İngilizcesinden çeviren: Neva Balkan

Bilim, nedenleri araştırmaktır. Ancak diyalektiğe göre, temel (özsel) nedenden yakın (görünen) nedene, farklı seviyelerde farklı nedenler vardır. Temel neden, yakın nedeni açıklar [Roberts 2014]. Diğer krizlerde olduğu gibi, 2008-9’daki Büyük Durgunluğun altında yatan neden de sermaye birikiminin artışı (yatırım ve üretim) ile kâr oranlarının düşme eğilimi arasındaki çelişkidir. Çelişkiyi yaratan şey, kapitalist üretim tarzında üretimin kullanım için değil, değer yaratmak için yapılıyor olmasıdır. Amaç üretim ya da tüketim değil, kârdır. Değer sadece emeğin (kafa ve kol ile) sarf edilmesiyle yaratılır. Kâr ise, emek tarafından yaratılan, ancak işçiye ödenmeyip üretim araçlarının sahibi tarafından el konulan değerden gelir.

Sermaye birikimi ve düşen kâr oranları (ve sonrasında da düşen kâr kütlesi) arasındaki çelişki ancak değerde bir çöküşün yaşanması ile, yani kriz ile çözülür. Marks, kapitalizmde krizlerin düzenli aralıklarla tekrar edeceğini öngörmüştü. Çünkü kârlılığının zamanla düşme eğilimi içerisinde olması, ihtiyaç değil, kâr için yapılan üretimi sıklıkla ve artan yoğunlukta kesintiye uğratıyordu [Marks 1970].

Bu eğilime yol açan şey kapitalist birikimin doğasıdır, yani bireysel kapitalistlerin işçileri sömürerek elde ettikleri kârları ve kâr pastasından aldıkları payları yükseltmek için birbirleriyle rekabete girişmeleridir. Kapitalistler bunu emek gücünün üretkenliğini arttıran ve ihtiyaç duydukları işçi miktarını göreli olarak azaltan teknolojileri devreye sokarak yaparlar. Kapitalistler rekabet ettikçe, üretim araçlarının toplam maliyeti, emek maliyetlerinden daha hızlı yükselir (Marks’ın deyimiyle sermayenin organik bileşimi yükselir). Değeri ve kârı yaratan tek şey emek olduğu için (zira işçiler çalışmazsa hiçbir şey üretilemez), kârlılık (toplam kârlar değil!) düşme eğilimi gösterir.

Bu durum belli aralıklarda toplam kârlarda da bir düşüşe yol açabilir ve böylece yatırım ve üretimde bir azalma, yani çöküş dediğimiz şey gerçekleşir.

Bu yasa her kapitalist ülkeye olduğu gibi ABD’ye de uygulanabilir. 1965-2017 arasında ABD’de Marks’ın yasasına “karşı-etkide” bulunan başlıca unsur, yani artıdeğer oranı (ADO) yüzde 4 düşerken, sermayenin organik bileşimi (OB) süreğen bir şekilde yüzde 21 yükselmiştir [Carchedi and Roberts 2018].

Daha da ilginç olan, ABD’de kâr oranlarında her ekonomik küçülmenin öncesinde düşüş, çöküş sonrasında ise toparlanma gözlemlenmesidir [Kotz 2007]. Marks’ın kârlılık yasasının çevrimsel niteliğinin anlattığı şey de zaten tam olarak budur.

Kapitalist bir ekonomide kâr oranlarında yaşanan kayda değer bir düşüş, takip eden dönemde yatırım ve üretimde yaşanacak çöküşün de açık bir işaretidir. Gerçi Marks kâr oranlarının bir süreliğine artan sermaye yatırımları ile telafi edilebileceğini, böylece kâr kütlesinin artmaya devam edebileceğini söylemiştir. Ancak bu  elbette sürdürülebilir bir şey değildir. Er ya da geç kâr oranlarındaki düşüş, kâr kütlesinde de bir düşüşe yol açacak, nihayetinde “mutlak aşırı-üretim” ve çöküş yaşanacaktır.

ABD’nin 1945 sonrası verilerinden elde edilen kanıtlar Marks’ın krizler teorisini doğrulamaktadır. Jose Tapia’ya göre “ABD ekonomisinin 251 çeyreğinin verileri durgunluk evreleri öncesinde kârlarda düşüşler yaşandığını göstermektedir. Durgunluk öncesindeki 4 ya da 5 çeyrek boyunca kârların büyümesi durmuş ve düşüşe geçmiştir. Oranlar durgunluk sonrasında hızla toparlanmıştır. Yatırımlar büyük oranda kârlılık tarafından belirlendiği için ve talebin ana bileşeni de yine yatırımlar olduğu için, kârlardaki düşüşün yatırımlarda da düşüşe yol açmasının ve sonrasında talebin gerilemesinin, durgunluğun altında yatan temel mekanizma olduğu söylenebilir” [Tapia 2018].

Sergio Camara ve Aberlardo Marina’ya göre de “son iki küçülme evresinin öncesinde de kâr oranlarındaki anlamlı bir devresel düşüş gözlenmiştir… Kâr oranlarındaki devresel çöküş, 1930’lardan bu yanaki en derin ekonomik gerilemeyi tetikleyen önemli bir faktör olarak görülmelidir” [Camara and Marina 2018].

Her krizin kendi dönemine has tetikleyicileri vardır: Örneğin, 1974-5 çöküşünü yüksek petrol fiyatları; 1980-2 çöküşünü yüksek enerji fiyatları; 1991 çöküşünü emlak piyasası; 2001 çöküşünü borsadaki yüksek teknoloji şirketleri hisselerinin değer kaybı ve 2008-9’u da finansal kitle imha araçlarıyla çeşitlendirilen kredilerin şişirdiği konut bolluğu (karşılıklı borç yükümlülükleri) tetikledi.

Marks’ın kârlılık yasasına karşı-etkide bulunan bir diğer faktör de hayâli kârlardır. Kâr oranlarındaki düşüş kapitalistleri spekülasyon yapmaya teşvik eder. Eğer kapitalisler meta üretiminden yeterli kâr elde edemiyorlarsa, borsada kumar oynayarak ya da çeşitli finansal araçlar kullanarak para kazanmaya çalışırlar.

Tüm kapitalistler kâr oranlarındaki düşüşü üç aşağı beş yukarı aynı anda deneyimledikleri için, hepsinin aynı anda hisse senetlerine ve finansal varlıklara hücum etmesi, doğal olarak fiyatları uçurur. Hisse ve varlıkların fiyatları bir kez artmaya başlayınca da, herkes bu yükselişten nemalanmak ister – işte bu, finansal balon dediğimiz şeyin başlangıcıdır.

Marks, kredilerde tahvil, hisse ve diğer finansal varlıkları almak için yaşanan genişlemeyi “hayâli sermaye” olarak adlandırır. Bu finansal varlıkların değeri, son tahlilde, üretken varlıkların yarattığı kâra bağımlıdır. Bir çöküş yaşandığı zaman, finansal varlıkların değerinin önemli bir kısmı hayâli hale gelir. 2007’de şirket kârlarındaki yükseliş büyük oranda hayaliydi ve krizin başlamasıyla birlikte bunun böyle olduğu herkes tarafından da görülmüş oldu.

ABD ve diğer ekonomilerde kredilerde yaşanan patlama konut alımlarına aktı. 2006 ortası itibariyle ABD’de konut talebi devasa oranlara ulaşmıştı. Son 15 senede bir çok ileri kapitalist ekonomide düşen faiz oranlarının borçlanma maliyetlerini azaltıp emlak talebini büyütmesinin bir sonucu olarak neoliberal çağda hanehalkının borçları hızla artmıştı. Krediyi bankalar ve diğer borç verenler sağlamıştı. Ancak varlıklar (konut değerleri) çökünce, finansal sistemdeki yalancı baharın yerini kuruyan likiditenin ağır yükü almıştı.

Elbette her acının bir sonu vardır. Büyük Durgunluk dönemi de bir süre sonra benim Uzun Bunalım diye adlandırdığım şeye evrilmiştir.1 ABD ekonomisi hala dünyadaki en büyük ve en önemli kapitalist ekonomidir. 2009’daki Büyük Durgunluğun sona ermesinden bugüne en büyük 7 ekonomi arasında en iyi performansı sergileyen ülke olmuştur. Ancak gayrı safi yurt içi hasılanın (GSYİH) reel büyüme oranı bile kriz-öncesi döneme göre zayıftır. Ve eğer ABD’nin kişi başına düşen GSYİH reel büyüme ortalamasına bakarsak, 2007’den bir yıl önce yıllık yaklaşık yüzde 3 olan bu oranın son 10 yılda yıllık sadece yüzde 1.4’lük bir ortalamaya sahip olduğunu görürüz.

Ekonomi devi ABD’nin Büyük Durgunluk’tan bu yana yaşadığı şey bir durgunluktan daha fazlasıdır. Öncelikle ekonomik büyüme gözden kaybolmuştur. ABD ekonomisi 1930’lardaki çöküşten bu yana en zayıf toparlanma sürecini yaşanmaktadır [Roberts 2016].

2017’deki kısa süreli ivme yaşansa da petrol fiyatlarındaki düşüş ve Başkan Trump’ın kurumlar vergisinde yaptığı indirimin ardından ABD ekonomisinin büyümesi yeniden yavaşlıyor, yatırımlar hız kaybediyor. En önemlisi, finans-dışı kesim kârları ve genel kâr oranı hala 2014 seviyelerinin altında. 2017’de ABD kâr oranı 2006 ve 2014’deki zirvenin hâlâ yüzde 6-10 altında seyrediyor.

Trump, 2017’de ABD borsalarının tarihi rekorlar kırdığına işaret ederek ekonominin yükselişte olduğunu müjdeliyordu. Ancak 2018 ortası itibariyle zirve yapan ABD ve dünya GSYİH büyüme oranları tekrar düşmeye başladı. 2018’in sonunda borsalar 2008’deki mali krizden bu yana en sert düşüşü yaşadı.

Marks hisse fiyatlarını belirleyen şeyin faiz oranı ve genel kâr oranı arasındaki fark olduğunu söylemişti [Marks 1970]. 2009’dan bu yana hisse senedi fiyatlarını yükselten temel unsur uzun dönemli faiz oranlarının çok düşük olmasıydı. Faiz oranlarının düşüklüğü hem yatırım kredisine olan talebin düşüklüğünden, hem de kısmen FED gibi bir çok merkez bankasının kısa dönemli faiz oranlarını yüzde sıfırlarda tutarak, miktarsal genişleme (kredi pompalamasıyla finansal varlık alımı) politikalarını benimsemiş olmasından kaynaklanıyordu. Borsa yatırımlarının geri dönüşü ile borçlanmanın maliyeti arasındaki fark, üretim yatırımlarının aksine, yüksekti.

Ancak 2018’de faizler (ABD Merkez Bankası FED’in etkisiyle) yükselmeye ve büyük ekonomilerde kârlılıkta yaşanan toparlanmanın bugün tersine dönmeye başladığının işaretleri belirmeye başladı. Avrupa’nın ABD ile eşzamanlı büyüme umutları ise suya düştü, zira Fransa ve Almanya gibi önde gelen ekonomiler yavaşlarken, İtalya gibi zayıf olanlar küçülme evresine girdi. Keza, şirketlerin Brexit belirsizliğine tepki olarak yatırım grevine gitmeleri sebebiyle Birleşik Krallık’ın GSYİH büyüme oranı da hızla düşüyor. Avrupa Bölgesi ekonomisi bugün sadece yüzde 1.6 büyüyor. Oysa geçen yılın aynı zamanlarında bu oranın iki katına varan büyüme rakamlarına ulaşmıştı. Asya’da da 2018’in ikinci çeyreğinden itibaren bir yavaşlama söz konusu. Japonya’nın reel GSYİH’i 2018’in 3. çeyreğinde durağan bir tablo çiziyor. Dünyanın en büyük üretim ekonomisi olan Çin, Büyük Durgunluk’tan bu yana en düşük büyüme oranlarını sergiliyor. Tüm resmi büyüme tahminleri (IMF’den OECD, Dünya Bankası, vb.’ne) 2019’daki büyümenin 2018’in gerisinde kalacağını öngörüyor [IMF 2019].

Büyümenin yavaşlaması ile şirketlerin borçları arasında ters ilişki vardır. Şirketlerin kaldıraçlı krediler yoluyla karşılıksız bir şekilde borçlanmalarında sert bir artış yaşanıyor. Emisyon hacmi 2018’de rekor seviyeleri görmüş durumda. Yani eğer kâr artışları durursa ve birikmiş şirket borçlarının geri ödeme maliyetleri de böyle yükselmeye devam ederse, 2019’da yeni bir kredi daralmasının koşulları olgunlaşmış olacak. Merkez bankalarının uluslararası araştırma ajansı olan Uluslararası Ödemeler Bankası da (Bank of International Settlements – BIS), “finansal döngü” denen şeyin yeni bir kredi daralmasının yaklaşmakta olduğu anlamına geldiğine işaret ederek uyarılarda bulunuyor. [BIS 2018].

“Finansal döngünün yükseliş aşamaları ya krizlerle sonlanır ya da en iyi ihtimalle büyümeyi zayıflatma eğilimi gösterirler. Finansal döngüdeki yükseliş bir kez zirve yaptığında bunun acısını reel ekonomi çeker. Bunun böyle olduğu en açık şekilde kredilerin bollaşmasını ve varlık fiyatlarının yükselişini takip eden finansal krizler sırasında, yani finansal döngülerin yükseliş aşamalarında görülür. Nihayetinde krizler, düşen varlık fiyatlarının, yüksek borç yükünün ve bilançoları borçtan arındırma çabalarının büyümeyi aşağı çekmesi yoluyla ekonomide sert küçülmeleri beraberinde getirir” ve en önemlisi, “bu yönüyle borç ödeme oranınız ancak kısmen belirleyicidir”.

ABD şirketleri 2018’i yüzde 20 gibi rekor kâr/kazanç düzeyiyle tamamladı. Bu, ABD ekonomisinin Büyük Durgunluk’tan sonra yükselişe geçtiği 2010’dan bugüne elde edilen en yüksek oran. Ancak bu kâr sıçraması tek seferlik bir şeydi. Buna yol açan şey, ABD şirketlerinin yurtdışındaki nakit rezervlerinin ülkeye geri getirilmesini sağlamak amacıyla kurumlar vergisinde yapılan devasa indirimler ve bu şirketlere getirilen vergi muafiyetleriydi. Ve elbette girdi maliyetlerinde, yani 2018’de petrol fiyatlarında yaşanan sert düşüş de ABD şirket gelirlerini tırmandırmıştı.

ABD’de finans-dışı kesimin borçlarının GSYİH’e oranı, kriz-sonrası seviyesi olan yüzde 72’lere vurmuş durumda. 2017’de finans-dışı kesimin borçları bir önceki seneye kıyasla 810 milyar dolar fazla artarak 14.5 trilyon dolara çıkmıştı. Bu yükselişin yüzde 60’ı bankaların yeni kredi yaratımından kaynaklanıyordu. Şu anda, tahvil finansmanı, ödenmemiş borçların yüzde 43’ünü oluşturmaktadır. Bu tahvillerin ortalama vadesi 15 yıllık iken, ABD ticari kredilerinin ortalama vadesi 2.1 yıldır. Bu da kabaca yıllık 3.8 trilyon dolarlık bir kredi geri ödemesine tekabül eder. “Bu bağlamda, artan faiz oranları yüksek refinansman ihtiyacı içerisindeki şirketler üzerinde baskı yaratmaktadır” [IIF 2018].

Faiz oranlarının yüksekliği bir yana, kredi ihtiyacı olan şirketler (yüksek kredi notuna sahip olan ve sadece ucuza bulduğu için dahi borç alabilen şirketlerin tersine) daha büyük risk altındadır. Moody’s’in yayınladığı son rapor ABD finans-dışı kesimin borçlarının yüzde 37’sinin yatırım yapılamaz notuna sahip olduğunu göstermektedir. Bu, yaklaşık 2.4 trilyon dolara tekabül etmektedir. [Moody’s 2018]. Bu borçların büyük kısmı BBB notuna sahiptir ki bu en düşük yatırım notudur. Bu, söz konusu borçların batık olmaktan bir adım geride olduklarını gösterir. BBB notuna sahip şirketler 2009’dan bu yana yüzde 50 artmıştır.

Dahası, hem yatırım yapılabilir şirketler, hem de spekülatif olanların borçlarının toplam borç içindeki payları Büyük Durgunluk’tan bu yana daha fazla artmıştır. Bazı şirketler hisse geri satın alımlarını finanse etmek için borçlanmışlardır ve büyük nakit akışına ve rezervlere sahiplerdir. İhtiyaç duyduklarında likidite oranlarını kolaylıkla düşürebilirler. Fakat daha küçük ve daha az kârlılığa sahip olanların böyle bir şansı yoktur. Finans-dışı kesimde yer alan ortalama bir şirket, 2007-8’deki finans krizi zamanlarıyla kıyaslandığında bugün kabaca yüzde 20 daha yüksek kaldıraç oranına sahiptir.

Anaakım iktisadın üretimdeki çöküş riskine karşı alışıldık tepkisi ve çöküş sonrası toparlanmaya dair klasik tavsiyesi para politikasını gevşetmek ve faiz oranlarını düşürmektir. Eğer bu işe yaramazsa “tulumbaya su vermek için” mali disiplini gevşetmeyi, yani kamu harcamalarını ve bütçe açığını arttırmayı salık verirler.

Parasalcı yaklaşım Büyük Durgunluk’tan sonra benimsenen temel politika olsa da, toplumun yüzde 99’un gelirlerini ve onlara yarayacak üretken yatırımları ve hasılayı tetiklemekte başarısız olmuştur. Aksine, tüm bu ucuz para ve kredi, finansal varlıklarla, hisselerle ve tahvillerle yapılan spekülasyona, yani yüzde 1’in cebine akmıştır. Faiz oranları şu an çok düşüktür ve daha da fazla düşmesi çok zordur. Zaten FED de faiz oranlarını arttırmaktadır. Keynesyen iktisatçılar ihtiyaç duyulan şeyin mali politikalar olduğunu söylemektedir. Ancak bu işe yarar mı?

Keynesyen görüş yatırımların, istihdamın ve kârların “efektif talep” mekanizmasıyla GSYİH’i arttıracağını söyler. Ancak Marksist teori belirleyici olanın yatırımlar değil, kârlar olduğunu söyler. Kâr, artıdeğerin bir kısmıdır, yani işçiye ödenmemiş emektir. Emeğin sçmürülmesinden kaynaklanır. Kârı bir üretim faktörü olan “sermayenin” doğal bir meyvesi olarak gören Keynesyen teori bu gerçeği görmezden gelir ya da inkâr eder [Tapia 2018].

Keynesyen teori, kâr ve yatırım arasındaki neden-sonuç ilişkisini tersinden kavrar. Oysa Keynesyen teorinin söylediğinin aksine kârın oluşmasının “nedeni” yatırımlar değildir; tersine, yatırımların “nedeni” kârdır. Dahası, Keynesyen modelin ileri sürdüğü gibi yatırımların kârları belirlediğini gösteren bulgular çok azdır. Ayrıca kamu harcamalarının veya bütçe açığının (net borçlanma oranının) büyümeyi canlandırıp çöküşleri sona erdirdiğine dair kanıt da çok sınırlıdır. Çöküşlerden çıkış sadece kârlılığın yeniden yükselmesiyle mümkündür. Eğer Marksist analiz doğruysa, kamu harcamaları ve vergi oranlarının yükselip alçalmasının işe yararlığı, bu adımların kârlılığı yükseltip yükseltmeyeceğine bağlıdır. Eğer kârlılığı yükseltmiyorlarsa ve hatta düşürüyorlarsa, kamu harcamaları GSYİH’i ancak kısa bir süre için, o da uzun dönemler sürecek olan düşük büyüme ve durgunluğun geri dönmesi pahasına yükseltebilir.

Keynesyenler’in aksine Marksistler’in basit bir makro-muhasebe denklemi vardır: Kârlar + Bütçe Fazlası = Yatırımlar + Cari İşlemler. Yani Trump devasa (GSYİH’nın yüzde 6’sı kadar)  bütçe açığı verirken kârlar düşüyorsa, o halde yatırımlar düşmeli ve (GSYİH’nın yüzde 3’ünü bulan) cari açık küçülmelidir. Bu, üretimde ve ithalatta muhemelen sonraki 18 ay içinde yaşanacak bir çöküş anlamına geliyor.

Bu, kısa dönemde olacak olan şey. Uzun dönemde ise dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD, göreli olarak 1945-sonrasının SSCB’sinden daha ciddi ve yeni bir rakiple, yani Çin tehdidi ile yüzleşmek zorunda kalacak.

Kapitalist bir ekonominin gücü, çalışma saati başına üretilen ürün ile belirlenen toplam üretkenlik seviyesi ile ölçülür. Bu geniş tanımı baz alırsak, ABD, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ekonomilerin de ilerisindedir. Çin’in emek üretkenliği seviyesi ABD’nin sadece yüzde 20’si kadardır. Ancak Çin 2000’den bu yana üretkenliğini dörde katlamıştır [Roberts 2015].

Çin’in dünya Ar-Ge pazarından aldığı payın yükselmesiyle birlikte ABD’nin payı düşse de, yüzde 30 ile hâlâ dünya Ar-Ge pazarının lideri durumundadır. Bu oran, onun dünya hasılasından aldığı payın 1.5-2 kat fazlasına tekabül etmektedir.

Çin’in onaylanan toplam patentlerden aldığı pay da son on yılda hızla artmış ve yüzde 20’ye ulaşmıştır ancak Çinli mucitlerin aldığı patentlerin çoğu kendi yerli patent ofislerinden onaylatılmışken, sadece çok az bir kısmı yurt dışından elde edilmiştir. ABD’nin dünya fikri mülkiyet hakları havuzundan aldığı pay AB’nin payının büyümesine bağlı olarak bir miktar azalsa da, hala çok yüksektir. Çin’in bu pazardaki payı ihmal edilebilir seviyededir. Bu da teknoloji pazarında aslan payını hâlâ ABD’nin aldığını göstermektedir.

Modern 21. yy. ABD ekonomisi giderek artan oranda ileri bilgi ve teknoloji sektörlerine dayalı gelişmektedir. Bu sektörlerin ABD GSYİH içindeki payı yüzde 38’dir ve bu rakam tüm büyük ekonomiler içerisindeki en büyük orandır. Ancak bu sektörlerin GSYİH’dan yüzde 35’lik pay aldığı Çin de ABD’nin ensesindedir. Bu oran, “gelişen” bir ekonomi için inanılmaz derecede yüksek bir orandır.

Hâlâ en büyük yüksek teknoloji üretcisi olmasına rağmen, ABD’nin dünya ihracatındaki payı küçülmekte, Çin’inki ise yükselmektedir. Tabii, ABD hâlâ ticari bilgi-yoğun hizmet üreticisi olma pozisyonu korumakta, toplam ihracatta AB’nin ardından ikinci sırada yer almaktadır. Çin’in payı ise oldukça küçüktür.

Ancak bu yüksek-teknoloji sektörleri az sayıda şirketin elinde yoğunlaşmış durumdadır. Teknoloji de dahil, Amerikan sanayisindeki aktörlerin çoğunluğu ABD’nin bu üstünlüğünden çok az faydalanabilmektedir. Biyoteknoloji, ilaç, yazılım, internet ve ticari ekipmanlar sektörlerindeki satışların yüzde 60’ını sadece 5 şirket gerçekleştirmektedir. Her sektördeki en büyük ilk 5 şirket kârların da aslan payını almaktadır.

Bugün Çin dış yatırımlarda ABD’nin arkasından ikinci sıradadır.Doğrudan yatırım stokları yıllık yüzde 25 oranında büyümektedir ve bugün 1.3 trlyon dolara ulaşmıştır. “Tek yol” projesi kapsamında çevresindeki ülkelere de yoğun baskı uygulamaktadır. Bu da ihracatlarına  yansımakta, Çin’in bu ülkelere yaptığı ihracat, ABD’ye yaptığı ihracatın iki katına ulaşmaktadır.

Dış ticaretin bugün ABD’nin şirket kârlarına görece düşük bir katkı sunduğunu söyleyebiliriz. 1940’lara baktığımızda ABD merkezli şirketlerin yabancı iştiraklerinin kârları ABD’nin toplam kârının sadece yüzde 7’sini oluşturuyordu, ki bu oran ihracat oranıyla aynıydı. ABD şirketlerinin oprerasyonlarının ve sermaye yatırımlarının küreselleşmesi son 35 yılda bu rakamları değiştirdi. 2016’da yurt içinde üretlen kârların toplam kârlar içindeki payı yüzde 48’e gerilerken yurt dışı operasyonların ve ihracatın payları sırasıyla yüzde 40 ve yüzde 12’ye tırmandı.

Ancak Büyük Durgunluk’tan beri, “küreselleşme” duraklamış, hatta durmuş gözükmektedir. Dünya ticaret “açıklığının” (dünya ticareti ve mali sermayenin dünya GSYİH’i içindeki payının) Büyük Durgunluk’tan bu yana düşmekte olduğunu görmekteyiz.

Yeni ticaret savaşlarının arkasında da küreselleşmedeki bu düşüş yatıyor. Bu düşüşü dünyanın eknomik büyümesinin düşük seyretmesi ve sermaye kârlılığının iyice sıkışmış olması koşulluyor.

Yani Trump’ın ticaret üzerine yaptığı onca gafın nesnel bir nedeni var: ABD’nin büyümekte olan kilit konumdaki teknoloji sektörlerinde elde ettiği kârları ve sermayesini yükselen Çin sanayisinden korumak.

Bu zamana kadar ABD küresel yüksek teknoloji ve fikri mülkiyet sektörlerindeki liderliğini korumayı başarabilmiştir. Çin ise, henüz küresel pazarda olmasa da, yurt içindeki ABD’li şirketlerin pazar paylarını ellerinden alarak büyümektedir. Ancak Çin’in etkinliği giderek artmaktadır.

Amerikan sermayesi için 21. yy.’da asıl sorunu yaratacak olan şey de bu olacaktır.

 

Dipnotlar

1) Yazar, 2008-9 krizini Büyük Durgunluk, 2009’dan bu yana devam eden süreci de Uzun Bunalım olarak tariflemektedir [Çev.]

 

KAYNAKLAR

Marx, K. (1970) Capital Volume 3, Chapters 13-15, London Lawrence and Wishart.

Roberts M, The Long Depression (2016), Haymarket Books, Chicago.

David Kotz, (2007) Economic Crises and Institutional Structures: A Comparison of Regulated and Neoliberal Capitalism in the U.S. PERI paper.

Carchedi G and Roberts M, The Long Roots of the Present crisis in The World in Crisis, (2018) Haymarket Books, Chicago. pp 13-36

Tapia J, Investment, profit and crisis; theories and evidence, in The World in Crisis, 2018, Haymarket Books, Chicago, pp78-129.

Camara S and Marina A, The neoliberal financialisation of the US economy, in The World in Crisis. Pp318-329

Carchedi G and Roberts M (2018) The World in Crisis: a global analysis of Marx’s law of profitability , Haymarket Books, Chicago.

Roberts M, Tendencies, triggers and tulips – the causes of the crisis: the rate of profit, overaccumulation and indebtedness, Presentation to the Third Economics seminar of the IIRE, 14 February 2014, Amsterdam.

Moody’s
https://www.marketwatch.com/story/us-investment-grade-corporate-bonds-now-riskier-than-before-each-recession-since-1981-moodys-2018-11-16

IMF, World economic outlook update, https://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2019/01/11/weo-update-january-2019

IIF, https://www.forbes.com/sites/johnmauldin/2018/06/13/yet-another-debt-crisis-is-brewing/#9bf785eff579

BIS Quarterly Review, Borio C, The financial cycle and recession risk https://www.bis.org/publ/qtrpdf/r_qt1812g.htm