* Srishti Yadav – The New School for Social Research Ekonomi Bölümünde Doktora Adayı

** İngilizcesinden çeviren: Güney Işıkara

900 milyon seçmenin oy kullanabileceği Hindistan seçimlerinin, temsili demokrasi tarihinin gördüğü en büyük deneyim olması muhtemel1. Hindistan, oy çokluğuna dayalı bir parlamenter demokrasiye sahip ve geçtiğimiz 67 yılda, demokratik yollardan seçilmiş (1975-77 dönemindeki ulusal olağanüstü hal hariç) 16 hükümet tarafından yönetildi. Parlamentonun alt kanadı olan Lok Sabha2 için yapılacak bu 17. seçim, 11 Nisan – 19 Mayıs tarihleri arasında bütün eyaletleri kapsayacak yedi safhada gerçekleşecek. Sayım ve sonuçların açıklanması için ise 23 Mayıs tarihi öngörülüyor.

Hindistan’daki politik gelişmeler iki nedenle büyük uluslararası önem taşımakta: Birincisi, dünyadaki hemen hemen her beş kişiden biri Hindistan’da yaşıyor. İkincisi, makul tahminlere göre bunların her üçünden biri (günde 3.2 dolardan az kazanacak kadar) yoksul3. Durumu daha ilginç kılan ise Hindistan Halk Partisi’nin (Bharatiya Janata Party – BJP) öncülüğündeki Ulusal Demokratik İttifak (National Democratic Alliance – NDA)  ve onun lideri Başbakan Narendra Modi’nin, küresel ölçekte gözlemlenen sağa ve faşizme doğru kayma konusunda Türkiye, Brezilya, Macaristan ve ABD’den aşağı kalır hiçbir yanının olmaması. Bu bakımdan seçimlerin Hindistan sınırlarının ötesinde sonuçlar doğuracağı söylenebilir.

Arka Plan

BJP öncülüğündeki NDA hükümeti 2014’te ezici bir seçim zaferiyle iktidara geldi. 23 siyasi partinin güç birliğini ifade eden Ulusal Demokratik İttifak meclisteki 543 koltuğun 336’sını alırken, tek başına 282 koltuk kazanan BJP, çoğunluk hükümeti kurmayı başardı. Böylece 1984 yılından beri ilk defa4 bir parti tek başına çoğunluk hükümeti kurmaya yetecek kadar koltuk kazanmış oldu. Kayıtlı seçmenin yüzde 66’sının oy kullandığı ve bugüne kadarki en yüksek katılım oranının sağlandığı 2014 seçimlerinde BJP’nin elde ettiği zafer büyük ölçüde, Modi dalgası olarak da ifade edilen, partinin başbakan adayı Narendra Modi’nin popülerliğiyle açıklandı. Modi dalgasının yerinden ettiği bir önceki hükümete göz atarak ve böylelikle Hindistan siyasetindeki iki büyük partiyi – BJP ve Kongre Partisi’ni – karşılaştırarak başlayalım.

BJP hükümeti, kendisinden önce iki dönem (2004-09 ve 2009-14 yılları arasında) görev yapmış, Kongre Partisi’nin başını çektiği Birleşik İlerici İttifak’ın (United Progressive Alliance – UPA) yerini aldı. UPA, 2000’li yılların ortasına denk gelen ekonomik büyümenin zirve yaptığı dönemde iktidardaydı. Bu büyüme, neoliberalleştirilen ekonomideki hizmet sektörünün genişlemesinin ve gelişen orta sınıfın dayanıklı tüketim mallarına karşı (borçlanma yardımıyla) artan talebinin bir sonucuydu. 2010’ların başında gözlemlenen ekonomik yavaşlama ve fiyatlardaki artış, UPA’nın iktidar yorgunluğuyla beraber 2014 seçim sonuçlarını etkileyen önemli unsurlar arasındaydı.    

Fakat bunlardan daha önemli bir etmen vardı: UPA’nın iktidardaki ikinci dönemine damga vuran, kömür yataklarının tahsisini, telekomünikasyon altyapısının değiştirilmesini, 2010 yılında Hindistan’da gerçekleşen İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları’nı (Commonwealth Games) ve daha nicesini kapsayan büyük yolsuzluk skandalları hükümete mensup birçok yüksek profilli politikacıyı yıpratırken, dönemin başbakanı Manmohan Singh’in5 ataletini de gözler önüne serdi. Skandallar hem sayıca fazla, hem de daha önce yaşanmamış ölçekteydi. Yalnız telekomünikasyon skandalı hazineye tek başına 24 milyar dolara mal olmuştu. Bu yolsuzluklar, siyaset alanıyla olan ilişkilerini ulusal kaynaklara erişim sağlamak için kullanmaktan geri durmayan kapitalistler ile siyasetçiler arasındaki bağlantıyı açıkça görünür kılmıştı. Böylelikle Kongre Partisi, iktidarının ikinci döneminin sonu itibarıyla halk nezdindeki popülerliğini büyük ölçüde yitirmişti.

Topluma hakim bu hoşnutsuzluk BJP’nin rahatlıkla yönlendirebileceği bir politik söylem için alan açtı. Narendra Modi, kendisinden çok daha kıdemli adayları geride bırakarak partinin başbakan adayı olarak öne çıktı. Bu tercih, bahsettiğimiz politik söyleme belli bir yön verilmesi adına önem taşıyordu. Zira Modi, 2002 yılında Müslümanların yerleşim alanlarının Hindular tarafından sistematik olarak hedef alındığı, yakılıp yıkıldığı, yağmalandığı, 2000’den fazla Müslümanın katledildiği, kadınların tecavüze uğradığı Gujarat Eyaleti’nin başbakanıydı. Her ne kadar Modi ve yakın çevresi resmi anlatı tarafından temize çekilmiş olsa da, olayları yerinden takip eden gazetecilere göre Modi duruma müdahale etmek için elinden geleni yapmamış, hatta röportaj veren birine göre bakanlarına ve polise işi ağırdan almaları talimatını vermişti6.  

Modi 2000’li yıllarda yalnızca bu katliam nedeniyle herkes tarafından tanınır hale gelmedi. Dilinden bir an olsun düşürmediği Gujarat Kalkınma Modeli 2014’teki genel seçim kampanyasının da önemli bir parçasıydı. Gujarat Eyaleti Modi liderliğinde sanayi üretimi, ihracat ve büyüme oranları bağlamında diğer tüm eyaletlerden iyi bir performans sergiledi. Bu kalkınma modeli neoliberal modelden ne bir eksik, ne de bir fazlaydı. Temel hedef büyük sermaye açısından olabildiğince cazip bir merkez haline gelebilmekti. Modi’nin Gujaratıysa, doğrudan yabancı yatırımlardan ziyade yerli sermayeyi çekme konusunda başarılıydı7. “Bürokrasinin hafifletilmesi” ve “yatırım yapmanın kolaylaştırılması” kisvesi altında tanıdık adımlar atıldı: İş kurmak için resmi (ve zaman gerektiren)  adımların azaltılması, sınai projelere arazi tahsisinin kolaylaştırılması, büyük teşvikler, çevreyi ve emeği koruyan yasaların esnekleştirilmesi, sanayi sektöründe taşeron işçiliğin önünün açılması… Otoyol ağının genişletilmesi ve daha önce olmayan yerlere elektrik getirilmesi gibi altyapı hizmetleriyle kamu da bu sürece zemin oluşturdu. Kısacası bu, devletin sermayeye elinden gelen desteği verdiği bilindik model idi. Sonuçlar ise çarpıcıydı: Gujarat bir yandan ulusal sanayi üretiminde ve ihracatta en yüksek paya sahip, en hızlı büyüyen eyalet haline gelirken, diğer yandan (elinde büyük sanayi işletmesi bulundurmayan) nüfusun çoğunluğunu ilgilendiren konularda kamunun elini cebine bile götürmediği, kaynakların bu yönde seferber edilmediği bir eyalet oluverdi.

Gujarat, sağlık hizmetleri ve eğitime erişim, yatay ve dikey sosyo-ekonomik mobilite gibi sosyal göstergeler özelinde oldukça kötü bir performansa sahip. Gujarat Modeli sermaye için – hatta herhangi bir sermaye için değil, görece az emek soğuran büyük sermaye için tasarlanmış bir model. Düşük düzeyde istihdam yaratan bu modelin bedeliniyse eğitimli gençler ve tarım sektörünü terk etmek durumunda kalan göçmen işçiler ödüyor8. Eyalet nüfusunun yaklaşık yarısı çok boyutlu endekslerle tanımlanan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu durum kendisini 2015 yılından beri meydana gelen, en büyüğü tarımla uğraşan Patidar kastı tarafından düzenlenen çeşitli eylemlerde ortaya koyuyor9.

İşte bu bağlamda Modi, ülke 2014 seçimlerine giderken kendini Vikas Purush, yani “kalkınma erbabı” olarak; çalışkanlığı, liderlik özellikleri ve temiz siciliyle10 ulusu kalkınma ve modernleşme patikasına sokacak güçlü, geniş göğüslü (gerçekten de 142 cm olduğunu iddia ettiği göğüs ölçüsüyle övündü!) aday olarak tanıttı. Siyasi iklim, ekonomik refah, yolsuzlukla mücadele ve herkesin yaşam standardının yükseltilmesi sözü veren BJP için biçilmiş kaftandı. Tüm bunlar, BJP’yi Kongre gibi diğer ulusal partilerden ayırt eden bir başka unsurun gözlerden kaçmasını sağladı: BJP, saf Hindu bir Hindistan düşüncesini benimseyen, 1947 yılındaki bölünme esnasında bunun için mücadele eden, geniş ve militan bir toplumsal tabanı bulunan Ulusal Gönüllüler Birliği’nin (Rashtriya Swayamsevak Sangh – RSS) içinden doğmuştu11. BJP’nin politik atası olan RSS (ve onun kardeş örgütleri) Hindu uygarlığının üstünlüğünü savunmasıyla, Batı’ya dair her şeyi reddetmesiyle, ve Hindu kültürünün en gerici kastçı ve patriyarkal unsurlarını sahiplenmesiyle biliniyor. RSS, 5-6 milyonluk bir insan gücüne sahip paramiliter bir örgüt. Gönüllülerin/öğrencilerin fiziksel eğitim ve Hindu kültürü/tarihi eğitimi aldığı ülke çapında 50.000’in üzerinde okul (skakha) işletiyor. Modi de gençliğinde düzenli olarak bu okullara gitmiş olmasıyla ve RSS tarafından el üstünde tutulmasıyla biliniyor.  

BJP ve Kongre gibi diğer büyük partiler arasındaki temel ayrım işte burada yatıyor: Kongre kendini dini ve etnik azınlıkların partisi olarak tanımlarken BJP Müslümanlara hasım, açık bir Hindu partisi olarak karşımıza çıkıyor. Mesele iktisat politikalarına geldiğinde ise iki parti birbirinin kopyası oluveriyor.

Bağımsızlığın kazanıldığı 1947’den 1991 yılına kadar Hindistan ithal ikameci bir sanayileşme politikası uyguladı. Bu dönemde yerli sermayeye dayalı sanayileşmeye alan açılması adına dış ticaret sıkı bir denetime tabi tutuldu. Bu model 1980’lerin sonuna doğru kendi sınırlarına dayandı ve 1991’de liberal ekonomik reformları hayata geçiren Kongre Partisi’nden başkası değildi. BJP başlangıçta RSS’nin küreselleşme karşıtı tutumuna sadık kalarak yabancı sermayenin Hindistan’a girmesine karşı çıktıysa da, aradan geçen zamanda neoliberalizmi bir güzel hazmetti. Modi tam da bu kalkınma modelinin ete kemiğe bürünmüş halini temsil ediyor.

İki parti arasındaki belki de tek fark Kongre Partisi’nin Nehru dönemindeki12 Fabian sosyalizmi günlerinden kalma bir alışkanlık olarak büyük sosyal refah projelerini savunuyor olması. Birleşik İlerici İttifak (UPA) döneminde örneğin Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Programı yürürlüğe sokulmuş, sosyal güvenlik politikaları bağlamında Gıda Hakkı Yasası kabul edilmişti. Geçtiğimiz günlerdeyse Kongre Partisi, 2019 seçimlerini kazanması durumunda Evrensel Temel Gelir uygulamasını yürürlüğe sokacağını açıkladı. Kongre’nin bu tür bir politikayı hangi mali kaynaklarla finanse edeceğiyse bir soru işareti. Zira uluslararası mali sermayenin sözcüleri IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı yapısal uyum ‘şartları’ Hindistan’ın elini kolunu bağlıyor. Kongre’nin bu çerçeveye tamamen bağlı kalmasıysa iki parti arasındaki farkları önemli derecede ortadan kaldırıyor13.

2014 – 2019 Dönemi

Ekonomi Karnesi

Böylelikle BJP liderliğindeki NDA hükümeti 2014 yılında, geleneksel anlamda BJP seçmeni olmayanların da oylarını alarak iktidara geldi. Bu seçmen, BJP’nin yürüttüğü geniş bütçeli ve etkin reklam kampanyasının da sonucu olarak herkes için kalkınma rüzgarına kapıldı ve Modi’nin insan hakları özelindeki kirli sicilini unuttu14. İktidara gelmesinin hemen ardından Modi hükümeti Gujarat Modeli’ni ulusal ölçekte uygulamaya, yani katıksız bir neoliberal rejim tesis etmeye başladı. Bunun yanı sıra, büyük bir hızla kurumları safranlaştırma15 ve kolektif bilinci sağa çekme işine girişti.

Bu hükümet ekonomi politikasını tümüyle Hindistan’a doğrudan yabancı yatırım çekme üzerine bina etti. Modi bu amaçla kendisinden önceki bütün başbakanlardan daha fazla sayıda ülke ziyaret etti16. Üretimin Hindistan’a kaymasını (Hindistan için yapılmasını değil!) teşvik etmek amacıyla “Hindistan’da Üret” ve “İşini Hindistan’da Kur” gibi kampanyalar başlatıldı. İş yasalarının uygulanmasında gevşeme, firmalara vergi muafiyeti ve devlet desteği, bürokrasinin azaltılması gibi bildik unsurlar içeren bu teşvikler sayesinde Modi döneminde Hindistan, Dünya Bankası’nın ‘İş Yapma Kolaylığı Endeksi’nde neredeyse 100 basamak birden atladı.

Uluslararası sermayenin taleplerine olan bu bağlılık aynı zamanda devletin özel sektöre yer açacak şekilde iktisadi alandan çekilmesini de beraberinde getirdi. Göreve geldikten sonraki birkaç ay içinde hükümet, 1950 yılından beri beş yıllık planlar hazırlayan Planlama Komisyonu’nu ilga etti ve bunun yerine Niti Aayog adında, kısa vadeli projeler için fayda-maliyet analizleri yapan, uzun erimli bir yönelim ortaya koymayan bir komisyon kurdu. Bütçe açığını azaltma konusunda hevesli olan hükümet böylelikle uluslararası sermayeye mali disiplinini kanıtladı. Bir yandan kamunun sağlık, eğitim, gıda güvenliği, istihdam, emeklilik, sosyal güvenlik gibi konulardaki harcamaları kısılırken, diğer yandan giderek daha çok sektör doğrudan yabancı yatırımlara (DYY) açıldı (örneğin askeri harcamalar ve sigorta sektörlerinde DYY’ye koyulan kota yüzde 49’a çıkarıldı).

Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Programı kapsamında Modi hükümeti göreve başladığından beri ücretlerin yatırılması ve kaynak aktarımında gecikmeler yaşanmaya başladı. Özellikle bankacılık altyapısının gelişkin olmadığı bölgelerde devlet desteği özelinde karneyle gıda ve tahıl dağıtımının yerini, daha verimsiz olduğu bilinmesine rağmen, nakit ve benzeri yöntemler aldı. Kamusal sağlık hizmetleri yerini gözle görülür bir şekilde sigortaya dayalı sağlık sistemine bıraktı – ki bu sistemin ne kadar sorunlu olduğunu görmek için ABD’ye bakmak yeterlidir. Hükümet ayrıca bir yandan devlet üniversitelerini kendi ‘mali bağımsızlıklarını’ gözetmeye, yani kamu bütçesinden yararlanmak yerine harçları arttırmaya teşvik ederken, diğer yandan da özel sektörü yüksek öğretim alanına girmesi için cesaretlendirmeye başladı.

Bu dönemde göze en çok çarpan adımsa kağıt para reformuydu. Nakit bazlı bir ekonomiye sahip Hindistan’da 2016 yılının kasım ayında Modi, 500 ve 1000 rupilik bütün kağıt paraları yasakladı. Bu banknotlar, tedavüldeki nominal para değerinin yaklaşık yüzde 86’sını oluşturuyordu. Halk iki gün gibi kısa bir süre zarfında elindeki bütün 500 ve 1000 rupilik banknotları bankalara yatırmak durumunda kaldı. Aynı zamanda 2000 rupilik yeni kağıt paralar tedavüle sokuldu. Modi’ye göre bu hamlenin amacı kara parayı dolaşımdan çekip çıkarmaktı. Güya insanlar yalnızca yasal olarak hesabını verebilecekleri parayı bankaya yatırmayı tercih edecekti. Ancak beklentilerin aksine, vatandaşların 500 ve 1000 rupilik banknotlar olarak ellerinde tuttukları paranın yüzde 99’undan fazlasının kara para olmadığı ortaya çıktı.  

Bu reform ekonomiyi pratikte zora soktu. İnsanlar saatler boyunca kuyrukta bekledikleri bankalardan eli boş ayrıldılar. Yüzden fazla kişi bu kuyruklarda can verdi17. Ekonomide büyük bir nakit sıkıntısı yaşandı. Tasarruflarını yitirenlerin çoğu bankacılık hizmetlerine erişimi kısıtlı olan en yoksul kesimdendi. Ekonomi durma noktasına geldi. Reformu takip eden çeyrekte denetime tabi sektörlerde18 istihdam bir buçuk milyon daraldı19. Enformel sektörde yaşananlarsa güçlükle tahmin edilebilir.

Ortaya gözle görülür hiçbir olumlu netice çıkmamasının sonucunda hükümet, reforma ilişkin söylemini değiştirdi. Buna göre esas amaç, nakite dayalı sistem yerine dijital ekonominin temellerini atmaktı. Bir yanıyla, en azından sonuçlar itibarıyla, bu doğruydu: Ortaya mecburen işlemlerin nakitsiz, krediye bağlı olarak yürütüldüğü bir yapı çıktı. Fakat işlerin nakte dayalı yürüdüğü, işgücünün yüzde 90’ını istihdam eden enformel sektör için bu bir felaket demekti. Bu reformun halk nezdinde büyük bir öfkeye neden olduğunu söylemeye gerek dahi yok.

Sosyal Dokunun Tahribatı

Kısacası, Modi iktidarının ekonomik politikaları bir erozyonu beraberinde getirdi. Hükümet istihdam verilerini karartmaya çalışıyor, ancak bağımsız kuruluşlara göre işsizlik oranının yüzde 45 civarında olduğu tahmin ediliyor20. Ülkedeki toplumsal bilinç düzleminde de aynı derecede çarpıcı ve tehlikeli eğilimler görülüyor. İktidara geldikten sonra hükümet tarafından başlatılan kurumların ‘safranlaştırılması’ süreci çerçevesinde örneğin önemli yüksek öğretim kurumları, özellikle de tarihsel olarak Marksist düşüncenin gelişimiyle özdeşleşmiş okullar RSS sempatizanlarına teslim edildi. Böylelikle bu kurumlardaki hakim söylem ve işleyiş değiştirildi. Ders kitapları – özellikle de tarih kitapları – Hindu tarihini yüceltecek şekilde yeniden yazılırken kast kurumuna, Babür Hanedanlığı’na, ve hatta sömürgecilik karşıtı mücadeleye dair unsurlar bertaraf edildi21. Okullarda Sanskritçe’yi zorunlu ders yapmaya çalıştılar. Aynı zamanda bir ‘yeniden adlandırma’ kampanyası başlatarak Urduca olan kamusal alan isimlerini Hindu isimlerle değiştirmeye başladılar. Hint Yarımadası’nda doğmuş ve dinleri birleştiren bir dil olagelmiş olmasına rağmen Urduca Hindistan’da İslam ile özdeşleştiriliyor.

Hükümet öte yandan ineğin Hindular için kutsal hayvan olduğu savıyla sığır etini yasakladı22. Bunun sonucunda kendine inek koruyucusu (gau rakshak) adını veren, sığır eti tükettiğinden şüphe duyduklarına (ya da sığır nakliyesi yapanlara) saldıran, linç girişimlerinde bulunan çeteler ortaya çıktı. Modi iktidarında ‘inek teyakkuzu’na bağlı hadiselerde büyük artış yaşandı. Bu dönemde 118 saldırı gerçekleşti ve çoğu Dalit ve Müslüman olan 88 insan katledildi23. Aynı şekilde, geçtiğimiz beş yılda çeşitli gruplar ve çeteler tarafından örgütlenen nefret suçları zirve yaptı. BJP hükümeti bu saldırıları lanetlemek bir yana, birçok durumda teşvik bile etti. Hatta bazı linç girişimi faillerinin yerel BJP yöneticileriyle ilişkileri olduğu ortaya çıktı24. Başbakan ise bu konularda mutlak sessizliğini korumayı seçti.    

BJP bu sessizliğiyle suça ortak olmakla, İslamofobi’yi ve bağnazlığı cesaretlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda düzeltmeyi vaat etmesine rağmen en ufak bir olumlu işaret vermeyen ekonomik koşulları da görünmez kılmaya çalışıyor, yani faşizmin değirmenine su taşıyor. Geçtiğimiz beş yılda BJP yeni bir ‘millet karşıtı canavar’ icat etti: Komünistler. Bu söylem 2016 yılında (Marksizmin Hindistan’daki kalelerinden) Jawaharlal Nehru Üniversitesi’nden bir grup öğrencinin bağımsız Keşmir savaşçıları için düzenledikleri bir anma etkinliği gerekçe gösterilerek halkı kin ve düşmanlığa teşvik etme suçlamasıyla tutuklanmasının ardından ortaya çıktı. Aynı çıkar çevreleri tarafından finanse edilen medya ve politikacılar bu olayı bahane ederek muazzam bir öfke iklimi yarattılar. Jawaharlal Nehru Üniversitesi ve ona sahip çıkanlar gayrımilli ilan edildiler ve bu suçlama Hindistan tarihinin ve kültürünün herhangi bir yanını, Hindu dinini, ve nihayetinde BJP’yi ve Başbakan Modi’yi eleştiren herkese karşı yöneltilmeye başladı. “Pakistan’a gidin” – bu slogan, içeriğinden bağımsız her muhalif duruşa verilen cevap haline geldi.  

Gerçekteyse bu söylem, toplumun dikkatini ekonomiden ve BJP hükümetinin hiçbirini gerçekleştiremediği büyük vaatlerden başka yerlere çekmek için kullanıldı. Aynı şekilde bu kutuplaştırma politikası özellikle de kabilelerden, Dalitlerden ve solculardan gelen muhalefeti bastırmaya hizmet etti. Cezasız kalacağından emin bir şekilde BJP hükümeti, Hindistan’ın ortasındaki Kızıl Koridor’da yaşayan kabilelere karşı savaş politikası yürütmeye devam ediyor25. Kızıl Koridor, zengin maden yataklarıyla bilinen ve tarih boyunca birçok kabileye ev sahipliği yapmış olan bir orman kuşağından oluşuyor. Bu ormanların kullanım hakkı madencilik kisvesi altında sermayeye peşkeş çekilirken Maoistlerin silahlı direnişi bir engel teşkil ediyor.

BJP hükümeti kabile hakları lehine sesini yükseltenlere karşı baskıyı iyice artırdı ve geçtiğimiz günlerde beş tanınmış hak savunucusunu hükümeti devirme ve başbakana suikast iddialarıyla tutukladı26. Muhalif sesleri ‘Maoist’, ‘Komünist’ şeklinde etiketleyen hükümet, toplumu kutuplaştırmayı, muhalif düşünceyi gayrımeşrulaştırmayı, özellikle de ilerici, sol muhalefeti bastırmayı başardı27. Bu kampanyaların başı her ne kadar BJP liderleri tarafından çekilse de medyanın oynadığı rol de görmezden gelinemez. Aynı zamanda sosyal medyada BJP’yi desteklemeyen herkese saldıran, gözdağı veren (parayla kiralanmış ya da gönüllü) trollerin de altı çizilmeli28. Tüm bunların sonucunda kamusal alanda dile getirilebilen düşünce yelpazesinde ciddi bir daralma ve tektipleşme, ve aynı zamanda dilde yoğunluğu giderek artan bir nefret ortaya çıktı.  

Tüm bunlar Fransız yapımı Rafale model Fransız jeti alımında bir kez daha ortaya çıktı: İddiaya göre Başbakan Modi devreye girerek Hindistan’ın en varlıklı iş insanlarından ve kendisinin ve BJP’nin (hem maddi olarak, hem de bunun ötesinde) en önemli destekçilerinden Ambani için Fransız şirketinden elverişli bir anlaşma kopardı. Rafale konusu gündemin ana maddesiyken bir anda Pulwama’da 14 Şubat 2019 günü 40 askeri personelin öldüğü bir intihar saldırısı gerçekleşti. Birdenbire gündem tümüyle değişti, savaş tamtamları çalmaya başladı. Milliyetçilik yarışı ülkeyi kasıp kavururken Hindistan ve Pakistan arasında neredeyse bir nükleer savaş çıkmak üzereymiş gibi bir hava oluştu. Takip eden günlerde iki ülke milliyetçilik konusunda adeta bir sidik yarışına tutuştu. Hindistanlı bir pilot Pakistan’da önce esir alındı, daha sonra serbest bırakıldı. Aynı esnada Hindistan, Pakistan’a karşı bir hava saldırısı düzenledi. Hükümetin tutumuna karşı en ufak bir eleştirel görüş dile getirenler anında ‘gayrımilli’ ilan edildi, ya sosyal medyada linç kampanyasına maruz kaldı, ya da belirttiği görüşlerden dolayı fiziksel saldırıya uğradı. Kısacası ülkede son birkaç yılda, özellikle de son birkaç aydaki durumu ‘zımnî bir olağanüstü hal’ olarak nitelendirmek mümkün.  

Faşizme Karşı Direniş

Bu hükümete karşı esas muhalefet Kongre Partisi’nden, diğer ulusal/bölgesel partilerden ya da parlamenter siyaseti benimseyen soldan değil, işçilerden ve çiftçilerden, Dalitler’den ve kabilelerden, öğrencilerden ve aydınlardan doğru yükseldi. Hindistan Film ve Televizyon Enstitüsü, Jawaharlal Nehru Üniversitesi, Aligarh Muslim Üniversitesi, Hderabad Üniversitesi, Benaras Hindu Üniversitesi, Jadhavpur Üniversitesi, Tata Sosyal Bilimler Enstitüsü gibi birçok yüksek öğretim kurumda öğrenciler, okullarının safranlaştırılmasını ve hükümet politikalarını protesto ettiler. Aktivistler ve aydınlar, usçuların29 (Narender Dabholkar, Pansare, Kalburgi ve Gauri Lankesh) katledilmesini ve sığır eti tüketimine bağlı cinayetleri protesto ederken, birçok yazar ve sanatçı hükümetin bu konudaki sessizliğini protesto etmek amacıyla ulusal ödülleri geri çevirdi. Aynı zamanda ‘Benim Adıma Değil’ başlığıyla düzenlenen eylemlerle azınlıklara uygulanan baskının ve et tüketimine karşı örgütlenen çete faaliyetlerinin toplumun genelini temsil etmediği, iktidar tarafından politik bir araç olarak kullanıldığı fikri ileri sürüldü.

İktidara karşı en güçlü muhalefet odağınıysa Dalitler, kabileler, işçiler ve çiftçiler teşkil ediyor. Hindutva adı verilen siyasal köktenci Hinduizm ekolünü temsil eden BJP geleneksel olarak (en tepedeki kast olan) Brahmanlar ve (tüccar ve iş insanlarının kastı) Banialar tarafından destekleniyor. Bu durum sığır eti yasağında kendini bir kez daha gösterdi. Hayvan bakım ve nakliyatı, kasaplık ve et ticareti genellikle Dalitlerin ve Müslümanların ağırlıkta olduğu iş kolları. Sığır eti yasağı ve bunu izleyen linç girişimleri de en çok bu toplumsal grupları hedef aldı. Örneğin, Modi’nin memleketi Gujarat’ın Una köyünde yakın zamanda video ile kaydedilen bir olayda dört Dalit, kesilmiş bir sığırı temizlerken yakalandıkları için dayak atılarak çıplak bir şekilde köyün içinde dolaştırılıyor. Bu olay Dalitlerin üst kastlar tarafından hala insandan aşağı varlıklar olarak hor görüldüklerini30, ve aynı zamanda birçok yasaya rağmen üst kast mensupları için cezasızlık kalkanının iş başında olduğunu ortaya koyuyor.

Dalitler bu şiddete karşı çalışkan bir gençlik önderi olan, toprak hakkı talep eden ve Gujarat Eyalet Parlamentosu’na seçilen Jignesh Mevnani liderliğinde direniş gösterdi. Uttar Pradesh Eyaleti’ndeyse başka bir Dalit lideri sivrildi: Chandrasekhar Azad Ravan. Dalitler için ücretsiz eğitim kampanyası başlatan Ravan, Birleşik İlerici İttifak döneminden itibaren egemenler için yeterince tehlikeli görülmüş olacak ki uzun zamandır hapiste. Mevnani ve Ravan, Dalitleri kast sisteminin hiyerarşik yapısında itaatkarlığa mahkum etmek amacıyla onlardan tarihsel olarak alıkoyulmuş iki şeyi – toprak hakkı ve eğitime erişimi – merkez alarak güçlenmeyi ve özgürleşme hedefi güden bu yeni toplumsal dinamiği ve iradeyi temsil ediyor. Bu iki lider aynı zamanda Dalitler ile BJP arasındaki tüm bağların kopmakta olduğu gerçeğini de ifade ediyor.

Hükümete karşı güçlü bir muhalefet örgütlemeyi başaran diğer toplumsal kesim ise işçi ve çiftçilerden oluşuyor. Neoliberal politikaların benimsenmesini izleyen yıllarda çiftçiler, uluslararası tarım ürünleri piyasasındaki çalkantılar karşısında daha korunmasız hale gelmiş olsa da, hükümetin tarıma desteği giderek azalmakta. Hindistan’da tarım sektörü son yirmi yıldır büyük bir bunalım içinde ve çiftçiler arasında (çoğunlukla aşırı borca dayalı) intihar oranları fazlasıyla yüksek. Devletin tahıl satın alımında ve nüfusun teşvikli tahıl istihkakına hakkı olan yüzdesinde bir düşüş söz konusu. Bütün bunları çiftliklerin küçülmesi, artan makineleşme, ve uluslararası tahıl ve gübre tekellerine artan bağımlılıkla yanyana koyunca tarımdan elde edilen gelirin sert bir şekilde düştüğü söylenebilir. 2022 yılında çiftçi gelirini ikiye katlama vaadiyle iktidara gelen Modi hükümeti, tarıma dolaysız desteği azaltarak ve mahsul sigortası gibi piyasaya dayalı teşvik yöntemlerini öne çıkararak bahsettiğimiz bu eğilimleri daha da güçlendirdi.    

Bu durum kitlesel düzeyde ve süreklilik arz eden çiftçi eylemlerine neden oldu – Mart 2018’de 35.000’den fazla çiftçi yasamaya sesini duyurabilmek için 300 kilometrenin üzerinde bir mesafeyi yürüyerek kat etti; Tamil Nadu eyaletinden çiftçiler başkentte 100 günü aşan bir eyleme imza attılar; BJP tarafından yönetilen Madhya Pradesh eyaletinin Mandsaur köyündeki çiftçi eylemlerinde 6 çiftçinin polis tarafından öldürülmesinin ardından büyük çaplı protestolar meydana geldi; Kasım 2018’de bir milyondan fazla çiftçi başkente yürüdü ve parlamentonun önünde tarım krizinin tartışılacağı özel bir oturum düzenlenmesi talebiyle eylem yaptı. Bunlar, geçtiğimiz beş yılda Hindistan’da gerçekleşmiş çiftçi eylemlerinden yalnızca birkaç örnek teşkil ediyor. Kızıl bayrakların çoğunlukta olduğu bu eylemler, en bilineni Hindistan Komünist Partisi (Marksist) ve diğer parlamenter sol partilerle özdeşleştirilen çeşitli sendika ve çiftçi örgütleri tarafından örgütlendi.

İşçiler de bozulan ekonomik koşullardan paylarına düşüne aldılar. Tarımdaki sıkıntı büyüdükçe giderek daha fazla tarım işçisi iş bulma umuduyla kentlere göç etti (böylelikle tarım istihdamında kadın oranı da artmış oldu). Aynı zamanda Hindistan ekonomisi sanayisizleşmeye başladı. Gayrisafi katma değerin yüzde 54’ünü oluşturan hizmet sektörünün istihdamdaki payı yalnızca yüzde 33. Üstelik toplam istihdamın yalnızca yüzde 7’si denetime tabi sektöre ait. Geri kalan yüzde 93, devletin sosyal güvenlik ya da asgari ücret gibi en temel konularda bile müdahil olmadığı enformel alana ait. Sonuç olarak ortaya çıkan tabloda emekçilerin payına belirsizlik, istihdamda devamsızlık, işsizlik ve geçim güvencesizliği düşüyor.  

Bu sonuçtan geçmiş hükümetler, bilhassa da doğrudan yabancı yatırım çekmeye endeksli Modi hükümetinin politikaları sorumludur. Hükümet yabancı sermayeyi Hindistan’a, özellikle büyük, sermaye yoğun sektörlere çekmek için can atıyor. Bu sektörler çok düşük düzeyde emek soğurabiliyor. Örneğin Samsung, yaklaşık 50 milyar rupilik bir yatırımla başkent Delhi’nin yakınlarında dünyanın en büyük akıllı telefon fabrikasını açtı. Ancak bu fabrika yalnızca 2000 işçilik istihdam yaratacak – yani her 350.000 dolarlık yatırım karşılığında bir işçi istihdam edilecek. Bu tür yatırımların Hindistan’a istihdam anlamında yapacağı katkı oldukça şüpheli.

Başlı başına sorunlu bu durum, herhangi bir engele tabi olmadan hareket eden uluslararası sermayenin esnek bir emek piyasası talep ettiği neoliberalizm koşullarında daha da ağır sonuçlar doğuruyor. Bir yandan taşeronlaşma büyük bir hızla yayılırken, diğer yandan sendikalar yoğun bir baskıya tabi tutuluyor. Polis, sendikalaşma süreçlerine ve fabrikalardaki işçi eylemlerine doğrudan müdahale ediyor. Tıpkı parlamenter sol ile ilişki içindeki politik sendikaların desteğiyle çiftçilerin yaptıkları gibi, işçiler de düzenli olarak bu koşullara karşı eyleme çıktılar. Örneğin ocak ayında Hindistan, tarihin en büyük grevine tanıklık etti: 200 milyon işçi daha yüksek bir asgari ücret, sosyal güvenlik garantisi, kamu yatırımlarındaki düşüşe son verilmesi, doğrudan yabancı yatırım akışının durdurulması gibi bir dizi taleple greve gitti ve açık bir şekilde neoliberal politikalara karşı konumlandı.

Özetle, BJP hükümetini sıkıştıran dört etmenden bahsedebiliriz: tarımdaki kriz ve çiftçilerin öfkesi; neoliberalizmin işçilerde yarattığı tahribat ve biriken öfke; eğitimli gençleri olduğu kadar göçmen, mevsimlik işçileri de vuran yüksek işsizlik ve düşük istihdam; milliyetçi-mukaddesatçı bir hassasiyet ile bastırılan, zulmedilen dini ve kast azınlıklarının ve muhalefetin geri tepme potansiyeli. Bunlara BJP’nin seçim kapmanyasında kullandığı büyük vaatlerle sonraki dönemde ortaya çıkan maddi gerçeklik arasındaki yakıcı farklılık, özellikle de para reformunun doğurduğu sonuçların Modi’nin karizmasında yarattığı hasar da eklenebilir.

Seçim Ne Vaat Ediyor?

Acı gerçek şu ki, kitleler BJP hükümetine ve Modi’ye inancını yitirmiş olsa ve başından beri ona karşı muhalif tutum benimseyenlerin sesi daha gür çıkmaya başlasa da, mevcut seçim dinamiklerinde öne çıkan elle tutulur bir alternatif görülmüyor. Parti teşkilatında yaşanan sorunlar, halkla arasındaki kopukluk, neoliberal politikalara sıkı sıkıya bağlı olması ve geçmiş iktidarının bıraktığı bayağı miras göz önünde bulundurulduğunda Kongre Partisi’nin bir geri dönüş yapması olası değil. Hindistan Komünist Partisi (Marksist), en güçlü kalesi olan West Bengal’i 34 yılın ardından 2009’da Trinamool Kongre Partisi’ne kaptırdıktan sonra, Tripura’da da 25 yılın ardından 2018’de BJP’ye kaybetti. Komünistler şu anda yalnızca Kerala Eyaleti’nde iktidarı elinde bulunduruyorlar – ki bu eyaleti geçmişten beri Kongre ile dönüşümlü olarak kazanıyorlar. Samajwadi Partisi, Bahujan Samajwadi Partisi, Dravida Munnetra Kazhagam gibi diğer partilerse yer yer bölgesel güce sahip olsalar da resmin bütününe bakıldığında kayda değer bir atılım yapmaları pek mümkün değil.  

En olası sonuç şu gözüküyor: BJP, Hint Kuşağı olarak da bilinen Hintçe konuşan eyaletlerde (Uttar Pradesh, Haryana, Chhatisgarh, Rajasthan ve Madhya Pradesh) önceki seçimlerde elde ettiği büyük kazanımları önemli ölçüde bölgesel partilere kaptıracak31. Yogendra Yadav’ın öngördüğü üzere BJP’nin doğuda ve kuzeydeki sandalyelerini arttırması, güneyde kaybetmesi, batıdaki pozisyonunu ise koruması muhtemel32. Seçimin belirleyeni 2014 yılında BJP’nin neredeyse tümüyle kazandığı Hint Kuşağı olacak. Buradaki bölgesel partiler çeşitli ittifaklarla BJP’ye önemli kayıplar yaşatabilirler. Herhangi bir partinin koltuk sayısı anlamında çoğunluk elde etmesi (yani ulusal düzeyde %50’yi geçmesi) oldukça zor görünüyor. Sandıktan çıkan tabloya göre BJP önderliğinde bir koalisyon kurulabilir. Ancak şimdiden bir şey söylemek kolay değil.

Böylesi zor bir durumda BJP hükümeti ayağına gelen hiçbir fırsatı geri çevirmeyecektir. Pulwama saldırısı sonrası Pakistan ile ilişkilerin gerilmesi BJP’ye kamuoyunun bütün dikkatini bu meseleye çekme, kendi başarısızlıklarının üstünü örtme gibi altın bir fırsat sundu. Üstelik zincirlerinden boşanan milliyetçi dalganın BJP’nin değirmenine su taşıması da cabası… Seçim kurulu tarafından kampanya dönemindeki dil ve materyal kullanımına dair kuralların yayınlanmasının ardından dahi Shakti Projesi kapsamında bir anti-uydu denemesiyle Hindistan’ın askeri gücü – elbette hükümetin bir başarısı olarak – dosta düşmana gösterildi. BJP, Modi’ye her türlü kolaylığı sağlayan seçim kuruluyla da içli dışlı bir ilişkiye sahip. Sanki bütün ‘bağımsız’ medya kuruluşları yeterince yanlı yayın yapmıyormuş gibi bir de geçtiğimiz günlerde Modi’nin seçim kampanyası ayrı bir televizyon kanalı kurdu. Bollywood da seçimden önce vizyona girmek üzere Modi’nin hayatını konu alan bir biyografi çekiyor. Elbette tüm bunlar seçim kurulu tarafından yayınlanan, seçim sürecini düzenleyen ve denetleyen kuralları olduğu gibi çiğniyor.  

Yine de BJP’nin seçimlerde önemli bir kayıp yaşaması çok olası. Kampanyaların ve bölgesel ittifakların seyrine bağlı olarak BJP bir koalisyon hükümeti kurabilir ya da kuramayabilir. BJP’nin güçlü bir şekilde iktidara gelmesi, özellikle de çoğunluğu ele geçirmesi durumunda ekonomik koşulların iyice bozulması, yargı ve diğer kurumların hızla aşınması33, ve toplumsal gerilimin iyice tırmanması34 kaçınılmaz duruyor. Bölgesel partilerden oluşan bir koalisyon ise toplumsal bilinç düzeyinde ortaya çıkan köktenci eğilimleri frenleyebilir, ancak ekonomideki basınca çare üretemez. BJP’ye karşı esas muhalefet parlamenter siyaset zemininde değil, sokakta, halk hareketlerinde, örneğin devletin sermayeye peşkeş çekmek üzere arazilere el koymaya çalışmasına karşı Maoistlerin örgütlediği silahlı mücadelede, çiftçilerin örgütlü mücadelesinde, işçilerin ve Dalitlerin eylemlerinde ete kemiğe bürünüyor. Değişim umudu da bu kitle seferberliğinde mayalanıyor. 

DİPNOTLAR

2) Parlamentonun alt kanadı olan Lok Sabha için seçmenler ülke çapında 543 seçim bölgesinden temsilcilerini doğrudan seçiyor. Üst kanat olan Rajya Sabha mensuplarıysa dolaylı yolla ya eyalet meclisleri tarafından seçiliyor ya da başkan tarafından atanıyor.

4)Dönemin başbakanı Indira Gandhi’nin suikaste uğradığı 1984 yılında yapılan seçimlerde, Indira Gandhi’nin oğlu Rajiv Gandhi’yi başbakanlığa aday göstererek giren Kongre Partisi 414 koltuk kazanmıştı. Bu, günümüze kadar bir partinin seçimlerde kazandığı en yüksek koltuk sayısı.

5) Aynı Manmohan Singh, tesadüfen, 1991 yılında Narsimha Rao Hükümeti’nin maliye bakanı olarak görev yapmış, neoliberal reformların devreye sokulmasında etkin bir rol oynamıştı.  

9) Patidarlar ve Pateller, Gujarat’ta geleneksel olarak toprak sahibi olan ve ticaretle uğraşan baskın iki kasttır. Patellerin bu eyaletteki iş dünyasında önemli bir yeri olmakla beraber, hatırı sayılır bir diasporası da vardır. Patellerin eylemleri kendi gençleri için yeterince iş olmamasına odaklanıyor ve bu durumu devletin pozitif ayrımcılık politikalarına dayandırıyor. Çözüm olarak ya kamu istihdamında kendilerine bir kota verilmesini ya da pozitif ayrımcılık uygulamalarına hepten son verilmesini talep eden Pateller böylelikle neoliberalizmin yarattığı bu soruna neoliberal bir cevap vermiş oluyor. Tarihsel anlamda oldukça etkili bir kast olan ve kesinlikle yoksul olarak nitelendiremeyeceğimiz Patidarlar dahi ekonomik duruma ilişkin bu kadar kaygılıysa yoksulların halini varın siz düşünün.

10) ‘Temiz’ ile bugüne kadar adının bir rüşvet sıkandalına karışmamış olmasını kastediyor. Yine de farklı çıkar grupları tarafından partisine yapılan yüklü bağışlar, ya da otlakların ve tarım arazilerinin sanayi yatırımları için tahsis edilmesi, ve hatta 2002’de kendi yönettiği eyalette Müslümanlara karşı gerçekleştirilen linç düşünüldüğünde pek de ‘temiz’ bir geçmişi olduğu söylenemez.

11) ‘Hindistan’ın Babası’ olarak tarihe geçen Mohandas Gandhi’nin 1948 yılında bir RSS mensubu olan Nathuram Godse tarafından öldürülmesi oldukça ilginçtir. Godse, bölünmeden sonra Hindistan’da Müslümanlara seküler bir alan açarak Hindulara ihanet ettiğini düşündüğü Gandhi’yi öldürdüğünü itiraf etmiştir.

12) Hindistan’ın ilk başbakanı olan Jawaharlal Nehru, Sovyet sanayileşme deneyiminden epey etkilenmiş seküler bir sosyalistti ve Hindistan’da bir Planlama Komisyonu kurdu. Fakat aynı zamanda Nehru bağımsızlık sonrası dönemde ortaya çıkan, örneğin Hindistan Komünist Partisi tarafından örgütlenen militan Telangana Köylü İsyanı gibi radikal komünist hareketleri bastırma konusunda da ustaydı.

13) BJP Maliye Bakanı’nın 2017’deki bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşmayı dinleyen bir yorumcu, gözünü kapattığında sanki iki sene önceki Kongre Bakanı’nı dinlediğini belirtmişti.

14)BJP’nin 2014’te toplam oyların yalnızca %31’ini alarak mecliste çoğunluğu ele geçirmiş olması dikkate değer bir nokta. Bu, mecliste çoğunluğu ele geçirme anlamında Hindistan tarihindeki en düşük oy oranı. Kongre ise oyların %19’unu almasına ragmen yalnızca 44 koltuk kazanabildi. 2014 seçimlerinde BJP özelinde ortaya çıkan oy oranı ve meclis aritmetiği arasındaki bu orantısızlığın kendini 2019 seçimlerinde tekrar etmesinin düşük ihtimal olduğu söylenebilir.  

15) Safran rengi hinduizmle, ve kendini baskı ve Hindu kültürünün temsilciliği iddiasını ortaya koyan RSS ve BJP ile özdeşleşmiş durumda.

18) Çevirmenin notu: Hindistan’da 20 kişiden fazlasını istihdam eden, ya da 10 kişiden fazla istihdam eden ve elektrik kullanan işletmeler ‘denetimli’ olarak tanımlanıyor. Bunun dışında kalan enformel sektör ise toplam istihdamın %90’ını barındırıyor.  

21) Bunun muhtemel bir nedeni RSS’nin bağımsızlık mücadelesine tümüyle destek vermemiş, ‘birleşik’ bir Hindu Hindistan kurma amacıyla Britanya ile ittifaka gitmiş olmasıdır.  

22) Vejetaryenlik aslında Brahminlere has olsa da üst kastlara geçmek isteyen diğer kastlar da bunu yer yer benimsemiştir. Sığır eti tüketimi bölgeye göre farklılıklar gösterir: Doğu ve Güney Hindistan önemli sığır eti tüketicileri olarak öne çıkarken, kuzeyde bu tüketim daha azdır. İneğin dini bir sembol olarak görülmesi ve sığır eti tüketimine karşıtlık bütün Hinduları birleştiren ortak bir unsur değildir.  

25) Bu noktada savaşın BJP’den önceki UPA hükümeti tarafından başlatıldığını, BJP’nin bunu devam ettirdiğini belirtmekte fayda var. Modi’den önceki başbakan Manmohan Singh Maoistleri “ülkenin karşısındaki önem büyük iç tehdit” olarak tanımlamıştı.

27) Sosyal medyada hakaret olarak kullanılan en yaygın ifadelerden birinin ‘sickular commie libtard’ (‘seküler komünist liberal gerzek’) olması aslında muhaliflerden ziyade bu sözün sahiplerine dair bir şeyler anlatmakta.

29) Dini fanatizme ve bağnazlığa karşı seküler görüşler savunan bu dört ‘usçu’ suikaste uğradı. Faillerin Hindu yaşam tarzını ve kültürünü üstün gören örgütlenmelerle ilişkili olduğuna dair güçlü şüpheler var.

30) Bu hor görmenin altında yatan bir başka etmen de Dalitlerin tarihsel olarak kendilerine ‘layık görülen’, hala Hindistan’ın birçok bölgesinde rastlanan kastlar arası iş bölümü çerçevesinde devraldıkları meslekleri icra ediyor olmaları.

32) A.g.e.

33) 2018 yılının ocak ayında, Hindistan tarihinde ilk defa dört Anayasa Mahkemesi hakimi bir basin toplantısı düzenleyerek Mahkeme’nin politik müdahaleler nedeniyle hesap verebilirliğini ve bağımsızlığını kaybetme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu açıkladı. https://www.thehindubusinessline.com/news/supreme-court-crisis-all-not-okay-democracy-at-stake-say-four-seniormost-judges/article10028921.ece

34) Halk arasında geçtiğimiz bir yıl boyunca dolaşan söylentilerden biri BJP’nin çoğunluğu bir kez daha alması halinde ayrı bir Hindu devleti kurması ve anayasadan laiklik ilkesini çıkarması ihtimaliydi.