Bugün yirmiden fazla dilin konuşulduğu Anadolu (Ethnologue, 2017), bu açıdan ele alındığında geçmişten günümüze açılan bir pencere, büyük bir insanlık mirasının taşıyıcısı olarak belirir. Ancak öte yandan bu diller, yaklaşık bir asırdır sürdürülen politikalar sonucunda ağır baskılara maruz kalmış, giderek azalan bir oranda kullanılır olmuştur. Günümüzde maalesef bu dillerin büyük çoğunluğu bir sonraki kuşağa aktarılmama ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bu yazıdaki amacımız, bir dilbilimcinin gözünden Anadolu’nun bu zenginliğini okuyucuya aktarmak, tarihsel ve dilbilimsel bir panorama oluşturmak ve bu kıymetli mirasın yok olmasını engellemek için yapılabilecekleri tartışmaktır.

Akademide ‘azınlık dilleri’ olarak nitelendirilen bu dillerin günümüz Türkiyesi’ndeki durumlarına ve çeşitliliğine göz atarak başlayalım.

 

Anadolu’daki Hint-Avrupa Dilleri

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana uygulanan baskıcı dil politikaları göz önünde bulundurulduğunda, hala bu kadar çok dilin konuşuluyor olması bile bir mucizedir. Bunların içinde Hint-Avrupa dilleri önemli bir yer tutar.

Hint-Avrupa dil ailesi dünyada en çok konuşulan İngilizce, Hintçe/Urduca, İspanyolca gibi dilleri barındırır. Bu dil ailesi, binlerce yıl önce Avrasya kıtasında yaşanan göçlerle yayılmıştır. Böylece Hint-Avrupa’nın zengin alt dalları oluşmuştur – ki bunların büyük çoğunluğu da günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yüzyıllardır konuşulur. Anadolu’nun ev sahipliği yaptığı Hint-Avrupa dil ailesinin alt dalları arasında Hint dilleri, İrani diller (Kürtçe, Farsça, vb.) , Slav dilleri (Bulgarca, Rusça, vb.), Rumca, Ermenice, Arnavutça, ve İtalik diller vardır.

Diğer dil ailelerine kıyasla Hint ve İrani dil aileleri nispeten daha yakın zamanda ayrıştığı için bu iki dil ailesinin birbiriyle olan ilişkisi çok ilginçtir. Türkiye’de Hint dil ailesini Romanca temsil eder ki bu da aslında Sanskritçeden gelir. İrani diller ise Kurmanci Kürtçesi tarafından temsil edilir.

Türkiye’de konuşulan bir diğer İrani dil ise Kurmanci Kürtçesinin akrabası olan ve büyük tehlike altındaki Zazacadır, ya da daha doğrusu Dımılicedir. Bu tehlikenin sebebi, genç Zaza nüfusunun Kurmanci konuşanlarla yapılan evlilikler yoluyla Kürtçeyi ya da asimilasyon neticesinde Türkçeyi tercih etmek zorunda kalmasıdır.

Burada bir parantez açarak, yaygın görüşün aksine Zaza dilinin Kürtçenin bir lehçesi olmadığının altını çizmeliyiz. İrani dil uzmanları, Zazacanın “tarihsel olarak Kurmanciye yakın akraba” olmadığı konusunda hemfikirdir (Haig ve Öpengin, 2014: 111).

Anadolu’da konuşulan Hint-Avrupa dilleri, bu bölgeye özgü nitelikleri nedeniyle dilbilimciler için ayrıca ilgi çekicidir. Örneğin Ermenice, ses özellikleri açısından Proto Hint-Avrupa diline (yani Hint-Avrupa dillerinin ortak atasına) diğer Hint-Avrupa dillerinden çok daha fazla benzer.

Ermenice, günümüz Türkiyesi’nde yalnızca Hristiyan Ermeniler tarafından değil, aynı zamanda Doğu Karadeniz’de yerleşik Müslüman bir azınlık tarafından da konuşulur: İsmini yaşadıkları Çamlıhemşin bölgesinden alan Hemşin halkı, bu çok az bilinse de, Ermenicenin bir Karadeniz lehçesini konuşur. Maalesef, asimilasyon politikaları sonucunda Hemşince de büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır (Suciyan, 2001).

Yine Doğu Karadeniz’de çok sayıda Müslüman köylü tarafından konuşulan başka bir Hint-Avrupa dili vardır ve bu da Rumcadır. Tarihin – ya da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin – bir ironisi olarak Rumca konuşanların önemli bir bölümü kendini Türk olarak tanımlamakta ve ‘’kendilerini hiçbir şekilde Rum olarak görmemektedir’’ (Schreiber, 2016: 11).

Son olarak, Karadeniz’de batıya doğru ilerledikçe çeşitli Slav dilleriyle, örneğin Trakya’da konuşulan Bulgarca ve Slav dili olmayan Balkan göçmenleri tarafından konuşulan Arnavutçayla karşılaşırız. Tıpkı Yunanca ve Ermenice gibi Arnavutça da Hint-Avrupa dil ailesinin bağımsız bir dalıdır. Balkanlar’daki Arnavutlar dillerinin bu özelliğiyle gurur duyarken, Türkiye’ye yerleşen Arnavutlar ise en fazla bir nesil sonra asimile edilmiş, dillerini unutmuşlardır.

Ayrıca İstanbul’da İspanyolcanın bir lehçesi olan Ladino dilini hala konuşan Yahudilerle karşılaşmak mümkündür. Bu dil, Yahudilerin 1492’de İspanya’dan sürgün edilmesiyle başlayan süreçte Anadolu’ya giriş yapmış, geçen yüzyıllara rağmen varlığını sürdürmüştür (Sefardiweb).

 

Anadolu’daki Diğer Diller

Hint-Avrupa dilleri, dünyadaki dil aileleri arasında en çok konuşulandır. Ancak Türkiye, başka dil ailelerine de ev sahipliği yapmaktadır. Şüphesiz ki Türkçe, hızla İstanbul Türkçesine doğru evrilen birçok farklı Anadolu ve göçmen lehçesiyle birlikte bunların içinde en yaygın olanıdır.

Her ne kadar Türkiye’de ‘düzgün Türkçe’ olarak İstanbul Türkçesi örnek gösterilse de ve diğer lehçeler zaman zaman tu kaka edilse de, tarihsel olarak İstanbul Türkçesinin baskın ve geleneksel olmadığını, aksine görece yeni olduğunu belirtmekte fayda var. Bunun sebebi büyük ölçüde İstanbul’un ulusal ekonomideki egemen konumu ve hızlı ekonomik ‘gelişimidir’. Bugün Türkiye’de dalga konusu yapılan ‘Azeri şivesi’, aslında Türkçenin Orta Asya’daki köklerine bugün İstanbul’da konuşulan ‘modernleştirilmiş’ Türkçeden daha yakındır.

Anadolu’da konuşulan bir diğer dil ailesi, Mardin ve Hatay gibi bölgelerde konuşulan Sami dilleridir. Bunların arasında Arapça ilk göze çarpan olmakla beraber, Aramice’nin güncel biçimi olan Süryanice de sıklıkla karşımıza çıkar. Bugün dünyanın pek az bölgesinde varlığını sürdüren Süryanice bir zamanlar geniş bir coğrafyanın hakim ticaret diliydi. Aynı zamanda İsa Peygamber’in de Süryanice konuştuğu söylenir.

Belki de en ilginç noktalardan biri, Türkiye’de Kafkas Dağları dillerinin de konuşuluyor olmasıdır. Bu dağlar aynı zamanda ‘dillerin dağı’ olarak da bilinir (Diler, 2014). Bunun tek sebebi Kafkasya’nın tıpkı Anadolu gibi (İrani dillerden Slav dillerine ve Ermeniceye, Türkçeden Sami dillerine) birçok dile ev sahipliği yapması değildir.  Kafkasya’nın yerli dilleri dilblimciler için bilhassa zengin ve ilginçtir. Bunlar, genellikle birbiriyle bağlantısı pek de açık olmayan üç ayrı dil ailesinde değerlendirilir.

Güney Kafkas dilleri, Gürcistan’ın resmi dili olan Gürcüce, yine aynı ülkede bir azınlık tarafından konuşulan ve genç kuşaklar tarafından terk edilen Svanca (Tuite, 1997: 3), ve birbiriyle yakın akraba olan Megrelce ve Lazcayı içerir. Lazca neredeyse yalnızca Türkiye sınırları içinde (veya Türkiye’den göç edenler tarafından) konuşulmakta ve ne yazık ki hızla erimektedir. Türkiye’de Lazca konuşanlar bile ailelerinin dışındaki Lazlarla çoğunlukla Türkçe konuşmayı tercih etmektedir (Kutscher, 2008: 82).

Dağıstan gibi bölgelerde yoğunlaşan Kuzeydoğu Kafkas dilleri Türkiye’de daha az bilinir – hatta tek bilineninin Çeçence olduğunu söyleyebiliriz. Bu dilin uzak ve yakın birçok akrabasının Rusya, Gürcistan, Azerbaycan gibi ülkelerde kayboluyor olması dilbilimciler için ürkütücü bir gerçektir.

Son olarak, en bilineni Çerkesçe olan (aşağıda daha uzun tartışacağımız) Kuzeybatı Kafkas dillerine gelelim. Bu diller Çerkeslerin Çarlık Rusyası’ndan zorla göç ettirildikten sonra Anadolu’ya kitlesel olarak yerleşmelerinin sonucunda Türkiye’de yaygın olarak konuşulmaya başlanmıştır. Nitekim, bunlardan biri olan ve Rusya’da hiç konuşulmazken Türkiye’de hayatına bir süre devam etmiş olan Ubıhça 1992’de son konuşanı ile birlikte ölmüştür. Bir dilin ve kültürün gözlerimiz önünde yok oluşunun acı bir örneği olarak Ubıhçaya biraz daha yakından göz atalım.

 

Ubıhça

Türkiye’de “Çerkes” denildiğinde insanlar genelde kültürel açıdan birbirine yakın, dilbilimcilerin “Kuzeybatı Kafkas Dilleri” olarak adlandırdığı birçok farklı gruptan söz ederler (Colarusso 1992). Bu diller Kafkasya’nın Kuzeydoğu bölgesinde yaşanmış ortak bir tarihi paylaşır. Kafkasyalıların önemli bir bölümü 1864 yılında Çarlık yönetiminin kendi topraklarına şiddetli saldırılarına boyun eğmeme ‘suçundan’ dolayı vatanlarından edilmiştir (Richmond 2013), ve böylece çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı topraklarına yerleşmişlerdir.

Anadolu topraklarına sığınan Çerkeslerin (ki bunların hepsi Çerkes olmasa da Türkiye’de yekten ‘Çerkesler’ olarak bilinirler)  anavatanında Çerkesçenin lehçelerinin yanı sıra Abhazca ve Abazaca da konuşulur. Yaygın kanının aksine Abhazca ve Abazaca Çerkesçenin birer lehçesi değildir ve birbirlerine çok yakınlardır, tıpkı Çerkesçenin iki lehçesi olan Adigece ve Kabardeycenin birbirleriyle olan benzerliği gibi.

Aynı bölgede bir zamanlar varlık gösteren diğer bir grup da Ubıhlardır. Dilleri olan Ubıhça, Abhazca ve Abazacadan daha çok Çerkesçeye yakındır.

Dilbilimciler Ubıhça hakkında sahip oldukları bilginin çoğunu 1992 yılında vefat eden ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Tevfik Esenç’e borçludur. Esenç, Balıkesir’in Manyas ilçesine bağlı Hacıosman köyünde doğup, hayata gözlerini yine orada yummuştur. Dilbilimciler, özellikle de Fransız Georges Dumézil, Esenç ile beraber çok miktarda Ubıhça kayıt yapmış, bu dilin tarihini tuttukları notlarla yeniden inşa etmiştir.

Esenç dilbilimciler için çok değerli bir bilgi kaynağıydı. Ne yazık ki onun ölümüyle beraber Ubıhça da ölmüş, birçok soru cevapsız kalmıştır. Ondan geriye sadece zamanında yapılan kayıtlar kalmıştır. Çarlık yönetimi tarafından topraklarından edilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nde sessizliğe gömülmüş bir halkın son fısıltılarıdır bu kayıtlar. Meraklısı için belgeseli aşağıya ekliyoruz.

Ubıhçanın hazin sonu, bir dilbilimci olarak aklıma şu korkunç soruyu getiriyor: Rumcanın Karadeniz lehçelerini konuşan yalnızca tek bir kişinin kalacağı gün çok uzakta mı? Ya Hemşin Ermenicesi, İstanbul Ermenicesi ne olacak? Peki ya Zazaca? Lazca?

Anadolu muazzam bir kültürel zenginlik barındırıyor. Tarihçiler, dilbilimciler, antropologlar için bulunmaz bir hazine; ama maalesef yok olmaya yüz tutmuş, dirhem dirhem azalan bir hazine…

 

Tehlike Altındaki Diller ve Politik Sorumluluk

Türkiye’de konuşulan azınlık dillerinin büyük çoğunluğu için yok olma ne yazık ki güncel bir tehdittir. Çerkesçe, Abhazca, Lazca, Gürcüce, Arapça, Süryanice, Zazaca, Romanca, Rumca, Ermenice ve/ya Hemşince, Ladino ve diğer diller Türkiye’nin kültürel çeşitliliğinin birer parçasıdır. Her biri yüzlerce/binlerce yıllık kültürel miras barındıran bu diller için yarın çok geç olabilir (Korkut, 2009). Son dönemlerde Avrupa Birliği’nin insan hakları kapsamında dil çeşitliliğini desteklemeye yönelik baskılarıyla bu konu gündeme gelmiş, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana süreklilik arz eden politikalar sonucunda bu tehdit ortadan kalkmamıştır (Toktaş ve Aras 2009). Benim gibi Türkiye’deki azınlık dilleri üzerine çalışan dilbilimciler açısından mevcut siyasi iklimde Türkiye’de dillerin bilimsel araştırılmasına yönelik net bir tehlike söz konusudur. Bu durum, bahsi geçen dilleri ana dili olarak konuşan halkların baskı altında olmasının akademideki yansımasıdır.

Dilbilimciler olarak bu diller yok olmadan hala yapabileceklerimiz var: zamanla yarışıyor olsak da bu dilleri öğrenmeli, öte yandan günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında azınlık nüfuslarına dillerini yaşatabilecekleri ortamı yaratmak için gerekli toplumsal ve politik sorumlulukları almalıyız. Mevcut koşullar altında, ülke genelinde geniş çaplı bir demokratikleşme süreci olmaksızın azınlıktaki çoğu halkın kendi kültürüne sahip çıkma iradesini ortaya koyacağını düşünmek fazlasıyla iyimser olacaktır.

Ana dili Türkçe olmayan halklar bu dillere gerekli ihtimamı göstermemiştir. Bu, bir yönüyle Türkçe tarafından yerine getirilen bütün işlevlerin diğer diller tarafından da karşılanabileceğinin farkında olmadıklarına işaret eder. Ancak konuyu tek yanlı ele almak haksızlık olur. Gündelik hayatın ve kamusal alanın kendini Türkçe ifade etmesi, ana dili Türkçe olmayanlar için bu dillerin yalnızca hane içinde, aile arasında ‘doğal’ görülmesine yol açmaktadır. Bu sorun akademisyenlerin ve ilgililerin üniversiteler ve dernek benzeri kurumlarda alacağı inisiyatifle kısmen çözülebilir.

Akademik bilgi üretimi ve paylaşımının kendi sınır ve sorunları bir yana, Türkiye’de azınlık dilleri üzerine akademik çalışma yürütme koşulları bu amaca uygun olmaktan çok uzak. Kendi ana diline ilgi duyanların Türkiye’de bu dillerin ve kültürel projelerin gelişmesine olanak tanıyacak demokratik bir kamusal alanın yokluğundan (ya da darlığından) yakındıklarını sıklıkla duyarız. Yine de, azınlık dillerinin dünya çapında hızla yok olması hakkında biraz bilgi sahibi biri olarak Türkiyeli okuyucuyu bu noktada özellikle uyarmak istiyorum. Bölünme paranoyası ve diğer politik engellerin ortadan kalkması dahi çoğu azınlık dilinin yok olmaktan kurtulacağı anlamına gelmemektedir.

Dil, toplumsallaşmanın ve aidiyetin ortaya çıkması için gerekli en temel araçtır. Bu nedenle işitme engelliler (Türkiye’de ve diğer her yerde) işaret dilini kullanarak kendi topluluklarını oluştururlar çünkü örneğin, Türkçe okumayı öğrenmeleri onları Türkçe konuşan toplumun bir parçası yapmamaktadır. Dolayısıyla günlük yaşamın tüm katmanları Türkçe etrafında şekillenmeye devam ederken, azınlık dillerinin tali olarak konuşulması için bir alan açılması bu dilleri yok olmaktan kurtarmaya yetmeyecektir.

Örneğin Kanada’ya bakacak olursak, birden fazla resmi dili olan demokratik bir düzenin tesis edilebildiğini, ancak yine de aynı ülkedeki azınlık halklarının (ve dillerinin) her iki resmi dil – İngilizce ve Fransızca – tarafından da ötekileştirildiğini görebiliriz. Bir dilin yasal olarak tanınması (tartışmasız gerekli olmakla beraber) ne yazık ki yeterli değildir. Kuzey Kutup Dairesi’nde konuşulan İnuitçe, Kanada Devleti nezdinde yasal statüye sahiptir. Ancak bu dili konuşanlar, modern eğitim alabilmek ve ekonomik hayata dahil olabilmek için İngilizce/Fransızca dillerinden birini de öğrenmek zorundadır. Gündelik hayat ve özellikle de (kapitalist) piyasa dili özelliği kazanamadığı için İnuitçe bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır (Madwar, 2016). Yani Kanada gibi ana diller ve halkların (günümüzde) açık baskı ve şiddete maruz kalmadığı ‘hoşgörülü’ toplumlarda dahi, kapitalist üretim ve piyasa ilişkilerinin görünmez şiddeti dilleri tehdit etmektedir.

Bir başka örneğe göz atalım: yıllar süren inkar ve ayrımcılığın ardından Galce bugün Galler’in sözüm ona resmi dilidir (Galler, Türkiye’de sıklıkla hatalı olarak ‘İngiltere’ olarak adlandırılan Britanya Devleti’nin bir parçasıdır). Galceyi yok olmaktan kurtarmak için kamusal alanda ve yasal anlamda pozitif ayrımcılık uygulanmalı, İngilizce ikinci plana itilmelidir. Mevcut yasalar ise bunun yerine Galceyi İngilizceye denk olarak tanımlamaktadır. Neticede gündelik hayata ve ekonomiye hükmeden İngilizce bu konumunu muhafaza etmekte, Galce pek bir ilerleme kaydetmemektedir. Yine de Galcenin Türkiye’deki azınlık dillerine kıyasla çok daha iyi bir noktada olduğunu belirtebiliriz: bu dilde yayın yapan televizyonlar, basılan kitaplar, çekilen filmler var. Ayrıca lise çağına kadar öğrenciler Galce eğitim alabiliyor.

Görüldüğü gibi sorun yalnızca bir politik özgürlük, özerklik, hatta bağımsızlık sorunu bile değildir. Güney İrlanda’nın ulusal dili (kağıt üzerinde) İrlandacadır ve ülke nüfusu kendini tümüyle İrlandalı olarak tanımlamaktadır. Ancak politik ve ekonomik ilişkiler o kadar uzun süredir İngilizce üzerinden örgütlene gelmiştir ki, İrlanda Devleti kendi ülkesinde kendi dilini ‘gereğinden fazla’ dayatmaktan kaçınmıştır. Bunun sebebi Britanya sömürgeciliği tarafından tesis edilip yüzyıllarca sürdürülmüş, kültürel/ekonomik gücü elinde tutan İngilizce konuşulan bölgelere olan bağımlılıktır.

Türkiye’ye dönecek olursak, Kürtçe gibi kitleselliğe sahip bir dil için politik baskıların ortadan kalkmasının ve eğitim/öğretim hayatının bu dilde örgütlenmesinin dilin yok olmasının önüne geçeceğini söyleyebiliriz. Ancak bu kitlesellikten yoksun diğer azınlık dilleri için ne yazık ki aynı iddiada bulunamayız. Cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadar uzanan toplumsal yaşam ve piyasa ilişkilerinin dayatmaları, soyut bir özgürlük ve demokratik bir kamusal alan kazanımlarının dahi mevcut momentumu tersine çevirmek için yeterli olmayacağına işaret ediyor.

Bu nedenle kendimizi azınlık dillerine karşı ayrımcılığa itiraz etmekle sınırlandırmamalıyız. Bu diller uğruna daha radikal bir adım atarak, halkların çıkarı üzerine inşa edilmiş, onların kültürel ihtiyaçlarını ve ana dil gereksinimlerini besleyip geliştirecek, ulus devlet ve kapitalist modernitenin açtığı yaraları iyileştirecek bir toplum inşa etme yolunda sorumluluk üstlenmeliyiz. Evrensel bir kültür mirası teşkil eden dillere ve bu dillere hayat veren halklara borcumuz bundan az değildir.

 

Kaynaklar

– Arasan, İ. (1987). Son Sesler (belgesel film).

– Colarusso, J. (1992). A grammar of the Kabardian language. University of Calgary Press.

– Diler, F.G. (2014), “Sayat Nova ‘Dillerin Dağı’ndan sesleniyor”, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/6875/sayat-nova-dillerin-dagindan-sesleniyor, indirilme tarihi 18 Kasım 2017

– Ethnologue, “Turkey – Languages”, https://www.ethnologue.com/country/TR/languages, indirilme tarihi 18 Kasım 2017.

– Haig, G., & Öpengin, E. (2014). “Introduction to Special Issue-Kurdish: A critical research overview.” Kurdish Studies, 2(2), 99-122.

– Korkut, T. (2009). “UNESCO: 15 Languages Endangered in Turkey”, http://bianet.org/english/english/112728-unesco-15-languages-endangered-in-turkey, indirilme tarihi 20 Kasım 2017.

– Kutscher, S. (2008). “The language of the Laz in Turkey: Contact-induced change or gradual language loss?”. Turkish Languages, 12, 82-102.

– Madwar, S. (2016). “Canada’s Inuit Fight To Save Their Endangered Languages”, https://www.huffingtonpost.com/entry/canada-inuit-languages-endangered_us_572d1a04e4b016f37895f362, indirilme tarihi 20 Kasım 2017

– Richmond, W. (2013). The Circassian Genocide. Rutgers University Press.

– Schreiber, L. (2016). Assessing sociolinguistic vitality: an attitudinal study of Rumca (Romeyka) (Doctoral dissertation, Thesis), Free University of Berlin.

– Sefardiweb, “EL JUDEOESPAÑOL O LADINO”, indirilme tarihi 18 Kasım 2017.

– Suciyan, T. (2001). “Momi ve Hamşetsi Olmak…..” (Özcan Alper ile röportaj), http://m.bianet.org/bianet/kultur/2485-momi-ve-hamsetsi-olmak, indirilme tarihi 26 Eylül 2017.

– Toktaş, Ş., & Aras, B. (2009). “The EU and minority rights in Turkey.” Political Science Quarterly, 124(4), 697-720.

– Tuite, K. (1997). A Short Descriptive Grammar of the Svan Language. Université de Montréal.