Sanırım çok az fotoğraf beni bu denli çarpmıştır. Hanoi’ye, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti lideri Kim Jong-un ile görüşmeye giden ABD devlet başkanı Donald Trump’ın, elinde Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti bayrağı ile verdiği pozu kastediyorum. Ve tabii, bu görsele denk düşen açıklamaları, Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’ni Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti için bir emsal olarak sunmasını…

 

MEKAN, HANOI

Çok katmanlı bir düşünceler silsilesi aklıma üşüştü bu fotoğrafı görünce. Öncelikle, mekan, Hanoi şehri, Amerikan kitle medyasının anlatımında, on yıllarca başlıca nefret nesnelerinden birisi olmuştu. Hanoi, Soğuk Savaşın kodlarından birisi, mutlak kötülüğün büründüğü bir suretti. Moskova ya da Pekin’den hiçbir farkı yoktu. Beynelmilel komünizmin ileri karakolu, ezilmesi, yok edilmesi, imha edilmesi gereken kızılların yatağı, sürekli hain planların yapıldığı bir karargahtı.

Hanoi, liman şehri Hai Fong ile birlikte, Vietnam Savaşı boyunca, Amerikan bombardımanın birincil hedefleri arasındaydı. Lyndon Johnson yönetiminin daha çok askeri ve nakliye hedeflerine yönelik olarak başlattığı bombardıman, özellikle Richard Nixon döneminde ayrımsız ve doğrudan sivilleri hedefleyen genel bir bombardımana dönüştü. ‘Noel bombardımanı’ olarak anılan 1972 Aralık saldırılarında sadece Hanoi’ye 20 bin ton bomba atıldı, bin sivil katledildi. Bu, Nixon yönetiminin Kuzey Vietnam ile bir barış anlaşması imzalayıp, savaş esirlerini de alarak bütün ordusuyla birlikte Vietnam’dan çekilmesinden sadece bir ay önceydi. ABD, çekilmeden önce komünistlerin başkentini yerle bir etmişti.

Bu bombardımanın planları, 1966 yılında, Johnson hükümeti tarafından yapılmış, ancak Sovyet-Çin ekseninin savaşa doğrudan müdahalesine yol açabileceği endişesiyle uygulanmamıştı. ABD’nin en sinsi, en çeteci ve en vahşi başkanlarından Nixon, bir yandan Kuzey Vietnam’la Paris’te çekilme görüşmeleri yaparken, bir yandan da modern tarihin gördüğü en geniş kapsamlı kent imhalarından birisine imza atmıştı.

 

İşin ilginç yanı, Paris Anlaşması’nın Hanoi aleyhine bir hüküm içermemesiydi. ABD ordusu çekilecek, ama Vietkong ve Kuzey Vietnam askerleri Güney Vietnam’da kalacaktı. Savaşın kaderi Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLF) ile Vietnam Cumhuriyeti Ordusu (ARVN) arasındaki mücadele ile belirlenecekti. ABD’nin bu anlaşmayla elde ettiği tek kazanım, Kuzey’i bombalarken düşürülen uçaklardaki savaş suçlusu pilotlarının iadesiydi. Tabii, bir de Vietnamlı devrimcilerin kurşunları altında daha fazla Amerikan askerinin can vermemesi! ABD’nin Vietnam Savaşı’nda neredeyse 1. Dünya Savaşı’ndaki kadar asker kaybettiği (58.220 asker) düşünülürse, herhalde Nixon’ın Hanoi’yi bombalarken elde etmeyi umduğu yegane kazanım da ‘kaçabilme hakkı’ olmuştu. Vietnam’dan kaçabilmek için inatçı Hanoi hükümetini yeniden masaya oturtmak ve onlarla bir anlaşma imzalamak gerekiyordu.

Nihayet Hanoi, Sovyet ve Çin tavsiyelerine uyarak, Saygon’daki kukla hükümetin başkanı Nguyễn Văn Thiệu’nun görevden ayrılmasını bir şart olarak koşmaktan vazgeçtiler. Eğer bu tavizi vermeselerdi, Vietnamlı komünistler kendilerini SSCB ve ÇHC’den yalıtılmış halde bulabilirlerdi. Bu zorunlu taviz, Vietnam savaşının iki kanlı yıl daha sürmesi anlamına gelecekti, fakat savaşın sonucu değişmeyecekti. Aslında bu anlaşmadan haberi bile olmayan Thiệu artık bir başkan da sayılamazdı. Her ne kadar Nixon kendisine Amerikan ordusunun acil bir durumda yeniden müdahale edeceğine dair kişisel bir söz verse de, bu gidişin bir dönüşü olmayacağını Thiệu da anlıyordu. Nihayetinde, Hồ Chí Minh ve Hanoi hükümetinin Vietnam’ın bölünmesinden bu yana öne sürdüğü bütün politik söylemleri doğrular biçimde, barış anlaşmasının altında sadece Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin ve ABD’nin imzası vardı. “Kukla hükümet” Saygon’un anlaşmaya imza koymasına bile gerek görülmemişti.

Her ne kadar Amerikan silah ve mühimmatı ile dolu kargolar Saygon ve Da Nang limanlarını doldursa ve ARVN dünyanın en iyi donatılmış ordularından birisi haline getirilse de herkes bunun boşuna olduğunun farkındaydı. Saygon rejimi tepeden tırnağa çürümüştü ve bu çürüme ARVN için de fazlasıyla geçerliydi. Savaşma morali olmayan bir orduyu hiçbir silah ayakta tutamazdı. 1966’dan bu yana 500 bin Amerikan askerinin aktif katılımıyla bile durdurulamayan Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni ARVN’in tek başına durdurabileceğine gerçekte Amerikalılar da inanmıyordu. Onlar yenilgilerini örtecek bir psikolojik başarı hikayesi arıyordu ve savaş suçlusu pilotlarını geri alarak bunu elde ettiler. Ve tabii, artık kendi sokaklarına bakmaları ve Vietnam Savaşı’na karşı gelişen devrimci gençlik hareketini bitirmeleri, sokaklarda düzeni restore etmeleri gerekiyordu. Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi bayrağının Amerikan sokaklarında devrimci gençlik gösterilerinde dalgalanması sıkça görülen bir durum haline gelmişti. Nixon, Kent State Üniversitesi’ndeki katliamla devrimci gençliği ezmeye çoktan girişmişti. 1968 yılında Chicago’da düzenlenen bir gösteride ABD’li devrimci gençlerin ellerinde dalgalanan bu bayrak, 2019’da Hanoi’de ABD Başkanı Trump’ın elinde dalgalanan bayrağın biçimsel olarak aynısıydı, ama tarihsel bağlamları ve olayların içeriği birbirine tamamen zıttı. İlkinde Amerika’daki zorbaca siyasal sistemi değiştirmek isteyen emekçi gençlerin sempatisi dünya sosyalizminin ileri kolu Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi ileydi, ikincisinde Kuzey Kore’deki kolektivist sistemi değiştirmek isteyen Trump’ın sempatisi Vietnam devlet kapitalizmi ileydi.

Dahası, Nixon’un Beijing ve Moskova gezileri, uluslararası sosyalist bloğun çözülmekte olduğunu açıkça göstermişti. Mao’nun SSCB’ye karşı ABD’yle işbirliğine kapıları açması1, Brejnev’in izlediği emperyalizmle barış içinde birarada yaşama çizgisi, Nixon’u Vietnam’da bir komünist zaferinin artık 1960’larda oynayabileceği rolü oynamayacağına ikna etmiş gibiydi.2 Artık Vietnam’da Amerikan yenilgisi kaçınılmazdı, ne var ki, uluslararası komünizme karşı verilen savaşta ise dengeler ABD’den yana değişmiş gibiydi. Böylece Vietnam Savaşı’nın son evresi, savaşın “Vietnamlaştırılması” başlamış oldu. 30 Nisan 1975’te Ulusal Kurtuluş Cephesi birlikleri Saygon’a girerek bu kanlı savaşı tam bir ulusal kurtuluş devrimiyle noktaladı.

 

O BAYRAK

Trump’ın elinde dalgalanan o bayrağın Saygon’da göndere çekilmemesi için Amerikan emperyalizmi tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan birisini icra etmiş, toplamda 2 milyon Vietnamlının katledilmesine yol açmıştı. Nihayet kızıl bayrak Saygon’da göndere çekildiğinde ve şehrin adı Hồ Chí Minh olarak değiştirildiğinde, 4. Ulusal Kongre, Vietnam’da sosyalizmin 20 yıl içinde inşa edileceğini ilan ediyordu. Hồ Chí Minh’in ardından parti liderliğini devralan Lê Duẩn (Ley Zuan okunur) Vietnam’ı sosyalist dünyanın yıkılmaz bir kalesine çevireceklerini açıklıyordu.

Böylece 1976’da kabul edilen 2. Beş Yıllık Plan, sosyalist dünyada görülen son planlı büyüme girişimlerinden birisi oldu. Tarımda kolektifleştirme, hafif sanayiinin geliştirilmesi, ancak ağır sanayiye ağırlık verilmesi plan hedefleri arasındaydı. Ne var ki, Vietnam’ın sosyalist inşası büyük başarılar elde edemedi.  Kamboçya’daki Pol Pot rejiminin devrildiği savaş ve ardından gelen Çin-Vietnam savaşı Vietnam ekonomisine ağır bedeller ödetti.

Vietnam, savaş yıllarında yaşanan Sovyet-Çin kopuşmasında her iki ülkeyle de etkin ilişki sürdürebilen ender bir konumda kalmıştı. Ne var ki, sosyalist inşa döneminde bu dengeyi sürdüremedi. Kamboçya Pol Pot (Kızıl Kmer) rejimiyle yaşadığı ağır bunalım, Vietnam’ı Çin’le kopuşmaya ve hemen tümüyle Sovyetler’e dayanmaya itti. 1979’da yaşanan Kamboçya-Vietnam savaşında, ABD ve Çin tarafından desteklenen Pol Pot rejimi ve Kızıl Kmerler iktidarı devrildi. Kamboçya Halk Cumhuriyeti kuruldu. (Birçok insanlık suçuna imza atan Pol Pot’un Vietnamlı komünistler tarafından devrildiği de, ABD’nin bu savaşta ve sonrasında Kızıl Kmerleri desteklediği de anaakım tarihçiler tarafından gizlenmeye çalışılmıştır). Çin’in cezalandırma amaçlı işgal saldırısına3 kuvvetli biçimde direnen ve kendisine göre askeri bakımdan dev sayılabilecek Çin’i geri çekilmeye zorlayan Vietnam, her iki cephede de askeri bakımdan başarılı olmuştu. Ancak “Vietnam’ın Vietnam’ı” olarak anılan Kamboçya Savaşı’nda ve Çin’le sınır savaşında toplam 60 bine yakın asker kaybeden Vietnam, uluslararası alanda da tecrit olmuştu. Vietnam 1989’da Kamboçya’dan tamamen çekildi. Vietnam-Çin savaşı, hiç kuşkusuz, 20. yüzyıl sosyalizm tarihinin en karanlık sayfalarından birisini oluşturmaktaydı.

Dahası, Vietnam’ın esas dayandığı müttefiki olan SSCB, bu yıllarda artık piyasa sosyalizmi yönelimine girmiş bulunuyordu. Vietnam Savaşı’nın kazanılmasını mümkün kılan, hem Sovyet hem Çin desteği formülü, Vietnam’ın sosyalist inşasında yürümedi. Küçük köylü ekonomileri denizi içinde minicik bir ada olan Vietnam proletaryası, SSCB’de 1930’larda yaşanan türde bir sanayi hamlesi yapmadan sosyalizmi inşa edemezdi. Ne var ki, 1976-1986 dönemindeki sosyalist inşa hamlesi, kimi başarılarına karşın, neticede küçük emtia üretimi denizi içinde boğuldu. Kukla Güney Vietnam ordusunun ve ABD ordusunun yenilgiye uğratıldığı büyük devrimci savaş sürecinin ana öznesi Vietnam köylülüğüydü. Bu savaş, özünde bir köylü savaşıydı. Ne var ki, sosyalizmin inşası da aynı sosyal sınıfın nesnel bariyerlerine çarpmıştı. Bireysel çiftçiler, piyasa yönelimli her türlü adımı desteklemeye hazırlardı.

Vietnam, daha henüz Lê Duẩn hayattayken, piyasa ile planı bağdaştırma yönelimine girmişti (5. Parti Kongresi). Fakat Lê Duẩn’ın ölümünden sonra, Partinin 1986 yılında yapılan 6. Ulusal Kongresi’nde ilan edilen “Yenilenme” ─ Doi Moi Politikaları (Chính sách Đổi Mới) ile, Vietnam ekonomisi “sosyalist yönelimli bir piyasa ekonomisi” olarak yeniden tanımlandı. Planlı ekonomi döneminde kurulan kolektif çiftlikler, 1987 tarihli Toprak Yasası ile lağvedildi. Fiyatlar üzerinde devlet kontrolü kaldırıldı. Merkezi plan kaldırıldı. Özel şirketlerin kurulması serbest bırakıldı ve teşvik edildi. Vietnam ekonomisi kâr amacı tarafından belirlenen kapitalist bir ekonomi haline getirildi. Bu gelişmeden en olumsuz etkilenen sosyal sınıf ise, yine köylülük oldu. Topraksız köylü sayısı büyük bir hızla artarken, sermaye yatırımlarının büyük oranda merkezileştiği kentlerle4 kırlık bölgeler arasındaki eşitsizlik büyüdü. Sermayeye dayalı üretim tarzı, Vietnam işçi sınıfının ağır sömürüsüne dayanmakla kalmadı, Vietnam’ın eşsiz doğasını da tahrip etti. 1960’larda Amerikan uçaklarının Agent Orange gazıyla ormanları imha etmesiyle gündeme gelen Mekong Deltası’nın doğal çevresi, bugün sanayi atıklarının yarattığı kirlilikle boğuşuyor.

Nguyễn Văn Linh liderliğinde açılan bu yol, Vietnam’ı Çin tipinde bir devlet kapitalizmi ekonomisi haline getirdi. 20. yüzyıl sosyalizm inşa deneyimlerinde kurucu devrimci liderlerin ölümünden sonra yaşanan irade boşalması, Vietnam’da Hồ Chí Minh’ten sonra değil, Lê Duẩn’dan sonra yaşandı.  Bugün gelinen noktada Vietnam, 220 milyar dolarlık bir GSYİH’sı olan (2017), yılda ortalama %6 büyüyen, ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinin yoğun biçimde sanayi yatırımı yaptığı bir ülke haline geldi. Vietnam Komünist Partisi halen iktidarda olsa da, üretim ilişkileri tümüyle kapitalist bir temelde gelişmektedir. ABD’nin doğrudan yatırımları 9 milyar dolara çıkmıştır. ABD-Vietnam toplam ticareti ise 2000 yılında 1 milyar dolardan 2017’de 54 milyar dolara sıçramıştır.5

Dahası, dış politikada da Vietnam giderek artan oranda Amerikan eksenine yaklaşmaktadır. Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti ile Güney Çin Denizi adalarında yaşanan sınır gerilimleri Vietnam’ı giderek artan oranda Amerikan askeri koruması talep etmeye doğru itmektedir. Bu kapsamda, 1973’te Nixon yönetiminin adeta kaçarak çıktığı Vietnam’a bir ABD uçak gemisi, bu kez Hanoi’nin resmi davetiyle 5 Mart 2018’de Da Nang limanına demir attı.6 İronik biçimde, Da Nang limanı, Vietnam Savaşı döneminde ABD askerlerinin Vietnam toprağına ilk çıktıkları yerdi.7 USS Carl Vinson adlı uçak gemisi, 6 bin mürettebatıyla, bu kez Saygon kukla hükümetinin değil, ama Hanoi hükümetinin talebiyle oradaydı. Amaç, kuzeydeki kudretli komşuya, Çin’e gözdağı vermekti. 1979’daki savaşın acı hatıraları, bugünkü Vietnam’ı Çin’i daha büyük bir düşman olarak kabul etmeye itmiş görünüyor. Filipinler’in kısmen geri adım atmasıyla birlikte, Güney Çin Denizi adaları sorununda Çin’e kafa tutan tek bölge devleti olarak Vietnam kaldı. Bu adaların çoğunun büyüklüğü 1 kilometrekareden küçük. Ancak hem dünyanın en yoğun deniz taşımacılığı rotalarından birisinin üzerinde, hem de dünyanın henüz keşfedilmemiş maden zenginliklerinden birisinin ortasında bulunuyor Güney Çin Denizi adaları. Bu adalara hakim olmak için verilen mücadele, bölgesel bir paylaşım mücadelesi olarak gerçekleşiyor.

Herhalde Vietnam’ı ziyaret eden ikinci Amerikan başkanı olan Donald Trump’ı, eski düşmanlarının kızıl bayrağını dalgalandıracak kadar heyecanlandıran gelişmeler bunlardı. Önceki ziyaret daha ağırbaşlı bir figür olan Obama tarafından yapılmış, ama Obama burada Vietnam bayrağı sallamak gibi aşırı sempati ifade eden bir poz vermemişti. O, Hanoi’de bir sokak lokantasında noodle yediği görüntüleri servis etmişti. Obama’nın bu ziyareti, Vietnam’a yönelik Amerikan ambargosunun son kalıntısı olan silah ambargosunu kaldırarak Vietnam-ABD askeri işbirliğinin ve Vietnam’ın Çin’e karşı modern silahlarla donatılmasının yolunu açmıştı.

 

O AÇIKLAMA

İşte bu tarihsel arka planla birlikte, iş öyle bir noktaya geldi ki, Hanoi’deki zirve öncesinde Donald Trump, attığı tivit ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti lideri Kim Jong-Un’a Vietnam’ı örnek gösterdi:

Vietnam dünyadaki çok az yerin başardığı bir büyüme içerisinde. Eğer nükleer silahtan vazgeçerse Kuzey Kore de hızla bu düzeye gelebilir. Arkadaşım Kim Jong Un için tarihte benzeri bulunmayan büyük bir fırsat var, potansiyel MUAZZAM.”

Sosyalizmin her türlüsünün yeminli bir düşmanı olan Donald Trump’ın Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’ne bu övgüsü şaşırtıcı olmalı. Trump sadece sosyalizme değil, bu ismi kullanan sosyal demokrasiye de açıkça düşman iken, Venezuela’daki Maduro hükümetini sosyalist olduğu gerekçesiyle adeta düşman ilan ederken, Beyaz Saray “Sosyalizmin Fırsat Maliyetleri” başlıklı bir rapor yayımlayıp8 İskandinav türü sosyal demokrasiyi bile amansızca eleştirirken, Trump, kendisini ‘demokratik sosyalist’ olarak tanımlayan Alexandra Ocasio-Cortez, Bernie Sanders gibi figürleri ABD için büyük bir tehdit olarak tanımlarken, nasıl oldu da Komünist Partisi tarafından yönetilen ve resmi adı ‘Sosyalist Cumhuriyet’ olan Vietnam’ı övebildi, örnek gösterebildi?

Herhalde bunun temel açıklaması isimlerle veya resmi biçimlerle değil de olguların içerikleriyle ilgili. Hem Vietnam hem de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, ABD’nin 20. yüzyılda doğrudan savaştığı devletlerdir. Kore’de sınırlı bir yenilgi almış, ancak Vietnam’da tam bir bozgun yaşamıştır. Ne var ki bu savaşların özü, sosyalizmin Asya kıtasında (ve tabii, dünyada) yayılmasını önlemekle ilgiliydi. Soğuk Savaş’ın sıcak çatışmaya döndüğü anlardı bu savaşlar. Nihayet Vietnam’da kapitalist üretim tarzının tam hakimiyetiyle birlikte, husumetin sosyal temeli de ortadan kalkmış oldu. Ne var ki, Kore DHC, kolektivist bir sosyal temeli muhafaza etti.

1950-’52 savaşından bu yana fiilen Çin askeri koruması altında olsa da, Kuzey Kore’deki ekonomik sistem Çin ile örtüşmemektedir. Üretim araçlarının mülkiyeti, ekonomik sistemin karakteri kapitalistleşmemiştir. KDHC sistemine sosyalizm diyemesek de, merkezi devlet planlamasının ve üretim araçlarında devlet mülkiyetinin esas alındığını da görmezden gelemeyiz. Bu ülke, üretici güçlerinin sınırlı gelişimine karşın, sıkı merkezi planlama yoluyla çok güçlü nükleer silahlar ve kısa-orta-uzun menzilli balistik füzeler yapmayı başarmıştır. (Üstelik, Güney Kore’nin olağanüstü gelişimini de hesaba kattığımızda, ABD’nin 1950 yılındaki işgali ile Kore’de sosyalizmin gelişimine nasıl bir ket vurduğu bugün çok daha iyi görülmektedir.) Üretici güçlerin oldukça geri düzeyi, bu ülkedeki kolektivist sistemde siyasi demokrasiye hiçbir yer bırakmamaktadır. Halkın siyasete katılımı yok denecek kadar kısıtlanmıştır. Devlet biçimi sovyetik değil bürokratiktir. Söz, basın, sendika, eylem, örgütlenme özgürlüğünden söz dahi edilemez. Dahası, görünüşte ülkeyi Kore İşçi Partisi yönetiyor gibi görünse de, pratikte iktidar babadan oğula devredilmektedir. Kim İl Sung’un büyük bir devrimci önder ve teorisyen olarak sosyalizmin uluslararası tarihinde oynadığı rol yadsınamaz. Fakat hangi gerekçeyle iktidarın onun genç torunu Kim Jong-Un tarafından devralındığını da sosyalist ölçütler içinde herhalde kimse açıklayamaz. Böyle bir babadan oğula iktidar devri, 20. yüzyılda sosyalizmi inşaya girişen ülkelerin hiçbirisinde görülmemiş bir garabettir.

Kuzey Kore’ye damgasını vuran, Kim İl Sung’un geliştirdiği Juche Felsefesidir.9 Bunu her alanda öz yeterlilik, her alanda özgücüne dayanma olarak okuyabiliriz. Ülkenin üretken güçlerinin ve toplumsal yapısının en sıkı örgütlenmesi, adeta Sovyetler’deki savaş komünizmi döneminin süreklileştirilmesi, KDHC’ndeki politik ve toplumsal yaşama damgasını vuruyor. Ülkenin neredeyse tümüyle askerileştirilmiş nüfusu adeta bir zorunlu emek ordusu oluşturuyor.

Kapitalizmin 2008’de saplandığı küresel bunalımının bir türlü aşılamaması, dahası yeni bir kriz dalgasının ön işaretlerinin belirmesi, Amerikan emperyalizminin kapitalist dünya sistemine tam entegre edemediği ülkelere yönelik saldırganlığında ani bir tırmanma şeklinde politik bir yansıma üretti. Trump’ın militan anti-sosyalizmi kendisini özellikle seçim kampanyasından itibaren Kuzey Kore düşmanı bir söylem biçiminde dışa vuruyordu. Seçildikten sonra bu gerilim iyice tırmandı. Kuzey Kore’nin hidrojen bombası yapmayı başardığının açıklanmasıyla doruk noktasına vardı. O noktada Trump’ın kötü-ünlü “benim (nükleer) düğmem daha büyük” tiviti geldi. Adeta ABD ile Kuzey Kore savaşın eşiğine gelmiş gibiydi. Ne var ki sonra bir anda bu durum tam tersine döndü. KDHC beklenmedik bir hamle yaparak Güney Kore ile yakınlaşmaya başladı. Böylece ABD’yi de kendisine doğru adım atmaya zorladı. Trump’ın deyişiyle “Başkan Kim güzel mektuplar yazdı” ve birbirlerine “aşık oldular”!

Hiç kuşkusuz, Libya’yı yerle bir ederek Kaddafi’nin cihatçı çeteler tarafından linç edilmesini örgütleyen, bugün Venezuela’yı en pervasız şekilde tehdit eden ABD’nin Kuzey Kore karşısında attığı geri adımın nükleer füzelerle çok yakından alakası var. İlkesel sebeplerle nükleer silahlanmayı reddeden Bolivarcı Venezuela, Kübalı-ABD’li faşist senatör Marco Rubio’nun bir tivitiyle10 Kaddafi’nin linç fotoğrafları gösterilerek tehdit edilirken, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Trump tarafından sürekli övülmekte, büyük bir lider olarak tanımlanmaktadır.

ABD’nin Yugoslavya, Irak, Libya gibi ülkelere yaptığı askeri saldırı ve işgalleri hiç kuşkusuz çok yakından gözlemleyen Kore İşçi Partisi liderliği, ülkenin sınırlı kaynaklarının giderek artan bir bölümünü nükleer teknolojinin gelişimine aktararak bu küçük ülkeyi askeri güç bakımından kendi başına ABD’ye gözdağı verebilecek bir düzeye taşımıştır. ABD Kuzey Kore’yi sistematik olarak tehdit etmese, halen barış antlaşması dahi imzalanmamış Kore Savaşı’nın uğursuz hatırası iki ülke arasındaki ilişkileri derinden etkilemese, KDHC’nin kıt kaynaklarını hidrojen bombasına yatırması beklenmezdi. Kaldı ki, K. Kore’nin geliştirdiği hidrojen bombası, her ne kadar uzmanları şaşırtacak derecede ileri teknoloji ürünü olsa da, ABD’nin nükleer cephaneliğiyle mukayese dahi edilemez. Kore’nin hidrojen bombası denemesi 140 kilotonluk bir patlama yaratmıştı, bu Hiroşima’daki patlamanın 10 katıydı. Ama, ABD’nin daha 1954’te Castle Bravo’da test ettiği termonükleer bombanın gücü 15 megatondu, yani Kore’nin denemesinin 100 katından büyüktü. Dünyanın lider nükleer devletinin bugünkü teknolojisinin bunun misliyle üstünde olduğu kolayca tahmin edilebilir. Sayısal açıdan baktığımızda da ABD’nin elindeki aktif nükleer başlıkların sayısı 6800’ken, K. Kore’nin sadece 60’tır.

Daha da önemlisi, KDHC’ne nükleer füze geliştirdiği için ekonomik ambargo uygulayan ABD, Rusya ile Sovyet döneminde 1987’de imzaladığı Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) 2 Şubat 2019 itibariyle ayrıldığını açıkladı. Rusya da ABD’yi bu adımda takip etti. Yani, ABD ve Rusya’nın hali hazırda ellerinde bulunan nükleer silahlar dünyayı bin kere yok etmeye yeterliyken, bu iki rakip emperyalist güç, dünyayı binlerce kez daha yok edebilecek silahlar yapmak için birbirleriyle yeni bir nükleer silahlanma yarışına girecekler. Tabii ki, Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un ifade ettiği üzere, INF anlaşmasının lağvedilmesinin (anlaşmaya zaten taraf olmayan) Çin’le rekabet boyutu da var.

Emperyalizmin uluslar ve ülkeler arasında öyle eşitsiz ilişkiler kurar ki, uluslararası ilişkilerde ironilere çok sık rastlanır. İşte bu örnekte ABD, bir yandan kendisini nükleer silahlanma konusunda sınırlayan bir anlaşmadan tek taraflı olarak çekilirken, diğer yandan nükleer silah yaptığı gerekçesiyle Kuzey Kore ile savaşın eşiğinden dönmüştür. Keza, Trump yönetimi kendisinden önceki dönemde İran’la yapılan nükleer anlaşmayı feshederken, muhatabı Kim nezdinde bir ciddiyetinin kalmadığını da herhalde hesap ediyordur. Kendisinden önceki Amerikan yönetiminin İran’la yaptığı çok taraflı nükleer silahların önlenmesi anlaşmasından çekilerek Trump, Kim Jong Un’u pek ala kendisinden sonraki ABD başkanının iptal edebileceği bir anlaşma yapmaya davet etmektedir. Kim Jong Un ise, su üstüne yazılan yazı misali iptal edilebilen bu tür anlaşmalardan ziyade, Güney Kore ile yeniden birleşme gibi daha yaşamsal bir sorun ile ilgili gibi görünmektedir.

Nihayet Hanoi zirvesinden anlamlı bir sonuç çıkmadı. Ortak bir basın toplantısı bile yapılmadı. Zira ne KDHC kendi varlığını tam olarak güvenceleyecek tavizleri alabildi, ne de ABD K. Kore’yi nükleer silahlardan tümüyle vazgeçmeye ikna edebildi. Eğer Trump yönetimi, KDHC’ni Çin veya Vietnam tarzı bir ‘piyasa sosyalizmi’ rotasına sokmayı başarabilirse, bu emperyalizm için büyük bir kazanım olur. Bu aynı zamanda, ABD-K. Kore husumetinin sosyal temelinin de tedricen ortadan kalkması anlamına geleceği için, nükleer silah sorununun ABD bakımından kalıcı çözümüdür (ABD yanlısı bir devlet-kapitalizmi ekonomisinde nükleer silahların varlığı emperyalizm için önemli bir sorun değildir.) Böylece Güney ve Kuzey Kore’nin kapitalist bir temelde yeniden birleşmesinin de yolu açılmış olur. Kuzey Kore kâr motifini önceleyen bir yola girerse, böyle bir birleşmenin Güney Kore’nin hakimiyeti altında gerçekleşeceğine şüphe yoktur. Böyle bir birleşme, daha önce Doğu Almanya’nın kapitalist Federal (Batı) Almanya tarafından yutulmasına ve yağmalanmasına benzer bir biçimde gerçekleşecektir ─ zira ekonomik büyüklük bakımından Güney Kore, Kuzey’e kıyasla bir devdir ve Kuzey’in yegane üstünlüğü planlı, kolektivist ekonomisidir. Ancak bu görüşmeler bugüne değin, tersinden, KDHC’nin ABD’yi baypas ederek doğrudan Güney Kore ile görüşmeler yapması ve güneylilerde de kuzeylilerden daha az olmayan ABD karşıtlığını yükseltmesi ve Kuzey üzerindeki tecridin kırılması zemininde ilerledi.

 

O ESNADA VENEZUELA’DA

Donald Trump bir yandan, dünyanın en otoriter devletlerinden Kuzey Kore’nin lideri Kim ile yakın bir dostluk tesis etmeye çalışırken, başından beri kendisini burjuva demokratik ölçütler içinde tanımlamaya büyük bir özen sarf eden Bolivarcı Venezuela’ya karşı ise yıkıcı bir saldırı içinde.

Trump, yıllık Birliğin Durumu konuşmasında bu konuya geniş bir yer ayırarak şunları söyledi:

“Venezuela halkının kutsal özgürlük arayışında onların yanındayız. Sosyalist politikalarıyla Güney Amerika’nın en zengin ülkesini sefalet ve umutsuzluğa mahkum eden Maduro rejiminin barbarlığını mahkum ediyoruz.” Trump bu konuyu Guaidó yanlısı Venezuelalı-Amerikalılara yaptığı bir konuşmada da vurgulamıştı: “Yarıküremizde ve açıkçası dünyanın pek çok yerinde sosyalizmin gurup vakti gelmiştir. Sosyalizmin ve komünizmin günleri sayılıdır. Sadece Venezuela’da değil, aynı zamanda Nikaragua ve Küba’da da.”

Trump’ın kendi ülkesiyle ilgili de endişeleri vardı: “Burada, ABD’de, ülkemize sosyalizmi uygulamaya yönelik yeni çağrılarla alarm halindeyiz. Biz özgür doğduk, özgür kalacağız. Bu gece, Amerika’nın hiçbir zaman sosyalist bir ülke olmayacağına dair kararlılığımızı yineliyoruz.”11

Soğuk Savaş döneminden kalma gibi görünen bu konuşma, Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırılarının sadece petrolü ele geçirmekle ilgili olmadığını açıkça gösteriyordu. Burada alternatif bir model iddiasında bulunan bir ülke vardı. Eğer Brezilya’da Lula’nın ılımlı sosyal demokrasisinin karşısına Bolsonero gibi bir faşist çıkartıldıysa, Bolivarcı Venezuela’nın hakkı çok daha ağır olmalıydı. Chavez’in işbaşına gelmesinden (1999) bu yana Venezuela, sistematik biçimde ABD’nin Latin Amerika’daki hegemonyasına karşı çıkmış, neoliberal politikaları sorgulamış, kıtadaki halk isyanlarıyla dayanışma içerisinde girmiş ve nihayet 2000’li yıllara damgasını vuran sol hükümetler dalgasına ilham kaynağı olmuştu.

Tarihsel bir perspektiften bakacak olursak, 2000’lerin sol hükümet dalgasını mümkün kılan ekonomik konjonktürün, küresel sermayenin bu dönemde yaşadığı olağanüstü genişleme ile belirlendiğini görebiliriz. Halk isyanları, bu konjontürde, yeni tipte sosyal demokrat hükümetleri doğurabildi. Brezilya’da Lula, Arjantin’de Kirschner, Şili’de Bachelet mevcut anayasal sistemlere dokunmaksızın, yoksullara biraz daha kaynak ayrılmasını savunan liberal sosyal demokrasiyi oluşturuyorlardı. Bolivya’da Morales, Ekvador’da Correa ve Venezuela’da Chavez ise, anayasal sistemlerin halkçı-demokratik temelde değiştirilmesini sağlayan radikal sosyal demokrasiyi meydana getirdiler. Bu üç ülkede politik sistemler radikal biçimde demokratikleştirildi, yoksulların ülke kaynaklarından aldığı pay önemli ölçüde artırıldı, zengin sınıfların siyasi iktidar üzerindeki belirleyicilikleri önemli ölçüde sınırlandırıldı.

2008’de ABD’de başlayarak dünyaya yayılan ekonomik kriz, onbir yıla yayılan bir Büyük Durgunluğu tetikleyince, bunun sonuçlarından birisi emtia fiyatlarının dünya çapında düşüşü oldu. Bu da Latin Amerika ekonomilerinde durağanlığa, giderek krize sebep oldu. Sermaye sınıflarının sosyal bölüştürmeci projelere ve sosyal demokrat hükümetlere tahammülü kalmadı. Kıta çapında bir sağ dalga oluştu. Arjantin’de Macri, Brezilya’da Bolsonero, Şili’de Piñera iktidara geldi. Ekvador’da ise Rafael Correa’nın yerine başkan seçilen Lenin Moreno dümeni sağa kırarak ABD ve büyük sermaye yanlısı politikalar izlemeye başladı.

Ne var ki, Venezuela’da Bolivarcıların iktidarı kırılamadı. Amerikan yanlısı sağ, 2015’te elde ettiği parlamento seçimi galibiyetini başkanlık seçimlerinde sürdüremeyeceğini anlayınca boykot stratejisine geçti. Maduro 2018 seçimlerinde başkan seçilse de, ABD bu seçimleri tanımadı. Adeta 1970’lerden bakiye bir Soğuk Savaş darbesini anımsatırcasına, Washington’dan bir askeri darbenin düğmesine basmaya çalıştılar. Ülkede halkın %80’inin tanımadığı, hiçbir siyasi deneyimi olmayan Juan Guaidó adlı faşist bir milletvekilini, kendi kendisini devlet başkanı ilan etmesi için cesaretlendirdiler.

Aradan geçen bir aylık süreç, Maduro hükümetinin, Venezuela halkının aktif bir çoğunluğunun desteğine dayandığını pratik olarak da gösterdi. Meydanlar Bolivarcı hareketin yeniden canlanışına sahne oldu. Maduro’nun yetersiz önderliğinin soğuttuğu kitleler de yeniden bu harekete dahil oldu.

Milyonların pratik eylemi, Guaidó’nun bir Washington kuklasından başka bir şey olmadığını kanıtladı. Ama buna rağmen ABD’nin Venezuela’ya yönelik darbe girişimi son bulmadı.

ABD’nin bu bir ayda Bolivarcı Venezuela’ya yönelttiği saldırılarının bilançosunu tutmak bu yazının kapsamını aşacaktır. Ama birkaç başlıca saldırıyı sıralarsak: ABD’de faaliyet yürüten Venezuela’ya ait petrol işletmesi CITGO’ya el konulması, Venezuela devlet petrol işletmesi PDVSA’ya yaptırım konulması, Venezuela’ya ait 1.2 milyar sterlin değerinde altına İngiltere Merkez Bankası tarafından el konulması, Kolombiya sınırından insani yardım tırları sokma görünümü altında aleni bir işgal girişimi, Venezuela elektrik sistemine siber saldırı yapılarak ülke genelinde elektriklerin kesilmesi, Venezuela ordusunun Guaidó, Marco Rubio, John Bolton, Mike Pompeo tarafından defalarca darbe yapmaya çağrılması vd. ABD’nin bütün bu eylemleri kapitalizmin uluslararası hukukunun dahi kabaca çiğnenmesi anlamına geliyor.

Böyle yapmakla ABD emperyalizmi, Chavezci ‘Bolivar Sosyalizminin’ ve antiemperyalizminin stratejik açmazlarını sergilemektedir. Antiemperyalist sloganlar atan, ama ABD’den gelecek petrol gelirine bağımlı olan bir deneyim ne denli kendi ayakları üzerinde durabilir ki? Belki de bu süreç, tıpkı Küba’da olduğu gibi, Venezuela’da da Amerikan emperyalizminden gerçek bir kopuşmaya doğru gidebilir.

Latin Amerika’da bugün hakim görünen sağ dalga da, benzer bir etkiyle işçi hareketlerini saflarından Lula tipi sosyal-liberalizmi söküp atmaya götürebilir. Kapitalizmin organik bunalımını aşma imkanı bulunmayan sağ ve faşist hükümetler halk nezdinde destek kaybına uğrarken, 2000’lerin sosyal demokrasisini aşan daha radikal hareketler Latin Amerika ülkelerinde yeniden boy verebilir. 2000’lerin sol hükümetler dalgası, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelelerinde, kapitalizm sınırları içerisinde yapılabileceklerin (son derece dar) sınırını ortaya koyan bir örnek olarak yadsınarak aşılabilir. Arjantin’de işçilerin ve kadınların yürüttüğü büyük kitle mücadeleleri bunun bir habercisi gibi görünüyor.

 

MONROE DOKTRİNİ

Donald Trump, Nikaragua’ya karşı Kontra Savaşı’nı örgütleyen, El Salvador’da ve Guatemala’da kitle katliamları tertipleyen savaş suçlusu Elliott Abrams’ı Venezuela Özel Temsilcisi olarak atadı. Keza, Irak işgaline giden süreçte Saddam rejiminin elinde kitle imha silahları bulunduğu yalanını ortaya atan John Bolton’u da Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptı. Eski CIA Direktörü Mike Pompeo’yu ise Dışişleri Bakanı. İşte bu üçlü çete, günlük olarak Venezuela’ya karşı işgal, darbe, sabotaj girişimlerini örgütlüyor. Florida senatörü faşist Kübalı-Amerikalı Marco Rubio da bu çetenin etkin bir parçası olarak çalışıyor.

Bunlar arasında en çok konuşanı John Bolton, yakın zamanda çok önemli bir açıklama yaptı:

Bu yönetim”, dedi, “Monroe Doktrini terimini kullanmaktan korkmuyor. Venezuela bizim yarıküremizde bulunan bir ülkedir. Reagan zamanından beri bütün yönetimler Batı Yarıküre’de tamamen demokratik ülkelerin olmasını esas almışlardır. Bizim bu çabamız şer üçlüsüne karşı, yani Küba, Venezuela ve Nikaragua’ya karşı sürecektir.12

Demek bütün bu yaşananlar Monroe Doktrini ile ilgiliydi? Peki Monroe Doktrini neydi? Ve Trump yönetimi neden bu terimi ifade etmekten “korkmuyor”? Acaba önceki yönetimlerin bu terimden korkmasının sebebi neydi?

ABD Başkanı James Monroe, 2 Aralık 1823 tarihinde Kongre’ye yıllık konuşmasında, ABD dış politikasının ana hatlarını çiziyordu. ABD Avrupalı güçlerin iç sorunlarına ve çatışmalarına dahil olmamalıydı. ABD o devirde “Yeni Dünya” olarak anılan Batı Yarıküresini (yani Kuzey ve Güney Amerika kıtalarını) esas almalıydı. Avrupalı güçlerin Batı Yarıküresine yönelik her müdahalesi artık ABD’ye yönelik bir dostça olmayan bir  eylem sayılacaktı. Bu doktrinle birlikte ABD, İspanya ve Portekiz’den bağımsızlığını kazanmış Latin Amerika devletlerini siyasi himayesi altına aldığını ilan ediyordu. Aynı zamanda kendi nüfuz alanı olarak da Orta ve Latin Amerika’yı belirliyordu.

ABD henüz o tarihte bu doktrini tam güçle uygulayabilecek durumda değildi. Ancak İç Savaş bittikten ve Meksika Savaşı ile ABD Batı’ya doğru genişledikten sonradır ki, ABD yükselen bir kapitalist güç haline gelebildi.

1904 yılında Başkan Roosevelt, Monroe Doktrini’ni güncelleyerek ona bir ek yaptı. Buna göre ABD, Latin Amerika ülkelerinden herhangi birisinde açık ve kronik bir kötü gidiş olursa bu ülkenin iç işlerine müdahale edebilecekti. Bu dönemde birçok Latin Amerika devleti gerçekte ABD tarafından yönetilmekteydi. Küba, Nikaragua gibi bazı ülkeler ise ABD işgali altındaydı.

Bu doktrin 20. yüzyıl boyunca ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarını belirlese de, özellikle Küba Devrimi’yle başlayan devrimci dalga ABD’nin kıtadaki etkisini önemli oranda sınırladı. Che Guevara’nın savaşan imgesi, 1960’larda ve 70’lerde kıtayı sarıp sarmalarken, Şili’den Arjantin’e, Bolivya’dan Venezuela’ya ABD emperyalizmi giderek zemin kaybediyordu. Pek çok devrimci hareket kurulurken, sosyalist sol bütün renkleriyle hızla gelişiyordu. Reformist ama karizmatik sosyalist lider Salvador Allende’nin Şili’ye başkan olması da bu tablonun önemli bir parçasıydı.

Ancak ABD’nin buna yanıtı çok kanlı ve vahşi oldu. Akbaba Harekatı (Operation Condor) ile faşist askeri darbeler örgütleyen CIA Şili, Arjantin, Bolivya, Uruguay gibi devrimci hareketin güçlü, sosyalizmin popüler olduğu bütün ülkelerde işkence ve terör rejimleri kurdu. Ancak burnunun dibindeki Küba’da sosyalist devrime mani olamadığı gibi, Batı Yarıküredeki ilk ve tek sosyalist devletin 50 yılı aşkın süre ayakta kalmasına da tahammül etmek durumunda kaldı.

Monroe Doktrini, işte bu kanlı tarihi, darbeleri, işkenceleri, köy boşaltmaları, gözaltında kayıpları, kısacası Latin Amerika’nın kesik damarlarını anımsattığı için lanetli bir terimdir. Bu yüzden Trump yönetiminden önce, Amerikan yönetimleri bu terimi açıkça dillendirmekten çekinirlerdi. Hatta Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı John Kerry 2013’te “Monroe Doktrini’nin devri kapandı” demişti.13 Herhalde bu devri kapatan temel etkenlerden birisi de Venezuela’da ‘Bolivarcı Devrim’ ve onun kıtasal etkileriydi. En azından artık Monroe Doktrini -fiilen aşılamamış olsa da- had safhada teşhir olmuştu.

Ama Trump yönetiminin ABD çıkarlarını açık, kaba ve dolaysız biçimde ifade etme tarzı içinde, Monroe Doktrini’ni de güncellemeye çalışması şaşırtıcı değildir. Zaten Trump yönetiminin önceki dışişleri bakanı Rex Tillerson da bir konuşmasında “Monroe Doktrini’nin yazıldığı günkü kadar geçerli olduğunu düşünüyorum” demişti.14

Demek ki, Venezuela’da olup biten, aslında Monroe Doktrini’nin güncellenerek daha sert araçlarla pratiğe geçirilmesinden ibarettir. Batı Yarıküre’nin Amerikan nüfuz alanı olduğunun bütün dünya güçlerine anımsatılmasıdır. Küba Devrimi’nin açtığı bölgesel momentin tümüyle yok edilmesi çabasıdır. Küba ve Nikaragua’nın yeniden Amerikan sömürgesi yapılması, Venezuela petrollerine Washington’un el koyması demektir. Bunun için Küba’ya ambargo yeniden sıkılaştırılmış, Nikaragua’da Amerikancı milis güçleri yeniden sahneye çıkartılmış, Guaidó bunun için Venezuela’ya kayyum atanmıştır.

Bu, yeni bir Akbaba Harekatıdır. Elliott Abrams gibi akbabaların işin başına getirilmesi de bundandır.

 

AMERİKAN HEGEMONYASININ BUNALIMI

Toparlarsak; Trump yönetimi altında ABD emperyalizmi, tek yanlı egemenliğini en kaba, en utanmaz, en vahşi yöntemlerle dayatma siyaseti izlemektedir. Bu siyaset, Trump’ın bireysel çılgınlıklarından doğmamakta, Amerikan tekellerinin en açgözlü, en vahşi unsurlarının, özellikle de silah ve enerji tekellerinin çıkarlarını yansıtmaktadır.

2008 Bunalımı, Amerikan tek yanlı egemenliğinin zayıfladığı, Rusya ve Çin gibi yeni emperyalist güçlerin öne çıktığı ve Amerikan gücünü dengelemeye başladığı bir dönemi açmıştır.

Burada üç katmanlı bir bunalımdan söz edebiliriz. İlki, kapitalist üretim tarzının varoluşsal bunalımıdır. Kapitalist üretim tarzı, temelde kâr oranlarının gerilediği çok düşük seviyeler nedeniyle gerçek üretimden kopuyor, sermaye asalak alanlara yığılıyor, işsizlik kronik ve kitlesel hale geliyor. İkinci düzlemde, emperyalist dünya düzeninin bir krizinden söz edebiliriz, ki bu, doğrudan kapitalist üretim tarzının dağılması ve parçalanmasının sonucudur: Devletler arasındaki ilişkiler kopmakta, her bölgede savaş rüzgarları esmekte, önceki dönemlerde kurulan bölgesel veya uluslararası birlikler dağılmakta, uluslararası ilişkilerde güç kullanımı giderek diplomasinin önüne geçmekte, korkunç bir silahlanma yarışı bütün ulusları içine çekmektedir. Bu düzeye sıkı sıkıya bağlı olarak da, üçüncü bir düzeyde, emperyalist sistemin hegemon devleti ABD’nin yaşadığı hegemonya bunalımını görüyoruz. Rusya ve Çin’in emperyalist-kapitalist sistemde işgal ettikleri yerin genişlemesine bağlı olarak, Amerikan hegemonyası da sorgulanmaktadır. Uzayıp giden küresel bunalım içinde, Rusya öncelikle kendi bölgesinde (Gürcistan, Ukrayna) sonra ise Ortadoğu’da (Suriye) ABD askeri müdahaleciliğini dengeleyerek durumu pratik olarak değiştirmeyi başarmıştır. Çin ise, ABD’yle boy ölçüşebilecek çaptaki ekonomisi, reel üretimi büyük oranda üstlenmesi, devasa askeri gücü ile bu dönemde dünya siyasetindeki ağırlığını artırmıştır. Güney Çin Denizi’ndeki adalar sorununda sergilediği askeri kapasite ile Çin de Amerikan gücünü dengeleyebileceğini göstermiştir.

Kapitalizmin genel yapısal bunalımına, ABD hegemonyasının bunalımı eşlik etmektedir. 1990’larda tek kutuplu bir çehre kazanan dünya siyaseti, 2010’lu yıllarda belirgin biçimde yeniden çift kutuplu bir yöne doğru kaymıştır. İşte Trump’ın görünüşteki irrasyonalitesi, yaşanan bunalımın çok katmanlı ve derin yapısından kaynaklanmaktadır. Trump yönetimi, bir yandan sermayenin değerlenme alanlarını genişleterek kapitalizmin bunalımına çare ararken, diğer yandan her türlü bölgesel çatışmaya müdahil olarak, şekillenmekte olan rakip emperyalist kampın önünü daha baştan kesmek istemektedir. Ancak Trump yönetimi sadece Rusya-Çin ile değil, geleneksel müttefikleri olan Kanada, Almanya gibi devletlerle de karşı karşıya gelmektedir. Trump’ın politikaları ABD’nin hegemonya bunalımına Amerikan mali sermayesinin en açgözlü, en vahşi, en terörist unsurlarının verdiği yanıttır. Trump, tekellerin azami kâr hırsının vücut bulmuş ifadesidir.

Herhalde bu küresel rekabetin en önemli üç sinir ucu, Ortadoğu’da Suriye, Asya Pasifik’te Kore, Batı Yarıküre’de Venezuela’dır. Bu üç örnek vakada yaşanacak gelişmeler, dünyanın tek kutuplu mu, çift kutuplu mu olduğunu pratik olarak sınamamızı sağlayacaktır.

Özellikle bir Batı Yarıküre ülkesi olarak Venezuela’da Bolivarcı rejimin ABD’nin açık saldırısına rağmen Rusya-Çin desteğiyle ayakta kalıp kalamayacağı bu iki ülkenin birer dünya gücü haline gelip gelmediğinin sağlamasını yapmak açısından önemli bir barometre olacaktır. Bunu, John Bolton’un, Rus askerlerinin Caracas’a inmesinden sonra attığı sinirli tweette görebiliyoruz: “ABD, Batı Yarıkürenin ortak değerleri olan demokrasi, güvenlik ve hukukun üstünlüğüne hiçbir yabancı askeri gücün burnunu sokmasına izin vermeyecektir.”

Böylece, Trump yönetimi, Monroe Doktrini’ni güncellemek üzere Bolivarcı Venezuela’yı bir askeri darbe ile boğazlamaya çalışırken, tersine Soğuk Savaş sonrası dönemde, Batı Yarıkürede açık Rus askeri varlığına tanık olan ilk hükümet oldu!

Tek tek rekabet alanlarındaki somut gelişmeler ne olursa olsun, kapitalizmin varoluşsal bunalımı içinde, her iki emperyalist blok ve onlara bağlı yerel güçler, dünyayı adım adım bir 3. Dünya Savaşı’na doğru sürüklemektedir.

Donald Trump yönetimi Amerikan tek yanlı egemenliğini yeniden kurmak için tekinsiz bir küresel uzamda, mali sermaye gücünü (yaptırımlar, gümrük vergileri vb.) ve askeri güçlerini kapitalist kâr hırsının yön verdiği en vahşi rekabet güdülerinin hizmetinde harekete geçirdiği oranda, sadece Amerikan emperyalizminin değil, bir bütün olarak emperyalist sistemin krizini derinleştirmektedir. Amerikan küresel hegemonyasının etrafını çevreleyen mitleri parçalayıp atıyor, ABD’nin kendi çıkarlarıyla ve sadece kendi çıkarlarıyla ilgilendiğini açıkça ilan ediyor. Trump yönetimi, Amerikan hegemonyasının krizini çözemeyecek, ama züccaciye dükkanına girmiş fil gibi her yana saldırırken pek çok ülkede devrimci güçlerin gelişmesinin potansiyellerini açığa çıkartacaktır.

 

Dipnotlar

1) 21 Şubat 1972 tarihinde Pekin’de gerçekleşen Mao Zedong-Nixon görüşmesinin tutanakları için bkz.: https://china.usc.edu/mao-zedong-meets-richard-nixon-february-21-1972

2) Nixon döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın anlatısı bu varsayımı desteklemektedir: “Vietnam, gelişen dünyada Amerika’nın rolünün yeniden değerlendirilmesi ve çekilme ile gereğinden fazla yayılma arasında korunabilir bir pozisyon bulma zamanının geldiğine işaret etmiştir. Hesap defterinin diğer yüzünde, Soğuk Savaş boyunca yekpare taştan bir abide gibi gözüken komünist blokta ciddi çatlaklar açılınca, Amerikan diplomasisi için yeni fırsatlar kendisini göstermeye başladı. 1956’da Kruşçev’in, Stalin devrinin gaddarlıkları ile ilgili açıklamaları ve 1968’de Çekoslovakya’nın Sovyetlerce istilası, komünizmin ideolojik çekiciliğini, dünyanın geri kalanı için zayıflattı. Daha önemlisi, Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki bozuşma, Moskova’nın birleşmiş komünist hareketin lideri görüntüsünü bozdu. Bütün bu gelişmeler, diplomatik esneklik için yeni bir ortam doğduğunu gösteriyordu.” (Diplomasi, çev: İbrahim H. Kurt, İş Bankası Yay., 17. Basım, sf. 681-2) Kissinger, bu kitabında, Nixon döneminde tamamen köşeye sıkışmış Amerikan dış politikasının, Moskova ve Beijing arasındaki savaş ihtimalinden istifade ederek nasıl yeniden inisiyatif kazandığını anlatmaktadır.

3) Çin saldırısının resmi gerekçelerinin en temeli Kızıl Kmerler rejimini korumak olsa da, gerekçelerden birisi de Güney Çin Denizi’nde bulunan Spratly Adaları’ndaki Vietnam varlığıydı. Bu sorun hala çözülmemiş olarak, Çin-Vietnam gerginliğinin merkezinde duruyor.

4) Örneğin, 1993 itibariyle yabancı sermaye yatırımlarının üçte ikisi Hồ Chí Minh Şehri ve etrafındaki üç bölgeye, kalanı ise Hanoi ve Hai Fong şehirlerine gitmişti. (https://en.wikipedia.org/wiki/Đổi_Mới)

5) http://vietnamembassy-usa.org/relations/us-be-top-investor-vietnam-two-years and https://www.cfr.org/backgrounder/evolution-us-vietnam-ties

6) https://www.npr.org/sections/parallels/2018/03/05/590803578/a-u-s-aircraft-carrier-is-docking-in-vietnam-for-the-first-time-since-the-war

7) https://www.npr.org/sections/parallels/2015/05/02/403597845/in-danang-where-u-s-troops-first-landed-memories-of-war-have-faded

8) KDHC hükümetinin Juche Felsefesini ele alışıyla ilgili detaylı bir anlatım için:  http://www.korea-dpr.info/lib/107.pdf 

9) https://twitter.com/marcorubio/status/1099726515292508162

10) https://edition.cnn.com/2019/02/09/americas/trump-venezuela-socialism-oppman-intl/index.html

11) https://www.express.co.uk/videos/6010393223001/US-are-NOT-afraid-to-use-phrase-Monroe-Doctrine-says-Bolton 

12) https://blogs.wsj.com/washwire/2013/11/18/kerry-makes-it-official-era-of-monroe-doctrine-is-over/

13) https://foreignpolicy.com/2018/02/02/tillerson-praises-monroe-doctrine-warns-latin-america-off-imperial-chinese-ambitions-mexico-south-america-nafta-diplomacy-trump-trade-venezuela-maduro/