamaz.

Bu anlayıştaki (ister devlet fetişizmi, ister maocu olsun) ikinci sorunlu yan, Stalin’i çevresinin işlediği suçlardan sorumlu görmeme, muaf tutma tavrı. Bunu açıklamak gerek. Stalin’in, sosyalizmin dünya sistemi haline gelmesindeki, faşizmin inine kadar kovalanıp ezilmesindeki, Sovyetler Birliği’ni bir büyük güç haline getirmekteki katkısı inkâr edilemez. Dahası, katkı kelimesi bile yetersiz kalabilir, çünkü bütün bunlarda Stalin, daima başrolde bulunmuştur. Dolayısıyla, eğer bir kişi kültü doğduysa bile, bunun doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, temelsiz değildir. Ne var ki bu rol, Stalin’e ayrıca bütün gelişmelerin siyasi sorumluluğunu da yükler. Demek ki Stalin’i bu sorumlulukların bir kısmından muaf görmek anlayışı, tamamen sübjektiftir. Yejov’un terör dönemi, NKVD’nin doğrudan devletin temellerine hatta önderlerine yönelmiş bir tehdit haline gelmesi, adaletsizlikler vb., bütün bunlar da siyasi sorumluluğunu Stalin’in taşıdığı şeylerdir. Burada, Stalin’in bunlardan haberi olup olmadığı, büyük ölçüde teferruattır; esas önemli olan, bütün her şeyin onun yönetimi altında yapılmış olmasıdır.

Hazal Yalın